Çınaraltı Öyküleri - Salyangoz’un İzi - 6 (Fotoğraf: Sauray Sen)

Seni uyandırmak ne kadar zordu hatırlar mısın? Ben size geldiğimde öğleyi geçmiş olurdu. Sen başına kadar çektiğin yorganının altına daha bir saklanırdın, uyuyor numarası yapardın. Ben de inanırdım sözde, sana ileri geri söylenir dururdum.  Yorganı üzerinden çekmemi beklerdin, hep aynı seremoni işleyip dururdu. Soğuk kış günlerinde soba daha yeni yanmış olurdu. Tüterdi odunlar iyi çekmezdi baca. Böyle zamanlarda camları açardı haminnen. Zaten buz gibi olan odada paltolarla otururduk. Zorla kalkardın yataktan. Bıraksalar akşamdan sabaha, sabahtan akşama yatakta yaşardın. Elinden hiç düşmeyen sigaranla yatağı yorganı yakardın. Kızardı haminnen sana…

“ Bir gün evi de yakacak bu.”  Diye söylenirdi. Sen bıyık altından güler, o kalın sesinle “ Ne güzel işte hep birlikte üşümekten kurtuluruz “ Derdin. Kadıncağızı iyice deli ederdin.

“ Ben kaçarım sen ne yaparsan yap.” Demiştim bir gün sana.

“ Ben kaçmam” demiştin.” Ne güzel ısınırım, öyle çok üşüdüm ki ben bu hayatta. Hem ızgara olurum, kedi köpeğe ziyafet fena mı? Etim pek lezzetli olmasa da.”

Hayat bir oyundan ibaretti senin için. Shakespeare’ nin

Bütün dünya bir sahnedir…
Ve bütün erkekler ve kadınlar
sadece birer oyuncu…
Girerler ve çıkarlar.
Bir kişi birçok rolü birden oynar…

Tiradına başlardın hemen her köşeye sıkıştığında. ‘Nasıl Hoşunuza Giderse’ oyunundan,’ İnsanın yedi çağı ‘şiirini ezberden okumaya başlardın. Oysa hiç oynamamıştın bu oyunu. Macbeth’ti o günlerdeki sorunun…

‘ Yapmakla olup bitseydi bu iş,

Hemen yapardın, olur biterdi.

Döktüğün kanla akıp gitse her şey,

Bir vuruşla sonuna varsan işin.

Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen.

Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı…

 Öbür dünyayı gözden çıkardın.

Ama bu işlerin daha burda görülüyor hesabı.

Verdiğimiz kanlı dersi alan, gelip bize veriyor aldığı dersi.

Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor, içine zehir döktüğümüz kadehi.’

 Bu ünlü tradı diline dolamıştın. Öyle birden bire ortalık yerde okumaya başlardın, Macbeth rolünü oynamadığın halde… Oyunun nerdeyse bütün repliklerini ezbere söylerdin.

“Kostüm sorumlusuyum” demiştin bir keresinde bana. “Ne zaman seyrediyoruz oyunu?” diye sana sorduğum da.

“ Nasıl yani demiştim? Senin gibi bir oyuncuyu oynatmıyor mu yönetmen? “

Bam telinden vurmak değildi niyetim. Çok bozulmuştun.  Neden oynayamadığını en az benim kadar sen de iyi biliyordun. Ama bozuntuya vermemiştin, hatırla! Sesini daha da kalınlaştırarak,

“Yo oynuyorum. Demiştin Ben kral Duncan’ım”,  gururla.

“İyi de oyunun başında kral’ı öldürmüyor mu Macbeth ?” diyememiştim. Susup, her zaman yaptığım gibi anlamamazlıktan gelmiştim.

Ama sen, suskunluğumdan anlamıştın ne demek istediğimi. Açıklamak zorunda kalmıştın, en vefalı seyircini kaybetmek işine gelmemişti ne de olsa.

“Akakiy Akakiyeviç’i oynadım bir önceki oyunda, hep başrol oynayacak değilim ya”. Demiştin.

İçinden geçeni biliyordum oysa. Macbeth’i oynamayı nasıl istediğini. Fakat daha fazla üstüne gitmemeliydim. Seni sinirlendirmemeliydim. Küsüyordun yoksa küçük bir çocuk gibi…

“ Çok iyi oyundu Palto” deyip konuyu değiştirmiştim. “ Hele kostümler harikaydı.” Biliyordum tasarımın sana ait olduğunu.

“ Sen hele şimdi gör, neler çizdim bir bilsen. Herkes çok beğenecek, tabi tam istediğim gibi diktirebilirsek.”

Tam istediğin gibi diktiremeyecektiniz. Zaten hayatta hiçbir şey, senin tam istediğin gibi dikilmeyecekti. Kader kumaşını dokuyan terzi, üzerlerimize giydiğimiz benlik giysilerini de kendi elleriyle diktiğinden, bize sadece çokluktan seçmek düşecekti. Sen pasif direnişçi bir elbise seçmiştin kendine. İçindeki hiç durmak bilmeyen küçük inatçı keçiyi, ‘umut fakirin ekmeği ‘diyerek avutacaktın, doğan her yeni günde umudunu katık edecektin düşlerine. Bir gün kendini öldürmeyi düşünecek ama asla buna cesaret edemeyecek, bir diğer gün baharda öten seher kuşları gibi cıvıl cıvıl şakıyacaktın. Hayatının med -cezir’inde bir o yana bir bu yana savrulup duracaktın. İçindeki çocuğu gizlemediğini haykıracaktın çoğu zaman.

“Haleti ruhiye bu “diyecektin. “ Kim beni nasıl görmek istiyorsa öyle görsün.”

“ Çıplağım işte!” diye bağıracaktın, “Kimseden saklayacak bir şeyim yok!”

Koca bir yalandı bu, kendin bile inanmıyordun hatırla! Ben, inanmış gibi yapıyordum sana! Sen kendine yalan söylüyordun; ben ise sana…

Kabuğuna sıkışıp kalmış bir salyangoz kadar korkaktın. Yağmurlu havaları çok severdin bu yüzden. Gizlenmek daha kolay olurdu. Toprakta yürürken dönüp arkana bakardın bıraktığın izlerine hayran hayran, ama daha ihtişamına bile doyamadan biri gelip basıverirdi kabuğunun üstüne… Benlik çıtırtısını ilk ben duyardım, yaşadığın hayal kırıklıklarını sayardım… Böyle zamanlarda günlerce kaybolurdun ortalıktan. İnzivaya çekilirdin. Hiç kimseyle konuşmadan, somurtup bir köşede otururken bulurdum seni. Tekrar dönünceye kadar hayata aradan günler geçerdi.

“Köpeklerden nefret ediyorum, sadık dost falan değiller. İlk buldukları fırsatta hart diye ısırıverirler insanı en kaba etinden.” Demiştin bir keresinde. Katıla katıla gülmüştüm.

Yolda yürürken karşına köpek çıksa kalıverirdin ortalıkda. Hele bir de kimse yoksa yanında, bir çocuk gibi ağlamaklı olurdun… İnanamamıştım koskoca adamın köpeklerden bu kadar korkmasına.

“ Ne var ki hoşt der geçersin, o senden korksun.” Demiştim sana.

Korktuğun köpekler değildi, kendindi aslında. Korktuğun sendin. Sadakat istiyordun ölesiye başkalarından, ama sen sadık olamıyordun asla. Öyle söylediğin gibi çıplak falan da değildin. Üstüne giydiğin kat kat maskelerinin altında, kendi kendini boğuyordun her geçen gün biraz daha fazla. Bunu fark etmem imkânsızdı o yıllarda, o kadar gençtim ki. Ne zaman ki üstünden uzun seneler geçti, senin gibi köpeklerden çok korkan başka biri ile karşılaştığımda yarım kalan resim bir anda bütünleniverdi… İşte o zaman anladım olup biteni, gerçek tablo gibi karşımda şimdi…

Sen kendine acımak dışında başka bir şey yapmıyordun aslında. Herkesi küçümsüyordun, zor beğenmenin arkasına saklanmıştın sözde. Doğruların olduğunu söylerdin hep. Ama ilk sen vazgeçerdin ilkelerinden, savunduğun doğrularından, zora gelince ilk sen sıvışırdın kavgadan, bırakıp kaçardın savaş meydanını. Arkanda sana destek olanları bırakıverirdin ortada bir başlarına. Bilirdin aslında asla lider olamayacağını. Bu yüzden sevmezdin yalnızlığı. Masanda hep birileri olurdu. Tanıdığın tanımadığın her kesimden birçok insanla konuşurdun, hiç durmadan anlatıp dururdun. Engin bilgi birikimine hayran bırakırdın insanları. Oysa senin masana birkaç kez takılanlar anlarlardı aslında hep aynı şeyleri değiştirip değiştirip anlattığını… Böylece ele verirdin sende olmayanı, hiç kimse için sır değildin. Bunu da en iyi sen bilirdin.

Hatırla o günü! Seni çınarın dibinde öylece bir başına otururken bulduğum günü, iyi hatırla!

Öncesinde size uğraşmıştım hani, gözükmemiştin yine ortalarda uzun bir süre.

Kapıyı haminnen açmıştı zincirin arkasından, “ Yok gitti “demişti seni sorduğumda.“ Nereye?” demiştim şaşkın şaşkın.

“Arkadaşlarıyla buluşmaya bir ağacın dibine gidecekmiş…” Demişti.

Çok gülmüştüm, sanki cehennemin dibine gitmişsin gibi söylemişti, öyle kızgındı ki… Anlaşılan yine kavga etmiştiniz.

“ Sen biliyor musun orayı ?”diye sormuştu bana çıkışırcasına “ Biliyorum “demiştim gülmem daha geçmemişti.

“ Dur o zaman” deyip kapıyı yüzüme kapatmıştı. Kapalı kapının önünde öylece beklemiştim, neden beklediğimi bilmeden. Sonra açılmıştı kapı aniden. Bir süveter uzatmıştı. Sesi yumuşamış ağlamaklıydı,

“ Hava soğuk, ciğerleri hasta onun, bunu giysin içine. Götürüver tamam mı?” Demişti.

“Tamam” demiştim. Kapı aralığından uzatılan süveteri alıp, çantama atmıştım.

“ Merak etmeyin götürürüm.” İçim sızlamıştı yaşlı kadının haline. Seni hayatta en çok seven bu kadına yaptıkların için sana daha çok kızmıştım.

Arkamdan bağırmıştı. “ Yine gel tamam mı?”

Tamamdı. Yine gelecektim birkaç kez daha… Sonra!

Sonra Beyazıt’a kadar yürümüştüm. Sevmek buydu işte diye düşünmüştüm. Ne kadar kızarsan kız, kavga edersen et. Onu düşünmektir sevmek. Aklın dediğini değil, yüreğinin dediğini yapmaktır…

“ İnsan hayatta en çok, en sevdiğine kızar.” Daha bu cümleyi işitmeme çok zaman vardı. Ne anlama geldiğini öğrenmeme ise sanki yüzyıllar…

Çınar altına geldiğimde akşamüstü olmuştu. Sonbaharın serin rüzgârları bir yazın daha geçtiğini, hüzün ve hazan mevsimin bizleri daha da yalnızlaştıracağını fısıldıyordu kulağıma. Seni bulmak hiç zor değildi aslında, bu sefer bulamıyordum ama. Masalarda aramıştım yoktun. Göremeyince seni, elini kaldırıp buldurmuştun bana kendini. Yaşlı çınarın dibindeydin gerçekten de… Toprağa oturmuştun. Kitaplar, kâğıtlar hep toprağın üstündeydi… Kendimi tutamayıp bir kahkaha atmıştım.

“Hiç gülme” demiştin, biraz çıkışırcasına. “Yer mi bulamadın” demiştim gülmeye devam ederek.

“Hayır! Buldum, fakat çaya zam yapmışlar. Bundan sonra burada oturacağım, protesto ediyorum bunları. Otursana!”

Toprağı göstermiştin oturmam için. Elbise vardı üzerimde, toprağa oturmayı göze alamazdım, zaten çalıştığın zamanlarda yanında kimseyi istemezdin. ”Yok oturmayayım sen çalışıyorsun” demiştim. Bir kitap duruyordu yanı başında. “ Kel Şarkıcı; Eugene İonesco.”

“ Hayrola absurd tiyatroya mı merak saldın?” diye çıkışmıştım aniden.

Bu çıkışıma sinirlenen sen, “ Fakülte tiyatro kulübünü çalıştıracağım.” Demiştin “ Başka neyi oynamamızı bekliyordun ki? Kafkas Tepeşir Dairesini mi?”

Seninle tartışmak istememiştim. Hep yaptığın gibi korkak güreşiyordun. Polemiğe girmeyi göze alamazdım. Zaten sana laf yetiştirmem de imkânsızdı.

Çantamdan süveteri çıkarıp sertçe sana uzattım.

“ Bunu gönderdi haminnen, yine kızdırmışsın kadını. Hava soğuk içine giysin” dedi.

Başını kaldırıp bana baktın. Öylece, hiçbir şey demeden, baktın sadece. Baktım sadece. Ne demek istediğini anladım. Anladın ne demek istediğimi. Süveter elimde kalakaldı. Kızgındım sana, sen daha çok kızgındın bana. Kalsam kavga edecektik. Kalmasam… Bıraktım toprağın üstüne süveteri…

“Hadi sana kolay gelsin.” Deyip ayrıldım yanından. Yürüdüm yavaşça…

Rüzgâr esiyordu. Çınar yaprakları uçuşuyordu sahaflara doğru. Kurumuş yaprakların altına saklanan salyangozlar dışarı çıkmak için yağmurun yağmasını bekliyordu.

Ama yağmur yağmıyordu bir türlü…Ve hiç yağmayacaktı bir daha…

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 1

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 2

Çınaraltı Öyküleri – Yaşama İnat Yaşamak – 3

Çınaraltı Öyküleri – Dostum Küçük Kara Balık – 4

Çınaraltı Öyküleri – Samed Behrengi’nin Işığı – 5

Çınaraltı Öyküleri – Çocuk Palyaço – 7

Çınaraltı Öyküleri – Bir Mektubun Var – 8

Çınaraltı Öyküleri – Bir Dalda İki Aşk – 9

Çınaraltı Öyküleri – Asfalttaki Papatyalar – 10

Çınaraltı Öyküleri – 11 / Bir Mektubun Ağzından

Çınaraltı Öyküleri – 12 / Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası

Çınaraltı Öyküleri – 13 / Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır

PAYLAŞ
Önceki İçerikDolgu uygulaması hakkında her şey!
Sonraki İçerikSedef Yavuzalp “Tarihte Mozaik Yolcuğu” Resim Sergisi
Betül Çetinay
İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here