Çınaraltı Öyküleri – 4/ Dostum Küçük Kara Balık

0
153
Çınaraltı Öyküleri - Dostum Küçük Karabalık - 4

Bir telaşla çıktı merdivenlerden, sanki yetişmesi gereken bir yer varmış gibi. Zaten hiçbir zaman yavaş yürüyemezdi ki! Yavaş konuşamaz, yavaş düşünemez, yavaş yaşayamazdı hiç bir şeyi… Daha da hızlandı: kalabalığın içinde aradığını bulmanın heyecanı başka, kaybetme korkusu başkaydı…

  • Sizin için arayacağım demişti, yaşlı sahaf tozlu gözlüklerinin üzerinden kendisini süzerken.
  • Minnet duyarım demişti. Ağzından ilk defa dökülen bu sözcüğe şaşırarak… Yaşlı sahaf sigara sarısı bıyıklarının altından gülümseyip, bir kez daha ama bu defa gözlerini kısarak daha derin süzmüştü onu. Yanaklarının al al oluşundan utanmış, gözlerini yere indirmişti.
  • Mutlaka geleceğim demişti.
  • Siz bu kitabı bulun yeter.

Başını sallamıştı sahaf.

  • Bulunmayan bir kitap değil ki, siz eski baskısını istediğiniz için bir iki gün müsaade istedim, tereddüt buyurmayın. Çayına uzanan parmaklarıyla konuşmayı uzatmayı seçmişti yaşlı sahaf. Bu garip genç okuru biraz daha tanımak istiyordu. Yılların tecrübesiyle:
  • Yeni baskısı her yerde var. Hemen vereyim bir tane isterseniz. demişti sıcak çayından bir yudum alarak. Tebessümle bir kere daha dikmişti gözlerini…
  • Yok yok hayır! Ben mümkünse ilk baskısını istiyorum. demişti yine telaşla.
  • İki gün mühlet verin o vakit, uğrarsınız sonra oldu mu?

Teşekkür edip ayrılmıştı sahaflar çarşısından. Başka bir dükkâna bakma gereği bile duymamıştı. Sanki öyküsünü kimselerin bilmesini istemeyen, gizemli bir süper kahramandı. Öylesine emin çıkmıştı bu yolculuğa. Artvin’den dönüşü çok zor olmuştu. Mecburi hizmetini bitirdiğinde dönecekti oysa doğup büyüdüğü bu kente, ama olmamıştı işte… Bir çift mavi göze kapılıp kalmıştı onca sene… Yüksek dağlarla çevrili, insanları gibi yürekli ama sert mizaçlı Artvin’de senelerce kalmıştı. Çetrefil doğasına alışmıştı alışmasına. Soğuğuna, karına, buzuna yazları çağıl çağıl akan o güzelim Irmaklı yaylalarına, oksijen fazlalığına, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarına… Bir tek alışmadığı sertliğiydi coğrafyasından ziyade insanlarının… İstanbul’da doğup büyümüştü, narin ve ince yapılıydı. Aşk’a âşık çocuk yürekli, ceylan bakışlıydı, hep güleç, hep sevecen… Hastanedeki hastaları arasında onu sevmeyen yok gibiydi… Diğer doktorların aksine her bir hastasının yüzüne bakarak dertlerini dinler, onlarla konuşur, muayene etmeden de hiç birini geri göndermezdi. Bu yüzden hastalar hep ona gelirdi. Ama uzun süren muayeneler yüzünden, odasının önündeki kuyruk uzayıp giderdi. Diğer hekimler anlamazlardı bir türlü bu durumu.

Sahaflar Çarşısı
Sahaflar Çarşısı

Sonunda, yüreği küçük bir serçe misali ağzında, kapısına geldi yaşlı sahafın. İki günü zor etmişti zaten. Ya bulamadıysa aradığı kitabı?

Dükkâna girdiğinde eski minderli yırtık koltuğunda bulamadı sahafı. Oysa koltuktan yıllardır hiç kalkmamış gibiydi önceki gelişinde yaşlı sahaf. Sanki orda doğmuş, orda büyümüş, hep o koltukta yaşamış gibi… Seslenmek istedi ama seslenecek başka bir mekân yoktu. Küçük bir dükkândı. Her yer tavana kadar kitapla kaplı. Bir tek eski masaya gidecek dar bir koridor vardı. Doğru düzgün ışık almayan hatta hava bile almayan, tek bir insanın sığacağı kadar daracık bir mekân… Nasıl geçer bir ömür burada diye düşündü. Kapıdan içeri yaşlı sahaf süzüldü…

  • Buyurun ne istemiştiniz?

Hiç ummadığı bir cevap, bir karşılamaydı bu. Şaşkınlık rüzgârı içinde, “Beni hatırlamadı.” Dedi kendi kendine. Aklına gelen bütün ihtimalleri unutmak istercesine kafasını salladı. Sesi gittikçe kısılarak,

  • Ben iki gün önce gelmiştim hani, beni hatırladınız mı? Şey için…

Sesinin acıyla titrediğini ilk önce yaşlı sahaf fark etti.

  • Ha? Hatırladım. dedi. Bu sefer kurnazca gülümseyerek… Elinde tuttuğu eski birkaç kitapla birlikte dar koridordan geçerek saltanatına oturdu.
  • Buyurun oturun azıcık. Dedi küçük tabureyi göstererek. Bu bir emir miydi bir rica mı bilemeden oturdu tabureye, gözlerini saltanat koltuğundaki padişahın iki dudağı arasına dikti…
  • Çay içer misiniz? Ben bir tane alacağım sizde de söyleyeyim.
  • Yok çok teşekkür ederim.

Uzmanlık sınavına girsem böyle heyecanlanmazdım, diye geçirdi içinden. Avuç içleri terledi, sıkıldığını belli edercesine sadede gelmek istedi.

  • Niye bu kadar çok istiyorsunuz bu kitabı? diye damdan düşercesine sormuştu yaşlı sahaf, elinde tuttuğu kitabı göstererek. Sonra ısrarla dikti gözlerini, genç kadının gözlerine…
  • Ne diyeceğimi bilemiyorum? Yani nerden başlayacağımı…dedi kekeleyerek.
  • Siz anlatın vaktimiz var.dedi yaşlı sahaf.
  • Ben doktorum.” diye söze başladı. Uzun yılların ardından yeni geldim İstanbul’a. Ailem burada değil artık ne yazık ki. O elinizde tuttuğunuz kitabın bir benzerini babam on yaşımdayken bana hediye etmişti.

Gözleri dolu dolu olduğu halde konuşmaya devam etti:

  • Sonra ben ilk sayfasında babamın el yazısıyla  ‘Biricik kızıma en derin sevgilerimle…’ diye yazdığı o kitabı bir başkasına hediye ettim.
  • Anladım. dedi yaşlı sahaf. Sözü aniden keserek: O başkası ise size vefasızlık etti değil mi?

Başını çevirdi, gözyaşlarının görünmesini istemiyordu. İçten içe haykırarak ağlamak istiyordu. Bütün yaşadıklarının hesabını sormak, babasına bir daha sarılmak ve onun omzunda doyasıya ağlayarak kurtulmak istiyordu bütün kalp kırıklarından, ayrılıklarından, acılarından…

Elinde tuttuğu kitaptan bir bölüm okumaya başladı yaşlı sahaf. Hafif kaldırarak gün ışığına tuttu.

  • Küçük Kara Balık annesine, ‘Bu derenin ucunun nereye çıktığını gidip görmek istiyorum.’ demiş. ‘Bak anneciğim, tam bir aydır bu derenin ucunun nerede olduğunu düşünüp duruyorum. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Dün gece sabaha kadar gözlerimi kırpmadım, hep düşünüp durdum. Sonunda gidip ne olduğunu kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum.

Kitabı kapattı ve genç kadına döndü yüzünü bilge sahaf.

  • Siz Küçük Kara Balık… Siz! Derenin ucunu bulabildiniz mi peki?
  • Sanırım buldum efendim. dedi katıla katıla ağlıyordu artık.
  • Öyleyse buyurun kitabınız sizindir. dedi uzattı elindekini…

Elleri titreyerek dokundu kitaba, yıllanmış bir dostuyla buluşmanın heyecanıyla…

  • Borcum ne kadar? diyebildi.
  • Borcunuz yok. dedi, yaşlı sahaf. O borç yıllar önce ödendi…

Başını hızla kaldırıp yaşlı sahafı süzdü genç kadın, sonra elindeki kitabın ilk sayfasını açtı.

“Biricik kızıma en derin sevgilerimle, Baban” diye yazıyordu…

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 1

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 2

Çınaraltı Öyküleri – Yaşama İnat Yaşamak – 3

Çınaraltı Öyküleri – Samed Behrengi’nin Işığı – 5

Çınaraltı Öyküleri – Salyangoz’un İzi – 6

Çınaraltı Öyküleri – Çocuk Palyaço – 7

Çınaraltı Öyküleri – Bir Mektubun Var – 8

Çınaraltı Öyküleri – Bir Dalda İki Aşk – 9

Çınaraltı Öyküleri – Asfalttaki Papatyalar – 10

Çınaraltı Öyküleri – 11 / Bir Mektubun Ağzından

Çınaraltı Öyküleri – 12 / Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası

Çınaraltı Öyküleri – 13 / Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır

PAYLAŞ
Önceki İçerikAntalya Altın Portakal Ödülleri Kazananları Belli Oldu
Sonraki İçerikDört Duvar
Betül Çetinay
İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here