Çınaraltı Öyküleri – Bir Dalda İki Aşk – 9

0
23
Çınaraltı Öyküleri - Bir Dalda İki Aşk - 9
Çınaraltı Öyküleri - Bir Dalda İki Aşk - 9

Yitik kalpler ülkesi burası, aşklar soğuk demli çay tadında şekersiz. Yanında fırından yeni çıkmış susamlı simit olsa katlanılır belki, ne gezer ama. Susuzluğumu bile kesmez bu çay şimdi benim. Nafile beklerim, bilir yine beklerim. Taze çay tadında bir sohbeti, susamlı simit tadında bir aşkı özlerim. Seni özler gözlerim. Yokluğunda biçare kaldı sözlerim…

Nasıl beğendin mi kafiyelerimi? Çok mu basit geldi. Basittir tabi seninkilerin yanında. N’apalım benden ancak bu kadar çıkar. Ben ne şairim ne de yazar… Senin gibi bir edebiyatçının yanında kaç yazar… Sarhoş olsam ancak bu kadar dürüst olurdum değil mi? Hatırladın mı seninle sabaha kadar kadeh kadeh içtiğimiz o acı şaraplı geceyi. Ben hiç unutmadım inan ki. Hani bir sen bir ben yazıyorduk sırayla dizeleri. Sonra sırayı şaşırmıştık da, ben sızmıştım bir köşede, sen bitirmiştin şiiri, bizim şiirimizi…

Sözler her zaman doğruyu söylemez,

Anlamın içine gizlenir sırlar.

Bazen sırlar bile sırlanır da,

Aynalar sırlardan kaçar.

Sırrın da sırrı vardır.

Söylenmeyendir aslında söylemek istediklerimiz.

Biz ayna olabilmek için sırlarımızın içinde gizleniriz.

Bizim şiirimizi okumak kimseye nasip olmadı değil mi? Ben bulamadım o sabah ayıldığımda ne seni, ne de birlikte yazdığımız şiiri… Seninle birlikte sırra kadem bastı gitti. Nereye gitti sahi, sen neredesin şimdi? Ne kadar zamandır yoksun? Aslında zaten hiç mi yoktun?

Birbirine yabancı iki kişi,

Sihirli aynaların karşısında aradı kendisini.

Sirkin büyüsü bittiğinde,

Gece fenerleri söndüğünde,

Gün ışıdığında tepemize

Biz de bittik öyle değil mi?

Benim şiirim böyle başlayıp böyle bitiyor ya senin ki?

‘Kaçmak için bir neden gerekmez, insan en çok kendinden kaçar bir başkası bahanesidir yalnızca. Bir neden vardır var olmasına ama kişi bilmediğinden nedeni, ‘neden’ neden olmaktan çıkar. İnsanoğlu neden-sonuç ilişkisini çözemedi mi çaresiz kalır. Bunalıma girdim sanır. Girdapta döner durur deney fareleri gibi. Koşar koşar bütün enerjisini harcar, hep aynı yerde durmadan, varacağı nokta olmadan yorgunluktan çatlar, ölür sonra…’ Demiştim sana.

Sen öldün mü yoksa? Ölmemişsindir. Kötüler çabuk ölmez ya, ölmemelisin daha. Böbreğinin biri yoktu, diğeri iflas etmek üzereydi. Hep ‘öleceğim’ diyordun. Senin korkun ölümden miydi yalnızca? ‘Doktorunu buldun işte’ demiştim sana. Ben bakardım bir ömür boyunca. Sen ölümden değil asıl yaşamaktan kaçtın. Çünkü korkun yaşamaktı aslında… Hilafsız yaşamaktan, yarını düşünmeden, şimdiyi, anı, hayatın aslını, özünü yaşamaktan korktun; Yani benden, yani kendinden, insandan korktun sen…

‘Korkularımız alt benliğimizde beslediğimiz bir canavardır. Ne kadar çok korkumuz varsa o kadar sırrımız vardır. Bütün korkularımızı serbest bıraktığımızda aynaların sırları kalkar ve şeffaf cam ortaya çıkar. Karşıdan bakan kişi camın gerisindekini görür artık, görmek isteyenin seçimine kalmıştır manzara… Sen ne isen bakınca onu görürsün benden.’ Hatırladın mı? Parkta yaptığımız söyleşiden…

Bana bakınca gördüğün kendinden kaçtın sen! Tüm çıplaklığınla, tertemiz aşkınla, kala kaldın karşımda. Aşkın saflığında gördüğün o küçük çocuktan kaçtın!

Sana hiç kızmadım dersem yalan olur. Çok kızdım ölesiye, çıldırasıya kızdım. Zayıflığına, zaaflarına, mazlum kibrine kızdım. Çektiğin acıları anlamadım sandın. Seni tanımadım sandın. Seni sevemem sandın. Oysa seni olduğun gibi seven bu hayattaki tek insandım. İşte en çok buna kızdım. Sonra anladım ki insan en çok, en sevdiğine kızarmış.

Öyle çok sebep bulmaya çabaladım ki seni unutmak için. Bunca sene hiç affetmedim seni, ya da öyle zannettim. Hep kızgın olayım diye boyuna kendimi körükledim. Ateşi hep harlı tutmak için odunlar attım içime. Yanayım kül olayım seni unutayım istedim.

Bir çift göze takılıp kalır mı insan? Bu kadar sapar mı yolundan? Ne kadar aptalım diye kendime kızdım en çok. Babam olsaydı yanımda – benim akıllı kızım diye severdi beni- saçlarımı okşayıp, bana öğütler verirdi. Ah babacığım niye bu kadar erken gittin ki…

‘Hatıralar, biz onları hafıza merkezimizden çekip çıkarana kadar gizli gizli yerlerinde dururlar. Uzun süre kullanılmayanlar zaman aşımına uğrar, ya kaybolur ya da bozulurlar. Muhayyile işin içine girdiğinde yeniden yazılır silinmiş kayıtlar. Bir anının aslına ulaşmak zordur, çok zor. Derin klinik terapisi uygulamak gerekir… Çoğu kez bu bile çözüm olmaz.’

Sana hastam gibi davrandığımı zannettin. Tıp eğitimi almış olsam da daha o zamanlar pratisyen bir hekimdim yalnızca. Yeni mezun çaylak bir hekim… Büyülü İstanbul’dan ayrılıp Artvin’e mecburi hizmete gitmiş idealist biriydim. Senin nezdinde ise bir çocuk. Sahi sen benim neyimi sevdin? Heyecanlarımı, hayallerimi, bitmek bilmeyen tıp fakültesi hikâyelerimi hiç bıkmadan dinlerdin. Sana ilk âşık olduğum adamı bile anlatmıştım. Gülerek dinlemiştin, çocukça kaprislerimi severek tolere etmiştin. Ailemden uzakta hiç bilmediğim bir diyarda, savaşmayı öğretmiştin. İnsanların sertliklerine dayanmayı, onların dillerinden anlamayı, en çok da soğukta hayatta kalmayı… Belki o yüzden sevdim seni bu kadar, sahi ne kadar çok?

Bir mektubu çok gördün ya bana. En çok buna içerledim. Gittiğin yerden tek bir elveda mektubuna razıydım oysa. Gülerdin şimdi yanımda olsan bu duruma. Türk filmlerine benzetip abartılı bulurdun. Beni nasıl bir acıyla bıraktığından habersiz yaşıyorsun şimdi orda burda. Bilsen döner gelir miydin acaba?

Aramızdaki yaş farkını bahane ettin hep. Niye kendini bu kadar yaşlı bulduğunu bir türlü anlayamadım? İnsan 43 yaşında ölmezdi ki… Hem ben doktordum, biliyordun seni yaşatacağımı…

Sahi kaç yaşında olduk biz şimdi?

Senin ‘Küçük Kara Balığın’ elindeki kılçıktan kılıcıyla Don Kişotculuk oynadı senden sonra. Yel değirmenleriyle savaşıyorum hala. Ah! Dulcinea… Olmayan sevgilim, neredesin? Hiç değilse hayalet değilsin. Yoksa öyle misin? Değilsin değil mi?

  • Çay bırakayım mı abla?
  • Bu soğuk demli çayları içmekten midem delinecek. Taze, sıcak ve açık getirmezsen para yok ona göre…
  • Tamam abla ya kızma hemen, yenisini demliyor ustam. Demini alsın hemen.
  • Hah şöyle, bir sıcak çay içelim değil mi? Üşüdük şunun şurasında.
  • Eyvallah ablam, dur senin keyfini yerine getiririm şimdi ben üzülme. Hele açayım şu radyoyu bir.

“Bir dalda iki kiraz,

Biri al, biri beyaz

Eğer beni seversen

Mektubunu sıkça yaz.

 

Sallasana, sallasana mendilini

Akşam oldu göndersene sevdiğimi. “

Şarkılardan fal tutardı annem, ben çocukken. Polis radyosunda çıkardı bu türküler. İstek olduğunda, ‘sıradaki’ diye başladı mı spiker, hemen atılırdı şarkı daha anons edilmeden.

‘Benim olsun’ derdi. Sonra kaderini değiştirecek şarkıyı dinlerdi.

Ben fal tutmadım şarkılardan hiç. Bu şarkı beni tuttu fakat çocukluğumdan. Annemin sevdiği bir İstanbul türküsü… Makamı saba, sabah ezanından kalma…

“Bir dalda iki kiraz, biri al biri beyaz, eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz.”

Gördün mü bak. Kızların kaderleri anneleri gibi olurmuş. Şarkı tam bana göre çıktı. Müzeyyen Senar söylüyor.

Ağlattı beni bunca yılın ardından. Kime kızayım ben, söyle hadi kime? Bir suçlu bulup onu mu cezalandırayım? Çok düşündüm karşıma çıksa bir gün ne yaparım diye. Bir gün öyle herhangi bir yerde… Bir temiz pataklardım herhalde önce. Sonra kıyamaz bırakırdım, sarılıp boynuna ağlardım. Hiç bitmeyecek hıçkırıklarla işte şimdi olduğu gibi…

“Bir dalda iki ceviz

Aramız derya deniz

Sen orada ben burada

Ne bed kaldı ne beniz

 

Sallasana, sallasana mendilini

Akşam oldu göndersene sevdiğimi. “

  • Çaylar geldi taze taze, sıcak sıcak içimiz ısınacak…
  • Ne o şimdi de reklama mı başladın?
  • Ya abla sen de bugün ne yapsam kızıyorsun ha!
  • ???
  • Yani bakma öyle, diyecek laf bulamıyorum karşında.
  • Ben de yazacak kelime, bak birbirimize benziyoruz demek ki.
  • Kızmazsan sana bir şey soracağım abla?
  • Kızmam hadi sor.
  • Sen geçenlerde de geldiydin hani. İki masa öteye oturdundu. Hatırladın mı o günü. Aha masadaki şu kitap vardı yine elinde.
  • Eee… Pek meraklıymışsın sende…
  • Meslek icabı abla…
  • Hadi ya.
  • Bir şey düşürdün mü sen o gün?
  • Nasıl bir şey?
  • Mektup gibi. Sen gittikten sonra masanın altında aha bu mektubu buldum da, ama senin mi bilemedim pek… Belki senindir ha?

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 1

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 2

Çınaraltı Öyküleri – Yaşama İnat Yaşamak – 3

Çınaraltı Öyküleri – Dostum Küçük Kara Balık – 4

Çınaraltı Öyküleri – Samed Behrengi’nin Işığı – 5

Çınaraltı Öyküleri – Salyangoz’un İzi – 6

Çınaraltı Öyküleri – Çocuk Palyaço – 7

Çınaraltı Öyküleri – Bir Mektubun Var – 8

Çınaraltı Öyküleri – Asfalttaki Papatyalar – 10

Çınaraltı Öyküleri – 11 / Bir Mektubun Ağzından

Çınaraltı Öyküleri – 12 / Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası

Çınaraltı Öyküleri – 13 / Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır

PAYLAŞ
Önceki İçerikKaybedince Mi Farkına Varmalı?
Sonraki İçerikKalk Gidelim
Betül Çetinay
İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here