Çınaraltı Öyküleri – 12 / Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası

0
22
Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası
Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası

“Masal dinlememiş çocuklar büyüyünce kedi resmini cetvelle çizerler” Cemal Süreya

“Al elmayı soyarım/ Başucuma koyarım/ Ana ben gurbetteyim/ Sana nasıl doyarım”

“ Ağaçta kestane/ Dökülür tane tane/ Benim bir arkadaşım var/Dünyada bir tane

“Biz biz idik biz idik/Otuz İki Kız İdik./Ezildik Büzüldük,/İki Duvara Dizildik.”

“Bilmece bildirmece dil üstünde kaydırmaca.”

Dilimiz döndükçe mani, dönmedikçe bilmece söyledik birbirimize. Gürültü yapmadan, ortalığı dağıtmadan, ‘usul usul’ oturduğumuz minderlerde ‘el üstünde kimin eli var’ oynadık. Fır döndü ile leblebileri toplayıp, hacıyatmazlarla neşemizi katladık. Yılın son gecesinde tombalayı kim çekecek diye yarışa tutuştuk önce, sonra birinci çinko, ikinci çinko, en sonunda bingo, kaptık ortaya konan ödülü kısmetimize göre… Ödül de ya bir kitap ya bir çoraptı…

Hacıyatmaz
Hacıyatmaz
Fır döndü
Fır döndü

Sıcak odun ateşinde patlayan kestanelerin kokusuyla girdik evlerimize. Kartopu yemiş yüzlerimize, alı mor renklerimize aldırmadan koştuk sobanın başına. Soğuktan çatlamış ellerimizle açtık kestane kabuklarını. Yanarken parmak uçları, atıverdik ağzımıza bu lezzetli topları…

Ahşap dolgu topuk terliklerle koşarak indik merdivenleri, tıkırtısını dinlettik bütün mahalleye. “Bakkal amca bir leblebi tozu versene…” Nidamızla inlettik semayı…

Evcilik oyunlarımıza almadık erkek çocuklarını, onlar da bizi almadılar. Kovboyculuklarını gizli gizli oynadılar… Kızlı erkekli bir tek yakar top oynadık. Ama her seferinde erkekler tarafından yakılmaktan kurtulamadık. Yakan topla yanan neden hep biz olduk? Bir türlü anlayamadık…

Bilemedik bize bildirileni, çocuktuk göremedik bizde olanı. Hep çocuk kalacak olmamızı kabullenemedik bir türlü. Büyüdük sandık bazı bazı, işte o vakit hepten yanıldık…

Birer kır çiçeğiydik oysa sofralardaki soda şişelerine konulan. Koparılıp toprağımızdan, soluncaya kadar elde tutulan… Sonra! Sonrasında rüzgârın bağrına salıverilip, kurdun kuşun elinde ötelere saçılan…

Çocuktuk; sevincin bağrından kopmuştuk. Kır papatyalarının koparılmadığı masallardan, âşık adının mecnun olduğu diyarlardan koşar adım geliyorduk. Kimi kez zümrüt-ü Anka kuşunun kanadında, kimi kez Kaf dağının ardında; ama hiç dinmeyen ‘ateş-i Suzan-ı firkat’ sadrımızda, uzanıp boylu boyunca zamanın akışına, devranı seyrediyorduk.

 Çocuktuk; masal dinleye dinleye bir gün masal olacağımızdan bihaber yaşayıp gidiyorduk. Henüz fısıldamamıştı kulağımıza peri kızları, hep çocuk kalacağımızı. Düşlerimizin üstüne basmamıştı daha karabasan tohumları. Ekmek kavgası nedir bilmez iken, ‘develer tellal, pireler berber ‘olmadan sokak aralarında yedik domates-peyniri ekmek arasında; nimet tadında…

 Başımızın tacıydı Allah aşkı. Kim derse ki ‘Allah aşkına yapma! ‘akan su durur, zehir lokma olsa yutulurdu. Hayatın merdivenlerini tırmanıyorduk şevkle, yüzümüzde gülümseme, ‘dostluğun biz sevgisiyle toplanıyorduk her an’ yüreklerimizde. ‘Bu sevgi bağıyla’ sarılıyorduk birbirimize… Hizmet için milletimize, dağılıyorduk yurdun dört bir köşesine…

 Anne- babalarımızın göz bebeğiydik. Sıcak sudan soğuk suya dokunmayan ellerimizle kazandığımız okullardan, zamanı geldiğinde mezun olduk. Bu ellerle tuttuk diplomaları. Kepleri fırlatamadık belki havaya, ama bu ellerde yükseldi istikbalimiz; gururla…

Dostluğu ve doğruluğu şiar edinmiştik. Söz senetti indimizde. Bir kez çıktı mı dilimizden ölsek geri dönmezdik verdiğimiz sözden.

Vefa bir semt adıydı içtiğimiz bozaların tadında; ‘ dönülmez akşamın ufkunda’ isimlerimizin yanına kazılı göbek adımızdı. Satmazdık arkadaşımızı öyle üç beş kuruşa. Hayatın sillesini yesek de, cefasından inlesek de minnet etmezdik ağyara. Hasretinde beklerdik sevdiğimizi, koşmazdık iki paralık yosmaların koynuna…

Birer kır çiçeğiydik kelebeğini bekleyen, ‘aşkın şarabından içen’… Bütün bir baharı, tek bir kelebeğin kanatlarının altında gizleyen… Onun güzelliğinde seyr-i devran eğleyip, rüyasını süsleyen…

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 1

Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün – 2

Çınaraltı Öyküleri – Yaşama İnat Yaşamak – 3

Çınaraltı Öyküleri – Dostum Küçük Kara Balık – 4

Çınaraltı Öyküleri – Samed Behrengi’nin Işığı – 5

Çınaraltı Öyküleri – Salyangoz’un İzi – 6

Çınaraltı Öyküleri – Çocuk Palyaço – 7

Çınaraltı Öyküleri – Bir Mektubun Var – 8

Çınaraltı Öyküleri – Bir Dalda İki Aşk – 9

Çınaraltı Öyküleri – Asfalttaki Papatyalar – 10

Çınaraltı Öyküleri – 11 / Bir Mektubun Ağzından

Çınaraltı Öyküleri – 13 / Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır

PAYLAŞ
Önceki İçerikİnsan Aklı Bir Ödül Müdür Yoksa Ceza Mı?
Sonraki İçerikİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın büyük başarısı…
Betül Çetinay
İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here