Mavi Rüya Öyküleri -7- Mavidir Alevi Aşkın

0

” Ben âşık doğdum,
Biraz da sarhoş…
Hiç bir zaman az sevmeyi bilmedim.
Hiçbir zaman da düzenli kontrollü olamadım.
Ruhumda bir çılgınlık vardı.
Özgürlük vardı.
Hataları yargılamadım.
Çünkü her an bende aynı hatayı yapabilirim diye düşündüm.
Ben sevmeye aşığım sevdikçe çoğalıyorum…”

Cavit ÇAĞ

 “ Beni sevmeyin, beni yaratan Allah’ı sevin “demiştiniz. “ Ben bir aynayım, bana bakan kendini görür yalnızca.”

Hiç beklenmedik bir anda, birdenbire, öylesine doğal dilinizden dökülüveren bu kelimelerle, gözlerimi dikip gözlerinize, nasıl bir anlam vereceğimi bilemeden, yapışmıştım oturduğum sandalyeye…

Bir insanın benliğinden bu derece vazgeçişine duyduğum şaşkınlıkla, hayran bakakalmıştım karşınızda… Suspus olmuş, durulmuş, kurulu bir saat gibi uymuştum sizin gizemli, dingin dünyanıza, bir parçanız olmuştum adeta, bundan böyle yaşanacak olan bütün anılarımızla sağ yanınızda… 

Doğum günümdü o gün, bilmiyordunuz. Muzip bir şekilde fısıldamıştım size. “ Bugün benim doğum günüm biliyor musunuz?“

Yüzünüzde zeki bir gülümseme ile aniden ayağa kalkmıştınız. “En sevdiğim şiirlerden biridir” diyerek ivedilikle bana bir kağıt uzatmıştınız. “Duymuş muydunuz?” diye de eklemiştiniz.

Hayır, duymamıştım ne şiiri, ne de şairin ismini. ‘Tek Hece’ idi adı şiirin… Cemal Safi’nin bilmecesiydi… Bilenlere sözü yoktu şairin ama bilmeyenlerin hali baştan başa haraptı, öyle anlatıyordu aşkı, ondan sonrası ab-ı hayattı…

Doğum günü hediyesi almayacaktım bir daha sizden, ilk ve son olacaktı bu… Sonu ta öncesinden bilinen…

Soluk benizli çocuklar gibi açlıktan ölüyordum sizi tanıdığımda. Sevgisizlik denizinin orta yerinde, ejderhaların önündeki yem kutusunun içinde, bir kurt kapanında sıkışıp kalmıştım. Kıyıya çıkma umudumu yitirmeden, hiç durmadan yüzüyordum nereye gittiğimi bilmeden. Özümü gören olmamıştı, yüreğimi bilen çıkmamıştı. Varlığımın siluetine tırmananlar duymamıştı iç sesimi. Perdelerin kıvrımlarında saklıyordum içimdekileri. Kelimelerin gücüne dayanamadan daha, sessiz köşe başlarında, yitirdiklerimin ardından yaktığım ağıtlarla, topukluyordum kaldırımları… En çok da erişemediğim kendim için sızlanıp duruyordum bir kenarda. Çocuk yüreğime vurulan ketlere, ezilen sevincime, hayatın acımasızlığı karşısındaki çaresizliğime ağlamaklı gözlerle bakıyordum… Yüzüme vuruyordu çıplak gerçeklerini hayat, indiriyordu en ağır darbelerini hiç durmadan. Kendimden kaçamadan, yakalıyordu bir çırpıda beni. Yüklüyordu cılız omuzlarıma taşıyamadığım yüklerini…  Acz ile altında kalıyordum, hamalıydım kendi günahlarımın… Acıyordum kendime, öğrenilmiş çaresizliğimle kapıp koy vermiştim işte, ne olacaksa olsundu bir an önce…

Oysa sevmek için gelmiştim dünyaya, daha yolun en başında… Her şeyin çok güzel olacağına duyduğum o güçlü inançla geçmiştim bütün yolları. “Bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey” . Yaşama sevincimi katık edip ekmeğime,  sol yanımdaki sevgi dolu heybem ile, umutla atıyordum adımlarımı… Kalemim ve kitaplarımla, kulağımda çınlayan adlarını bilmediğim notalarımla, hiç de yalnız değildim bu yolda. Bolluk ve bereket yüklüydü heybem, isteyene vermeden geçmezdim gülümsememi, diz boyu hırçın sularda ara sıra kaybolsam da, hüznümün tınısıyla çıkardı sadrımdan neşem…

Ama artık yorgundum, şu koca, şu yalan dünya kadar pisliğin içinde boğulmuştum. İçi boşalmış ceviz tanesi gibi onu yiyen kurduna âşık, kurumuş bir kabuktum…

Hiç umudumun kalmadığı bir anda;

 “ Sevmek mi daha güzel yoksa sevilmek mi?” demiştiniz olanca çocuksu coşkunuzla bana… Yılların sevgi açlığıyla bir çırpıda cevap vermiştim. “ sevilmek güzel” . Siz ise bütün nezaketinizle düzeltmiştiniz beni“ Sevilmek güzel elbet” gözlerinizi dikip gözlerime “ Ama sevmek daha güzel” demiştiniz…

Bir insanı sevmekle başlayacak mıydı her şey?”

“Cennet burası gibi bir yer olmalı” demiştiniz başka bir gün. Ve eklemiştiniz “ İnsanın sevdikleri nerede ise cennet de orası olmalı…”

Cennet ve ben, mümkün müydü gerçekten? Korkmuştum hem de çok, cennetinizdeymişim gibi hissetmekten. İşte o anda anlamıştım gerçek cennetin bu olmadığını. Kulağıma fısıldamıştı biri; cennet bu dünyada bulacağımız bir yer değildi ki… Hele de bu kadar kolay elde edilecek bir şey hiç değildi. Biliyorum kursağımda kalacaktı sevincim. Ömrümce beklediğim vaha karşımdaydı, susuzluktan öleceğimi bilsem de uzatamazdım elimi… Bu sahranın ortasındaki bir seraptı, gözlerimi açtığımda kaybolacaktı…

Sevginizin yumuşaklığında acılarım dinlenmiş, tuz bastığım yaralarım iyileşmişti. Korunmasız çocuk ruhum, tomurcuk vermeye meyilli dallarımla, sizden aldığım gün ışığıyla, dikildiğim toprağımı çok sevmişti. Gençtim artık, hiç olmadığım kadar. Bir fidandım ikinci bir hayatı hak eden.  Sulanmaya muhtaç sürgünlerim, gözlerinizden damla damla köklerime inen sevginizle büyüyorlardı…  Değil yedi veren ormanlarını, bütün kâinatı aşkla kucaklıyorlardı…

Aşkın ateşi, mavisinde saklıydı. İlk kıvılcım anının masumiyetine gizlenmiş, itiraf edilemez bir sırdı o. Dile geldiğinde sönen, yerin yedi kat dibinden yükselen, yarin yangın yeri gönlüne sığmayacak bir volkandı. Aşıka şerefle sunulmuş alevden bir toptu, avucunda tuttuğun müddetçe senindi. Seninle başlayıp, seninle bitendi…

Leyla’ya sormuşlar, “Sen mi daha çok sevdin yoksa Mecnun mu?” diye. Hiç tereddütsüz cevap vermiş Leyla, “ Tabi ki ben “demiş. “ Ama nasıl olur?” demişler , “ Mecnun senin için adından, aklından vazgeçti, benliğini bırakıp çöllere düştü, varlığından oldu ”

Leyla, mütebessim bir hal ile cevap vermiş onlara “ Olsun!” demiş.” O aşkımızı ifşa etti, kurda, kuşa, taşa, toprağa, suya, çöle söyledi… Ben ise sır olarak gönlümde sakladım. Bu yüzden ben daha çok sevdim.” 

Bir gün, bu hikayeyi anlattığımda, her zaman yaptığınız gibi başınızı önünüze eğip suskun kalmıştınız. Ne demek istediğimi çok iyi anlamıştınız.

Aşka aşık kardelen

Aşka aşık kardelen

Aşka aşık kardelen

Güneşe aşık bir kardelen varmış. Kışın soğuğunda, toprağın altında, hep içinden dua edermiş, hiç görmediği ama aşık olduğu gün ışığını bir kez olsun görebilmek için. Melekler dayanamamışlar kardelenin yalvarmasına ve anlatmışlar isteğini tanrısına. Tanrı kabul etmiş kardelenin duasını. Baharın ilk günü için izin vermiş kardelenin topraktan çıkmasına. Melekler haber vermişler müjdeyi kardelene. Sabırla bekleyen kardelen, karlar erimeye başladığında topraktan uzatmış mavi bakışlarını. Güneşi gördüğü ilk anda kör olmuş nazik yaprakları, solmuş maşuğunun ışığında, vermiş son nefesini gün ışığının altında…

Aşık, yok olunca aşk yolunda aşkı uğruna, başlarmış yaşamaya maşuk’unda…

Mavidir Ateşi Aşkın

Mavi Lavların Sırrıdır Aşk…

Yeryüzündeki volkanik dağlar gizli aşıklardır. Kimse bilmez bu gerçeği. Ses etmezler, yüzlerce yıldır susarlar, kendi ateşlerinde boyuna yanar dururlar.  Yer üstünde yaşayanlar bastıkları toprağın altındaki olan biteni umursamazlar. Tırmanırlar üzerine, seyre dalarlar manzaranın güzelliğine ama ne çektiğini bilmezler dağların. Taş zannederler  onları,  toprağın altındaki canları, göremez vicdanları…

Oysa ki dağlar, Ferhat’ın deldiği aşk ile çağlar. Bağrından akan pırıl pırıl sular, aşkın safiyetindendir… Duyduğunuz yankılar aşkın türküsüdür, yediğiniz yemişler aşıkın kanıyla sulanmıştır, işte bu yüzden çok tatlıdır. İçtiğiniz billur su, durudur, arıdır, diridir, ölüyü diriltir…

“Aşk yoluna düşenlerin diri olmaları gerek. Ölü aşık olabilir mi? Diri olan kimdir biliyor musun? Aşktan doğan kişi. Aşıklar ölmez.” (1) demiştir Aşkın Piri…

Volkan patladığında ateş kusar ağzından, suskunluğunu bozar, püskürttükçe lavları boşaltır içindekileri… Yakar önüne geleni, yeryüzü olur mahşer yeri… Sonra diner öfkesi, bakar etrafına kalmamış tek bir canlı izi… Yalnızlığında döner onun da çilesi…

Artık mavi lavlarından geriye kalan, kararmış bir volkanın iniltilerinde son bulmuş simsiyah bir sahildir. Mavi okyanus boylu boyunca uzanmış yanında onu seyretmektedir. Sevdiceğine uzaktan bakanların aşkı ile kumları dalgalarıyla dövmektedir…

Basıyorum artık o siyah kumlara, üzerinde yürüyorum çıplak ayaklarımla… Öyle ürkütücü, öyle ıssız ki serinliği bile kalmamış avuçlarımda. Simsiyah kumlarından yaptığım kumdan kalemde yaşıyorum, Rapunzel gibi uzun saçlarımı sarkıtıyorum, bir masal kahramanını oynuyorum kendi hayal dünyamda. Biliyorum ki kimse giremeyecek bir daha, sırça camdan yapılmış gönlümün sırlarına… Çeviriyorum gözlerimi masmavi okyanusa…

Bağışlamak, bize bağışlanan hayatın can damarıdır. Kusur,  kusuru görenlerin gözlerinden nazar ederek senin baktığındır.  Günahlar, utandığın kendini af ettiğinde özgürce uçup gittiğin kendi kanatlarındır…

(1) “Mevlana Celaletin-i Rumi / Divan-ı Kebir

https://www.sanatduvari.com/yelkenli-sevgili/

https://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-1-suretteki-siret/

https://www.sanatduvari.com/maviruyaoykulerizamansizzamandanelaman/

https://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-2-mavi-yagmurdan-kalan/

https://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-4-mavi-sumbul-pembe-lale/

https://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-5-yasamak-sakaya-gelmez-mi-nazim-usta/

https://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-6-bir-kahvenin-hatirina/

 

 

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

Cevap bırakın