Portre 1. Bölüm

0
440
Portre 1

Yataktan kalktı. Şeker haplarını almak şifonyere uzandı. Bir adet hap çıkarıp kutusundan, geri yerine bıraktı. Ağzına aldı. Bir bardak suyla beraber yuttu.

Çeşitli işlere girip çıkmıştı. Hiçbir işinde tutunamamıştı.  Ama yılmamıştı.

“Ölene kadar devam.” Dedi.

Ölmeyi çok istiyordu aslında.

Ölüm onun için yeniden doğuş gibiydi.

Yanağında bir leke vardı.  Gözleri çekik, burnu kalkık, kulakları kepçeydi.

Bir masaldı onun isteği.

Dünyaya “Ben küçük prensim aslında. “ mesajı vermek istedi. Yapamadı.

Yapamazdı.

Çünkü değildi.

Tutunamayanlar’ı ilk okumaya başladığında kendisiyle yüzleşiyordu aslında.

Turgut Özben kendisiydi.

Özbenliğinden kusmuştu zihnindeki soruları.

Çepeçevre saran duygusuz, tatminkar nefretleri.

Bir buluttu dünya aslında.

“Biz onun molekülleriyiz.”

Her bir molekül bozulduğunda birbirinden etkilenirdi.

O da, öyleydi.

Bozuk paranın değerini kaybettiği o anlamsız duygulara sürüklendiği anda yaşantısını çözecekti.

Bozuk para, bozuktu.

Para kavramı bozuktu ona göre.

“Bir kağıt parçasından ne bekler ki insan!”

Soluksuz gezen anılarla oynaşan dalgaların tutkulu duygu mahremiyetinden korkakçasına savuşturdu her şeyi.

Sayıkladı her cümleyi.

“Bozuk para.”

Paraya tapanların casusluğundan bıkmışçasına fırlattı attı telefonunu.

Telefon kırıldı.

Paraya ölesiye bağlananların sapkın tavırlarından değildi onunkisi.

Depresif miydi?

Değildi.

Hasta mıydı?

Değildi.

Ateşi var mıydı?

“Bu soruya çakmak ister misin diye cevap vereyim.”

Ateşi vardı.

Hem de çok.

Sokak köpeklerinin havlama sesi duyuldu dışarıdan.

“Hav hav.”

“Efendim?”

“Hav hav.”

Anladın mı?

Bir kahve içmek için odadan çıktı.

2’si 1 arada olan kahveden bir adet aldı.

Su ısıtıcıyı açtı.

Suyu kaynatıp kahvenin üzerine dökerek bir güzel karıştırdı.

Kahveyi çok severdi.

“Kahvesiz olur mu?”

Duydunuz zilin sesini.

Evet, kahveye bayılırdı.

Günde 2-3 bardak muhakkak içerdi.

Kahvesini yudumlarken kitabını eline aldı.

Okumaya başladı.

Malcolm X’in bir sözüne denk geldi:

“Bugünün hızlı dünyasında tefekküre ya da derin düşünceye yer yok. Bir mahkumun iyiye kullanabileceği bol vakti oluyor. Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversitelerden sonra, hapishanedir. İnsan, teşvik edilirse hapishanede hayatını değiştirebilir.”

Çok doğru değil mi?

Biz, hepimiz düşünce mahkumuyuz aslında.

Düşünmemekten bu hale geliyoruz.

Dışarıdan bir müzik sesi geldi.

“Dikkatin mi dağıldı?”

Hayır, sen devam et.

Elinden kitabı usulca bıraktı.

Kahvesinden son yudumu aldı.

Radyoyu açmak istedi.

Yöneldi.

Ama vazgeçti.

Her gün yürümeyi adet haline getirmişti.

Koşu bandına yöneldi.

Yarım saat yürüdü.

Sonra eline tekrar kitabı aldı.

“Filoloji, gerçekten esaslı bir ilim, nerede karşısına çıkarsa çıksın bir kelimenin nasıl tanınacağından söz ediyor.”

Ne güzel söylemiş Malcolm X.

“Dilcisin ya, ondan sana güzel geliyordur.”

Aynen öyle.

“Dil olmasa n’apardın?”

Ne mi yapardım?

Kendime başka bir uğraş bulurdum.

Ancak dilden de vazgeçemem.

Dil, benim bir tutkum.

“Seni bu dil tutkunla baş başa bırakayım mı?

Hayır, henüz değil.

Sana çok ihtiyacım var şu anda.

“Pekala.”

Üzerine bir t-shirt giyip dışarı çıktı.

“Şöyle bir yürüyeyim.”

Bence de, bir iki insan görürsün. Yabaniliğin gider.

“Sen de çok kabasın.”

Sen de.

Hadi birbirimizi itham edelim.

“Sen.”

Sen.

Sen dili böyle kullanılınca garip oluyor.

“Haklısın, ne o çocuk gibi.”

Yürümeye başladı.

Adımları korkak ve gergindi.

Uzun zamandır dışarı çıkmıyordu.

Birkaç adım attı.

“Yapamayacağım.” dedi ve içeri girdi.

“Aradığım her şey aslında evde.”

Çıkamıyorsun değil mi?

“Evet.”

Biz de nedenini araştırıyoruz zaten.

“Farkındayım.”

Eve girdi.

Eşyaları talan etti.

Günlüğünü arıyordu.

Ancak bulamadı.

Tüm çekmeceleri karıştırdı.

Her yere baktı.

Günlü ortada yoktu.

Sokakta bir çöp arabası geçti.

Aklına bir akıl hastasının yazdığı “Kör olası çöpçüler aşkımı süpürmüşler” şarkısı geldi.

Akıl hastası tabi yerinde miydi acaba?

İnsanı böyle etkileyen şaheserleri yazanlara deli denir miydi?

Biz hepimiz bir delinin paltosundan çıktık.

O deli de Petro değildi.

Bir masal yazmak istedi önce.

Sonra sildi.

Bir kahve daha mı isterdi acaba?

“Hayır, zaten iki tane içtim. Bir tane daha içersem uyuyamam.”

Her şey iki dudağının arasında gizliydi.

Düşünceler gemisi kıyıya vardı. İnecek var.

“Ne oldu ki şimdi?”

Düşünceli gördüm seni.

“Teşekkür ederim.”

Bir aydına söylenilecek söz “Düşünceli gördüm seni.”dir.

Neden mi?

Onlar fikir işçileridir.

Yazmak da benim tutkum.

“Hemen de kendine pay çıkardın.”

Olsun o kadar. Senin hayatını yazıyorum şurada.

Günlüğünü aramıştı.

Ancak bulamamıştı.

Şimdi de aklına ne mi geldi?

Tabi ki, Türkçe Sözlük.

Lugata pehlivanlık sökmez.

“Bakıyorum hocalarından sözler çalıyorsun.”

Evet, olsun o kadar.

“Aynı sözler hep.”

N’apalım bizim de lugatımz böyle.

“Şimdi de kahve ağzıyla konuşmaya başladın.

Hükümet kurar, yıkarız.

Türk değil miyiz?

İki Türk bir araya gelse devlet kurar.

“Haklısın.”

Sözlükten birkaç kelimeye baktı.

Açımsama kelimesi dikkatini çekti.

Anlamı şerh yani açıklamak.

Sözcüğü beğendi ve kelime dağarcığına kattı.

Yukarıdan bir uçak geçti.

Onun sesiyle irkildi.

Havaalanına yakın bir yerde oturuyordu.

İşlek bir cadde gibiydi evi.

Gürültüler, araba sesleri, kornalar, geçen uçaklar…

Onlar arasında bir de ben.

“Evet, sen.”

Bliyorum, benden rahatsız oluyorsun ama ne yapalım?

Meslek icabı.

“Haklısın, ancak ne zaman emekli olacağını merak ediyorum.”

Emekli olmayacağım, yazmaya devam.

“Aferin öyleyse sana.”

Mutfağa girdi.

Buzdolabını açtı.

Bir iki lokma ağzına attı.

Sonra odaya döndü.

Gazeteyi eline aldı.

Okumadan başka bir yere koydu.

Oydu.

Aradığı her şey evindeydi.

Yalnızlık, dert, sıkıntı mı dersin, iş mi dersin.

Her şey aslından evindeydi.

Belalı bir aşık liseye dadanır ya. Bizimkisi o hesap.

“Kahve ağzına döndün yine.”

Olsun be güzelim.

Olsun.

Don Kişot’un yerinde olmayı çok isterdi.

Hayallere dalıp yel değirmenlerine saldırmayı.

Çok okuyup kendinden geçmeyi.

Okuyup okuyup hikayeler uydurmayı.

Ancak yazamazdı.

Eline kalemi aldı.

Yazmaya koyuldu.

Ancak yazamadı.

Yazsa rahatlayacaktı.

Yazsa her şey daha açımsanabilir olacaktı.

Yazmak önceleri onun için bir tutkuydu, benim gibi.

Ancak sonraları bıraktı azmayı.

Nefret etti ondan.

Kendini okumaya verdi.

Varoluşçuluk’tan kim varsa hepsini okuyup bitirmişti.

Artık uzman sayılabilirdi.

Açımsamayı düşündüğü ne varsa dökebilecekti.

Ancak yapamadı.

Yazamadı.

Yazdıkları onun kaybolacaktı.

Onu yok edecek, halkın diline pelesenk olmuş gibi duygusuz öksürüklere kurban giden koyunlar gibi uluyan köpeklere sığınan sığıntı psikolojisine girmiş bir hayvan gibi hissetti kendini.

Yazdıklarını unutmayı denedi bu sefer.

Yapamadı.

Her tarafı ağrıyordu.

Uyuyabilse uyuyacaktı.

Ancak yazmak istiyordu.

Anlatmak.

Tüm duygularını kağıda dökmek istiyordu.

Yapamadı.

Her şey silikti.

Duygular, eşyalar…

Uykusuzdu tıpkı Seatle’daki Uykusuz filmindeki gibi.

İzlemediysen tavsiye ederim.

“Sağolasın. Ama uygun bir halde değilim.

Uyumak istiyorum sadece uyumak.”

Haklısın. Seni çok yordum bu aralar.

“Haklı mıyım?

Ölüyorum yorgunluktan.”

Uyu öyleyse serbest bıraktım seni.

İyi geceler sana dostum.

“Sana da.”

Şeker gibi rüyalar.

PAYLAŞ
Önceki İçerikKral Lear
Sonraki İçerikTekne Malzemeleri – Yatmar A.Ş.
Dilara Pınar Arıç
26 Mayıs 1990'da İstanbul'da doğdu. Lisans öğrenimini Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı'nda burslu olarak gördü. Yüksek lisans çalışmasını Trakya Üniversitesi'nde Sünbülî Sinan'ın Menasik-i Hac adlı eseri üzerine tamamladı. İngilizce, İspanyolca bilmektedir. İnsomnia'nın Saati adlı bir öykü kitabı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here