Bir Deliyle Söyleşi

0

Akşamın ışıkları denize vurmaya başlamış, rengarenk ve o doyumsuz yansımaları seyre dalmıştım. Parkta, bir bankta oturup denizi seyretmek vazgeçilmez tutkularımdandır, hele bir de gökyüzünün mavisiyle, denizin mavisinin bir birine nispet yaptığı zamanlarda.. tadından yenmez.

Ama ben ne yapıyorum?

Hiç işim yokmuş gibi, akşamın bir vakti, bir deliyle Bebek’te, bir parkta ve parkın içerisinde bir bankta oturmuş denize bakarak muhabbet ediyorum. Yanlış duymadınız ya da yanlış okumadınız. Bildiğiniz bir deliyle, yani her an sağımızda solumuzda olan, mahallemizde bulunan, çoğunlukla sevimli, akıl fukarası gariban birisiyle muhabbet ediyorum.

Sanat Duvarı’nın sevgili yönetimi “Bu sayı için bir deliyle söyleşi yapar mısın” diye rica etselerdi, “yok canım, siz beni deli mi sandınız. Hiç deliyle söyleşi yapılır mı?” derdim…

Şimdi diyemem, artık bundan böyle diyemem.

Çünkü hemen yanımda bir deli var ve ben bir saattir onunla söyleşi yapıyor, muhabbet ediyor, hayata dair müthiş fikirler ediniyorum. Yani hayata bakışım şu son bir saatte değişti desem bana inanın. Hani çok da inanmayın ama bir şeyler oldu, nasıl olduysa oldu.

Aracımı Bebek’te bulabildiğim bir köşeye park edip, denize doğru yürümeye başlamıştım ki, “Abi!” diye bir ses geldi, ardından da “20 lira versene” diye gözümün önüne bir el uzandı. Elin sahibine bakacaktım, önce o eli gözümün önünden itmek gerekiyordu, nazikçe yaptım bunu. Sesin sahibi bir deliydi. Hani alnında deli yazmıyor, akıl gözükmediği gibi delilik de gözükmüyor ama yine de deliliğin yansımaları insanın üzerinde farklı duruyor. Bazılarına da biçilmiş kaftan gibi cuk oturuyor!

Hani benim bildiğim deliler 50 kuruş ister, bir lira ister ama iki lira istemezdi, 20 lira hiç istemezdi. Demek ki Bebek’in delileri bile zengin! Kim bilir belki de İstanbul’un taşı toprağı altın sözü, burası için söylenmiş bir sözdür. Fırsatın nereden, nasıl geleceği belli mi olur, değil mi ama…

“Tamam.. dedim, sana 20 lira vereceğim, ama benle şurada, bankta bir çay içeceksin, muhabbet edeceğiz” dedim. Deli deli baktı bana, hani aklı olsaydı belki de akıllı akıllı bakacaktı. Ya da ne bileyim “Aaa deli mi ne” der gibi bakmıştır ya da “şu akıllının zoruna bak” demiştir. Neyse de ne, adam teklifimi kabul etti. Bunun için de “Emrin olur abi” dedi. Estağfurullah’ı içimden dedim, muhabbeti hayat felsefesini öğrenmeye saklamalıydım.

Sahile en yakın banka oturduk. Bebek Parkı (Türkan Saylan Parkı) o akşam biraz tenhaydı. Denizi seyrederek bir çay içmek iyi olurdu ama burada çay 6 lira, iki çay eder 12 lira. Birer çay, ikişer çay bizi kesmez, yüz lira gitti. Deliye de 20 lira sözümüz var. Bu söyleşi bana pahalıya patlar. Neyse ki, dergi yönetimi bu fedakarlığımı görüyor, duyuyor, hatta ihtimal dahilindedir ki şu an okuyor ve ona göre muhasebeye bir talimat yolluyor!

Delinin adı Nevzat’mış, çaylar da 6 lira değil, 10 liraymış. Amerika’nın dolar silahıyla başlattığı savaş buradaki çayı da vurmuş. Sitenin desteği aklıma gelince sorgusuz sualsiz iki çay kapıp geldim ama fiyatının 10 lira olduğunu öğrenince içim burkuldu, bir hoş oldum, cebim de aynı oranda bir boş oldu.

Deliyle muhabbeti sürdürdüm. Nereli olduğunu sordum, dünyalıymış. Annesinin babasının adını bilmiyor. Yaşayıp yaşamadıkları konusunda bir fikre de sahip değilmiş. Akıllı olsaymış belki bu sorulara cevap verebilirmiş.

Neden 20 lira istediğini sordum, hani bizim memlekette bir Deli Mehmet vardı, rahmetli oldu. O, 10 kuruş isterdi. “Yahu Mehmet 10 kuruş tedavülden kalktı sana bir lira verelim, beş lira verelim, 10 lira verelim” desek de kabul etmezdi. İlla da on kuruş.

“Hayat pahalı “ dedi Deli Nevzat. “Bebek’te yaşıyoruz, her şey ateş pahası.”

Yok yok asıl mesele o değil gibi geliyor, hele şunun aslını astarını bir söylesen, dedim.

  • Abi seni anlamıyorum, hayatın pahalı olduğunu zaten biliyorsun, neden inanmıyorsun?
  • Hayatın pahalı olduğunu sadece bilmiyorum Nevzatcığım, iliklerime kadar da yaşıyorum. Ama senin 20 lira istemenin hayat pahalılığıyla alakası yok. Çünkü senin bir şeye para harcadığın yok.
  • Hımmm dedi deli deli.

Sonra devam etti, “Sen benden de delisin be, sevdim seni. Abi çaktırma burası Bebek, ben bir lira istesem kimsenin cebinde bir lira bulunmaz, hepsi değilse de büyük çoğunluğu çok zengin. Öyle böyle değil, çok çok zengin. Zenginlerde bir lira ne arasın. Bir lira istesem, cebini yoklayacak, eli boş kalacak, ben de yolsuz kalacağım. 20 lira istiyorum ki, hem farkımız ortaya çıksın hem de istediğim kişinin cebinde o miktar olsun.”

  • Nasıl yani senin farkın ne?
  • Eee biz Bebek’in delisiyiz, Bağcılar’ın delisi değiliz ki bir lira isteyelim.
  • Aradaki fark ne, halen anlayamadım.
  • Statü farkı var, burada birinci sınıf deli oluyoruz.
  • Yahu biz insanlar arasında statü farkı olmasın istiyoruz, akıllılar anlamıyor, deliler de mi anlamıyor, anlamıyorum. Yahu ben ne diyorum?
  • Bizim sınıfa hoş geldin (gülüyor). Ama meseleyi bilmiyorsun, senin dünyadan haberin yok. Hiç Bebek’te yaşayan, bir gecede birkaç asgari ücreti masada bırakıp gidenle Bağcılar’da, ya da ne bileyim Anadolu’nun kuytu bir yerinde geçinmek için canını dişine takan ama asgari ücreti bile kazanamayanlar aynı olur mu, bir mi bütün bu insanlar, eşit mi, değil..
  • Bir dakika ya sen bu kadar cümleyi hiç takılmadan nasıl söyledin, eee ama sen delisin?
  • Bak abi seni sevdim, senin kanında da sanki bizim kanımız var gibi. Para isteyen deli, deli değildir. Yani bildiğiniz manada deli değildir. Deliliğin yüzlerce çeşidi var. Biliyorsun abi akıl gözükmez ama herkes o görünmez aklıyla övünür ve onun varlığından çok emindir. Hatta herkes kendi aklını dünyadaki bütün akıllardan daha iyi bilir.
  • Vayy neler de bilirmiş. Peki sen hangi sınıf delisin, zır deli değilsin, zır zır deli de değilsin, zincirli deli de değilsin..
  • Ben kendi halinde bir deliyim. Yolumu böyle buluyorum. Bak abi siz yaşadığınızı sanıyorsunuz, ben yaşıyorum.
  • O nasıl oluyor?
  • Siz yaşamak için her şeyinizi feda ediyorsunuz. Sabahtan akşama kadar çalışıyorsunuz. Sevdiklerinizi ihmal ediyorsunuz. Hatta sevdiğiniz birçok şeyden vazgeçiyorsunuz. İşe yaramaz ıvır zıvırlar için hayatınız boyunca borç ödüyorsunuz, bazılarınız ölürken bile borçlu gidiyor. Dönüp ardınıza baktığınızda, emeğinizi, zamanınızı ve hayatınızı neler için feda ettiğinizi görüyor ama feryat edecek zamanınız bile kalmıyor ama ben öyle miyim, 20 lira isterim senden, sen vermezsen verecek çok kişi var. Ben bir köşede kıvrılır yatarım, sen illa ev istersin, mobilya istersin, tatil istersin, istersin de istersin. Sen istemezsen eşin ister, o istemezse çocuğun ister. İnsanın isteğinin bir sınırı yok. Hayatımızın sonunda sen eşya için yaşadığını anlarsın, ben ise kendim için yaşadığımı bilir, Azrail’e de güler geçer, giderim.
  • Çok doğru laflar ediyorsun, sana deli diyen delidir.
  • Abi bak unutma her yerde sadece iki kişi doğruyu söyler. Bunlardan birisi onuncu köye yollanır, diğeri de deli olarak bilinir. Sen hele söyle, sen hangisisin?

Aklımda tarttım mı bilmiyorum, hangi cevabın bana uyacağı konusunda fikir yürüttüm mü onu da bilmiyorum ama dilimden bir şeyler döküldü, belki de sadece mırıldandım;

  • Onuncu köye yollanandan!
Paylaş

Yazar Hakkında

Naif Karabatak

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul’da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum, yaşayamadığımdan olmalı!

Cevap bırakın