Portre 3. Bölüm

0
28
Portre 3 Bölüm

Eline kalem aldı.

Bir kağıt çıkardı.

Yazmak istedi.

“Ben” yazdı.

Yazının üstünü karaladı.

“Bir” yazdı.

Üstünü karaladı.

“Hiç” yazdı.

Üstünü çizdi.

Bir masal yazmak istedi.

Hayatı engel oldu.

Yazarak yaşamayı değil, yazmak için yaşamayı halbuki.

Ona engel teşkil eden ne varsa -zihninde- yıkıp yok etmeyi tercih etmişti.

Ama sadece insanın kendi zihnindeki fikirler yok edilebilirdi.

Yok olan başkalarının fikirleri olamazdı.

Değiştirmek ise en zoruydu.

Değişim ancak insanın kendi isteğiyle olabilirdi.

Kimseyi zorlayamazdı.

“Beğendiğimiz bedenlere kendi ruh dünyamızı giydiriyoruz.”

Shakespeare’in bir sözüne benzettim.

“Evet, öyle.”

Kahve almak için mutfağa tarafına girdi.

Evi bir oda bir salondu. Mutfak salonla birdi.

Dolaptan 2’si 1 arada kahve paketi aldı.

Kupa bardağa döktü, sıcak su koydu.

Yudumlamaya başladı.

Bir elinde sigara vardı.

Düşünen adam heykeli aklına geldi.

“Neden bu heykel akıl hastanesinde sadece?” diye düşündü.

Akıl ve düşünce bir nevi deliliğe kapı aralamaktır.

Düşünen insan eğer dâhiyse, deliliğe açık olmalıdır.

Çünkü her dahi içinde bir deli barındırır.

Kahvesinden bir yudum daha aldı.

Kahvesi damla sakızlıydı.

Damla sakızıyla ilgili çeşitli dergilerde araştırmalar okumuştu.

“Türkiye’de en iyi potansiyel İzmir’deymiş.”

Sakız ağaçlarının görüntüsüne hayran olmuştu.

Yazabilseydi, onları da yazacaktı.

Ama yazamadı.

Bir fısıltıydı yazmak onun için.

İçinden geçenleri kağıda dökmekti bir nevi.

Üç tip zeka türünün hepsini kullanıyordu:

“Görsel, işitsel, dokunsal.”

Üç zeka tipinde de iyiydi.

Ancak sol beyin yazmakla ve konuşmakla daha çok gelişirdi.

Bu nedenle yaratıcılık gelişmişti.

Ancak şimdi yazamıyordu.

Yazsaydı kulağına gelen sesleri yazacaktı.

Düşündüklerini en güzel biçimde kağıda dökecekti.

“Sen dilcisin. Dili seversin. Bana bir yardım etsene.”

Tamam olur.

Dil ile zihnin ilişkisi ile ilgili yazabilirsin.

Dil zihinde gösteren ve gösterilen olarak yer eder.

Dilin her parçası göstergedir.

“Bu konuda mı yazayım?”

Bir dene bakalım.

Nasıl olacak?

“Dil ve zihin ilişkisi psiko-linguistik alanına mı giriyor?”

Evet.

Neuro linguistik dediğimiz alan dil ve zihin ilişkisiyle alakalı.

“Bu konuda bir makale yazabilirim.”

Yazarsan bana da yolla.

“Olur.”

Yazmak benim işimdi aslında.

Benim alanımdı.

Ancak kendisini iyi hissetmesi için elimden geleni ardıma koymamalıydım.

Bana ihtiyacı vardı çünkü.

Onu anlatmalıydım.

Yazdığı insana dönüşmenin en büyük göstergesi Bir Adam Yaratmak’tı.

Yazdığı adama dönüşenlerden miydim?

Hayır.

Ancak yazdığım adamın bir nevi nöronuna sahip olabilirdim.

Milyarlarca nöronun birleşiminden oluşan bu adamı anlatmak benim için bir vazifeydi.

Adamın saliselerle ve saniyelerle yarışı yoktu.

Adam, dedim ya onun bir nöronunu ruhuna sahip olmak değildi.

Ruhuna sahip olma için sadece sevmek gerekirdi.

Bense onun ruhuna değil, beyin hücresinden birine sahiptim.

Beyindeki dalgalanmalar onun bir göstergesi değildi.

Ruhuna sahip olsaydım.

Beni severdi.

Ancak aramızdaki bağ sadece bir iş ilişkisiydi.

Beynine sahip olsam dahi, düşüncelerini bilsem dahi, ruhuna sahip olamazdım.

Bunun sevgi gerekirdi.

O ise beni sevmiyordu.

Sadece bir nevi yazı makinesiydim ona göre.

Onun romanını yazan bir acemi yazardan başkası değildim.

Romanını bitirdiğimde o da rahatlayacak ve yazacaktı.

Yazamamanın verdiği sıkıntıyı içinde çok net şekilde hissetmişti.

Yazmak onun mesleğiydi.

Ancak yazabilseydi iyileşeceğini biliyordum.

Yazmanın onun için en önemli uğraş olduğunu çok iyi anlamıştım.

Sigara ve kahve dışında kahve onun için en önemli nesnenin kitap olduğunu onunla ilk tanışmamda anlamıştım.

Kitap, onun için düşünceyi geliştiren ve düşünen adam imgesinin onun temsili olduğunu hissettiren bir olguydu.

Düşünen insan yalnızdı.

Düşünen insan mutsuzdu.

Düşünen insan çıkarsızdı.

Peygamberimizin bir sözünü hatırladı:

“Benim yerimde siz olsanız az güler çok ağlardınız.”

Düşünmek sözlükte anlamlandırma problemi olan kelimelerdendi.

Soyut düşünce kavramları tanımlanmakta hep zorluk çekilen kelimelerdi.

Soyut düşünme, altı yaş grubundan sonra yerleşirdi halbuki.

Bu tür kelimeleri anlamlandırmak için eş anlamlısını kullanırız.

Çünkü o kavram yaşa göre zihinde yer eder ve kavramı sadece ve sadece eş anlamlarıyla ifade edebiliriz.

Dildeki soyut kavram ifadesi sorunu bir türlü çözülememiştir.

Bilişsel yaklaşımla beraber dil zihin ilişkisi oturmaya başlayacaktır.

“Yine dilciliğini konuşturdun.”

Ne yapalım?

Bizim kaderimiz…

Dil olmasaydı ben de olmazdım.

Yazarlığımı dile borçluyum.

Dil insanın düşünce yapısına akseder.

İnsan kavramlarla düşünür.

“Dilci olmasan bir şey olamazdın zaten.”

“Sen dil ile varsın.”

Dilciliğimin üç yılını yüksek lisans tezimle doldurdum.

Üç yılım bir Osmanlı Türkçesi metniyle doldu taştı.

Dili seviyorum.

Çünkü insanlar dil anlaşır.

Dil ve zihin ilişkisi bağlamında çalışmalara devam edeceğim.

Bu benim kaderim.

“Kader dedin ya, şu romanı bitirsen ben de yazabilsem.”

Kalemi eline aldı.

Karalamaya başladı.

Bir adam yüzü çizdi, sakallı, hafif beyazımtırak saçlarıyla durağan bakan bir adam…

O adama bir isim yazdı:

Talk.

Yani “Konuş.”

Yazamıyorsa konuşmalıydı.

Konuşması lazımdı ki derdini anlatabilsin.

Bir kelime daha yazdı:

“Think.”

Yani, “Düşün.”

İnsan düşünceyle vardı.

İnsanı insan yapan sadece ve sadece düşüncede saklıydı.

Düşünen insan vardı.

Yok olmanın sebebi ise düşünmemekti.

Düşünce var oldukça insan da varlığını hissedecekti.

Düşünmek bir eylemdir.

Bu eylemi yerine getiren harekette bulunmuş olur ve varlığını hisseder.

Eline sigara paketi aldı ve sigara içti.

Elini çenesine dayadı.

Düşünen adam rolüne girdi.

Düşüncesindeyse çeşitli kuramlar vardı.

Bu kuramları dökmek istemediğimizden düşündüklerine giremiyoruz.

Ancak bir ipucu Spinoza’nın “Tanrı’nın düşünülmesi var olduğunu kanıtlar.” düşüncesi örnek gösterilebilir.

Çeşitli kuramları düşündükten sonra eline sigarayı içerek, dumanı içine çekti.

Bu bir tür intihar sayılabilirdi.

Öksürmeye başladı.

Öksürdüğündeyse dışarıdan bir ses geldi:

“Hav hav.”

Bir kez daha sigarayı ağzına götürdü.

“Hav hav.”

Sokak köpeklerini beslemeyi çok severdi.

Daima kapısının önünde bir kap yemek ve su bulundururdu.

Kuşları beslemeyi de adet edinmişti.

Kuşlar her sabah penceresinin önüne gelir, onun yemleri koymasını beklerdi.

Adeta kuşları besleme şirketinin müdürü gibiydi.

Kuşlar her sabah onu ziyaret ederdi.

O da kuşlar geldi diye gülümser, mısır tanelerini pencerenin önüne koyardı.

Bir komşusu bu durumdan rahatsızlık duyardı.

Kapıcıya şikayet etmişti.

Şikayet, onun da kulağına gelmişti.

Ancak o, bunlara aldırmadan kuşları beslemeye devam ediyordu.

Yazmak istedi yeniden.

Eline kalemi aldı.

Tavana baktı.

Derin bir iç çekti.

Yazamadı.

Sait Faik’i çok iyi anlıyordu.

Bir yazar için yazamama büyük bir işkenceydi.

Yazmak ise varlığının hissedilmesini sağlardı.

Susmak.

Susmak ve konuşamamak…

Hele kalemin susması…

Onun için en büyük zulümdü.

“Sen yazıyorsun. Ama ben yazamıyorum.”

“Bu hiç de adil değil.”

“Bana işkence ediyorsun.”

Tamam, anladım seni.

Yazman gerekli ancak bu romanın da yazılması gerekli.

“Çabuk yaz öyleyse.”

Sabret azıcık.

Daha yeni başladı roman.

Daha romanın adı bile belli değil.

Ne isim koysam acaba?

Bir Delinin Hatıra Defteri?

Bir Adam Yaratmak?

Portre?

Buldum Porte güzel bir isim.

Kitabımın ismi Portre olacak.

Nasıl buldun?

“Güzel ama Dorian Gray’in Portresi’nin hatırlatıyor.”

Ancak bu farklı bir portre.

“Haklısın. Ama benim portrem pek de ilgi çekici olmayacak.”

O yönden haklısın sen de.

Ama ilgi çekici haline getirip getirememe benim sorunum.

Dili kullanan ben değil miyim?

“Sensin.”

İlgi çekici olması için elimden geleni yapıyorum.

Ne yapayım?

Şapkadan tavşan mı çıkarayım?

“Tabi ki, onu demiyoruz.”

“Ancak, hayatım çok karmaşık.”

“Yatağını bile toplayamayan bir insanı neden okusun ki insanlar.”

İşte, zeka budur.

“Ne zekası?”

Özeleştiri yapabilme yeteneğinden bahsediyorum.

“Evet, bu bir özeleştiri.”

“Yatağımı toplayamamam, benim en büyük problemim.”

“Ya da dağınık olmak.”

“Ya da tutunamamak.”

Tutunsaydın ne olurdun?

“Bir CEO.”

Dalga geçiyor olmalısın.

Böyle yaratıcı fikirleri olan dâhilerin daha iyi iş yapmaları gerekir.

CEO olmak iyi bir meslek değil.

Bence benim akademisyen olmalısın.

Akademisyen nedir sorusuna artık cevap vermeyeceğim.

Makaleler yazmak hiçbir değerli olmuyor.

Akademisyenliğimde bunu gördüm.

İnsanlar sana memur sıfatıyla bakıyor.

Her zaman değerli statü yazarlık bence.

Yazmaya devam etmelisin.

Yazdıkça var olduğunu hissedeceksin.

Kelimeler seni eline alıp ufalayacak.

Rüzgarla savrulup dünyaya yayılacaksın.

Rüzgar dili seni alıp uçuracak.

Uçtukça şekil değiştirip insanların zihninde yer edeceksin.

Zihinlerde kafayı karıştırıp soru işareti oluşturacaksın.

Buldum.

Kitabımın ismi Soru İşareti olsun.

Düşünmek, düşünmek, düşünmek…

Yazmak, yazmak, yazmak…

İşte bütün meselem bu.

Yazdıkça düşün, düşündükçe yaz.

Hep var olduğun hissettir.

Zihinlere gir, sorgulama yeteneğini hisset.

Kişisel gelişim, evet, zihinsel gelişim daha önemli.

Zihninde kurduğun her şeyi, fikir süzgecinden geçir ve yaşa.

Taklitçi olma, taklit edilen ol.

PAYLAŞ
Önceki İçerikUnutulmaz Filmler Serisi – Fight Club
Sonraki İçerikDil Eğitiminizi Ertelemeyin!
Dilara Pınar Arıç
26 Mayıs 1990'da İstanbul'da doğdu. Lisans öğrenimini Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı'nda burslu olarak gördü. Yüksek lisans çalışmasını Trakya Üniversitesi'nde Sünbülî Sinan'ın Menasik-i Hac adlı eseri üzerine tamamladı. İngilizce, İspanyolca bilmektedir. İnsomnia'nın Saati adlı bir öykü kitabı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here