Memleket Meselesi / Öykü

0

Uzun, kirli parmaklarından akan kanı sildi ihtiyar. Tırnaklarındaki kurumuş motor yağıyla buluşunca kanı, elleri bir resim paletine döndü. Biraz içinden sövdü çırağı duymasın diye. Çırak zaten oralı bile değildi. Kesiklerinden bir dünya haritası çıkabilirdi ya da yaşı sayılabilirdi yüzündeki kırışıklıklardan. İçeri girdim. Bir torna tezgâhına bırakabileceğim en güzel selamı bıraktım. Çırak aldı selamımı. İhtiyar bir çay söyledi önce, sonra ulaştı selamım kulaklarına. Uzunca bir zamandır görmemiş gibi açtı kollarını iki yana. Bu samimiyete bir tebessüm yeter diye düşündüm. Anlayışlı bir bakışla daha da anlam kazandı hafif gülümsemem. Oturmam için yer gösterdi. Zaten divan boylu boyunca boştu. Çekingen oturuşum ihtiyarın dizime bir avuç darbesiyle dağıldı. Garip, kendimi buralı gibi hissetmeye başlamıştım. Açıkçası çayın kokusu şımartmıştı biraz da beni. Hatta bir ara çayı karıştırdıktan sonra, kaşığı sehpaya fırlatmak bile geçti aklımdan. Neyse ki ihtiyarın arkasındaki bileme bıçaklarını gördüm. O zaman geldi aklım başıma. Konuya giriş yapmak, konunun kendisi kadar zordu. Hem geri dönüşü de yoktu. Bu yüzden gözlerim hala yerde dağınık halde duran İngiliz anahtarı takımında. Bir anda haykırdım:

  • Gidiyorum.

Sesimin ayarı fazla kaçmış olacak ki çırak elindeki bütün vidaları yerle buluşturdu. İçimden gülmek ama karşımda bir çift gür ve beyaz çatık kaş görünce kıkırdamam bile ciğerime kaçtı ve kıyamet bundan sonra patlak verdi. Keşke kelimesi hayatım boyunca hiç bu kadar anlamlı olmamıştı ama keşke ağzımın kilidini açık bırakmasaydım. Şimdi ihtiyar her mimiğinde farklı bir yerime kesik atıyor, ben aklımdan hızlıca bunları geçirirken ihtiyarın elmacık kemikleri birer volkan yaratıyordu. Gırtlağında kabaran her damar bir yol ayrımı gibiydi benim için. Bu sırada başladı taptaze bir kar yağışı. Zaman o kadar yavaşlamıştı ki kar tanelerinin birbirinden kaçışı bile gözlemlenebilirdi. Gözlerimi çekip kurtaran daldıkları yerden ihtiyarın gür sesi oldu:

  • Hiçbir yere gidemezsin efendim!

Ne kadar samimi ve sevecen dursa da bu cümle, ihtiyarın yüzünden öfke ve inat okunuyordu. Çırak ortalıktan kaybolma işinde tecrübeliydi. Beni kurtarsın diye uzun süre aradı gözlerim onu. Bir keresinde de memleketimden ayrılırken bu duruma gelmişti gözlerim.

Sonuç olarak tehlikedeydim ve buradan sağ çıkabilmemi sağlayacak kimse yoktu. Enseme değen soğuğu hissedince anladım çırağın arka kapıdan kaçtığını. Avuç darbesiyle gevşeyen dizlerim daha da karmaşık bir hal almıştı. Önümdeki çayda yansımamı görünce aklıma Afrika belgesellerindeki antiloplar geldi nedense. Galiba bunun sebebi kuru ayazdan yanan yüzüme nasırlı beş iri parmağın dörtnala koşmasıydı. Bir kelimem, ihtiyarın o günkü av ihtiyacını karşılamıştı. Tokat değil de, çırağın ben tokadı yedikten sonra ortaya çıkması sinirlerimi bozdu en çok. Hani elimde olsa şöyle bol şekerli bir tokat da ben çırağa armağan ederdim. İhtiyar artık ayaktaydı. Yaşına rağmen hareketleri diri ve sabırsızdı. Zaten yarısı kül olmuş sigarasını tek nefeste bitirdi. Bir yandan da tokat attığı elinin işaret parmağıyla havada ileri geri zikzaklar çiziyordu.

Dakikalarca volta attı ihtiyar, zaten üç beş adım olan dükkânda. Bu sırada duyulan tek ses çırağın amaçsızca giriştiği bir mutfak robotu tamirinin vida ve jilet sesleriydi.

Sonralardan karın üzerine basan bot sesleri duydum. Bir yazarı koysanız şu an yerime, eminim kelime dağarcığı bir ankaya atlayıp Kaf dağına doğru uzaklaşır. Ne söylesem ihtiyar daha çok sinirleneceğinden epey uzun bir süre konuşmadan zemindeki taşlarla bakıştım. En sonunda bu durumdan ihtiyar da sıkıldı. Gözlerini bana çevirip:

  • Yapacak işlerin var, dedi.
  • Yapamam, dedim.
  • Zaten bu yüzden gidiyorum, diyerek de sesimi iyice yükselttim.

İlk hamleyi ihtiyarın yapması cesaretlendirmişti beni.  Hiçbir zaman hak etmedim bu toprakları ben. Yer yarılsa da bütün âlem girse içeri, bir beni kabul etmezler aralarına. Gerçek yurdumu bulmam lazım.

Söylediklerim ihtiyarda sakinleştirici etkisi yapmıştı. Yerine oturup çıraktan bir bardak su istedi ama sehpaya konan sudan bir yudum bile almadı. Ağzından derin bir nefes alıp “Git” dedi sadece. Ne yapacağımı şaşırdım ilk başta. Sonra çırağa kindar bir bakış atıp dışarı fırladım. Önüme biri çıksa yerle yeksan edebilirdim. Bu yüzden tercih ettim ara sokakları. Önce biraz hızlı yürüdüm daha sonra yavaşlattı rüzgâr ayaklarımı. Baktığım her yansımada şekilsiz bir yüzden başka bir şey göremedim.

Zihnimin en derin köşelerinde ihtiyarın sözlerini tekrarlayıp durdum. Ben düşündükçe yol daraldı, yol daraldıkça ciğerlerim küçüldü. Kaldırımlar artık daha bir seviyesiz gelmeye başladı. Dayanamayıp bir tekme savurdum taze karı yutan kaldırıma. Hürüm artık. Her kanadımda özgürlüğe daha çok yaklaşıyorum. En son gördüğüm ise yerdekilerden, çırağın pis sırıtışı oldu. Her nefesimde daha da yükseldim. Tutulmaz artık ellerim ve beni kimse bulamaz.

Paylaş

Yazar Hakkında

Zubeyr Erkam

2 Aralık 1998 İstanbul, Fatih doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. Üniversite eğitimime Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam ediyorum. Amatör olarak yazdığım birkaç dergi yanında lise yıllarında edebiyat kulübümüzün çıkardığı kitapta editörlük görevini üstlendim. Üniversite ile birlikte yazı ve çeviri işlerime hız kazandırdım. Felsefe ve sanatın tüm alt dallarıyla içli dışlı olmayı seviyorum. Nefes alır gibi okuyor, nefes verir gibi yazı yazıyorum. Hala yaşıyorum.

Cevap bırakın