“Yazıldığı zaman bokun kokusu yoktur.” [Dominique Laporte – Bokun Tarihi]

Eski insanların canlılara bakışı daha derin ve nitelikliydi. Doğayla kopmaz bir bağ içerisinde oldukları için, doğayı ve canlıları anlamaya çalışıyorlardı. Onu yüceltiyorlar, onda bir gizem, bir ruh olduğuna inanıyorlardı. Bu kimi medeniyetlerde insanları o canlıya tapınmaya itti, kimi medeniyetlerde ise tapınma olmasa da aşırı yüceltme ve sembolleştirmeye götürdü. Tıp biliminin yılanla özdeşleşmesi, eski saray girişlerinin heybetli aslan heykelleriyle sembolik olarak korunması, mitolojik çift başlı kartalın nice imparatorluk tarafından figürsel olarak kullanılmasının geri planında hep bu vardı. Bu heybetli canlıların aksine, boyutları küçük fakat işlev ve etkileri hayli büyük olan bir canlı daha vardı: Scrabeus sacer. Yani bok böcekleri.

Eski Mısır uygarlığından Yunan uygarlığına kadar gizemiyle büyük bir coğrafyaya ilham olan bok böceği bizzat ameliyle aşina oldu. Bok böceği yumurtalarını dışkının içerisine bırakıyor ve başı Doğu’ya dönük bir şekilde arka ayaklarıyla bu dışkı topağını toprağın içerisinde ite ite yuvasına götürürdü. Topak geometrik küreye taş çıkartacak yuvarlakta olurdu. Yumurtanın çatlama zamanı gelince bu dışkı topağını suyun içine bırakır. Topak suyun içinde çatlar ve yeni bok böcekleri larvaları doğumunu gerçekleştirmiş olur ve içinden çıktığı bok (dışkı) topağını yiyerek hayatta kalır. ‘’Bu yuvarlanan topak, Mısırlılara göre, güneşin gökteki hareketini simgeler. Dışkıdan tabutlarını parçalayan bok böcekleri de ölümden sonra dirilişi simgelerler. Aslında piramitler de dışkıdan yapılmış, biçimlendirilmiş devasa dışkı şekilleri değil midir? Ölülerin, tıpkı bok böceği gibi, bir gün oradan çıkacakları, neşeyle yeniden işlerine güçlerine koyulacakları umulmamış mıydı?’’ (1)

Eski Mısır uygarlığında, sanatta, dinde, mitolojide, söylencelerde bok böceğinin önemli bir yeri vardı. O, ölümsüzlüğün simgesi, ölümden sonra da yaşamın delili olarak algılandı. Farkında olmadan bir uygarlığa rehber ve ilham oluyordu. Üstlendiği içgüdüsel görev bugün yeni yeni fark ediliyorken, Mısırlılar ona hakkettiği değeri çoktan vermişti.

Bok böceğine ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti
Bok böceğine ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti

“Bok böceği, yerleşik dinde olduğu kadar halk inancında da türlü türlü güçlerle donatılmıştı. Ona ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti. Lahitlere konmak üzere taş bok böcekleri yapılırdı. Sertleşmiş kilden bok böcekleri de mühür olarak kullanılıyordu.

Mühür, belgenin nereden geldiğini göstermek, bozulmazlığını ve kalıcılığını doğrulamak amacıyla alt tarafa vurulurdu. Sonsuzluk simgesi bok böcekleri bu kullanım için birebirdi. Firavunlar yeniden yaşama dönebilselerdi, binyıllar boyunca papirüs üstüne kaydedilmiş değerli arşivlerinin yok olup gittiğini, buna karşın sertleşmiş kilden mühürlerin günümüze ulaştığını görürlerdi. Kutsal böcek ölümsüzlük sözünü kendine göre yerine getirmişti.’’ (2)

Sisyphos misali, cüssesini kat be kat aşan bok topağını badireleri atlata atlata yuvasına götüren bok böceği, bugün kimin dikkatini çeker ki? Kendi sesini dahi duymayan 21. yüzyıl insanı, tabiata kulak vermeyi çoktan unuttu. Oysa eski insan öyle değildi. O, doğayı dinliyor ve o ruha kulak kabartıyordu:

Firavunlar döneminde bokböceği kutsal bir varlık olarak görülürdü.
Firavunlar döneminde bok böceği kutsal bir varlık olarak görülürdü.

“Firavunlar döneminde bok böceği kutsal bir varlık olarak görülürdü. Özellikle ”kutsal bok böceği”, Scarabeus sacer adıyla bilinen tür böyleydi ya genel anlamda bu güçlü böceğin tüm çeşitleri aynı şekilde değerlendiriliyordu. Onun büyülü güçlere sahip olduğuna ve yaşamın önemli sırlarını bildiğine inanılırdı. II.Ramses’in dışkı yiyen bu küçük böceklerden biri önünde yerlere kapandığını bilmek bir kınkanatlılar uzmanı için neler ifade eder düşünebiliyor musunuz? Bok böceğine tapma geleneği Mısır sınırlarını aşmış, Yunanistan’a, Fenike’ye, Mezopotamya’ya yayılmıştı; Romalı lejyonerlerde kılıç kabzasına bir bok böceği silüeti kazıtmak alışkanlıktı; Etrükslüler bok böceği şeklinde zarif, ametist mücevherler işliyorlardı.’’(3)

(1), (2), (3), Béatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl, Amin Maalouf, YKY

PAYLAŞ
Önceki İçerikBunu Sen Seçtin!
Sonraki İçerikTek Kişilik Yorgan
Ümit Yiğit
Selçuk Üniversitesi, Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun oldu. Çeşitli TV kanallarına programlar çeken bir prodüksiyon şirketinde editörlük yapıyor. İstanbul’da yaşıyor ve edebiyat, sinema üzerine çalışıyor.