Portre 4

1
41
Portre 4 Bölüm

Beynindeki konuşmalardan bıkkın şekilde yataktan kalktı.

Aradığı her şey bir anda silindi.

Ne yapıyordu?

Ne düşünüyordu?

Ne yapacaktı?

Aradığı her silikti.

Bir anlık düşünceyle kendi zihninde bir mekan arıyordu.

Artık evinde değildi.

Adeta başka bir alemdeydi.

Tüm görüntüler silindi.

Her yer silikti.

Bembeyaz bir evrendeydi.

Etrafına baktı.

Usulca iki elini de çenesine dayadı.

Zaman-mekan kavramı silinmişti.

Nerdeydi?

Bir kara deliğinin beyazlığına kapılmıştı sanki.

Koşmak istedi.

Kaçmak istedi.

Yapamadı.

Neredeydi?

Bilmiyordu.

Beyazlığın körlüğüne kapılmıştı.

Her yer bembeyazdı.

Sadece kendi ellerini, gövdesini ve ayaklarını görüyodu.

Elini başının üstüne koydu.

Bir siliklik söz konusuydu.

 “Olamaz.”

Olabilir.

“Neredeyim ben?”

Kendi zihnindesin.

“Ne yapıyorum?”

Ne mi yapıyorsun?

Yeni bir hayata başladın.

Bildiğin tüm bilgiler silindi.

“Ne yapmalıyım?”

Kendine bir yol çizmelisin.

Yepyeni bir yol.

“Dilimi nasıl anlıyorsun?”

Unutma, ben senin zihnindeyim.

“Sen kimsin?”

Senin nöronlarının bağlantısını kuran beynindeyim.

“Ne yapmak istiyorsun?”

Sana yol göstermek istiyorum.

Ellerine baktı.

Ayaklarına baktı.

Bir anlam bulmaya çalıştı.

Etrafına baktı.

Anlayamadı.

Gözlerini kapattı.

Bir anda gözlerini açtı.

Odada ayakta ve dik vaziyette duruyordu.

Ne olduğunu anlayamamıştı.

Kahvaltısını yapma üzere mutfağa girdi.

Bir adet mısır gevreği paketini aldı, kaseye doldurdu.

Üzerine süt döktü.

Kaşıklamaya başladı.

Aklı hala olduğuyla alakalı sorular sormaktaydı.

Ne olmuştu?

Aklında deli sorular vardı.

Neden olmuştu?

Mısır gevreğini yerken boşluğa dalmıştı gözleri.

Aklında deli sorular.

“Ne oldu bana?”

“Neden böyle oldu?”

Pencere açıktı.

Ara ara çarpıyor, onu hafif korkutuyordu.

Dışarıdan bir araba geçti.

Sesi kulağına geliyor, ancak hala ne olduğu konusunda ne yapacağını bilemiyordu.

“Ne oldu bana?”

Sadece bir anlık oldu.

Düşüncelerinin içine girdin.

Sadece sen ve beynin…

“Neden oldu?”

Neden olduğunu çok iyi biliyorsun.

Sen ve düşüncelerin ayrılmaz ikili.

Beyninin nöronları seni zihnine sürükledi.

“Nasıl oluyor bu?”

Bu soruyu bana sorma.

Gözlerini kapattı.

Bir karanlık odadaydı.

Hiçbir şey gözükmüyordu.

Gözlerini açtı.

Her yer bembeyazdı.

Tekrar gözlerini kapattı.

Açtı.

Mısır gevreği önünde duruyordu.

Tekrar gözlerini kapadı.

Açtı.

Her yer bembeyazdı ve tek o vardı.

Gözlerini kapadı.

Açtı.

Mısır gevreği yine önündeydi.

Gevreği yemeye koyuldu.

Kaşıkladı kaşıkladı.

Yıkamak üzere lavaboya yöneldi.

Kaseyi ve kaşığı yıkadı.

Bulaşıklığa koydu.

Dışarı çıkmaya yeltendi.

Üzerini giyindi.

Bir kafeye doğru yürüdü.

Bir masaya oturdu.

“Bir çay lütfen.”

Çayı geldi.

İçti.

1 lirayı masaya koyup, oradan ayrıldı.

Bir minibüse bindi.

Kartını basıp minibüste bir koltuğa oturdu.

Son durağa kadar minibüste oturdu.

Sonra indi ve tekrar binmek üzere minibüsün kart bölümüne kartını bastı.

Bir koltuğa oturdu.

Evinin durağında indi.

Evine doğru yürümeye başladı.

Karar değiştirip tekrar kafeye gitti.

“Bir çay lütfen.” dedi.

Çayını yavaşça yudumladı.

Bitirdikten sonra kaktı.

Evine doğru yürüdü.

Kapının kilidini açtı.

Faturaları için posta kutusuna baktı.

Boştu.

İçeri girdi.

Eline bir kağıt ve kalem aldı.

Yazmak için direndi.

Ancak yazamadı.

Gözlerini kapadı.

Açtı.

Her yer yine bembeyazdı.

Kapadı.

Açtı.

Önünde beyaz bir kağıt ve sempozyumdan hediye edilen bir kalem vardı.

Gözlerini kapadı.

Açtı.

Her yer yine bembeyazdı.

“Bu neden oluyor?”

 “Evet.”

Zihnin seni ele veriyor.

Düşünce mahkumusun sen.

“Mahkum mu?”

Düşünüyorsun.

Düşünmek ancak delilerde olur.

Yazarsan bu roman bitecek.

O halde yazma.

“Tamam.”

Televizyonu açtı.

Hafta sonu dolayısıyla magazin programları göze çarpıyordu.

Canı sıkıldı.

Televizyonu kapadı.

Jane Austen neden yazmayı seçti diye düşündü.

Yazmalıydı.

Bu onun kaderiydi.

Peki o neden yazamıyordu?

Entelektüel kimliğiyle insanlar arasında göz dolduruyordu.

Ancak, iki yıldır yazamıyordu.

Yazsaydı, kurtulacaktı belki de bu girdaptan.

Dışarıda apartman inşaatı işçilerinin sesi duyuluyordu.

Belki de o da çalışmalıydı.

Ölen babası için ödenen maaş geçiniyordu.

Yazdığı kitapların parası ona yetmiyordu.

Ancak umutluydu.

Yazacaktı.

Yazmalıydı.

Yazsa rahatlayacaktı.

Gözlerini kapadı.

Açtı.

Her yer bembeyazdı.

Yürümeye karar verdi.

Yürüdü.

Sol tarafında annesini gördü.

Annesi gözleme yapıyor, o ise altı yaşındaki haliyle oyun oynuyordu.

Yürümeye devam etti.

Sol yanına baktı.

Babası onu omzuna almış gezdiriyordu.

Yürümeye devam etti.

İlk üniversiteye başladığı anı gördü.

Yürümeye devam etti.

Mezun olduğu günü gördü karşısında.

Yüzünde bir gülümseme belirdi.

Yürümeye devam etti.

Yüksek lisansı bitirdiği günü gördü.

Gülümsedi.

Yürümeye devam etti.

Babasının öldüğünü gördü.

Birden durdu.

Etrafında daireler dönüyordu.

Öyle hızlıydı ki, durduramıyordu.

Daire hep birden üzerine hücum etmeye başlamıştı.

Saldırıyordu adeta.

Gözlerini kapattı hemen.

Açtı.

Odasına dönmüştü.

Bitkin ama sakindi.

Pencereden bir rüzgar uğultusu geldi.

Başı dönüyordu.

Yorgun zihni dönüyordu.

Dönüyordu.

Dönüyordu.

Birden bayılıverdi.

Düştü.

Gözleri kapandı.

Açtı.

Babasını gördü.

Kapattı.

Tekrar açtı.

Bir rüzgar esti öteden.

Odasındaydı.

Yürüdü.

Bir kitap aldı.

Koltuğa oturdu.

Aldığı kitap Palto-Burun’du.

Biz hepimiz Gogol’un paltosundan çıkmıştık değil mi?

Ben de burnundan düşmüş olmalıyım.

“Haklısın.”

“Ben de paltosunda üşüyorum.”

Mutfağa girdi.

Üç buçuk kaşık çay koydu çaydanlığa, ocağı yaktı.

Ocağa yerleştirdi.

Elindeki kitabı okumaya başladı.

Bir saat boyunca okudu.

Eline başa bir kitap –bu sefer şiir- aldı.

Okumaya başladı.

Bir taraftan okurken, bir taraftan çayını yudumluyordu.

“Benim gözlerim yeşildir, evet evet, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara…”

Evet, Monna Rosa…

Çayını yudumlarken Monna Rosa’yı hayal etti.

Gözlerini kapadı.

Açtı.

Etraf, bembeyazdı.

Yürüdü.

Karşısında eski kız arkadaşını gördü.

Ona gülümsüyordu.

Ona doğru yöneldi.

Elini tuttu.

Gözlerine baktı.

Bir öpücük kondurdu yanağına.

Sonra gözlerini kapadı.

Açtı.

Odaya geri dönmüştü.

Bir anlık öfkeye mahkum ettik her şeyi.

Bir yemin etmişti ki, dönemezdi.

Bir an durdu.

Ben neyi yanlış yapıyorum?

“Neyi mi?”

Sen kendini tanımıyorsun.

Tanısan böyle yapmazsın.

Sen küçük bir alemsin.

Pencereden baktı.

Ağaç rüzgardan sallanıyordu.

Çayından bir yudum aldı.

İç çekti.

Mutfağa girdi.

Ağzına bir adet bisküvi attı.

Çayını yudumladı.

Bir şiir daha okudu.

“Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara…”

Ve Monna Rosa.

Şair olmak için aşık olmak gerekir.

Ve şair elbette yalandır.

Şair olmadığını şükretti.

Yoksa her yerde onu görecekti.

Gözlerini kapadı.

Elini ona uzattı.

Gülümsedi.

Sessizce açtı gözlerini.

“Teşekkür ederim.”

Ve, uyudu.

Rüyasında bir at koşuyordu.

Atın üstündeydi.

Bu bir yarış atıydı.

Sürekli koşuyor ama hedefe ulaşamıyordu.

PAYLAŞ
Önceki İçerikKuytu Art Line – Art/An/Lar Karma Resim Sergisi
Sonraki İçerikTürkiye’nin En Genç Caz Pianisti Hakan Başar
Dilara Pınar Arıç
26 Mayıs 1990'da İstanbul'da doğdu. Lisans öğrenimini Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı'nda burslu olarak gördü. Yüksek lisans çalışmasını Trakya Üniversitesi'nde Sünbülî Sinan'ın Menasik-i Hac adlı eseri üzerine tamamladı. İngilizce, İspanyolca bilmektedir. İnsomnia'nın Saati adlı bir öykü kitabı vardır.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here