“Neriman” (Kurgular Serisi 1. Bölüm)

0
79
"Neriman" (Kurgular Serisi 1. Bölüm)

“Neriman’a dedim, o konuda bende kırgınım.” Masadaki herkes bir an bana odaklandı. “Üçüncü dünya savaşı başlamış!” deseydim bu kadar etkilenmezlerdi herhalde. Neriman, benim eski sevgilim. Eski kelimesi bir insanın üzerinde bu kadar mı kötü durur. Geceleri ona yakıştıramadığım bu kelimeyi hafızamda döndürüp döndürüp beni ağlatan kadın. Rüyalarımdaki girişi olan ama çıkışı olmayan sokaklar. Oysaki biz sarhoş olup eve gelecektik, aynı eve, evimize yani. Ne zaman rakı içsek birbirimize sahip olduğumuz için mutluluktan ağlayacaktık. Kaç şiir yazılırdı onun üzerine, kaç kez bestelerdim saçlarının rüzgârda uçuşunu kim bilir? Kirpiklerine parmak uçlarımla dokunacak, dudaklarının çizgilerini ezberleyecektim. Neriman benim eski sevgilim. Değil! Neriman benim sevgilim! Neriman benim hâlâ sevgilim! Neriman benim…

“Oğlum iyileşmeye bak, bu böyle gitmez. Tamam, ayrıldınız bitti.” Diyebildi Savaş. Onun en kötü durumlarda bile böylesine cesaretli bir umudu oluşu beni bazen her şeyin eskisi gibi olacağına inandırıyor, içimde küçük bir kıvılcım çaktırıyordu. Sonra gerçek hayata dönüyordum tabi. Savaş liseden beri arkadaşımdı. Birbirimizin içini dışını bilirdik. Yanlış yapmaz, satmaz darda bırakmaz, elinde yapabileceği ne varsa yapar adam gibi adamdı Savaş. Gel gelgelelim hayatın adamlığı çok önemsediği yoktu. Liseden sonra geçim sıkıntısı yaşamış üniversite okuyamamış oda bir fabrikada işe girip çalışmaya başlamıştı. Babasının emekli maaşıyla zaten ancak bu kadar okutabilmişlerdi. Küçük bir kız kardeşi vardı. Henüz altı yaşındaydı. Gözleri ela renginde dünyalar tatlısı bir kızdı. Annesi pazarları ev temizliğine gittiğinde bazen o bakardı kardeşine. Bu pazarda haftalık iznini kardeşiyle geçirmiş, akşamına ancak bizle buluşmuştu. Ece ve Fatma’ya da haber vermiş her zamanki mekânımızda oturmuş içiyorduk.  Dördümüz de yirmili yaşların üzerinde otuza bir dört beş yıl uzakta insanlardık. Ama tükenmişliğin yaşının olmadığını öğreneli bayağı olmuştu. Ya da en azından bana öyle geliyordu. Dünyada Hiroşima’dan sonra birkaç atom bombası da benim içimde atılmış gibi hissediyordum. Neriman benim hala sevgilimdi… “Oğlum valla üzülüyoruz bizde ama elden bir şey gelmiyor işte.  Beni yanlış anlama olmayacağı baştan belliydi. Tamam, sevginize diyecek bir şeyim yok. Ama göze alamazdı. Onu da anlamaya çalış” dedi Ece.  Biramdan bir yudum daha aldım. Mekânın tuğla kaplı duvarları üzerime üzerime geliyor gibiydi. Başımı izlemekte olduğum masadan yavaşça kaldırdım. Ecenin uzun düz sarı saçları çarptı gözüme, yüz çizgilerimi kaybetmiş gibiydim. “Oldu olacak herkes ayrılıyor zamanla alışırsın falan de” bir yudum daha aldım. Omuz silkmekle yetindi Ece. Büyük bir yudum bira daha. Ece uzun zaman önce tanıdığım biriydi. Savaş sayesinde tanımıştım. Oda okumaktan sıkılmış olacak gibi üniversite mezunu olmanın bir işe yaramayacağını anlayınca, liseden sonra çalışmaya başlamış bir kafede garsonluk yapıyordu. Annesiyle babası uzun zaman önce ayrılmış annesiyle yaşıyordu. İlk tanıştığımızda çalıştığı kafede Savaş’la bana çay servisi yaparken benim el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmam sonucu çayı elinden yan masanın ayağına uçurmuştum.  Ne kadar özür dilediğimi hatırlamıyorum. Neyse ki kimse haşlanmamıştı. Fatma ya gelince, o uzun zamandır arkadaşımdı. Lisede aynı sınıftaydık, bir ara başka bir okula gidecek oldu ama vazgeçti. Kalbini kıran erkekleri bir bir dövmüşlüğüm vardır. Sonrasında oda zaten sevmekten vazgeçti.

Babasının tayiniyle geldiği bu şehirde emekli oluşuyla kaldı. İçimizde bir o üniversite okumaya hevesliydi. Ama hayat ona da izin vermedi üniversiteye gideceği anda babasının ani ölümüyle hiçbir yere gidemedi. Kardeşi abisi falanda yoktu Fatma’nın annesinin tek çocuğu evin güzel kızıydı. Babasının öldüğü gün ilk beni aramış “babam yok Deniz babam yok!” diye telefonda ağlamıştı. Sonradan anlıyor insan bir insanı kaybetmenin çok zor olduğunu ve babasını kaybetmenin daha da zor olduğunu. “Fatma” dedim. “Fatma, sen ne düşünüyorsun?” Omzuma yaslandı başını koydu. Siyah saçları boynumdan aşağıya sarkıyordu. Koluma girerek mırıldandı “Geçecek Deniz, geçecek. Tabi sen geçmesine izin verirsen. Kendine hep böyle yapıyorsun biraz rahat bırak” Sesinde alkolünde etkisiyle biraz gevşeme vardı. Sağ dirseğimi masaya dayayıp ağırlaşan başımı avucumun içine aldım. Gözlerimi kapatsam onun hayali gelip geçiyordu. Açsam her gölgenin koyusundan onunla ilgili bir düşünce süzülüyordu. Bir delilik yapmam an meselesiydi. İnsan nasıl cinayet işler, nasıl hapse düşer, nasıl birini kaçırır anlıyordum. Gençliğimi yakacak her hareket şu an bana normal bir eylem gibi geliyordu. “Seviyoruz lan bir birbirimizi biz…” “Seviyoruz! Seviyoruz. Seviyoruz” gittikçe kısıldı sesim. Seviyorduk ama kısık sesle işte haykıracak bir durumumuz yoktu. Cesaretimizde yoktu. Ne ben onu alıp kaçırabiliyordum. Ne o bana gelebiliyordu. Ruhum zihnimde kurşun gibi arda arda sıkılan düşüncelerin arasında kaybolmuş büyük yara almış bertaraf olmuştum. Ama henüz kalbimin bundan haberi yoktu. Ona sorarsan “Yürü oğlum kim tutar seni! Çek kolundan götür gelmemek ne demek? Öyle bir gelecek ki” diyordu. Ama bunu yapabilmek için ne kadar içmem gerektiğini söylemiyordu. “Oğlum sevginize diyecek bir şey yok zaten. Sen niye anlamıyorsun sizin durumlarınız ters. Yürütemezsiniz. Onun bir şekilde bazı şeyleri aşması lazım ki aşamıyor görüyorsun. Sonra çevre büyük bir sorun bunu aşmalısınız. İlk fırsatta vazgeçiyor. İleride çok sorun yaşayacaksın” diye söylendi Ece. Başından beri zaten olmayacağını söylemişti. İlk fırsatta bunun ilerde beni daha da üzeceğinden bahsetmiş, kendimi kaptırmamamı sonrasında çok geç toparlanacağımı falan hep vurgulamıştı. “Tamam, arkadaşlar kapatalım konuyu. Başka mevzumu yok yahu düzeleceksin tamam sende çok gitme üzerine bunun başka şeyler düşün aşk acısından ölen yok.” Dedi Savaş. Devam etsek kötü olacaktım ki zaten kötüydüm farkına varmıştı. Herkes gününün nasıl geçtiğinden bahsetti. Haftaya Fatma’nın doğum günü vardı ne yapacağımızı konuştular. Hiç birini tam anlamıyla duymuyor duysam da geçiştiriyordum. Neyse ki fazla uzun sürmedi. Göçük altında kalmıştım ve hiç kimsenin konuşmasında bana yardım edecek bir sesleniş yoktu. Buna rağmen sesleri git gide uzaklaşıyordu.

Gecenin sonunda elimi cebime attığımda buruşmaktan origami olmuş son yüz liramı buldum. Hesabı ödeyip çıktık. Dördümüzde çakır keyif olmuştuk. Kızları eve bıraktıktan sonra savaşla birer bira alıp sahile geçtik. Civarda üç beş sarhoş son içkilerini içiyordu. Kayalıklara oturduğumuzda Neriman’la buraya geldiğimiz aklıma geldi. Koluma girer sanki artık uçamayacak bir kuşun korka korka bir insanın avuçlarına teslim oluşu gibi başını omzuma koyardı. O an anlardım ki bir insan gerçekten seviyorsa o kişiye karşı dünyanın en savunmasız canlısı oluyordu. O da öyleydi benimleyken. Sevmek bir bakıma teslim olmak demekti. Bütün yalanlardan, bütün samimiyetsizliklerden, bütün korkulardan vazgeçmek ve bütün ihtimalleri hiç sayıp dünyada sadece sevdiğin insan varmışçasına ona teslim olmak. Sevmek tercihleri sıfırlamaktı. Onun dışındaki bütün tercihleri yok etmek. Neriman beni seviyordu. Neriman benim dışımda bir hayat düşünmemişti. Neriman’inin benim dışımda bir tercihi de yoktu. Dünya üzerinde Neriman için başka insanda yoktu. Bir süre sonra evlenince ya da birlikte olmaya başladıktan sonra heyecan ölür her şey sıradanlaşır aşk sevgi alışkanlığa dönüşür derler, Neriman’inin süresi yoktu. Altı ay boyunca her gün bana farklı farklı baktı. Her gün ilk günmüş gibi. Her gün yeni aldığı çiçeği sular gibi. Vitrinde o çok beğendiği elbiseyi ilk giyişi gibi. Ben onun saçlarını okşadım. O benim gözlerime baktı. İçinde kendini görünceye kadar ki baştan aşağı ben o olmuştum.

“Ne oldu? ” Savaş kolumu sıktı. Bir an geriye doğru irkildim. Uzun süredir dalıp gitmişim demek ki Savaş dürtmüş. “Olum iyi misin? Duvara mı konuşuyorum ben? Uçtun gittin yine.” Bir yudum daha aldım biradan. “Pardon ya. Abi biliyorsun işte acayip hallerdeyim. Uf geçecek gibi değil. Olmuyor olum.” Bir yudumda o aldı birasından “Olacak olum. Bak kızma bana ama her şey sevgi değil be abi. Olmuyor yani. Sorumluluklar giriyor işin içine. Birde anasını siktiğimin elalemi, oradan buradan herkes karışıyor işin içine fırsat vermiyorlar adama. Kaldıramazdınız zaten lan. İleride daha kötü olmasındansa şimdiden herkes kendi yoluna baksın hem bak, seni iyi tanıyorum o mutlu olunca sende mutlu olursun. Bırak mutlu olsun. Bırak yolunu çizsin bir sorun olursa yine biz buradayız lan amına koyarız ortalığın gerekirse gideriz destek oluruz kimse üzemez. Yapmadığımız şey mi?” zaten benle mutlu. Bende onla mutluyum. Diyemedim. Diyemedim çünkü bizim sorunumuz mutlu olup olmamak değildi. Bizim sorunumuz bambaşkaydı. Başkaydı çünkü amına koyduğum dünyasın benim mutlu olmamı istemiyordu. Gökyüzünde bulutlar yüzüyor, ay ben buradayım der gibi parlıyordu. Bir medet umar gibi kaldırdım başımı yıldızlara baktım. Gökte yıldız yoktu. Medet hiç yoktu…

Gözlerimi açtığımda bir an geç kaldım diye düşündüm. Ama uzun zaman olmuştu benim bir işim yoktu. Sonrasında sildim alnımın terini rahatlama hissiyle bıraktım kendimi yatağa. Param suyunu çekmeye başlamıştı. Akşamdan kaç para kaldı diye düşündüm. Sanki dünyanın en önemli olayı benim cebimdeki paraymış gibi. Dudaklarım açılmakta zorlanıyor, hırlar gibi nefes alıyordum. Deli gibi su içesim vardı ama kim kalkıp mutfağa gidecekti şimdi. Bir annem babam olsaydı şimdi belki seslenirdim. Ya da paytak paytak yürüyüp bana yarısını yolda dökecek olduğunu bildiğim bir bardak suyu getirmeye çalışan bir kardeşim olsaydı. “Susadım!” diyebilmenin özlemini duydum aptalca ve saçma sapan. Kalktım mecburmuşum gibi. Yerde duran kot pantolonumun cebinde kalan elli liralık kâğıt parayı çıkardım düzelttim masaya koydum. Bir dahaki sefere harcadığımda düzgün olsun istedim herhalde. Gittim kana kana su içtim. Geldim aynaya baktım. İnsanlar beni görüp nasıl korkmuyorlardı hayret. Aynadaki adam zombiye dönmüş ruhsuz ince uzun dağınık biriydi. Ya da bana öle geliyordu bilmiyorum. Yansımama durup “çıkalı ne kadar oldu Nazi kampından?” diye sorasım geliyordu. Sormadım. Onunda cevap verecek hali yoktu zaten. Kısa dönemlikte olsa bir iş bulmam gerekliydi. Mümkünse gidip gelirken otobüsün Neriman’in çalıştı yerin önünden geçmeyeceği bir iş. Yollarında onunla karşılaşmayacağım bir iş. Yaparken onu aklıma getirmeyeceğim, dönme ihtimalini düşünmeyeceğim, hatta ararsa çalışıyorum diyerek telefonumu açmayacağım bir iş. İnsan bazen bir işten ne kadar çok şey umuyor hayret doğrusu. Bütün günümü bilgisayar oyunu oynayarak, uyuyarak, sokaklarda boş boş gezerek heba ettikten sonra nihayet akşam olduğunda bizimkilerle buluştuk.  Kızlar işten güçten bahsediyordu ama Savaş bütün bunların benim umurumda olmadığını farkediyor masanın ucundan bana bakıyor, takma artık der gibi mimikler yapıyordu. Bende başımı yukarı kaldırıp “ yok be oğlum ne takıcam” işaretleri vermeye çalışıyordum. Konuya kendimi dahil etmeye çabalayışlarım ise takdire şayandı. “Sinemaya gitsek mi be haftaya?”  kızlar birbirne baktı. Fatma birşeyler söyleyecek oldu ama son anda vazgeçti. Bunun yerine birasından bir yudum almakla yetindi. “Unuttun galiba haftaya Fatma’nın doğum günü var” dedi Ece. “Ha evet pardon ya.” Diyebildim. Siyah bakışlarını başka tarafa çevirince alındığı belli oldu. “Ya tamam kızım aklım başımda değil zaten dediklerinizi bile duymuyorum ne atar yapıyorsun” Savaşın sırıtışı canımı sıktı. “Sırıtma lan sende!” savaş şimdi büsbütün gülüyordu. “Olum harbi sen kafayı yedin valla bu kız sana kafayı yedirtcek. Bence sigortan daha devam ediyordur senin git kliniğe baştan paşa paşa teslim ol” “Çok biliyorsun” der gibi başımı salladım. Fatma gülüyordu.  “Haklı”dedi sadece Ece koca bir yudum daha içerken. “Tamam be tamam kafam karışık sadece düzelecek. Sen niye öle oturdun karşıma gel bu tarafa kalk kalk artistlik yapma bana geç yanıma” Fatma yanıma geldi koluma girdi. Yalnız olsaydım belki sarılırdım. Hatta onunla olmak bile bir an aklıma gelip gitti. Sonrasında bu düşünceyi kafamdan kovdum. Ama bir yandan da içimden “bunu düşünebiliyorsam iyileşiyorum” diye geçirmekten kendimi alamadım. Yada belkide sadece kendimi kandırıyordum. İyileşmek demek yakın arkadaşınla yatmak demek olmamalıydı herhalde. Ama Fatma’nın buna niyeti vardı. Savaş bu konudan hoşlanmasam da zaman zaman bana konuyu açardı. Fatma’nın sevgilisi yoktu. Savaşın dediğine göre benden hoşlanıyormuş. Ve bu uzun zamandır olan bir şeymiş benim fark ettiğim yok. Hoş zaten fark etsem de aklımdan hiçbir zaman böyle bir düşünce geçmedi. Kötü kız değildi. Çirkinde değildi ama insan belkide içini döktüğü ve her şeyini bildiği birine böylesine bir şey hissedemiyor. Belkide biraz bilmediği bir şeyler olduğunda bağlanıyor karşısındakine. Başını omzuma yasladı parfümünün şekersi tadını duydum.

“Tamam doğum gününü konuşalım. Ne yapacağız içeriz değil mi?” “Oğlum o banko zaten” dedi saçını düzeltirken Ece. “ Fatma beklemediğim bir çıkış yaptı başını kaldırıp “Vizyonunuzu s*keyim lan sizin” Küfür edişini nedense seksi buldum o an. “Lan normalde sürpriz yapar arkadaşlarına insanlar. NORMALDE!” az kalsın Savaş ağzındaki birayı püskürtecekti kocaman bir kahkaha attı. “Yavaş lan üstüme kuscan ayı” diye durdurmaya çabaladım. “Tabi siz normal falan olmadığınız için yanımda konuşuyorsunuz. Hatta bu yetmiyor bana soruyorsunuz. Odunlukta sınır tanımıyorsunuz benim bebeklerim.” Önce benim yanağıma sert bir öpücük kondurdu. Sonrasında Ece ve Savaş’ın yanaklarından makas aldı. Şaşkınlığım fark edilmesin diye bir yudum bira içtim. “Kızım biz samimiyiz o geri zekalı arkadaş toplulukları gibi değiliz. Onların hepsi instagram dostlukları sen boş ver bak biz delikanlı gibi seninle düşüncelerimiz paylaşıyoruz. Anlık arkadaşlıklar onlar, dimi ama?” Onaylayın lan der gibi baktı bize Ece. Kaldırdı şişesini. “Çak bakalım fıstık çak.” Hepimiz şişelerimizi tokuşturduk. Ne kadar içtik hatırlamıyorum. Üç tane belki belki dörttü. Son biraları içmiş miydik? Bilmiyorum. Kendi aralarında bir şeyler konuştular bizimkiler sonra Fatma’nın koluma girmesiyle mekandan çıktık. Ece ve Savaş bizle beş on adım sonra vedalaştı. Sarmaş dolaş sokakta ilerliyorduk. Ama nereye? “Evee bırakayım mı seni?” neredeyse savrulacak bir kahkaha attı Fatma. İkimizde sarhoştuk elbette ama ben daha bilinçliydim. Sadece ne kadar içtiğimizi hatırlamıyordum. Hepsi buydu. Evin yolunu bulabilirdim. Fatma’yı evine de bırakabilirdim. Hatta kendimi yatağa atıp ertesi gün uyanmayı bile başarabilirdim. Ama hiç biri bu gece mümkün görünmüyordu. “Seni ben bırakayım istersen evine. Bu kadar çok içmemeliydin.” Fatma kendinin daha az içtiğini düşünüyordu. Ama yürüdükçe kafamda yirmi dakika önceki hallerimiz canlanmaya başladı. O daha fazla içmişti. Hatta en son benim biramı da fondip yapmıştı. Ayarla hesabı der gibi bi işaret çakmıştım Savaşa. Sonrasında Savaş Eceyi bırakacağını söylemişti. Uyumazsam ararım demişti. Zihnim açıldıkça olayları kontrol etmem gerektiğinin farkına vardım. “Nereye gidiyoruz?” şehirde nereydeyse kimse kalmamıştı. Karanlık sahil yolunda doğru ilerledik. Kayalara çarpan deniz dalgalarında duymasak yaşam belirtisi yoktu. Fatma kolumdan çıkıp sağlı sollu devrildi devrilecek yürümüye başladı. “Nerde a**nakoyayım bu insanlar lan” haykırdım. Fatma dahil cevap veren olmadı.  “Nerde? En çokta o nerde? Adını söylemeyeceğim. Nerde lan o nerde?” diye mırıldanıyordum kendi kendime. Dönüp bana baktı sarışın. “Ben buradayım yetmez mi?” elimden tutup kayalıkların önündeki kaldırıma oturttu beni. “Duralım biraz” Zaten dönen başım şimdi iyiden iyiye beni mahvediyordu. Öne doğru eğildik ikimizde. Bir ara kusacak gibi oldu. Biraz tükürdü. Ama kusmadı. “İyi misin?” Yüzünü bana doğru döndü. “Değilim.” Dudaklarını temizledi.  Vücudunu üzerime doğru bıraktı. Kucağımdaydı. Bütün nöronlarımla Neriman’nin evinin önüne gidip, deli gibi haykırmayı düşünürken ben o dudaklarıma yapıştı. Karşı koymadım. O Neriman, bende bendim işte. Ben kim olduğumu bilmiyordum o ara. Çocuğa göz kulak olmazsan gider elini sobaya değdirir. Çukura düşer. Ki hele bizim ülkedeyse kesin düşer. Prize elini sokar. Sadece sonrasında ne olacağını merak ettiği halde. Hatta sonucunu bile bile. Beni Neriman boş bırakmıştı. Gitmişti. Bende elimi prize soktum. Çukura düştüm. Üstüm başım parçalandı. Çamura battım o an. Sobaya değdirdim elimi tenim yandı. Gözlerime bakan kadının gözlerine bakamayacak şeyler yapıyordum. Dudakları yakın bir arkadaşıma mı aitti yoksa sokaktan geçen her hangi bir kıza mı? Fark yoktu. O an bütün bunları sarhoşluğun etkisinden çok birini öpmenin ihtiyacıyla yaptığım hissine kapıldım. Ellerim saçlarına gitti. Parmaklarım aralarına girdi. Beni kendine doğru bastırıyordu. Karanlığın içinde kucağımdaki bir bedeni öpüyordum. Kim olduğunun önemi yokmuşcasına… Sanki ısındıkça ısınıyor, ağırlaşıyordu vücudu. Ötemde bir şeyler kıpırdarmış gibi oldu. Kapalı gözlerimi hafif araladım. Dudaklarımız ayrıldığında bir gölge çekti dikkatimi. Hafifçe kaldırdım başımı gözlerim hala tam açık değildi. Ay ışığının altında biri dikiliyordu. Otuz metre ilerde saçlarını kapşonunun üzerine atmış, griden siyaha çalan bir kadın. Arkası dönük elleri birbirini tutmuş. Uzaktaki aya mı yoksa ufuk çizgisini ayırt etmenin mümkün olmadığı kıyıdan sonsuza uzanan karanlığa mı baktığını bilmediğim bir kadın.  Neriman. Neriman oradaydı. “Neriman?”  “NERMİN!” Kan beynime sıçradı bütün hücrelerimi aynı anda öldürdüler. Soğuk bir bıçak darbesi yer gibi oldum. Tüm gücüme ayağa kalktım.  Fatma düşmemek için son anda tutundu oturduğu kaldırıma. Yalpalayarak bir kaç adım attım Neriman’a doğru.  İçimden bir ateş topu vücudumu sarmış dışarıya çıkmaya çalışıyor gibiydi. Beynimde kaynar nehirler akıyordu. Heyecandan bayılacağım sandım. İki adım daha attım. Onunla konuşamadan bayılmak korkusundan daha fazla duramayıp haykırdım. “NERMİN! NERMİN!”

Sadece başını çevirdi bana doğru Neriman. Zar zor seçebildiğim gözlerinn içlerinde küçük beyaz yanılsamalar gördüm. Saçları savruldu bir an rüzgarda. Dik dik baktı bana. Bir adım daha atamadım. Yüzünü izledim öyle sanki daha önce görmediğim bir yüzü inceler gibi derin derin baktım. Sonra kıstım gözlerimi bir daha baktım. Kadının elindeki telefonu çaldı. Kulağına götürüken gördüm ışığından yüzünü. “Tamam bekliyorum” deyip kapattı. Birkaç adım daha attım ona. O benim farkımda değilmiş gibi yüzünü yine önüne döndü. “Neden böyle yapıyorsun Neriman?” Acaba bizi görmüş müydü öpüşürken? Görmüş olabilir miydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim onu çok özlediğimdi. Kendimi af ettirmek için elimden geleni, hatta fazlasını yapmaya hazırdım.  “Seda !”  arkasını döndü tekrar kadın.  Hemen hemen onun boyunda bir adamdı seslenen. “Geç kalmadım dimi?”  Sarıldılar. Sonra bakışları bana döndü adamın. “Rahatsız mı ediyor?” “Hayır birine benzetti her halde. Sorun yok hadi gidelim.” İçimde bir yanardağ patladı. Midemde ne varsa kustum. Fatma’ya döndüm. Zar zor beni terk etmeye çalışıyordu. Acıdım haline. Ondan daha fazla da kendi halime tuttum kolundan bize götürdüm. Salondaki kanepeye yatırdım. Duşa girdim. Bir daha kustum.

Neriman odaya girdiğinde henüz korkudan kalbimin ritmi değişmemişti. Bal köpüğü saçlarını omzundan beline doğru sarkıttı. Deri ceketini çıkardı. Ayakkabıları hala duruyordu. Yatağımda uzanmış ona bakıyordum. Gözleriyle beni süzdü. Bakışları keskin şehvetli hatta birazdan olacaklardan sorumlu değilim der gibiydi. Uzun vücudunu iyiden iyiye süzdüm. Bana imalı imalı bakıyor ve gülümsüyordu. Duvara yaslandı, çabucak gülümsedi. Kısa bir etek giymişti. Altında siyah transparan külotlu çorapları ve kırmızı topuklu ayakkabıları vardı. Bana doğru birkaç adım attı. Hala uzanıyor şaşkınlıkla onu izliyordum. Elinde nereden geldiğini anlamadığım kare çikolatayı bana doğru uzattı.  Yastığımın öbür ucundaki saçların hareketlenmesiyle irkildim. Fatma yanımdan yarı çıplak uzanıp çikolatayı aldı. “Sorun yok ben yerim. Birlikte yiyelim hatta gel sende Neriman.”dedi. Neriman gülümsedi. “Tabi ki neden olmasın” ardından soyunmaya başladı. Fatma üzerime doğru atlayıp beni delicesine öpmeye başladı. Karşı koymaya çalışsam da fayda etmiyordu. Fatma üzerime çullanmıştı ve kalkmıyordu. “HAA” Gözlerimi açtığımda üzerime oturan ağırlığı alt etmek için tüm gücümle ileriye atıldım. Ter içindeydim. Kafamda saçma sapan şeylerin ardından ana karakterin uyandığı “neyse ki rüyaymış” dediği an canlandı. Neyse ki rüyaydı. Ama bu kadar pornografik olacağını tahmin etmediğim bir rüya. “Ulan” dedim kendi kendime gerçek olsaydı birde. Fena da olmazdı hani. Ama benim hayatım bu kadar kusursuz olamazdı. Boş verdim bu düşünceyi ardından tekrar bıraktım kendimi yatağa. İçine gömüldüm yastığımın. Tavan bana ben ona bakıştık bir süre. Benden hoşlanıyordu büyük ihtimalle de, söyleyemiyordu. Bende ona karşı boş değildim.  Her  akşam bakışmalar falan. Düşünceli düşünceli kesmeler onu. Teni pürüzlüydü belki ama yaşlı sayılmazdı. Bir yıllıktı benim için. Bir yıl önce kiralamıştım bu evi. Ev sahibi açık görüşlü bir adamdı. “Olum biz anlarız öğrencinin halinden, sen merak etme çok ses yapma yeter arkadaşın gelsin gitsin benim için sorun yok” adam arkadaşın demişti bilerek mi acaba? Neriman’ı bilip tanıyor muydu? Sanmıyorum. Bilse önce benim öğrenci olmadığımı bilirdi. Yalnız yaşadığımı annem ve babamın trafik kazasında öldüğünü, ablamın eşinin zengin olduğunu ve birkaç şehir ötede yaşadığını. Eniştemden gizli gizli her ay bana para gönderdiğini fakat o o*ospu çocuğu eniştemin beni sevmediğini falan bilirdi. Hoş bilse de bir şey fark etmezdi ya. Belki sonradan öğrenmişti ama bildiğim kadarıyla bilmiyordu. Az param kalmıştı. Ablama telefon açmalıydım bu gün. Başımın ağrısı geçmeliydi ama önce. Onun içinde ilaç içmeliydim. İlaç içmek içinde yataktan kalkmalıydım. Bir sürü telaşe. Biraz daha uzandım. Gözüme ne büyük geldi bir an bütün bunlar. İnsanlar onca teknolojik aleti nasıl bulmuş acaba. Hiç mi üşenmedin arkadaş? Yan dönüp komodini açtım. Havlu çıkarıp terimi sildim ama zihnimdekiler kaldı. İçimden yapma çığlıkları yükselirken ben çamaşırlarımın altından “yapacağım yapacağım” diye üsteleye üsteleye eski bir albüm çıkardım. Hatıralar acı çektirmiyor. Biz hatıraların peşini bırakmadığımız için acı çekiyoruz. Onlar bize mazoşist olup olmadığımızı anlamamız için bir fırsat. Aksini iddia eden hafızasını kaybetmiştir, net!

On onbeş boyutlarında küçük bir albümdü bu. Resimlerin aksine Neriman’la buluşmalarımızda özel kabul ettiğimiz şeyleri tıkıştırmıştım içine. İlk sayfada ona yazdığım ilk şiir vardı. Altında küçük bir not, “hayatıma bir buket çiçek almıştım bundan bir hafta önce, ve bu gün suya koyuyorum büyüsünler kokusu sarsın odamı diye” Parmaklarımı üzerinde dolaştırdım. İnsan harflere nasıl dokunur, nasıl sever kelimeleri bunun bile bir kanıtı varmış öğrendim. Sonraki sayfa, bir çikolata ambalajı en çok sevdiklerinden yoğun çikolatalı gofret. Altında küçük bir not. “en sevdiğinden nasıl iştahla yemiştin o gün 22. Ekim 2016” Sonraki sayfa… Anı bulutlarını dağıtan mesaj sesi. Fatma’dan geldi. Doğru ya Fatma. Fatma vardı bir hani dün gece öptüğüm. Sonra yok saydığım. Yakın arkadaşım benden hoşlanan ama benim yüz vermediğim. Eve getirdiğim ama sevişmediğim. Adamlıkta sınır yok. Koluna girdiğimde Neriman diyesim geliyordu. Allah da benim belamı versindi. “Konuşmamız lazım müsait olduğunda arar mısın?” yazıyordu mesajda. Ne konuşacaksak. Benden önce kalkıp gitmişsin zaten. Tamam olmayacak bir şey işte hazır değilim. Oha hazır değilim mi diyeceğim? Hem zaten ne hazırsan başlayalım diyecek hali yok kızın ki. Eser gürlerse bir de. Çekemem çekemem. Ulan yine yaptım yapacağımı. Kalk olum kalk. Gün bitiyor kalk kalk bitmeden başına ne gelecekse gelsin. Akşama içecek neden lazım. Kalktım. Halının üzerine basmamla bir ayağımın altı sırılsıklam oldu. Ayağımı kaldırdım yapış yapıştı. Halı oldukça kirlenmişti temizlemedim. Duşa girdim. Plastik yeşilliklerin arasından caddeyi izliyordum. Hava kararıyordu. Caddenin başındaki taksi durağında iki taksici öncelik kavgasına tutuştular. Arkadaşları ayırdı. Müşterinin acelesi vardı beklemedi bile  onları başka durağa yöneldi. Simitçi çocuk simitlerin yarısını bitirmiş köşe başında daha aralıklı sıcak simit diyordu. Kalabalıktan birkaç saat öncesiydi. Vardiya bitip de eve doğru yola çıkanlar çoğalınca bir hareketlilik daha sonrasında sakinlik. Kaldırımda bir anne ve oğlu durdu. Annesi dizlerinin üzerine çöktü çocuğun boyuyla eşitlendi üstünü başını düzeltti. Bir şeyler tembih etti sonra elinden tutup yürümeye devam ettiler. Çay geldi. Kahve geldi. O an dönüp bakabildim ona. Bir süre kahvesiyle oynadı uzun uzadıya karıştırdı. Parmaklarından yarısı çıkmış siyah ojelerini seyrederken ben kaçamak yüzüme baktı. Sonra hemen kahvesine döndü. Bir yudum aldı. Benim söze girmemi bekliyordu belli ki ama daha çok beklerdi. Ne diyecektim? Aramaya bile cesaret bulamamış “Bahanede buluşalım” diye mesaj atmıştım Fatma’ya.  Her zaman gittiğimiz barın bahçesinde buluşmuştuk.  Bira söylemeye cesaret edemedim “çay” dedim garsona. “Çay kardeş bira ebemizi sikti dün gece o yüzden çay” diyede ekledim içimden tabi. Fatma”nın siyah deri ceketine baktım. Sabahki rüyam geldi aklıma. “Neriman’dakinin aynısı lan bu. Başlıycam artık Nerimanına. Hop dedik Neriman’a laf yok…” Kendi iç sesimle kavga ederken ben Fatma konuştu. Belli ki suskunluğum canına tak etmişti. “Deniz…” Bir an ne güzel bir ismim var dedim. “Biz dün gece belki yapmamız gereken bir şey yaptık. Ama kendini suçlu hissetme. İkimizde sarhoştuk.”

” Ulan dedim. Kıza bak benim söylemem gerekenleri bana söylüyor. Ahu Tuğba bir filminde pezevengi Nuri Alço’dan için o benim erkeğim diyip mangal yaktığı sahne geldi aklıma. “Farkınadıyım. Özür dilerim. Seni öle bırakmak istemezdim bi an onu gördüm sandım. Oluyor işte öyle” Saçma sapan sözde bir açıklama yaptım. Gerçi kız benden daha olgun karşılamaştı herşeyi. Bir sıkıntı görmüyordu olanlarda. Onun için sorun yoksa benim için hiç yoktu. “Benimde hatam var. Çok içmemeliydim. Fazla kaçtı işte. Senden tek ricam bunu bizimkiler bilmesin.” Arkadaş gurubumuzdan bahsediyordu. “Yok saçmalama tabi ki bu aramızda.” Bir yudum kahve daha içti. Büsbütün yüzüme bakıyordu. Gözlerindeki ışığı görebiliyordum. Yüzünde “Keşke sevişseydik iyi bir sevişseydik hem de. Beni becerseydin şöyle bir rahatlasaydım” diyen bir ifade vardı. Yada bana öle geldi bilmiyorum. Gayri ihtiyari çaya uzanan elimi yakaladı. “Hakkındaki düşüncelerimi biliyorsun deniz. Seni uzun zamandır tanıyorum. Geçeceğini biliyorsun kendini bu kadar sıkma. Hepimiz yanındayız. Destek olmaya çalışıyoruz.” Sıcak olmasaydı belki de itecektim. Bir şey demedim. Derin bir nefes alıp verdim. “Fatma sen çok iyi bir insansın. Çokta hoşuma gidiyorsun. Bana biraz zaman ver olur mu?” Köşede bir yerde dur işte. Neriman başka sen başka. Salak salak hareketler yapıyorsun. Seni kimlerin altından aldığımı bile bile hala. Dudaklarını ısırarak gülümsedi. Sanki çıkma teklif ettim. Yok öyle bir şey! Bir yudum daha aldım çayımdan. Sokak sakinleşmiş simitçi çocuk gitmişti. “Nereye gideceğiz?” “Güzel bir film var”… “Neriman’la izleyecektik sözde…” diye devam ettim içimden. Kalktık.

Filmin ismini biliyorum ama konusunu tam anlayamadım. Bir sinemanın en arka koltuğunda ne kadar sevişilebilirse o kadar seviştik. Yer gösterici çocuk yüzümüz kızarık çıkarken bize dik dik baktı. Bi iki bira içmiş olsaydım sağlam bir yumruk atardım. Bazen alkolden çok sevişmekte insanı çakırkeyif yapıyor. Üzerimizi yoklayan ve grip edebilir miyim acaba diyen bir rüzgar dolaşıyordu dışarıda. Alışveriş merkezinin kafesine gidip oturduk. Kış kendini göstermeye kararlıydı. Hava soğudukça alkole olan ihtiyacım çoğalıyordu. “İyileşeceksin” dedi Fatma karşımda sanki o iyileştirecekmiş gibi iddalı. “Bilmiyorum” dedim. Öne baktım. Normalde kafası güzelken kurulacak cümleleri kurmakta sakınca görmeyen bir halim vardı. Yada çamura büsbütün batmış ölmekten korkmayan. “Özlüyorum hala. Özlem bitince aşkta biter. Ama bende bitmiyor işte.” Az önce elini vajinama sokan ebem miydi seni orospu çocuğu dese haklıydı Fatma. Demedi. Sanki köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyor gibi bir hali vardı. Gerçi benimle sevgili olsa eline ne geçecekti. Yada ben iyileşsem ona ne faydası olacaktı. Hiç birinin artık benim için önemi yoktu ama karşımdaki kadın hala bir şeylerin önemi varmış gibi bana ve aramızda oluşmuş (oluşmuş gibi görünen yada oluşacak ) duygusal çöplere ilgi duyuyordu işte. Nedeni bilinmez. Anlamayada çalışmıyordum zaten. İçinde bulunduğum sis bulutu beni boğuyor, nefes almamı engelliyor içinden seçip görebildiğim insanlar kadarıyla yaşamama izin veriyordu. Bir yudum daha içti kahvesinden. Hayatından bıkkın bir tavırla iç çekti.

“Herşey geçiyor Deniz. Bunu en iyi sen biliyorsun.”

“Nerden biliyorum am*na koyayım”

“Babam öldüğünde hatırla. O an nasıldım şimdi nasılım”

“Haklısın haklısın da aynı şey değil”

“Aynı şey. Ölmenin bir çok yönü var işte. Biri fiziksel ölüyor. Diğeri ruhsal. Hayatından çıkıyor iki şekilde de anla” Gırtlağıma nefes alamama hissi geldi bir an.

“Tamam tamam. Boşver şimdi hadi gidelim iç şu kahveni bizimkileri ara bara geçelim yeter”

“Tamam mesaj atarım. Bu arada parfümünün markası ne?”

Savaş yüzümden anladı bende bir haller olduğunu. Ne var gibisinden kaş göz yapıyordu ama geçiştiriyordum. Söylecek bir şey yoktu. Neyseki Fatma çok samimi davranmıyor aramızda gelişen bu saçma sapan şeyi açık etmiyordu. “Dün gece bulabildiniz mi evi ikinizde sarhoştunuz.”  Diye konuya girdi Ece.  Hay soracağın soruyu. “Bulduk Fatmayı evine bıraktım sonrada eve geçtim” diye atıldım hemen. Pek inandırcı gelmesede karşılık vermedi Ece. Savaş dün geceyle ilgili bir şeyler olduğunu farketmişti şimdi. Gözleri parladı. Kafamda sonrasında ona nasıl açıklama yapacağımı planlamaya çalışıyordum. Birazcık daha sarhoş olursam, oda olursa herşeyi anlatmak kolay olurdu. Ama anlatmak istediğimden emin değildim. Elimde iki seçenek vardı, ya anlatacak olayı kabullendirecektim yada üstüne gitmeyerek geçiştirecektim. İkinci seçenekte kötü olan ihtimal sonrasında öğrenirse bana içerleyecek olmasıydı. Sonuçta yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu Savaşla. Gerçi sırf bu yüzdende özel ilişkilerimi açıklamak zorunda değildim elbette ama bu ilişki yaşadığım kişi ikimizin ortak arkadaşıysa bi şekilde ucu dokunuyordu onada. İlk seçenek daha tehlikesiz gibiydi. Ama neden yaptın, hani Neriman vardı ne olacak şimdi? gibi bir çok tantanayı çekmekte istemiyordum. Aklım hala Neriman’daydı. An geliyor bütün hayatım anlamsızlaşıyor, kendimi “Ne yapıyorum ben burada?” diye düşünürken buluyordum. Bazen insan ne çabuk geçti zaman diye düşünüyor. Düşünüyor da onca zaman geçmesine rağmen “daha dün gibiydi” diye de ekliyor sonrasında. Daha dün gibiydi. Onunla buraya gelirdik. Bomonti içer sarılırdık. Göz uçlarımdan onu izlerdim konuşrken. Hele heycanlı bir şeyler anlatamaya başladığında dakikalarca çaktırmadan gözlerimle süzerdim. El hareketleri mimikleri çok hoşuma giderdi. Üstelik şişeyi üst tarafından tutması, iki parmağıyla kavrayıp ağzına götürüp koca yudumlar alması beni çıldırtırdı. Gece olur bize geçerdik. İştahla bir meyveyi soyar gibi çıkarırdım üzerini. Kollarımda küçük bir çocuğa dönüşür salardı kendini. Çıkardıkça yanan bir ateşe yaklaşır gibi sıcak ve yumuşak tenini hissederdim önce. Sanki karanlıkta bile ellerimin dokunduğu yerler pembeleşir izi kalır, sıcak teni dahada ısınır hele beni öpmeye başlayınca vücudum alev alırdı. Yorulup uyuyana kadar sevişirdik. Sabah olur o işe gider ben uyur kalırdım. Üst komşu halılarını balkona asar, çamaşırlarını kurutur, yan sokakta inşaat sesleri duyulurdu. İnşaat bitti, doğulu işçiler eşlerine harçlık verdiler. Onlar gitti pazardan alışveriş yapıp akşam yemek bile pişirdi. Neriman’dan eser yok. O gitti aradan altı ay geçti. Acısı bitmiyor. Gece evinin önünde yattım olmadı, yollarına ansızın çıktım olmadı, çiçek göndermekten çiçekçiyle arkadaş oldum en son çiçekte “abi olmuyorsa zorlama” dedi dinlemedim olmadı. Adını mahalledeki çöp kutularından tut, sokaklara asfaltlara elektirik direklerine yazdım yine olmadı. Ben her şeyi yaptım. En çok yapılması gerekeni yaptım sevdim, olmadı. Düşündükçe daha çok yüklendim biraya. Zaten olmuyordu anasını satayım. Yine olmazdı. Olmayacaktı. En iyisi sarhoş olmaktı. Bu gece zaten bitecek gibi görünmüyor. Savaş durumu anladı illa çeker kenara konuşur benle. Fatma desen ağzı kulaklarına varıyor. Belli etmemeye çalışsa da ara ara açık veriyordu. Masada tuhaf bir hava vardı. Herkes konuştu. Saçma sapan konular açıldı çoğuna güldüm eğlendim, hatta güldürdüm ama hiç biri umurum da değildi. En yakın arkadaşlarımda olsalar aslında beni anlamıyorlardı. Ben yaşamak istiyordum. Bütün bunların dışında yaşamak. Yaşamak için ihtiyacım olan mutluluğa erişmek ve bu mutluluğun kimde olduğunu biliyordum. Ben onu istiyordum. Özlemek değildi bu, bir parçasını kaybetmiş bir insanın parçasını aramasıydı.  Savaş gece boyunca inceden inceye nabzımı tuttu. Kızları bir an önce gönderip benimle konuşmak istiyordu belliydi. Ama alkol aldıkça bu hissiyatının biraz daha yumuşadığını gördüm. Tabi bende içtikçe cesaretleniyordum. Bu konuyu bu gece bitirmek gerekliydi. Her şeye hazırdım. Savaş’ın bana çıkışacağını işlerin büyüyeceğini yaptığım saçmalıkların bana pahalıya patlamasına hatta arkadaşlarımı kaybetmeye bile razıydım. Razıydım çünkü başka çarem yoktu. Elimde kalan tek çıkış yolu dürüstlüktü. Ondan başka verebileceğim bir şeyim yoktu. Birkaç biradan sonra kızları evine bıraktık. Onlarda konuşmamız gereken bir şeyin olduğunu anlamış gibiydiler. Fatma’nın aldırdığı yoktu. Evinin önünde beni öperken neredeyse dudaklarıma değecekti. Saçlarını sallayarak evine girdi. Savaşla Muharrem abinin mekana doğru yürümeye başladık. Muharrem abi playstation dükkanı işletiyordu. Sabah saatlerine kadar dükkanda kalır akşamcı gençler bazen uğrar, güzel muhabbet kurar arada da demlenirdi. Eskiden daha çok takılırdık ta şimdilerde benim Neriman yüzünden pek gidemez olmuştuk.

“Oğlum napıyosun sen” diye girişti Savaş elleri cebinde yürürken.

“Ne lan ne? Kız istiyor işte boşluktayım”

“Senin boşluğunu sikerim!”

“Haklısın da neyse” derin bi nefes bıraktım.

“Ne neysesi lan. Bak bu kız tamam seninle ilgileniyor. Bende farkındayım seni çokta istiyor. Gidin yatın, yiyişin sikin birbirinizi ama şu durumda yaptığın iş mi? Nerimana aşığım diyorsun, triplere giriyorsun deliler gibide acı çekiyorsun ki orasını da anlamış değilim birde bu kızla takılıyorsun. Ulan işin garip yanı buda bile bile senle oluyor ulan neyin kafasını yaşıyorsunuz amına koyayayım?”

Mekanın önüne geldiğimizde camdan selam verdik Muharrem abiye. Elindeki karton bardağı uzatıp “İster misiniz?” gibi işaret yaptı camdan. Elimi göğsüme götürdüm. Başını eğdi. Bir hayli sıkı karışım yapmış olmalıydı votkasını Muharrem abi.

“Otur lan şuraya otur. Canımı sıkıyorsun Deniz.”

Merdivenlere oturup başımı öne eğdim. Sanki karşımda can dostum değil abim varmış gibiydi. Aynı yaştaydık ama benden daha olgundu Savaş. Ya da iki kişiden biri bir aptallık yaptığında diğeri onu uyarıyorsa mutlaka daha olgun olacaktı elbet. Ben konuşmadıkça o devam ediyordu. Ama daha yumuşaktı şimdi sesi. Bense nefes alıp vermeye çalışyordum. Birazda zorlanarak.

“Oğlum, bak ben karışmam beni ilgilendiren bir durum da yok ayrıca. Ne yaparsan yap. Ben sadece diyorum ki bu kız seni kullanır atar. Sevgili olursun guruptanda çıkar. Ece de bize küser. Dağılır gideriz.”

Döndürdüm yüzümü baktım yüzüne. Çokta umrumdaydı dermiş gibi. Önümüzden hızla bir motor geçti. Arnavut kaldırımı sokakta bir kadın zorlanarak topuklularıyla yürüyordu. Köşedeki pavyon bozması barın fedaileri ayakta sigara içiyorlardı.

“HAA Sikerim kızları o ayrı. Benim derdim sensin. Olum sen böle bir adam değildin. Halada inamıyorum lan kendine sahip çık. Sen bu kızı seviyosun hala. Tamam olmaz falan filan ama, biraz zamana bırak lan. Sakin olun. Yinede sen bilirsin. Ne istiyorsan yap. Ama bu da giderse dağılma.”

Döndüm karanlıkta belirli belirsiz sokağa baktım. Barların ışığı dışında bir şey yoktu. Arada gelip geçen arabalar o kadar. Az aşağısı zaten deniz, kayalık. İnsan alır başınıda geçer gider şuradan yürür, takılırım peşine dur iki dakikada konuşalım be kadın derim. Yok hanım efendi evdedir. Çıkmaz. Aklımda saçma sapan şarkılar dönmeye başladı. Babam geldi aklıma birden. Oturduğunda sofraya “Oğlum tak şu kaseti” diyişi canlandı gözlerimde. Dert yok tasa yok. Tek derdimin ertesi gün okulda hangi oyunu oynayacak olmamın, ne ara markete gidip sevdiğim çikolatalardan alınacak olduğu yıllar. Anason kokulu sofrada oturup muhabbet edişimiz saatlerce. Çocuğum ama konuşucak konu bol. Bir yanda annem mandalina soyar bıçağın ucunda verir. Örgüsüne başlar sobada zeytin odunları çatır çatır yanarken, kadehin dibini masaya vurupta  dubleyi üç yudumda içen koca çınarın hayali sıcak su gibi değdi gözlerime.

 “Baba hangisi? Hangi kasedi?”

Başını hafif yana eğip kocaya kaçan kızınamı, emekli olupta özlediği işinemi bilinmez, niye içtiğini yıllardır sormaya cesaret edemediğimiz Hikmet bey cevap verirdi.

“Adnan’ı olum Adnan Şenses’i!”

“Kalk lan kalk” diye tuttum kolundan Savaşın kaldırdım. Noluyor demeye kalmadı, girdik içeriye. İçeride tek masa vardı iki genç koltuğa yatarcasına uzanmışlar maç oynuyorlar. Sağ taraftaki Real Madrid’i almış soldakinde Fenerbahçe vardı. Sizin vizyonunuzu… “Doldur Muharrem abi doldur. Sıkı olsun.” Muharrem abi masanın altından çıkardı karton bardaklarını ve bazooka votkasını doldurdu. Portakal suyunu eksik etmezdi, üzerlerini tamamladı. Yarısını diktim kafama. Savaş hop diyecek oldu susturdum. “Aç abi aç” Ne oluyor gibisinden Savaşa baktı Muharrem abi. “Adnan aç abi adnan şenses!” Az önceki motorlular bu kezde yukarı doğru geçti hızla. Skora baktım. Maç 2 – 2 berabereydi. Üçüncü mesajdan sonra ancak uyandırmıştı telefonum. Bunu ekrana bakınca anladım. Hoş o anda aradı ama daha ses duyulmadan meşgule attım Fatma’yı. Daha odamı net göremezken değil Fatma başbakan arasa konuşmazdım. Gerçi zaten onunda benzine zam yapmak gibi önemli görevleri arasında beni araması düşünülemezdi. Savaş’ta yarım saat kadar önce aramış. Saate baktım, öğleni çoktan geçmişti. Midemde çöl susuzluğu gözlerimde tonlarca ağırlık yataktan kalkmak ağır siklet boks maçını kazanmak gibiydi. Zorladım kendimi kalktım. İçimde yaşamak ağır geliyor bana düşüncesiyle havasızlıktan boğulmak üzere olduğum odamın camını açtım. Pencereden dışarıya ağır metalik bir koku çıktı. Halım hala ıslaktı ama içimden temizlemek gelmiyordu. Rengi de oldukça değişmiş, iyice koyulaşmıştı. <<Cahildim dünyanın rengine kandım.>> Koyulaşan git gide görünmez olan ama öncesinde insana tatlı gelen rengine. Adı yok olasıca ki adını biliyordum, “adını mıh gibi aklımda tutuyordum. Ben ona mecburdum.”  Neriman uzun zamandır, bu evde yoktu. Yine de içeri güneş girince onu arıyordum. Yatak Neriman kokmuyordu. Önceleri kokusu vardı ama zamanla azalmış, şimdilerde yok olmuştu. Sonrasında evde herhangi bir anı kırıntısından onun kokusunu duymak için çok çabalamıştım ama nafile. En son bende bıraktığı bir kazağı vardı. Belki onda vardır o koku diye geçen gece koklamıştım. Evet onda derin derin bir koku bırakmıştı Neriman giderken. Almış hassasiyetle sağ tarafımdaki komidinin içine koymuştum. Ne kadar uzun kaybetmezse kokusunu o kadar iyiydi benim için.yok olan psikolojim için. özlemlerime  Ara ara yaptığım ve sanki herkeszden ziyade kendimden saklamaya çalıştığım şeyi yine yaptım. Kalktım önce komidini açıp nerimanın siyah kazağını sakladığım yerden buldum. Üzerindeki koku yok olmuştur diye korka korka yüzüme götürdüm. Ellerim hafif titriyordu. İçime çektim kokusunu. Hiçbir ten bu kadar güzel kokamazdı ki. Yatağımın yanına bağdaş kurup oturdum. İçimde köpek gibi bir yalnızlık vardı. Nereye çıktığı belli olmayan sokaklarda kaybolmuş gibiydim. İnsanın her şeye alıştığı doğruydu. Peki ya alışmak istemiyorsa? Yine de alışmak zorunda kalışı işkence değil miydi? İçinde bulunduğum durum buydu. Alışacağımı biliyordum. Gideli uzun zaman oluyordu. Artık ilk günkü kadarda içimi acıtmıyordu evde olmayışı. Kokusunu çekiyordum içime o bile biraz olsun yetiyordu. Ama ben bu kaybediş siyah beyazlığına alışmak istemiyordum. Tüm sorun bundan kaynaklanıyordu. Beni buna alıştıran ne varsa ki bu yaşamın kendisiydi, onu yok etmek ona zarar vermek ve ortadan kaldırmak istiyordum. Gece olunca sanki hem içimden hem de şehirdeki tüm terkedilenlerin içinden başlayıp sabaha kadar susmayan çığlıkları duyuyordum. İnsan acıya uyuşmadan zor katlanıyor. Evet, katlanıyor belki ama parça parçada yok oluyor. Gerçi uyuşunca da yok oluyor ya. Belki biraz daha uzun sürüyor uyuşunca. Sabah yine boşluk, sabah yine gökdelenden düşüş. Derin bir iç çektim, katladım koydum kazağı yerine. Sıkıca kapattım çekmeceyi. Umarım kokusu birkaç gün daha kalırdı. Acıkmıştım ama canım bir şeyler yemek istemiyordu. Kalktım duş aldım giyindim. Saçlarımı bile kurutmadım. Mesajlara cevap vermeden evden çıktım. Her zaman gittiğim kafeye gidip bir çay, iki poça söyledim.  Yan masada bir adam elindeki telefona gömülmüş arada bir çayını yudumluyordu. Tahta masalarda öğleden sonrası gölgeleri oluşmaya başlamıştı. Sanki hayatımın hiçbir döneminde erken kalkmamış gibi hissetmeye başladım. Geçen günkü simitçi yine oradaydı. Fakat çocukla annesinin geçtiğini görmedim. Belki ben gelmeden önce geçip gitmişlerdi. Çayımın yarısında Fatma aklıma geldi. Açtım baktım mesajlarına.

<<Günaydın canım>>

<<Daha uyanmadın mı? Bu gün boşum bir şeyler yapalım mı?>>

<<Canım ben dışarıya çıkıyorum. Uyanırsan ara buluşalım>>

Gibi saçma sapan şeyler yazmıştı. Çevrim içi olduğumu görünce anlık mesajlaşma uygulamasından yine yazacak oldu. Fakat ekranda “Fatma yazıyor…” yazısı görünüp kayboldu. Belli ki vazgeçmişti. Umursamadım. Ama içimde arı kovanına çomak sokmak gibi bir merak belirmişti. Aradım. Heyecanla açtı telefonu ama belli etmemeye çalışıyordu. “Napıyosun canım benim?”

“İyiyim Deniz. Sen napıyorsun? Nerdesin?” Deniz mi? Vay sürtük. Anında resmiyete bağladı işi.

“İyilik bizim yerdeyim kahvaltı yapıyorum gelsene dışarıdaysan aramışsın ama uyuyordum ondan açamadım.”

“hımm anladım.” Hayal kırıklıklarını toparladı herhalde. “Tamam, birkaç dakikaya ordayım”

“Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattım.  Beş dakika kadar sonra daha önce hiç görmediğim kısa boylu etine dolgun bir kızla birlikte geldi. Uzun saçlıydı kız ve kırmızı bir deri ceket giymişti. Masamın önüne takı takmaya çıkmış kız tarafı gibi dizildiler. Bir şey söylemediğimi görünce Fatma konuya girdi. Kısa bir etek ve altına transparan siyah çorap giymişti. Bileklerine kadar botu vardı. Saçları maşalı koyu bir makyaj yapmıştı. Kimin nişanı vardı kim bilir.

“Tanıştırayım Gamze mahalleden arkadaşım.”

Dolgun kız elini uzattı istemeyerek sıktım, gülümsedim. “Deniz bende memnun oldum” dedim.  Doğulu garson bana fena bir bakış attı. Herhalde şanslı bir piç olduğumu düşünüyordu. İçinden küfürde etmiş olabilir bilmiyorum.

“Otursanıza”

“Yok ben işe geç kalıyorum”

Vay bir de çalışıyormuş. Fatma da bir işe girse de kurtulsam. Ailesine destek olacağına fantezi yapıyor.

“Peki öyleyse başka zaman otururuz memnun oldum tekrardan.”

“Bende teşekkür ederim. Gel bebeğim seni kocaman öpeyim” görmekten hoşlanmadığım kız öpüşmelerinden birini yaptılar. İyi ki lezbiyen arkadaşım yok diye mutlu olmakla meşguldüm. Dolgun kız uzaklaştıktan sonra Fatma karşıma oturdu.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk, sonunda uyanabilmişsin tebrik ederim.” “Saol ya. Cidden başardım. Çok çabalamadım ama. Arayan soran çok oluyor işte naparsın.

“Doğrudur, gerçi sen çoğuna cevap vermiyorsundur da. Israr ediyorlardır tabi.”

“Fatma seni öldürürüm.” Ciddiyetle söyledim ama kahkaha atarak karşılık verdi. Sonrasında bende güldüm. Telefonuna gelen bir mesaja cevap verdi. Başında biten bana gıcık olduğunu düşündüğüm (aslında bundan emindim) garsona bir sütlü kahve siparişi verdi.

“E anlat bakalım ne yaptın ben uyanana kadar.”

“Valla gratise gittim. Önce bir kaç makyaj malzemesi aldım kendime. Birkaç tane oje, sonra işte zaten Gamze’yle buluştuk bir çay içtik buraya geldim sonra”

“O ne iş yapıyormuş”

“Markette kasiyer. Öğlen gidecekmiş işe geç çıkacak. Sonra sen aradın zaten”

“Rahatsız etmedim inşallah” Göz kırparak dalga geçtiğimi belli ettim. Gülümsedi saçlarını geriye doğru attı. Saçlarını ellerime dolayıp çekesim geldi o an. Bir şey demedim. Caddede ani fren yapan bir arabanın sesine döndük. Sola kırıp direksiyonu devam etti. Kaza olmadı.  Gözlerinin içine baktım sonrasında. Güldü. Es geçti cevap vermeyi. Bu kızla yatacağımı o an anladım. Ama Neriman bununla ilgili ne derdi bilemezdim. Bakıştık üç saniye geçti. Hayatımın en iyi üç saniyesiydi. Neriman’ı hiç düşünmediğim üç saniye.

“Sen nasıl oldun?”

Caddeye kaydı bakışlarım. <<Bilmiyorum>> sessizleştim. Vazgeçtim sonra metanetli olmaktan. İçime kaynar sular dökülmeye başladı. Hissediyordum. En olmayacak soruyu sormuştu. “Bilmiyorum. O değil de içsek mi?” önümde bir bardak içki olsaydı kafama dikerdim. Ama yoktu. Neriman’da yoktu. Fatma vardı. Onun gibi kokmayan, onun gibi gülmeyen, onun gibi seslenmeyen biri. Lacivert ojeli parmakları çaya uzanan elimi yakaladı.

“İyi olacaksın. Özür dilerim. Yanındayım. Neyse boş verelim şimdi bunları. Zaten gayet iyi gözüküyorsun. Sormadım farz et.”

<<Ebenin am*. Ama sormuştun>>

“Kalk takılıp kalmayalım burada gezelim. Bir yerlere gidelim. Bir şeyler yapalım. Bu saatte içilmez daha. Akşam zaten çocuklarla buluşuruz.”

Dudak parlatıcısını yeni keşfettim. Bana yaklaştıkça burnuma çilek kokusu geliyordu. Ama ruhunu hala bulabilmiş değildim. Liseden bu yana…

Gün boyunca aptal aptal şehirde dolaştık. Alışveriş merkezlerine gittik. O benim için zerre anlamı olmayan vitrinlere bakarken ben çevreye acaba Neriman’ı görür müyüm diye korkak bakışlarla göz gezdiriyordum. Hepsi kayıtsız kaldı. Fatma’ya elbise gösteren bir satış elemanın iki kez göz kırpışına bile aldırmadan, günü tamamladım. Fatma kendine birkaç kıyafet aldı. Zorla da olsa bir bira içmeme izin verdi ve en sonunda akşam bizimkilerle buluştuk.  Bar bayağı kalabalıktı. Çok fazla insan olması beni boğuyordu. Ama başka bir yere gitmeyi teklif etmedim. Zaten bütün gün bu kalabalıkların içinde dolaşmıştık. Salak salak insanlar sırf instagramdaki fotoğraflarında güzel gözükmek için hiç ihtiyaçları olmadığı halde kıyafet aldılar. Hele Fatma oldukça zor beğeniyor bir girdiğimiz dükkanda en az yarım saat kalıyorduk. İstememe rağmen ısrarla benimle fotoğraf çekinmekten de bıkmadı. Alışveriş merkezinin yürüyen merdivenlerinde, dışarıdaki banklarda, yılbaşı için süslenmiş çam ağacının önünde ve saçma sapan herhangi bir yerlerde bir sürü fotoğrafımız oldu. Ben pek farkında değildim ama galiba Fatma benim sevgilimdi. Neriman’ı kızdıracak şeyler yapmaya başlamıştım.

“Bugünde hiç kimse konuşmuyor. Herhalde herkesin canı bir şeye sıkkın. Neyiniz var sizin konuşsanıza” dedi Ece. Yanımda oturan Fatma’nın elleri rahat durmuyor masanın altından bacağımı sıkıyordu. Ama bizimkilerin bunu pek fark ettiği yoktu. Kaçıncı birasıydı ki henüz? İkinci falan olmalıydı. Sarhoş olmuş olamazdı herhalde. Savaş cevap vermedi omuz silkmekle yetindi. “Bir şey yok, kalabalık baksanıza konuşsak bir birimiz zor duyacağız.” Yan masada oturan dört kız iyiden iyiye bir muhabbet döndürüyordu. Siyah saçlanın mine eteğinin altında siyah transparan çoraplarına ve uzun bacaklarına bakarken Fatma ulaşmak istediği yere doğru yavaş ama emin adımlarla ilerliyordu. Savaş Fatma’yı çabucak süzdü. Elini havaya kaldırıp garsona gelmesini işaret etti.

 “Bize dört bira”

“Bitmedi ki olum daha” dedim. Sadece benimki değil hiç kimsenin ki bitmemişti. Fondip yaptı üç parmak kalan birasını. “Nasılsa bitecek bu gece benden.”  Ecem asıl sorunun bizde değil Savaşta olduğunu anlamıştı o an. Derdini çok anlatan biri değildi. Saçılıp dökülmezdi ama belli ki bu akşam bir sıkıntısı vardı ve bunu anlatmak için sarhoş olmak istiyordu. Benimki konuştu. Eli hala bacağımdaydı. Her halde kaçarım diye korkuyordu.

“Neyin var? Anlatmaya başla bence”

Oysa yanlış yapıyordu Savaş anlat deyince anlatacak bir adam değildi. Üzerine gitmemek gerekiyordu. Böyle açılmazdı onun içi. Garson biraları masaya bıraktı. Az önce dikizlediğim kız bana küçük bir bakış attı. İlgisini çekmemiştim ne yazık ki. Sigarasından bir yudum aldı aynı anda hayalarımın okşandığını hissetmeye başlamıştım.

“Bir şeyim yok.” Büyük bir yudum daha içti Savaş. “Valla sen anlatana kadar bitmez bak bu gece biliyorsun dimi?” diye çekişti Ece. “Ben yarın işe gideceğim erken kalkmam lazım. Deniz’in pek bir sorunu yok Fatma’da çalışmıyor ama sen konuşmaya başla bence.”

Koyu renkli ruju mekânın loş ışığının altında dudaklarını yok gibi gösteriyordu. Fatma’nın karşımda en yakın arkadaşımızın bir derdi varken beni inatla rahatlatma çabalarına karşılık sinirim bozuldu. “Sarhoş musun sen?”diye dönüp ansızın tersledim. Çekti elini ansızın. “Keşke sarhoş olsam” dedi atarlı atarlı. “bi lavaboya gideyim ben” kalktı.

“noluyo olum napıyosun kıza”  diye çekişti Ece.

“aman bıktım ya aynı mevzular hep git bak şuna hemen gelmeyin makyaj mı tazeliyor başka bir şey mi yapıyor ne yapıyorsa yapsın yıka yüzünü kendine gelsin.”

Ece kalktı Fatma’nın peşinden gitti.

Savaşın bizle pek ilgilendiği yoktu. İki yudum daha içip sola döndü boşluğu izlemeye başladı.

“Olum neyin var anlatsana tamam hadi kızları s*ktiret benden de mi saklıyorsun?”

Az önceki kız yine bana doğru bakmaya başladı. Kül tablasına sigarasını söndüren elleri sonrasında içkisine dokundu.

“Babam hasta Deniz. Bu kez ağır hasta. Geçen sene geçirdiği felç iyice vücudunu bozdu. Şimdi de tansiyonu düzensizleşti. Atlattı derken dün yine benden habersiz acillik olmuş. Bu gün öğrendim.”

“söleseydin ya gelirdik”

“benim bile yeni haberim oldu diyorum. Annemle gitmişler. Doktor yatacak diyor”

“ne yapabiliriz peki çaresi yok mu? Tamam hastanede yatsın iyileşecekse ama tedavisi olmalı”

“Bilmiyorum randevu aldık haftaya götüreceğiz tekrar. Olmadı özel hastanede kontrol ettireceğiz. Ama hoşuma gitmiyor. Sürekli yatıyor. Gezinemiyor gücü yok.”

İçim acıdı. Babasızlığın nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Fatma’nın da babasını kaybettiğinde düştüğü durumu biliyordum. Acıya dair her şeyi neredeyse biliyordum.

“sıkma canını bir şeyler düşünürüz. Yanındayız. Olmadı başka bir hastaneye gideriz. Hele bir teşhis konsun”

“öle öle. Çok sıkmıyorum kötü bir durumu yok ama insanın canı sıkılıyor işte”

“olum ortada daha fol yok yumurta yok. Daha hastalığı bile belli değil. Adam genç değil tansiyon falan olur mutlaka ama bir görünsün ona göre hareket ederiz. Merak etme sen”

“Eyvallah”

Kızlar döndü. İsteksiz isteksiz oturdu Fatma yanıma. Yaptığı çok normalmiş gibi onu hoş görmeyip kırmış birde şimdi gönlünü almak zorundaymışım gibi hissettiriyordu.

“Öttü mü bizim bülbül” diye sordu Ece. Ece’ye doğru ters ters baktı Savaş şişeyi ağzına götürürken. “Salak salak konuşuyorsun” dedi.

“Ama bebeğim sende söyle o zaman bak biz senin en yakın arkadaşlarınız. Hiçbir şey anlatmıyorsun” diyerek koluna girdi Ece.

“Babası biraz hastaymış üstüne gitmeyin adamın. Bakacağız çaresine hele bir doktora görünsün.”

Bizimkiler “geçmiş olsun” dedi anlaşmış gibi hep bir ağızdan. Oysaki “geçmiyordu a**na koduğumun dünyasında bir s*kim geçmiyordu…”

“Abartacak bir şey yok canım sıkıldı biraz. Bakalım doktorun teşhisinden sonra belli olacak her şey” dedi Savaş ve içmeye devam etti. İnsanların onun dertleriyle kaybedecek zamanı olmadığını düşünüyor gibiydi. En yakın arkadaşları da olsak zihninin bir yerinde hep yabancıydık ona. O da kendine yabancıydı büyük ihtimalle. Dikkat çekmeden silik yaşamayı tercih ediyordu. Ne birileri derdini sorsun, ne de o birilerine dert yansın, kendiyle ilgili tüm sorunları tek başına çözümlemek sorumluluğunu üstleniyordu. Bunu yaptığında üzerine gitmenin pek fazla faydası olmadığını bildiğimden üzerine gitmiyordum. Bu meseleyi ciddi anlamda konuşabilmemiz için en az iki gün geçmeliydi. Sıcağı sıcağına bir şeyler konuşulmazdı Savaşla. Önce kendi kafasında bitirmeliydi olayı. Sonrasında zaten anlatırdı.

İçkiler ikiye, üçe katlanınca bizimkilerde kendi havasına döndü. Bir muhabbet geçiyordu herkes bir şeyler konuşuyordu, mekânın havası kararmaya duman altı olmaya başlamıştı. Garson gelip yan camları açınca herkes sigaraya yüklendi. Ses çıkaran yoktu. Uğultu gürültüye dönüştü, kafam pudinge. Yerimden kalktım lavaboyu işaret ettim ve sendeleyerek yürüdüğümü hatırlıyorum. Nefes alışverişlerimi on metre uzaktan duyanlar vardır şimdi. Biranın tadı içtikçe neden güzelleşir ki? Neriman uyumuş mudur acaba? Arasam mı ki? Ama numarasını sildim. Telefonumda normalde hemen girebildiğim rehbere beş sefer denemeden sonra ancak girebildim. N, n  n Neriman? Yok! Neriman yok. Neyse ya yoksa yok. Holden koridora doğru adım attım, koluma dokunan şeyin ne olduğunu anlamak için arkamı döndüm. Az önce kesiştiğimiz kız “Merhaba” dedi.

“merhaba tanışıyor muyuz? Gibi bir şey demeyeceğim. Ben Deniz”  Elini uzattı, siyah ojeleri ince uzun parmakları, keskin hatlı bir yüzü vardı. Koyu saçları dolgun göğüsleri, benimse bacaklarına bakmaktan kendimi alamayışlarımın arasında elini sıktım. “Ben de Tuğçe memnun oldum.” Olacaksın tabi yavrum dedim kendi kendime. Bu gece bu kızla sevişeceğimi anlamıştım. “Çok tatlısın. Sabahtan beri beni kesiyorsun farkındayım.” Gülümsedim. “Çok özür dilerim lavaboya girmem gerek bekler misin?” bekleyeceğini biliyordum. Tuvalete girip çıktım. “Evet, seni kesiyordum. Sende çok tatlısın.” Köşede durmuş muhabbet ediyorduk. Kafam açılır gibi olunca bir yandan da bizimkileri gözlemeye başladım. Fatma görürse yanımıza gelir ve bu gece tek başıma uyurdum. Kızın gözleri gözlerimden gitmiyordu. Beni istediği her halinden belliydi. Karşımda temel iç günü filmini çekiyordu. Bense filme dâhil olabileceğim yerde izliyordum. Aklıma ilk gelen cümleyi kurdum.

 “Bize gidelim!” söylediğim bu saçma sapan cümleye her şeyi mahvettiğimi düşünmeye başlamıştım. Oysaki ne kadar sarhoş olursan ol karşısındakine ışık saçan iki göz parladı gözlerimin içine. Daha önce hiç yaşamadığım bir cesareti ulu orta seriyordu karşımdaki kız.  Ellerimi ellerinin içine aldı. Altıma etmek üzere olduğumu işaret edip çabucak tuvalete gidip geldim. Deliği tutturabildim mi bilmiyorum. Kapıda çıktığım gibi sıcak yüzü yüzümü yaktı.

“Tamam, gidelim ama önce küçük bir işim var.”

Uzaktan onu izlerken arkadaşlarının yanına gitti. Kalkacağını söyledi sanıyorum. Bende bizimkilerin yanına gittim. Savaş heyecanla bir şeyler anlatıyordu. “Benim gitmem lazım. Bir arkadaşımla konuşacağım.” Fatma “Noldu kötü bir şey mi var?” diye sorguladı.

“Önemli değil gitmem lazım yarın anlatırım. Hesabı siz halledin. Sonra hesaplaşırız”

“Gelmem gerekiyor mu? Gerekiyorsa söyle birlikte halledelim” dedi Savaş.

“Hayır önemli değil. Biraz konuşup eve geçeceğim. Yazarım size” diyip son yudumdaki biramı içip masadan oturduğum gibi ayağa kalktım. Hepsi alkollü olduklarından fazla ısrar etmediler. “Dikkatli ol” dedi Ece.  Fatma ne olduğunu anlamak ister gibi suratıma anlamsızca bakıyor, fakat bir şey diyemiyordu. Yanaklarından öptüm. “Canım seni gece arayacağım. Uyumazsam tabi. Önemli bir şey yok bitanem” dedim. Mutlu bakışlarının ardından duman altı mekandan kapıya çıktım. temiz havayı içime çektim. Şehrin ışıkları kayıp kayıp tekrar olduğu yere geri geliyordu. Belki de bana öle geliyordu. Yolun karşısında bacaklarından tanıdığım Tuğba bana el etti. Yanına gittim. Dudaklarından öptüm. Birlikte evime doğru kol kola ilerlemeye başladık. Ev yakındı, ayılmamız uzak. Karanlıklar içerisinden soğuk apartman kapısına tutunduğumu biliyorum. Tuğba’nın ateş topu elini tuttuğumu biliyorum. Merdiven korkuluklarına yaslandığımı, sonra korkup kendimi duvar tarafına attığımı biliyorum. Kapıyı açtığımı biliyorum. İçeri girdiğimizi, yatağın üzerine onu attığımı birbirimize perçinlendiğimizi de biliyorum. Ne ara çığlık attığını evden çıktığını, üst komşunun alt komşunun ne oluyor diye çıkıp bana ters ters baktığını. Benim don paça kapıdan bir şey yok dediğimi içeri girip uyuduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Herkese oluyor mu bilmiyorum ama alkollüyken yaptığım şeyleri ayıkken zamanla hatırlıyorum. Ertesi gün sahne sahne gözümün önüne geliyor gün içinde. Ağzımın içi ağaç sakızı tadı, dişlerimi fırçalamak için güç kollamaya çalışıyorum. Yatağın içindeyim. Gözlerimi açtığımda odanın soğuktan uyuyamadığımı anladım. Meğer kanepedeymişim. Üstüm açık kalakalmışım kanepede. Pencereden yarım yamalak güneş vuruyor, onun bile hali yok sanki. Yüz maskesi yapmışım gibi bir kasvet yüzümde. Odanın içine bakıyorum her şey yerli yerinde. Telefonumun uyarı ışığı yanıp sönüyor kim bilir kim kaç kez aradı, ya da kim mesaj attı. Etrafa iyice göz gezdirdim. Tuğba’nın neyden korkup kaçtığını anlamak için. Etrafta anormal bir şey olmadığı gibi canım evim bana üstüne üstlük çok huzur verici geldi. Büyük ihtimal öyleydi de. En çokta benden başkası yokken. Ama Neriman? Ona haksızlık etmemem lazım. O varken de güzeldi.

Yarım saattir eve gece geç geldiğim için kavga ediyorduk. Duyanda evliyiz zannederdi. Ama asıl mesele bizim kavga etmeyi sevmemizdi sanrım. Ses tellerini yırtarcasına bağırdı “Defol git diyorum ya! Git hayatımdan! Bıktım usandım yalanlarından, yanlışlarından hep aynı şey!” karşımda sinirden titriyordu. Elini fiskosun üzerinde duran sigaraya uzatsa anında müdahale edecektim. Belki de oda vazoyu alıp sonunda kafama geçirecekti. Kızdığında ne yapacağı belli olmuyordu. Bütün ihtimalleri düşünmek zorundaydım. Hepsini hepsini! “Ya ben sana ne zaman yalan söyledim. Gittik arabamız bozuldu! Geç kaldık işte hepsi bu. Sor Savaşa sor! Sor anasını satayım sor!” diye bağırdım. Neriman duymuyordu. Sorun o değildi zaten. Neriman ayrılmak istiyordu. Topladı eşyalarını, her sinirlendiğinde yaptığı gibi giyindi attı saçlarını arkaya, yüzünü döndü kapıya. İçimden Allah’ın belası git defol daha da gelme demek geliyordu ama. Demiyordum. Sinirle saçlarımın arasına daldırdım ellerimi. Mutfağa gittim. Bir bira aldım. Açtım, kapağını duvara fırlattım. Çarptı döndü buzdolabının arkasına düştü. Umursamadım gittim kanepeye oturdum. Delilik nöbetlerime az kalmıştı. Bir hafta sonra doktora gidecektim. Doktor küçük bir etikete bir şifre yazacak, şifreyi eczacıya çözdürecektim. Sonuç prozac çıkacaktı. Alacaktım ilaçları ama kullanmayacaktım. Kendime bir dolu “buna ihtiyacın yok” gibisinden telkinler edecek ama çok ihtiyacım olduğunu içten içe bilinçaltımda yaşayacaktım. Sağ elim bana iyi gelecek bir şeylere uzanmaya çalışırken, sol elim onu tutup geri çekmeye çalışıyor gibiydi. Bilinçaltımla, bilincim bir biriyle başlattığı kavgayı bir türlü sonlandıramıyor, bu yetmezmiş gibi Neriman’ tarafından terkedilmek korkusu ortaya çıkmış bir güzel boy gösteriyordu. Korkular korkuları, çok seviyorlarmış demek ki, çok geriliyorum acaba hasta olur muyum korkusu da başladı. Ben Neriman’ı kaybetmekten korkarken o açıp kapıyı gitmekle meşguldü.  Bu son gidişinden bir öncekiymiş meğer. Son gidişinde zaten tutamazdım ya. Bunda tutsaydım, belki son kez gitmezdi. Portmantonun üzerinde duran anahtarını aldı. Kırmızı paltosunu askıda bıraktı, kahverengiyi giydi. O zamanlar böyleydi işte, benim olduğu kadar onunda eşyaları vardı bu evde. Gerçi hala varda, üzerinde koku yok. Oda ayrı bir dert ya neyse. Neriman çıktı gitti. Bilmiyorum hangi kaldırımdan yürüdü, sağdan mı soldan mı devam etti. Direkt eve mi gitti yoksa arkadaşına mı? Kafenin birinde çay içmek mi istedi? Yoksa kimsenin onu göremeyeceği bir yerde ağlamak mı? Ben oturmuş bütün bunlara kafa yorarken o çoktan gideceği yere varmıştı. Benim biram bitmiş, ikincisini almaya da fazlasıyla üşeniyordum…

Kalktım lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Başımda dün gecenin aksine yavaşça azalan bir sızı vardı. Etleri dökülen bir cüzzamlı gibi hissetmeye başladım. Aynı zamanda benimle birlikte bu evde sanki yavaş yavaş ölüyordu. Bir şeyler midemi bulandırıyordu. Ruhuma bir araba çarpmış ve bağırsaklarımı asfalta yaymıştı. Kendimi toplayamıyordum. Ağır aksak adımlarımla kusmama ramak kala kendimi klozetin önüne attım. Kustum. Kustum. Kustum. Keşke unutmak istediğim şeyleri de böyle kusup klozetten akıp gidişini izleyebilseydim. Bir kez daha kustum. Toparlandım ayağa kalktım. Henüz hala yaşıyorsam bir umudum olmalıydı. Yüzümü yıkadım. Uzun bir yokuşu koşarak çıkmış gibi nefes nefese kalmıştım. Nefes alıp verdikçe beni kusturan şeyin akşamki içki değil evdeki koku olduğunu anladım. Birkaç kedi topluca ölmüş gibi kokuyordu ev. Dün kesin bir yerlere kustum ama hatırlamıyorum. O orospu da belki bu yüzden çekip gitti. Neyse ne! Ne olduğu çokta umurumda değil. Bir an önce temizlenmek ve defolup gitmek istiyorum. Üstümü başımı çıkarıp kendimi olabildiğince hızlı şekilde duşa attım. Üstün körü yıkanıp giyindim. Biri beni sanki evden silkmiş gibiydi. Ayakkabılarımı köşe başlarında bağladım. Aşağı caddeye sapıp nereye gideceğimi düşünmeyi sokak sonlarına bıraktım. Karakterime yalnızlık saplanıp kalmıştı. Kendime neden bu kadar acımıyordum. Kendime neden böyle davranıyordum. Bunun bir açıklaması yoktu, olmayacaktı da. Eski bir Teoman şarkısı mırıldanmaya başladım. Ben değil dünya fahişe. Dolmuşa attım kendimi. O simitçi orada yoktu. Sanırım bir daha onu orada görmekte istemiyordum zaten. Hava neden bu kadar soğuk? Ellerim üşüyor. Ellerim titriyor vücudum titriyor. Camdan süzülüp asfalta düşeceğim. Bir araba bedenimi çiğneyecek. Öylesine uzanıp kalacağım asfaltta. Üzerime basıp geçecekler. Çok fazla çok fazla bekleyeceğim birinin elimden tutmasını. Uzun zamandır bekledim galiba zaten birinin beni kurtarmasını. Fazla bekledim. Çok fazla bekleyince gelmeyeceğini unuttum, belki bütün bunlar bunun yansıması. O kızla sevişmeliydim. Ama yapamazdım. Neriman üzülür. Neriman beni izliyordu yapamıyordum. “Canım Neriman” dikiz aynasından bana bakıyor şoför ama neden? Beni tanıyor mu? Biliyorlar mı ayrıldığımızı. Gözlerim acıyor. Yanağım kaşınıyor neden olduğunu bilmiyorum. Yanağım ıslak aşağılık bir damla gözyaşı dökülüyor silmek isterken yanağımı çiziyorum kanıyor.

Otogarda inmek fikri güzel. Hava git gide soğuyor mu yoksa bedenim mi soğuyor bilmiyorum ama titremekten kendimi alamıyorum. Aptal bir turizm firmasının gişesine yaklaşıp sordum.

“En yakın zamanda araç hangisi var ve nereye gidiyor.” Bir bilet aldım ve otobüse bindim. Telefonum çalıyor. Fatma arıyor, whatsaptan birileri yazıyor, ilgilenmiyorum. Sürekli beni arıyor. Onu da mı öldürmemi istiyor? Telefonu elimde sıktıkça sinirleniyorum ama gözyaşlarım durdu. Daha iyiyim titremem yavaşça geçiyor. Aptal bir mesaj alıyorum.

“deniz polisler bizi arıyor evine git seni arıyorlar evinde ceset var demişler Fatma’ya şaka gibi

Neredesin sen hemen gelmen gerekiyor işi gücü bıraktım seni arıyorum aç telefonunu. Ev sahibinde aradı. Ne yaptın sen?” cevap vermiyorum. Hiçbir şey yapmadım ben biliyorum. Neriman’ım. Benim canım sevgilim. Gözlerin ne güzel bakıyordu yatak odasında uzanmış yatarken bile sırtında ekmek bıçağı. Neriman’ım canım sevgilim. Benim her şeyim. Seni çok seviyorum Neriman. Seni çok fazla seviyorum.

SON

PAYLAŞ
Önceki İçerikMutlu Olmak İçin Neden
Sonraki İçerikŞiirler Yazarım Güzelliğine
Çağlar Jm
"Hayata alışması uzun sürdü bir 28 yıl kadar falan. "Bu kadar yıl öğrendim bundan sonra öğrendiğim gibi yaşayacağım" kafasına girebilmek için çok çalıştı didindi. Şimdi git bak aretha franklin dinleyip kırmızı şarap içiyordur. Herhalde ölünce emekli olacak. Kaşıntılı bir baş kaldırısı var ama hadi hayırlısı... Üşenmemiş korku hikayeleri, şiirler falan yazmış, söz müzik yazarı insan evladı. Birde bu açıklamayı yazarken çok sıkılmış..."

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here