Ah! Keşke…

8
1073
Ah! Keşke...

Oldukça soğuk bir Şubat gecesiydi… Arabamı E5 kenarına çekmiş, uzaklardan gelecek bir yakınımı karşılamak üzere bekliyordum. Muhtemelen, yaklaşık yarım saat beklemem gerekecekti ve sağanak halde yağan yağmurun sesine bir de şarkıları ekledim. Zeki Müren’in dertli, Belkıs Özener’in eski zamanları özleten sesiyle dalıp gitmiştim, kendimden pek uzaklara…

‘’Sen uzaklarda değil

Damarımda kanımsın

Ben sensiz yaşayamam

Hayatımsın canımsın…’’

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem, hem çocukluk yıllarım, eski arkadaşlarım, hem de eski Türk filmleri gelir hep gözlerimin önüne. Masumiyet, saf sevgi ve içtenlik… Yine öyle oldu. Ben kendi tarihime dalıp gitmişken, arabanın sağ camına bir yüzün yaklaştığını fark ettim. Camı açtım ve sırılsıklam, siyah saçları hafiften yüzüne düşmüş, muhtemelen benden beş on yaş küçük esmer bir genç bir şey soracak gibiydi…

-Abim iyi akşamlar, ne tarafa gideceksin?

-Bir yakınımı bekliyorum, evim hemen şu caddeden beş dakika kadar aşağıda. Hayırdır kardeşim?

-Abi işten dönüyorum da, sanırım son otobüsü kaçırdım, yarım saattir bekliyorum.

-Bak ben yarım saate kadar buradayım, gel arabada otur. Otobüsün gelirse biner gidersin, gelmezse bir çaresine bakarız.

-Eyvallah abi, eksik olma

Ortaokul terk, gurbetçi bir genç… Florya’da bir restoranda garsonmuş Seyfullah… Ana baba Van’da, sekiz kardeşi memleketin farklı yerlerinde, sadece bir ağabeyi İstanbul’da yaşamaktaymış. Beş altı sene hayvan bakıcılığı yapmışlar. Sonra geçinemeyince, ailenin bütün evlatları kendi yollarını çizmişler gurbet ellerde… Büyük şehirlerde, büyük umutlarla… Hadımköy’de bir arkadaşıyla kalıyormuş.

-Eee Seyfullah, anlat bakalım, nasıl gidiyor İstanbul hayatı?

Seyfullah’ın bir gözü sağdaki aynada, otobüsün gelip gelmediğini kontrol ederek cevapladı.

-Zor şehir abi, işimiz de yorucu ama çok şükür. Elin eline bakmaktan iyidir, geçiniyoruz bir şekilde.

Ellerini ovuşturuyor, arada saçlarını düzeltiyordu.

-Ne zamandır buradasın?

-Yaklaşık iki sene oldu abi.

-Nasıl, gezebildin mi şehr-i İstanbul’u?

-Abi benim iki haftada bir gün iznim var. O da iptal edilmez, mesai yazılmazsa… O günlerde de Eminönü’ne gidiyorum.

-Hayırdır ne yapıyorsun orada?

Önce bir gülümsedi, anlatımına vücut dilini de dahil etti…

-Abi orada çok vapur var ya, bi de kuşlar… Yan tarafta balıkçılar, köprüde balık tutanlar… Arkada cami, hemen üstte Galata… Oradaki o koşturmacayı izlemek hoşuma gidiyor. Kuşlara simit atıyorum, köprüde balık tutanlarla sohbet ediyorum. Bazen vapura binip karşıya geçiyorum, aynı vapurla geri dönüyorum. Abi orası tam İstanbul!

-Evet Seyfullah, orası dediğin gibi tam İstanbul… İstanbul dünyanın kalbi ise, Eminönü’de İstanbul’un kalbi, haklısın…

Çok yoruluyormuş çalışırken, Kolay mı on iki saat garsonluk yapmak, zaten iki saati de yol da geçiyormuş. Ama olsunmuş, aileye o da katkı sunuyormuş. Babaları hamalmış, çok emek vermiş, belini sakatlayınca işi bırakmış. Şimdi babanın, ananın hakkını verme zamanıymış…

-Çok şükür be abi… Bizim memlekette çalışmayan erkeğe başka türlü bakarlar, yani afedersin kimse adam yerine koymaz, kız da vermez. Çok korktum İstanbul’a gelirken, çok da zor alıştım ama şimdi git deseler gitmem abi

-Gitme be Seyfullah, senin gibi güzel adamlar lazım bu şehre… Ama bak bir tavsiye; artık iki sene olmuş iş yerinde… Demek ki seni kabullenmiş, benimsemişler. Bir gün otur şefinin karşısına, güzelce anlat. Biraz daha az çalışırsan, haftada bir gün iznin olursa daha mutlu olacağını, daha candan çalışacağını söyle. İşini sevdiğini, İstanbul’da kalıcı olmak istediğini de ilave et.

-Ah abi ah… Ne güzel dedin. Keşke öyle bir şey olsa, Eminönü’nü çok özlüyorum on beş günde bir gidince hatta bazen gidemiyorum da… Ama abi ben öyle söylersem, kabul etseler bile paramı azaltırlar değil mi?

-Belki azaltmazlar, hem azaltsalar bile sen öyle güzel çalışırsın ki, yine arttırırlar.

-Abi…

Bir an, hem aynadan yolu kontrol etti, hem de heyecandan ne diyeceğini bilemedi…

-Abi ben helalimle çalışırsam hakkımı verirler değil mi… Patronum iyi adam, belki ona açılırım…

-Sen en üste gitme, önce senden sorumlu olan şefine git, o uygun yol bulur inşallah.

-Abi çok teşekkür ederim, fikir verdiğin için. İnan robot gibi yaşıyorum iki senedir. Hakkını helal et, ben seni sormadım. Sen neler yapıyorsun abi?

-Ben kendine fazla, hayata az koşturuyorum kardeşim… Dinliyorum hayatı, sonra bir şey demem gerekirse yazıyorum, anlayan anlıyor, anlamayan zaten bir daha gözüme bile bakmıyor.

-Abi be…  Kusuruma bakma, hiçbir şey anlamadım.

-Ne kusuru kardeşim, kolay mı kendini anlamaya çalışan bir adamı anlamak?

-Abi bazen benim de kafam karışıyor. Ne yapıyorum, ne için yaşıyorum, bazen kimim ben diye soruyorum… Allah’tan uykuya dalıyorum yorgunluktan. İnsan cevap aradıkça daha çok kafası karışıyor.

-Her şey zamanla oturuyor Seyfullah.  Hayat afacan, huysuz çocuk, zorlamaya gelmiyor. Huyuna, suyuna gideceksin, doğru yaşayacaksın, o vakit anlaşma şansın oluyor.

-Abi bir gün gelsene bizim restorana, sana güzel bir yemek ısmarlayayım. Valla çok mutlu olurum. Orada da yine sohbet ederiz.

-İnşallah bir gün gelirim ama bak ne diyeceğim, benim de ne zamandır Eminönü’ne gitmem gerekiyor. Senin izin gününde müsait olursam, birlikte gideriz belki, ne dersin?

-Allaaaah! Abi ne diyorsun, süper olur süper…

Onun Eminönü aşkından gerçekten çok etkilenmiş ve o manzarada o huzurlu halini görmek istemiştim…

Önce aynadan, sonra arkasını dönüp camdan dışarı baktı…

Abi otobüs geliyor, önümüzdeki hafta Salı günü, bu durakta sabah 10’da burada olacağım. Çok teşekkürler hayırlı geceler…

Elimi sıkıp, öyle telaşlı ve hızlı konuştu ki, ben hiçbir şey diyemeden çıktı gitti…

Salı sabahı bir şekilde kendimi ayarladım ve sözleştiğimiz saatte o durağa gittim… Bekledim, çok bekledim… Saat 12 olduğunda artık gelmeyeceğini anladım… Ben onun için ‘Abi’, o benim için ‘Florya’da bir restoranda çalışan garson Seyfullah’… O kısa sohbette, ne işyerinin adını öğrenmiştim, ne telefonlarımızı birbirimize verebilmiştik, beklediği otobüs ansızın gelince…

Ofise geçip Florya’daki bütün restoranları tek tek aradım… Sanıyorum altı ya da yedincisinde bulabildim Seyfullah’ın çalıştığı restoranı…

-Abim, abim hakkını helal et! Çok özür dilerim senden abi…

Sanki telefonumu bekliyor gibi konuşmama, selam vermeme bile fırsat vermeden anlatıyordu Seyfullah…

-Abi anam odun keserken baltayı ayağına vurmuş, köy hastaneye uzak, çok kan kaybetmiş, yoğun bakımdaymış. Kalktım gittim memlekete…  Üç gün kaldım. Doktorlar ‘Daha iyi durumda’ deyince geldim…

Sesini biraz daha kısarak devam etti, neredeyse fısıldıyordu…

-Abi şimdi işler yoğun, bana izin vermezler haklı olarak. Sen bana telefonunu ver, ben ne zaman iznim olursa ararım seni. Vermek istersen tabi…

-Kardeşim veririm tabi de, çok geçmiş olsun, üzüldüm… Sağlık sorunları izinlerine etki etmemeli, öyle iş olmaz… Şefinle konuşabilir miyim? İstersen konuşayım ne dersin.

-Yok abi aman… Şimdi başka şeyler olur, seni tanımazlar etmezler… Zaten bütün parayı memlekette bıraktım, kovarlar falan…

-Tamam kardeşim, anlıyorum seni. Allah kolaylık versin. Yaz telefonumu ve ne zaman istersen ziyaretime beklerim.

-Ben de seni beklerim abi. Bizde söz can pahasına da olsa tutulur ama ben tutamadım sözümü… Hakkını helal et.

-Ne demek, helal olsun… Sağlık her şeyden önemli… Kendine dikkat et, annen için duacıyım, çok geçmiş olsun…

-Allah razı olsun abim, selametle…

Düş kursa,

Kursağından ekmek geçirmezler adamın

Niyetlense gülümsemeye,

Birazcık gerçek bir mutluluk arasa

Yüzüne çamur sıçratırlar…

Bu kadar zor mu ki anlamak,

O kadar fazla mı, bir yüreğe mutlu olmak?

Eskitiyoruz bazı şeyleri hızla

‘Bazı şeyler’ hayat demek oysa

Yani hayatını eksiltiyoruz bazı yüreklerin

Bazı şeyleri es geçerek…

Oysa ürkek bir ceylan, kime ne zararı var

Zarar ne kelime,

Böyle yüreklerin dünyaya

Herkesten çok kârı var…

Ah bir anlayabilsek

Ah bir fark edebilsek

Ah…!

Keşke!

PAYLAŞ
Önceki İçerikRaftaki Sarmaşık
Sonraki İçerikGorgon Dergisi’nin 6. Sayısı Yayımlandı
Mehmet Gökcük
Eğitimci-Yazar 1982 yılında İstanbul’da doğan Mehmet GÖKCÜK, ilk-ortaöğretim eğitimini Tekirdağ’da, üniversite eğitimini ise İstanbul’da görmüştür. Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu mezunu olup, Beden Eğitimi Öğretmenliği ve spor eğitim merkezi yöneticiliği yapmaktadır. 2013 yılında yayımlanan ‘’Sevgi’li Aşk’’ ve 2016 yılında yayımlanan ‘’Sevgi’li Aşk: Eylül’’ isimli kitapların yazarı olmakla birlikte yazımına devam ettiği iki farklı proje (Roman ve Hikaye serisi) bulunmaktadır. Yazar, özellikle çocuklara sevgisini ifade edebilme peşine düşmüş ve bu niyetle beraber yoğun sosyal sorumluluk faaliyetleri sürdürmektedir. ‘’Adın kalır geriye, nasıl kalsın belirle Kaderini kendin çiz, haydi kendi elinle…’’

8 YORUMLAR

  1. Çok etkileyici bir anektod olmuş . Hayatta böyle insanların olduğunu bilmek hayatı yaşanılır özel bir yer kılması açısından çok güzel ve umut verici . 😊 Şiirler de çok başarılı ve anlamlı yer bulmuş yazının bütünlüğünü sağlaması açısından . ☺️

    Güzel yazınız için teşekkürler… 💐

  2. Çok güzel,çok etkileyici.hayatın gerçekleri.şiirlerinizle bütünleşmiş tamlık kazanmış.Emeğinize,yüreğinize sağlık.Kaleminiz dert görmesin.Başarılarınız daim olsun.Sabırsızlıkla yazılarınızın şiirlerinizin devamını bekler oldum.😊

  3. Etkilenmemek elde değil. Empati kurdum ama içinden çıkamadım. Kim bilir ne Seyfullah’lar var bu aziz şehirde.
    Kalemine, yüreğine sağlık…

    • Yine de empatik düşüncelerle farkında olma çabası değerli her zaman… Dediğin gibi bu kadim şehirde nice Seyfulah’lar var…
      Teşekkür ederim kardeşim, eksik olma…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here