Sahibine Ulaşmayacak Mektuplar/ Ahımı, Hicranımı Sakladım Gizli Tuttum

0

“BİR KENDİ GİBİ ZALİMİ SEVMİŞ, YANIYORMUŞ…”

“Zehra “ dendiğinde, küçük, ürkek bir kız hatırlarım yıllar öncesinden. Benim ortaokul yıllarımın sonu, sen ve senden bir ya da iki yaş küçük kardeşin için ise  ilkokul yıllarınızın başlangıcı olmalı. Sana ve kız kardeşine geç kavuşan anneniz, her gün -hiç şikayet etmeden-  ikinizi  evimizin karşısındaki okula getirip götürürdü. Üstelik sınıflarınıza kadar çıkar, paltolarınızı da size bırakmaz, yanında taşırdı. Bu önlem sanırım ders aralarında oynamaya çıkıp üşütmeyesiniz diyeydi. Kafesteki serçelere benzeyen, saz benizli, az sesi çıkan, belki de hiç çıkmayan, saçları bir örnek ve kısa kahküllü kesilerek birbirine çok benzetilmiş, annelerinin kuzusu iki küçük kız. Aramızdaki yaş farkından olmalı, sana dair başka bir anım yok. Kardeşimle yakındı yaşın. O da seni ne kadar hatırlar, bilemem.  Günlük yaşamın olası tehlikelerinden yalıtılmış camdan sarayınıza dönerdiniz okul çıkışında. Annenizin iki eli  ikinizin ellerini kavramış, geldiğiniz gibi giderdiniz, uysal ve tepkisiz.

Çok uzun zaman geçti ve ben  seni ve kardeşini  uzak çocukluk anılarımın bir köşesinde unuttum. Sonra  günlerden bir gün, öykünün kalanını anlattı eski bir komşu. Ekonomi üzerine eğitim almış ve bankacı olmuşsun. Annenin ve babanın övüncü olmuşsundur mutlaka. İş yerinden bir genci sevip nişanlanmışsın. Buraya kadar güzel bir öykü. Fakat öykünün bundan sonrasını hiç sevmedim ben. Evlenme arifesinde  kansere yakalanmışsın. Sen çok acı çekerken, en sancılı süreçte nişanlın beyefendi pes etmiş ve “ayrılmak istiyorum” demiş.Öylece bırakarak seni, bir başına, sevgisiz, ölünceye dek ısınmamacasına üşümeye terk ederek, büyük olasılıkla erkenden öldürerek ve buna aldırmayarak  çekip gitmiş. Ölümcül hasta olmasaydın, sen bu” sözde insanla” bir yaşam paylaşacaktın Zehra. Muhtemelen, bu merhametten uzak, bencil yüzünü hiçbir zaman görmeyecektin. Kim bilir,  belki de başka kötücül huyları ile sınanacaktı ortak yaşamınız. Sevgi, yaşamın içindeki darbelerle  sınanarak güçlenir oysa. Zorluklara katlanıp dağları delen Ferhat’lardan değilmiş senin Romeo’n. Nasıl da pamuk ipliğine bağlı, örümcek ağı güçsüzlüğünde bir sevmeme hali. Seni düşündüm, neler geçti içinden?  Öfke, hayal kırıklığı, şaşkınlık, inanamama, sonra bezginlik, aldatılmışlık, yalnızlık, bir kenara atılıverme? Sağlam insanların başa çıkamadığı, onca sağlıksız duyguyla, sen o halinle nasıl başa çıkabildin?

Kalkamaz olduğun yatağında kıvrılıp, yorganı başına çekip, hep sana öğretildiği gibi usul usul, tam bir hanım kız gibi “ahını, hicranını, saklayıp  gizli mi tuttun?” Yaşarken  erkenden ölmüşsündür diye düşünüyorum. Ya, o hayırsız sevgili, senin kalbini parçalayıp gittikten sonra, arkasına bakmadan, sana ne yaptığını hiç düşünmeden, nasıl devam edebilmiştir hayatına? Bana kalırsa, başka ve içi boş bir sevda yaratmıştır kendine. Çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Ama, içinde hala bir parça duygu kırıntısı kalmışsa, ölümünü geciktirecek sevgiyi esirgeyerek, ölümüne dek yanında kalmaya sabredemeyip terk ettiği, o genç kızın saf sevgisinin izlerini, bugünkü yaşamında aradığını düşünmek istiyorum. Sevgisiz, tek düze, heyecandan yoksun yaşamının içinde, sana ne yaptığının ancak ayırdına varmıştır belki de. Çok geç, sen yoksun artık. Genç ölümüne çok üzüldüm, başka bir mektupta da yazmıştım bu cümleyi: “ Genç ölümler  hep acıtır içimi”.Ama en çok ihtiyacın olduğunda sevgisiz bırakılarak ölüme terk edilişine yandı içim…Sevdiğin diğer herkesin, koşulsuz ve sınırsız sevgisi avutamamıştır seni, terk edilişin ve onun sevgisinin sahteliği ne kadar dokunmuştur sana. Ah Zehra, ah güzel kız, sana anlatmak ne kadar güç, bazı insanların aslında sevmeyi hiç bilmediğini ve sadece sevilmeyi sevdiğini.

Gittiğin yerde, mutlu olduğunu düşünmek iyi geliyor  bana. Dilerim,  o bencil, sevgisiz eski nişanlın senin olduğun tarafa gittiğinde, hiç karşılaşmazsınız. Ama olur da karşına çıkma cesaretini bulursa, sakın bağışlama onu.Sevgi yoksunu, hep almaya alışmış, koşulsuz sevmeye alışkın olmayan sözde insanların,  öteki dünyada da bağışlanmayı dilemeye hakları olmamalı.

Hoşça kal, huzurla uyu sevgili Zehra…

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Öznur Kanarya

İstanbul’da doğdu, fakat çocukluk ve ilk gençlik yılları Anadolu’nun güzel şehirlerinde geçti. En çok İzmit’i sevdi. Nitekim İzmit Lisesi mezunu olmakla övünür. İzmit’ten sonra sevdiği ikinci şehir Ankara’da, Mekteb-i Mülkiye’de okudu. Emekli Bankacıdır, hala benzer bir konuda çalışmaktadır. Bugüne değin okumayı, yazmayı, müziği hep çok sevdi. Gündelik yaşamın sıradan mutsuzluklarından bunaldıkça, sahibine ulaşmayacak ve ulaşabilecek mektupların yanı sıra, günü güzelleştiren büyük ve küçük şeyleri yazar amatörce. İstanbul’da yaşıyor ama bu şehre çocukluğundaki gibi aşkla bağlı değil. Bu nedenle, yakın bir gelecekte sevdiceği ile birlikte Ege’de, tercihan Datça’da yaşamayı düşlüyor.

Cevap bırakın