Metehan V Sevde #9 – Eksik Bırakılmış Bir Aşk Hikayesi

0

Hayatımda ilk defa memlekete gidecektim. Tabii bilmiyordum memleket ne demek.. Baktım ama gitmeden önce anlamına sözlükten. “Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer.” İmiş anlamı. Ben Sinop’ta doğmamıştım ve büyümemiştim de. Açıkçası doğduğumdan beri Kıbrıs’tan hiç çıkmamıştım. Olsun. Orada, bir köy vardı uzakta, gitmesek de görmesek de orası bizim memleketimizdi. Bir de Ordu var benim memleketim olan…

Benim annem Ayancık’ta doğmuş. Deniz kenarında küçük bir kasabanın en güzel manzaralı yerinde, kasabının hafif yüksekçe tarafındaki bir aile apartmanı orada büyümüş. Ormancı Dedem o tepenin ilk yerleşenlerinden imiş. Önce oraya beş katlı bir aile apartmanı dikmiş; sonra yoludur, suyudur, camisidir…  Ne gerekse hepsinin halledilmesini sağlamış. Şuan orada olan her şey dedemin elinden geçmiş yani…

Beş kat dedim ama en alt katı odunluk, en üst katı da kiler. Kalan üç katın en altında Dedem ve Nuriye Kadın, bir üstlerinde eşiyle birlikte Ramazan emmi ve en üstte de dayım ve yengem oturuyor. Sinop’a gittiğimde sırf manzarası çok güzel diye en üst katta kalırım. Akşam yatmadan önce balkona çıkar, ayın yansımasıyla bir kısmı aydınlanmış denizi izlerim; bana eşlik eden evlerin hafif yuvarlaklaşan ışıklarına göz kırparım. Bir de en üst katta kalmamın sebebi, kuzenim var tabii…

Gitmeden önce birlikte kitap okuduğumuz o bankta Sevdeyle buluştuk. Artık ilişkimiz o kadar ilerlemişti ki, yavaş yavaş ona karşı bir şeyler hissettiğimi anlıyor gibiydi. Ben her ne kadar anlatmak istemesem de, saklamıyordum işte anlıyordu. Kendime de şaşırıyordum fazlaca. İlkokula başladığımdan beri kızlardan kaçmış bir insan olarak, ilk kez bir kıza bu denli yakın ilişki kurabiliyordum. Ana okulu demiyorum çünkü ana okulunda sınıfta kızlarla evcilik oynayan erkeklerden biri de bendim.

“Sevde, bu hafta sonu yola çıkıyoruz. Sinop’a gideceğiz.”

Cümlemi bitirmemle yüzünün düşmesi bir oldu. Birden nasıl olduğunu anlamayarak, bir o kadar da istemli şekilde kollarımla kaldırmaya çalıştım. Sarıldım ona… İlk kez oluyordu bu, gerçekten sarılmıştım  ona. Kısa süre sonra korkuyla geri çekildim ve diyeceklerinden çekinerek kapadım gözlerimi. Bu sefer de o… Öptü beni yanağımdan. Sevdeyle tanıştığımdan bu yana dünyam yanıyordu, bir tek ben tutuşuyordum. Bana attığı o ilk bakışıyla yüreğime su serpmişti de kurtulamamıştım. Bu sefer de ahşap yangın merdivenini elime alıp kendim kurtulmayı başardım o yangından! Hasbelkader çok hızlı gerçekleşti her şey, Tanrı bize “Yeter artık bu kadar beklediğiniz.” Diyor gibiydi…

“Seni çok seviyorum.”

“Seni seviyorum” diyemedim, olmadı. “Seni çok seviyorum.” Dedim. Ne kadar sevdiğimi belli etmek için değil, karşılamazdı zira. Yalnızca diyemedim işte öbür türlüsünü. Ben o kadar çok seviyordum ki, seni çok seviyorum derken ki çok miktardan ziyade, sevgimi yumuşatıyordu. Omuzlarında sevgimin ağırlığını hissetsin istemiyordum zaar.

Beklemiyordum, biraz duraksadı ve:

“Sen yalan söylüyorsun Metehan.”

“Yalan mı?”

“Evet! Sen beni sevmiyorsun. Sen yalan söylerken hep kaşlarını kaldırıyorsun görüyorum. İşte bunu söylerken de kaldırdın, sana inanmıyorum.”

Bir şeyler söyleyecektim ki yukarıdan annesi bağırdı yemek için, yemeğe gitti. O, her gün uğramasını istediğim yolu düzeltmek yerine; kalbimin girişine bozuk satıh tabelası koyup gitti. Ben yalnızca daha tatlı görünebilmek için yapmıştım onu. Beni tatlı bulsun istemiştim… Çünkü annem, her kaşlarımı kaldırarak bir şeyler söylediğimde “Tatlış oğlum benim.” Diye severdi beni.

Gittiğimizin bir, bir buçuk hafta sonrasında falan işte… Yatmama yakın, üst katta balkondaki çekyatta uzanıyordum. Dedem geldi yanıma, doğruldum. Muhabbet ettik biraz, konuştuk. Bozuk satıhtan anlaşılacak olmalı ki konu bir süre sonra ona geldi. Sevde’nin nasıl olduğunu, neler yaptığını sordu. Ben de anlattım olanları dedeme. Sonra bana: “Bir su getir dedesinin kurban olduğu” dedi. Getirdiğim suyu ağır yudumlarla, kesik kesik, tam bir yaşlı edasıyla içti.

“Su kadar ömrün uzun olsun kuzucum.” Beni hep kuzucum diye severdi ama yalnızca yalnız kaldığımızda… Kimse bilmezdi. Devam etti:

“İlkokula başladığın zamanı hatırlıyorum, birlikte gitmiştik okula. Çabuk kaynaşmıştınız arkadaşlarınla. Hiç unutmam; bir iki sınıf atlayınca bana arkadaşlarının hep bir yerlerini kırdığını, kollarında bacaklarında alçıyla gezdiklerini anlatmıştın. O alçıya sınıfta sen hariç imza atmayan kalmazmış; sana da attırmak isterlermiş, çekinirmişsin. Bir o kadar da kıskanırmışsın. Ben ömrümün sonuna geldim artık, kalbim alçıda. İmza atmayanım kalmadı. Ne olursa olsun moralini bozma kuzucum. Eğer kalbine imza attıracağın kişileri iyi seçersen; ne yaşadığın evine tadilat yaptırırsın ne de taşınmak istersin… Sevgi rağmenler taşır, önemli olan sevgine layık olanı bulmak… Haydi Allah rahatlık versin benim kuzum.”

İki yanağından öpüp, kocaman sarıldım. Aşağı kata yatmaya indi. Tam iki gece sonra, bir daha hiç öpemedim zaten.

Taşınmak zorunda kaldı… Bu gün onu bir Ahmet Aslan’ın Susarak Özlüyorum şarkısıyla anarak, ağzından düşürmediği iki kelimeyle yad ediyorum:

“Şark ısıdır!” gerçekten de öyle imiş çok sonra öğrendim…

Kuzun Metehan, ısından mahrum büyüyor Dede…

(..)

Paylaş

Yazar Hakkında

Ercüment Yöndem

1998 yılının ilkbaharında Bursa’da doğup bu dünyadaki varlığını sonbahara sevdalı bir biçimde devam ettirdi. Lise eğitimini Özel Final Anadolu Lisesinde tamamlarken edebiyata sürekli artan ilgisine asla ket vurmadı ve lise döneminde 3. Uluslararası Bursa Su Kongresi Şiir Yarışmasını kazanarak kendisine bir pencere araladı. Lise dönemini senaryosunu üstlendiği “Kulaktan Kulağa” isimli bir tiyatro oyununun sahnelenmesiyle sonlandırdı. Eğitim öğretim hayatı Bursa’da başlamış olan yazar, Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenci olarak Bursa’da sürdürmekte. 5 yıl süresince düzensiz blog yazarlığı yapıyor ve yazma eylemini “yapraklarını dökmek” olarak tanımlamakta.

Cevap bırakın