Captain Fantastic: Ebeveyn Olma Cesareti

0

“Nasıl anne/baba olursun ?” sorusunu duyduğumuzda, olayın maddeye bağlı olan şartları gelir çoğumuzun aklına. Evlenmemiz gerektiğini, aile olmak için gerekli şartları hazırlamamız gerektiğini söyleriz. Biraz daha romantik düşünebilenlerimiz, önce aşk gerektiğini, yoğun sevgi kokan bir yuvanın şart olduğunu söyleyerek biraz daha manevi tarafa kayabilirler. Cevabımızdan sonra dönüp tekrar soruya baktığımızda ise içimizde kendi cevabımızdan doğan bir tatminsizlik, bir boşluk hissederiz.   “Nasıl anne/baba olursun?” sorusunun bizden istediği cevabın bu olmadığına, geçerli bir sebebimiz olmasa dahi emin oluruz. “Nasıl?” kelimesi üzerine yoğunlaşarak “belki de ‘sen nasıl bir anne/baba olursun?’ diye soruyordur.” gibi kanaatlere yönelip, daha tatmin edici cevaplar aramaya başlayanlarımız olacaktır. Bu soruyu ciddiye alacak kadar bu kavramlara önem veren her insan için, bu noktada değişmeyecek bir şekilde “iyi bir anne/baba olurum.” cevabı en bariz cevaptır. Bu cevap daha da büyük bir boşluğun, çok hızlı bir şekilde içimize yerleşmesine sebep olduğunda ise, aslında çok ama çok zor bir soruya muhatap olduğumuzu kavrarız. Bu nokta, çaresiz bir ruh haline bürünerek düşüncelere dalmamıza sebep olabilir. Çaresizlik ise en marjinal cevaplara bile makul gözüyle bakmamızı, en olasılık dışı ihtimallere bile mümkündür dememizi sağlayabilir. Şapşal gibi hissetme ve ufak bir aydınlanma yaşamış olma hissi arası bir duygu ile, hafif de çekinerek “acaba bu bir soru olmayabilir mi ? Acaba bizden sonuna bir soru işareti yerine bir ünlem isteyen bilge bir cümle mi?” diye kendimize sorduğumuz anda ise, verecek bir cevabımızın olmadığını ama aranması gereken çok önemli bir cevap olduğunu fark ederiz. Filmimiz ise tam olarak o soru işaretini kaldırıp, bizlere “Nasıl anne/baba olunur !” diyerek cevabı sunmaya başlayan muazzam bir yapıt.

Uzun bir giriş gibi gelebilir çoğu insana ancak filmi izlediyseniz ya da izlediğinizde aslında bunun bir girişten ziyade, filmin merkezinde bulunan temel değerin betimlemesi olduğunu fark edebilirsiniz. Alışılagelmişin dışında bir ailenin içerisindeki, ebeveyn/birey/çocuk hiyerarşi dengesini işleyen filmin, aynı zamanda çok sıradan bir ailenin içerisindeki çatışmaları da gösteriyor olması ve bunları tek bir aile üzerinden yapabilmesi, filmin “başarılı” sıfatını alabilmesini sağlayan ana unsurdur. Düşünün ki; bir otobüs içerisindeki evleri ile göçebe yaşayan, temel maddi ve ahlaki değerleri üzerlerinde bir baskı olarak kabul etmeyen, eğitimi aile içerisindeki düzene yedirerek tam zamanlı bir okul halinde yaşayan, özetle bizim kabul ettiğimiz diğer aile tanımlarının neredeyse tamamını yıkan ve bir bakıma bu sayede gerçekten mutlu olabilen hatta gerçek manada “aile” olabilen insanların hikayesi bu.

Film, bir bıçak gibi, ailenin hayatına orta yerinden keskin bir giriş yaparak başlıyor. İlk sekansa girişimiz o kadar sert oluyor ki afallamamak elde değil. Yemyeşil bir doğa içerisindeyiz. Ormanın nemini alnınızda, göz kenarlarınızda ve burnunuzda hissedebileceğiniz kadar yoğun bir atmosferin içerisinde sessizce duruyoruz. Bir geyiğin rutin beslenme eylemlerini birkaç karış mesafeden izliyoruz. Aniden saklandığı yerden şimşek gibi fırlayarak geyiği boğazlayan biri ile tüm huşu bozuluyor. Etrafta küçüklü büyüklü bedenler beliriyor. Hepsinin yüzleri ve vücutları tamamen çamur ile kaplanmış. Her halinden grubun en büyüğü, en yaşlısı ya da en yüksek rütbelisi olduğu belli olan adamın gelmesiyle bu av sahnesi tamamen ritüelistik bir havaya bürünüyor. Avı kutsarcasına bir seslikten sonra “Baba” olduğunu öğrendiğimiz karakter, elleriyle avı yakalamayı beceren “Oğul”a kendi elleriyle geyiğin ciğerinden kanlı bir parça kesip takdim ediyor. Sıcak ve kanlı olan ciğeri tereddütsüz olarak ısıran genç oğulun, artık “çocuk” olmadığı “Bugün, çocuk öldü. Ve yerine bir adam geldi.” sözleri ile Baba tarafından ilan ediliyor. İşte aile ile tanıştığınız ama aynı zamanda onları “ilkel” bir kabile ile karıştırdığımız an da tam bu an.

Bir derenin içerisinde, üzerlerindeki kanı ve çamuru temizleyen aile bireylerinin, bizi çok şaşırtacak simaları ortaya çıkıyor. Kızıl saçlı ve beyaz tenli kızlar, sarının en açık tonlarını bedeninde ve saçların barındıran küçük kız ve erkek kardeşler, karizmatik ve bilge bir yüze sahip orta yaşlarında bir babanın yüzü, naif, pürüzsüz ama çelikleşmiş derece katı bir duruşa sahip bir Abi… Hepsi bir araya gelerek o kadar rengarenk ve bir o kadar da ahenkli bir tablo oluşturuyorlar ki, daha gerçekten kim olduklarını bilmeden deminki vahşilikleri aklınızdan uçup gidiyor. Sırtlarında avları ile kamplarına dönüyorlar ve günlük sorumluluklarını yerlerine getirip eğitimlerine başlamak için hazırlanıyorlar. Bir yanda geyiğin postunu yüzen genç kızlar, diğer yanda bahçeyi sulayıp ekinlerine bakanlar, öteki yanda elleriyle kamp ateşini yakan genç bir çocuk… Tam anlamıyla herkesin kendi rolüne sahip olduğu kolonist bir yaşam örneği olan ailemizin yaşantısına bakıyoruz. Sonraki sekans eğitimlerinin bir kesitini izliyoruz. Meditasyon halinde aydınlık suratlar karşımızda huzur veren birer resim gibi duruyorlar. Yine bir anda sertliklerine tanık oluyoruz. Eğitmenliği üstlenen baba, çocuklarına bir insanın nasıl öldürülebileceğini ve onları öldürmek isteyen bir insanı nasıl durdurabileceklerini öğretiyor. Günümüz “modern” ve “düzgün” ailelerinde ise durum bunu tam tersidir. Şiddet içeren hiçbir şey çocuğun hayatında bulunamaz. Çocuk, pembe bulutlar üzerinde, süslenmiş insani değerler öğretilerek büyütülmelidir bizim dünyamızda. Bu yolla o çocuğun “iyi bir birey” olacağına inanır çoğumuz. Hele bir de onlara insan öldürmeyi, dövüşmeyi, yakın dövüş silahı kullanmayı, avlanmayı öğrettiğinizi söylersek bu modern ailelere, sizi linç etmek istemelerine yetip de artacak kadar sebep verilmiş olacaktır onlara. Bizim ailemiz içerisinde ise bunlar tamamen doğal ve gerekli eğitimler. Baba, düşmanı böbreğinden ya da karaciğerinden bıçaklamaları gerektiğini öğütlerken küçük kardeşin “Göğüsten saldırmak gerekmez mi ? Akciğerde açılan yara pnömotoraks yaratır veya darbe sternumun yanına yada kalbe gelir. Bu anında ölüm demektir.” demesi ile tamamen dehşete düşüyoruz. Sadece fiziksel eğitimin değil aynı zamanda kapsamı çok geniş bir bilimsel eğitime de tabi olduklarını fark ediyoruz bu sahnede. Zaten devamında gelen sahnede akşam kamp ateşi başında toplanmış  aile fertlerinin her biri, ellerinde kitapları ile sakin sakin oturuyorlar. O ilkel, vahşi, şiddete meyilli hava dağılıp yerini entelektüel bir dinginliğe, bilgelik taşıyan bir sükûta bırakıyor. Kameranın kısa bir tur atarak ellerdeki kitaplara detay girmesi ile kendi adıma söyleyebilirim ki büyük bir utanç hissi kapladı içimi. Dostoyevski, Jared Diamond, Brian Greene, George Elliot gibi dahi yazarların ve biliminsanlarının kitaplarını hafif bir roman okur edası ve zevki ile okuduklarını görünce, bunun bir film olduğunu bilmeme rağmen kendime hayıflandım elimde olmayarak. Bizim iyi eğitimli diyeceğimiz insanların bile okurken zorlanacağı eserleri rahatlıkla okumaları ve üzerine tartışabilecek kadar özümseyebilmeleri fevkalede hayranlık uyandırıcıydı. Tıptan bilime, sanattan doğaya kadar her konu üzerine okuyan, öğrenen, tartışan, paylaşan tertemiz zihinler bu ailenin üyeleri. Biraz eğlence ihtiyacı hissetlerinde ortaya çıkan enstrümanları ile hep beraber emprovize bir şarkı uydurup, büyük bir uyum ile çalmaları, birinin başlattığı ezgiyi diğerlerinin tamamlayarak ahengi korumaları derken, artık aklımızda ne ilkel ne vahşi ne de şiddete meyilli insanların zerresi kalmıyor. Bu ailenin yaptıkları her şeyi, hayatı anlamak ve ona uyum sağlayabilmek adına yaptıklarını kabul ediyoruz. Sorumluluk bilinci ile birbirlerine destek olarak yaşayan insanların güzel ilişkilerine bakakalıyoruz.

Ormanın derinliklerindeki bir av anından, bilimsel bir münazaranın yapıldığı ateş başına kadar şekilden şekle giren organik bir yapının hikayesini yaşıyoruz. Maddi ihtiyaçlarını, kendi elleri ile ürettikleri eşyaları, sahibi bir dostları olan dükkana satması için verip, belirli aralıklarla paylarını almaya giderek sağlıyorlar ki çok da maddi bir ihtiyaca gerek duymadan yaşadıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Şuana kadar karşımıza hayallerden fırlamış gibi duran bir aile profili çizen film, bir anda çatlakları ve karanlığı göstermeye başlıyor. En baştan beri haberdar olmadığımız Anne’nin 3 ay kadar önce akıl sağlığı ya da nörolojik bir sebepten dolayı hastaneye yattığını öğreniyoruz. Tüm ailenin özlediği ve dönüşünü beklediği, durumu gizemli ancak bir o kadar da sade bir anne figürünü temsil ediyor ailemizin Annesi. Bunu öğrendiğimiz anın üzerinden az zaman bile geçmeden, ailenin Abisinin, aileden gizli olarak üniversite sınavına girdiğini öğreniyoruz, dükkanın posta kutusuna gelen birkaç üniversite kabul mektubu sayesinde. Abinin kararsızlık halini ve ailenin aslında bu kadar güçlü dururken bir o kadar da dağılabilecek kadar hassas bir noktada olduğunu o kadar güzel gösteriyor ki film, işte o an filmin esas başladığı nokta oluyor. Gereken tek şey bir kırılma noktası diye düşündüğümüz anda, filmin fitilini ateşleyecek o haberi alıyoruz: Anne geçen gece bileklerini keserek intihar etmiş. Bu haber ile tüm aile uzun zamandır üzerlerinde biriktirdikleri hüznü, öfkeyi ve özlemi dışarı vurmaya başlıyor. Her ne kadar sağlam durmayı ve hayatın ne demek olduğunu öğrenmiş olsalar bile üzüntüden gözyaşlarına boğulup bir sürelikte olsa metanetlerini kaybediyorlar. Daha ben ekran karşısında o dramın izlerini üzerimden silememişken ertesi sabah tüm aile günlük rutinlerine ve eğitimlerine devam ediyorlar. Zorlu sabah sporlarını yapıyorlar ve filmin aksiyonu başlatan ilk cümlesi duyuluyor; Annemizin cenazesi ne zaman ?!

Kayınpederi ile çoktan görüşmüş olan Baba, ailesinin tüm bireylerine cenazeye gitmelerinin istenmediğini ve kendisinin, karısının ölümü yüzünden suçlandığını anlatıyor. Gerçek bir aile ve iyi yetiştirilmiş bireyler ise bu dayatmayı kabul etmemeyi, onların böyle bir hakkı olamayacağını ve annelerinin vasiyeti gereği cenazesinin yakım işlemi ile olması gerektiği konusunda hem fikir oluyorlar. Baba ise tüm bu özgür iradeyi çocuklarına kazandırmış insan olmasına rağmen, kayınpederinin tutuklatma tehdidi yüzünden cenazeye müdahale etme konusuna yanaşmıyor. Ailemizin tüm bireylerine eşit söz ve karar alma hakkı tanındığını ve herkesin eşit bireyler olduğunu sonraki sabah göreceğiz. Kulübesi önünde tam tekmil halde yola çıkmaya hazır bekleyen çocukları ile karşılaşan Baba ve annelerinin hayatına hürmetlerini sunmak istediklerini söyleyen,  “Baba bize görevi ver. Görev: Anneyi Kurtarmak” diyen çocuklar arasında geçen hafif gerilimli tartışma sonucu, Baba’nın kesin direktifi ile idmana gidiliyor. İdman dediğimiz koşalım, şınav mekik çekelim gibi basit egzersizler yerine dağa tırmanma oluyor ki profesyoneller için bile çok tehlikeli bir eylem. Tırmanış sırasında düşüp el bileğini burkan küçük erkek kardeşe kimse koşup yardım etmiyor, sadece gerçekten böyle bir durumda kalsa kimsenin gökten gelerek ona yardım etmeyeceğini ve kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyorlar. Aslında aile içerisindeki sürekli öğrenme olayı, genel anlamda hayattaki her ihtimale hazır olmayı esas alan bir eğitim modeli gibi gözüküyor bu saatten sonra bize. Kimsenin iradesi kırılmıyor. Pes etmek yok. Yetiştirdiği çocuklara dağın tepesinde, yağmur altında sırılsıklam haldeyken derin derin bakan Babamız, dönüş yolunda üzgün, bitkin ve morallerinin çöktüğü artık her hallerinden belli olan çocuklarına konuşmasını yapıyor. Sistemin ve diğer insanların onlara neyi yapıp ne neyi yapamayacaklarını söylediğini, hayatın acımasız olduğunu,  güç sahiplerinin güçsüzlere istediğini yaptırabileceklerini, bu savaştan çekilmeleri gerektiğinin söylendiğini anlatıyor en sonunda ise evleri olan otobüslerini durdurup arkaya, çocuklarına dönerek “S.kerler öyle işi !” diyerek teybe İskoç gaydası çalan bir kaseti koyuyor. Sevinç çığlıkları içerisinde ve coşkulu müzik ile yola koyuluyorlar. Görev: Anneyi Kurtarmak !

Buraya kadar çok uzun bir yazıyı geride bıraktık ancak filmin sadece giriş kısmındaki birkaç olayı ve ailenin yaşayışını, felsefesini anlatmaya çalıştım. Spoiler korkusu ile okuyanların olacağını biliyorum fakat benim irdelediğim filmler spoiler vermeye uygun filmler değil ve sadece izleyen kişinin kendi yargılarına göre bir sonuca varabileceği eserler. Bu yüzden artık kalan kısmı temel noktalar haricinde hızlı geçeceğim. Ailenin karakterine yoğunlaşacağım.

Bu film aslında izlediğimde bana çok büyük bir perspektif kazandırmış ve aklımdaki büyük bir soruna yeni açıklamalar getirmişti. Dünyaya bir çocuk getirmenin sorumluluğu altında eziliyordum. Onu nasıl yetiştirmeliyim, neler yapmamalıyım ? diye düşünmekten uyku uyuyamıyordum bazı geceler. Hem de daha ne evliyim ne de bir çocuk planım vardı. Sadece sorumluluk hissinin verdiği korkudan ibaretti. Arkamda dünyaya nasıl bir şey bırakacağım, dünyaya ve insanlığa nasıl etkileri olacak olan bir insan bırakacağım diye düşünürken bu film ile karşılaştım. İzlerken aklımdaki sorularda, ktilenmiş durumdaki korkularda yavaşça kaybolmaya başladı. Artık çok daha rahatım ve en azından inanabileceğim ve çocuğuma aktarabileceğim temel değerleri belirledim. Bu derecede kuvvet sahip bir filmden bahsediyoruz.

Filmi hayranlıkla ve örnek alarak konuştuk bu ana kadar fakat bir de diğer ele almamız lazım. Bu ailenin gerçeküstülüğünü ve inandırıcılığını ele alalım. Filmin ortalarından sonraki kısım filmin kendi eleştirisi gibi aslında. Ailemizin etrafında onları yargılayan ve eleştiren insanlar, akrabalar, arkadaşlar var. Böyle yaşamanın yanlış yönlerini anlatan kişiler ile yaşayan bazen tatlı bazen üzücü atışmalar, tartışmalar var. Annenin cenazesine giden yolda ailenin gerçek dünyadan uzak bireyleri olan çocuklar, dev şehirlere, sürekli alışveriş yapan insanlara, tüketim bağımlılığının kurbanı medeniyete uzaylı görmüş gibi bakıyorlar. Bu dünya ile etkileşimlerinde ise gençlik aşklarını ve ardından gelen hayal kırıklıklarını yaşıyorlar. Babalarının onları bu hayattan uzak tutarak birer ucubeye çevirdiğini düşünmeye ona tavır almaya başlıyorlar. Tamamen katlanarak büyüyen bir kaos baş gösteriyor ailede. Annenin ölümünden Babayı sorumlu tutanlar bile oluyor. Baba ise bu kadar olay üzerine birkaç tane de çocuklarına zarar veren kazaya sebep olunca, artık çocukların zengin kayınpederi gözetiminde kalarak yaşamaları gerektiğine ikna olup, ailesini geride bırakarak, kendi hayatına geri dönüyor. Gerçek bir aile hiçbir zaman bir kişinin isteği ile bir arada durmaz ya da aynı şekilde dağılmaz. Çocukları üzerlerindeki depresif hava dağılınca tekrar babalarına koşmak isterler, ailelerine sahip çıkmak isterler. İşte bir aileyi aile yapan ve koruyan en temel unsur budur. Herkesin o aileye eşit derecede sevgi ve saygı beslemesini sağlamak gerekir. Ailenin merkez olduğu, başlangıç noktası olduğu fikri tüm bireylere kabul ettirilmelidir. İşte Captain Fantastic ister göçebe bir aile olarak normların dışında yaşayın, ister şehrin göbeğinde düzenli işler ve okullara giderek yaşayın fark etmeksizin, size ailenizi hangi temeller üzerine kurmanız gerektiğini anlatıyor. En azından bu konuda çok gerçekçi bir öneri sunuyor.

Eğitimin de sevginin de paylaşmanın da aileden başladığı ve bu başlangıcın da aileyi güçlendiren bir sürece dönüştüğünü işliyor Captain Fantastic. Çocuklarımıza zaman ayırmamız gerektiğini, onları yalanlar ile kandırmak yerine sürekli dürüst olarak, ailelerine güven duymalarını sağlamayı, aileden korkmamaları gerektiğinin öğretilmesinden çok bunu hissettirmeyi, onları birey olarak görüp saygı duymamız gerektiğini ve şahsi alanlarına, tercihlerine müdahaleden kaçınmamızı ve en önemlisi de karakterlerini geliştirirken gereken en iyi eğitimi verebilmek için hazır olmamız gerektiğini çok güzel bir dille, fantastik bir aile üzerinden anlatıyor. Sizi bu mesajların içerisinde boğmuyor ama coşkuyla izlediğiniz harika bir film içerisinde hiç uğraşmadan bu mesajları bulup alabilmenizi sağlıyor.

Film içeriği hakkında konuşmayacağım daha fazla. Onlar sizin filmi izlemeye ikna olduğunuz takdir de yaşayacağınız muhteşem deneyimler olarak kalacak. İnanın bana filmin çok çok ufak bir kısmını betimledim sadece. Hala muazzam bir final, onlarca olay ve eğlenceli hatta komik sahne sizleri bekliyor. Bu yazı sadece içeride ne bulacağınızı söylüyor. Ben size içeride bir hazine olduğundan bahsediyorum ancak o hazineye erişip temas ettiğinizde yaşayacağınız hazzı asla tarif edebileceğimi sanmıyorum.

“Nasıl anne/baba olursun?” sorusu için makul, anlaşılır ve içe sinen bir cevap sizleri bekliyor. Bir ebeveyn olmadan önce, bu deneyimi size yaşatmayı başaran bu eseri mutlaka tüketin. Ayrıca iyi bir izleyici iseniz ve yorum yeteneğiniz ortalama bir insan kadar bile varsa, bu filmin mesajını diğer tüm ilişkilerinizde de uygulayabileceğiniz bir öneri olarak benimseyeceksinizdir.

Daha fazla tutmayayım sizi. Bu benim için özel bir filmdi ve yüzden içimden geldikçe tutmadan yazdım. Sonraki film yazılarının daha kabul edilebilir boyutlarda olacağına emin olabilirsiniz. Ya da olamazsınız, kaleme ve fikre ket vurulamaz.

Son olarak filmin fiziki niteliklerine kısa bir göz atalım. Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross hakkında methiyeler dizebileceğimiz kadar büyük işler yok henüz. Kendisi daha çok oyunculuk ile ilgilenmiş bir sanatçıydı ancak anlaşılan bu filmden sonra işler değişecek ve daha çok yönetmen koltuğuna geçmek ve kendi yazdıklarını yönetmek isteyecektir. Her durumda da başarılı eserler ortaya koyacağına eminim.

Oyunculara geçmeden önce Anne, Baba, Abi, Küçük Erkek Kardeş diye geçiştirip tekdüze bir hale soktuğum insanlara bir iade-i itibar etmek istiyorum zira hepsi dünyada o isme sahip olan eşsiz insanlar. Anne ve Babamız tüm çocuklarının ismini kendileri uydurarak onların özel isimler olmasını sağlamış. Babamızın ismi Ben, kendisini efsane olarak gördüğüm Viggo Mortensen canlandırıyor nam-ı diğer Aragorn. Bu adam duygu geçirme konusunda çok başarılı, bu filmde de almamız gereken tüm duyguyu iliklerimize kadar sokuşturuyor. Annemizin adı Lessie kendisini Trin Miller canlandırıyor fakat filmde karşımıza bir iki rüya sahnesi dışında çıkmıyor o yüzden çok yorum yapamayacağım. Sadece ailedeki genç kızlara benzerliği ile gerçek bir aile inandırıcılığı sağlaması açısından başarılı bir cast seçimi olmuş diyebilirim. Çocuklar; Bodevan ailenin abisi ve oyunculuk açısından en sağlam karakterlerden birisi. Karakteri George Mackay canlandırıyor. Oyunculuğunu çok beğendim ve karakterin aslının o olabileceğini düşünüyorum izlediğimden beri, o derece üzerine oturmuş rol. Ailenin geri kalanını Baba, Abi diye kategoriye koymak zor o yüzden hepsinin kendine has ismini ve oyuncuları yazacağım. Genel yorumum ise hepsinin kendilerine biçilen rolün hakkın fazlasıyla verdikleri yönünde olacaktır. Gerçekçi karakterler olmuş her biri. Kielyr (Samantha Isler), Vespyr (Annalise Basso), Rellian (Nicholas Hamilton), Zaja (Shree Crooks), Nai (Charlie Shotwell) …

Sinematografi açısından üzerine titizlenilmiş ve çok temiz bir iş çıkarılmış ortaya. Sanat yönetiminde, görüntüye kadar her şey için büyük emek olduğu ortada. Müzikleri temaya uygun ve duyguyu bozmayacak şekilde seçilmiş. Aldığınız duyguyu pekiştiriyorlar çoğu zaman. Finaldeki Sweet Child O’ Mine’ın ise ailemiz tarafından kendilerine özgü şekilde seslendirilmesi eminim ki benim kadar sizi de etkileyecektir.

Söylenebilecekler benim için bu kadardı. 8 dolaylarındaki IMDB puanını fazlasıyla hak eden, eşsiz filmlerden biri.

Gidin ve İzleyin !

Sonraki filmimiz; İnsanın yalnızlıktan ne derece korktuğunu ve bu korkunun onu nerelere kadar götürebildiği gösteren bir film.  Depresif ve duygusal bir insanın mutluluğa dair umudunu deneyimlemek adına gerçekçi bir fırsat sunan eserimiz… Her (Aşk) !

Paylaş

Yazar Hakkında

Üsküdar’da 1992 senesinde dünyaya geldi ve eğitim hayatını burada sürdürdü. Üniversite eğitimini tamamlayarak Fizik Mühendisliği diplomasını aldı. Tüm eğitiminin aksine, yazmaya ve kelimelere her şeyden daha düşkün bir insan olageldi. Söyleyecek bir sözü olduğuna ve yazmazsa yavaş yavaş yok olacağına inanıyor.

Cevap bırakın