<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Naif Karabatak &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/naifkarabatak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Thu, 07 Nov 2019 15:27:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Bir Çöp Konteynerinden Yayılan Sevgi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-cop-konteynerinden-yayilan-sevgi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-cop-konteynerinden-yayilan-sevgi/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 09 Nov 2019 04:00:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=18831</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kadının adama bakarken gözlerindeki ışıltıya hayran olmamak mümkün değildi. Acaba bu gözlerdeki ışıltı tek taraflı mı diye merak ettim, o bir çift ışıldayan gözün tam karşısındaki göze bakınca aynı ışıltıyı, aynı mutluluğu, aynı sevinci gördüm. Beni onlara çeken iki çift gözün sevgiyle bakışması değildi, bir çift minik göz daha vardı. 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-cop-konteynerinden-yayilan-sevgi/">Bir Çöp Konteynerinden Yayılan Sevgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Kadının adama bakarken gözlerindeki
ışıltıya hayran olmamak mümkün değildi. Acaba bu gözlerdeki ışıltı tek taraflı
mı diye merak ettim, o bir çift ışıldayan gözün tam karşısındaki göze bakınca
aynı ışıltıyı, aynı mutluluğu, aynı sevinci gördüm. Beni onlara çeken iki çift
gözün sevgiyle bakışması değildi, bir çift minik göz daha vardı. 5-6 yaşlarında
bir erkek çocuğu. Bir babasına sevgiyle bakıp şirinlik yapıyor, bir annesine.</p>



<p>Anlatmaya çalıştığım tabloyu okuyanlar,
“mutlu bir aile” der geçer ama bu olayın bir çöp konteynerinin tam yanında
olduğunu bilselerdi, aynı şekilde geçip gitmezlerdi.</p>



<p>Mutat akşam yürüyüşüm esnasında bir
tefevvuk eseri karşılaştım, bu mutlu aileyle. Bahçelievler’den Bakırköy’e doğru
yürürken bir çöp konteynerinin tam önünde oturanlar dikkatimi çekti. İlk
bakışta pek seçilmiyordu, yönümü değiştirdim. Merak etmiştim, yine çöpten
beslenen bir insan görecek, yine içim ezilecek, yine üzülecektim, yine
birilerinin hayatını değiştiremediğim için içten içe yanıp duracaktım.</p>



<p>Bu defa sanki öyle olmayacak gibi bir
his vardı içimde. İlginç ama o anda, farklı bir tabloyla karşılaşacağıma olan
inancım belirdi içimde, yaklaştım…</p>



<p>Çöp konteynerinin hemen önünde bir
gazete kâğıdının üstüne sofra açılmıştı. Sofranın üstünde “nereden alındığını”
bilemeyeceğim yiyecekler vardı. Gazete kâğıdından ibaret sofranın etrafında ise
üç kişi; bir erkek, bir kadın ve bir çocuk.</p>



<p>Geçip gitmeliydim, çöpten beslenen bu
insanları rahatsız etmenin veya mahcup duruma düşürmenin âlemi yoktu. Öyle de
yapıyordum ki, kadının gözlerindeki ışıltıyı görünce duraksadım, sonra o bir
çift parıl parıl parlayan gözün baktığı kişiyi merak ederek adama baktım. Adam
da aynı şekilde sevgi dolu gözlerle bakıyor, gözlerinin parıltısı gecenin
karanlığında bile seçiliyordu. Bir de gülen yüzüyle bir şeyler anlatıyor, kadın
da arada sırada bir şeyler söyleyerek konuşmaya katılıyor, diğer zamanlarda ise
bütün vücuduyla anlatılanları dinliyordu. Çocuk ise bir annesine sırnaşıyor,
bir babasına…</p>



<p>Tablo çok ilginçti, alışılagelen bir
çöpten beslenme hikâyesiyle alakası yoktu. Kendimi belli etmeden izledim. İyi
mi yaptım, kötü mü yaptım bilmiyorum ama uzun süre izledim.</p>



<p>Adam 40-45 yaşlarında vardı ama
yüzündeki çizgiler daha yaşlı gösteriyordu. Başında bir bere vardı. Bere
kapüşon gibiydi ve püskülleri yana sarkıyordu. Üzerinde sarı ve kirli bir
pardösü vardı. Hatta sarısı siyaha dönmek üzereydi. Hava soğuk değildi. Belki
de adam pardösüyle gecenin ayazından korunmaya çalışmıştı. Yüzü çok esmerdi,
hatta oldukça esmerdi diyebilirim. Dişleri gecenin karanlığında tıpkı bir
Hollywood filmlerindeki siyahilerin dişleri gibi bembeyaz ve pırıl pırıldı. Uzun
boylu, zayıf yapılı birisiydi. Tahminen 70 kilo civarında olmalıydı. Çenesinin
ve burnunun uzunluğu dikkatimi çekmişti. Avurtları da çökmüştü. Yere bağdaş
kurarak oturmuştu. Altında minder benzeri bir şey var mı göremedim. Belki de
parke taşa öylesine oturmuştu.</p>



<p>Kadın 35 yaşlarında vardı. Eşi gibi
esmer değildi, daha beyazdı. Başında oyalı bir yazma, üstünde kahverengi bir
hırka ve yine kahverengiye çalan bir etek vardı. Zayıftı, 55-60 kilo civarında
olmalıydı. O da bağdaş kurup oturmuştu. Çocuk 5-6 yaşlarında çok tatlı bir
çocuktu. O kadar sempatikti ki, hayran olmamak mümkün değildi.</p>



<p>Bir çöpün hemen yanında belirmesi mümkün
olmayan bir sevginin etrafa yayılması pek alışılagelen bir şey değildi.
Onlardan izinsiz onları incelemem belki bir haksızlıktı. Böyle bir hakkım yoktu
ama bunun sebebini öğrenmem gerekirdi. Özele inmeden, insanların yarasını fazla
deşmeden ama bunu nasıl yapacaktım?</p>



<p>Adam bir yandan yemeğini yerken, bir
yandan da konuşmaya devam ediyor, kadın can kulağıyla dinliyor, çocuk da bir
ona bir diğerine sırnaşıp duruyordu. Benim bu aileyi incelediğim süre boyunca
kadının gözlerindeki sevgi dolu bakış ve gecenin karanlığını yarıp geçen ışıltı
hiç eksik olmadı, adamın da…</p>



<p>Yanlarına oturup sohbet etmek istedim, o
tablo bozulur diye vazgeçtim. Hayatlarını değiştiremediğim, değiştiremeyeceğim
için içim ezildi. Onlar daha iyi şartlarda bir yaşamı hak ediyordu, çoğu
insanımız gibi ama şartları değişince sevgileri de değişir mi diye merak ettim.</p>



<p>Yanımda cüzdanım yoktu, cebimde olan
parayı onlara vermek istedim, sonra vazgeçtim. Vazgeçmemin esas nedeni
yaşadıkları o mutlu anı bozmak istememdendi. Vereceğim para onların hayatını
değiştirmeyecekti, cüzdanım yanımda olsa da, onların hayatını değiştirecek bir
desteğim söz konusu olmayacaktı. O zaman böyle kalması daha iyiydi.</p>



<p>Kadının bu adamda ne bulduğunu, adamın
bu kadında ne bulduğunu merak ederek oradan uzaklaştım. Adam kadına müreffeh
bir hayat vermemişti, kadın adama yuva olamamıştı. İkisi de sokaklardaydı,
belki başlarını sokacak yıkık dökük bir evleri vardı ama sofraya koyacak bir
kap yemekleri bile yoktu. Yoksulluğun dibi buradaydı, en uç nokta, sefaletin
bundan daha kötüsü olamazdı. Bir adam, bir kadın ve bir çocuk çöpten
besleniyordu. Sırtındaki elbiseler de muhtemelen çöpten alınmaydı, midelerine
giren de…</p>



<p>Ama mutluydular, işin bütün gizemi,
bütün sırrı, bütün sihri de buradaydı. İkisi de bir birine hayrandı, çocuk da
her ikisine. Ne malları vardı, ne mülkleri, ne bankada bol sıfırlı hesapları,
ne katları, ne yatları ama mutluydular. Makamları yoktu, kartvizitinde yazan
uzun uzun unvanlara sahip değillerdi. Bir birleriyle paylaşacak bir şeyleri de yoktu,
sevgilerini paylaşmaktan geri durmuyorlardı, lüks içinde yaşayıp bir birini
yiyen çiftlere inat.</p>



<p>Aileler hiç bu kadar parçalanmamış, hiç
bu kadar kavga gürültü olmamış, boşanma hiç bu kadar rahat konuşulur olmamıştı.
Kadına şiddet vardı, çocuğa şiddet vardı, hatta erkeğe şiddet vardı. Hâsılı
fakirde de huzur yoktu, zenginde de, orta hallide de. Hem huzur yoktu hem sevgi
yoktu hem saygı kaybolup gitmişti.</p>



<p>Eğer imkânım olsaydı o ailenin hayatına
dokunurdum, onların sevgilerini değiştirmeyecek bir dokunuş olmalıydı bu.</p>



<p>Ve yine imkânım olsaydı, bir birini
yiyen çiftlere örnek diye çöp konteynırından yayılan bu mis gibi sevgiyi örnek
tablo diye duvarlarına asmalarını sağlardım.</p>



<p>Ben gecenin karanlığında mutat
yürüyüşüme devam ettim, daha sağlıklı, daha mutlu, daha huzurlu olayım diye.
Ben giderken arkamda bir sevgi bıraktım. Çöpten yayılan iğrenç kokuyu bastıran
mis gibi sevginin kokusu halen burnumda tütüyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-cop-konteynerinden-yayilan-sevgi/">Bir Çöp Konteynerinden Yayılan Sevgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-cop-konteynerinden-yayilan-sevgi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18831</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dişimdeki Sancı, Düşümdeki Yabancı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/disimdeki-sanci-dusumdeki-yabanci/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/disimdeki-sanci-dusumdeki-yabanci/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 27 Sep 2019 04:00:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=18532</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dayanılması imkânsız bir sancıyla uyandım. Uyanır uyanmaz da, “keşke uyanmasaydım” diye mırıldandım.&#160; Bu ağrı, dayanılmaz hale gelen bu sancı, uyanıkken baş edilecek gibi değildi. 20’lik diş diyorlar ama yaşım kaç diye hiç sormuyorlar. Artık unutmaya yüz tuttuğum o güzelim yılları, dişimdeki sancıyla bir kez daha bana hatırlatıyorlar; ama kim veya kimler? Dişimdekiler kim, o mikropların [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/disimdeki-sanci-dusumdeki-yabanci/">Dişimdeki Sancı, Düşümdeki Yabancı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Dayanılması imkânsız bir
sancıyla uyandım. Uyanır uyanmaz da, “<strong>keşke
uyanmasaydım</strong>” diye mırıldandım.&nbsp; Bu
ağrı, dayanılmaz hale gelen bu sancı, uyanıkken baş edilecek gibi değildi.
20’lik diş diyorlar ama yaşım kaç diye hiç sormuyorlar. Artık unutmaya yüz
tuttuğum o güzelim yılları, dişimdeki sancıyla bir kez daha bana
hatırlatıyorlar; ama kim veya kimler? Dişimdekiler kim, o mikropların orada ne
işi var, neler oluyor bana, niye bana oluyor, sana neden olmuyor kardeşim, sana
neden olmuyor?</p>



<p>“<strong>Tuz koy geçer</strong>” demişti bir zamanlar bir dostum. Şimdi o dostum mu,
onu da bilmiyorum ama tavsiyesi halen hafızamda kaldığına göre kalkıp bunu
uygulamak gerek. Hem kolay hem ucuz ve hem de zahmetsiz. Bir çentik tuzu
bastım, ağrıyan dişime veya ağrıdığını sandığım dişime. İnsanın dişi ağrırken
hangi dişinin ağrıdığını karıştırması pekâlâ mümkünmüş. Bir dişçi dişime
vurarak, “<strong>bu ağrıyor mu?</strong>” diye
sormuştu, ben de “<strong>Sadece o değil, hepsi
ağrıyor hepsi</strong>” diye ağrının şiddetinin derecesini anlatmaya çalışmıştım.
Neredeyse bütün çene, bütün bir baş, yüzüm, gözüm, kulağım, dilim, damağım,
hatta elim, ayağım, dalağım, böbreğim…</p>



<p>Uyumak güzeldir ama dişin
ağrırken uyumak, aynı zamanda bir nimettir, şifadır, ilaçtır, çaredir. Uyumak
istiyorum ama sancı uyutmuyor, bir defa uyusam bir daha uyanmayacağımı
düşünüyorum. Bunun iyi bir şey olup olmadığını tartışacak zamanım da yok ama
ağrının zamanı çok.</p>



<p>“<strong>Al şu hapı, sancın diner</strong>” diye beyaz, yuvarlak ve oldukça büyük bir
hap uzattı hiç tanımadığım bir adam. Elimi dişime tutmuştum ama dışarıdan
bakınca “<strong>bu adamın dişi ağrıyor</strong>”
intibaını verecek bir durumum da yoktu ama yabancı acımı hissetmişti. Kendisini
bana yakın hissetmişti ya da öylesine iyiliksever bir adamdı. Yoksa kadın
mıydı, “<strong>diş insanı</strong>” desem olur muydu
ya da en iyisi bir anda karşıma çıktığı için ben ona “<strong>düş insanı</strong>” diyeyim.</p>



<p>“<strong>Aslında ağrıyan diş değil</strong>” dedi düş insanı olarak bildiğim yabancı.
Nasıl değildi, basbayağı dişim ağrıyordu, harbiden dişim ağrıyordu, gerçekten
dişim ağrıyordu. İnanmazsa yemin bile edebilirdim, hem de benim gibi boş yere
yemin etmeyi sevmeyen birisi.</p>



<p>“<strong>Diş ağrımaz</strong>” diye devam etti, yabancı adam. Dişin içindekileri
acıtan mikroplar olurmuş, diş ağrıtan bu mikroplar, girdiği her yeri
ağrıtırmış. Onların bir değer yargısı yokmuş, dişin sahibine acıma gibi bir
kaygıları da yokmuş. Bu diş bu hale gelene kadar nasıl baktığın, nasıl
büyüttüğünün de önemi yokmuş. Dişin gibi baktığın zaten belliymiş ama bazı insanlar,
düşmanın yapmadığını yaparmış dişine, başına, kalbine, ayağına, eline…</p>



<p>“<strong>Senin bir suçun yok</strong>” diye devam ederek, içimi ferahlattı yabancı
adam ya da düş insanı. Dişimin ağrısı, benim ihmalim nedeniyle değilmiş. Ben bu
konuda çok iyi bir örnekmişim. Her gün dişimi fırçalarmışım, hatta üç öğün,
yetmezse ara öğünlerde de fırçalarmışım. Peki bu yabancı adam veya kadın beni
nasıl bu kadar iyi tanıyordu, bu iş insanı mı, düş insanı mı olduğu belli
olmayacak kadar yabancı olan adam, banyoma kadar girip, fırçaladığım dişlerin
çetelesini mi tutuyordu, ne yapıyordu?</p>



<p>“<strong>Çetelesini tutmuyorum</strong>” dedi yabancı adam, içimden geçenleri okur
gibi. Yüzüme baktığında anlıyormuş. Öyle böyle değil, yüzüme baktığında hangi
organıma nasıl baktığımı, onlara nasıl davrandığımı görebilecek bir yeteneğe
sahipmiş. Karaciğerim, akciğerim, dalağım, böbreğim ve kalp gibi en hayati
organlarım da, hiç önemsemediğim veya aklıma gelmeyen organlarım konusunda da
nerede yanlış yaptığımı, nasıl doğru yaptığımı bilecek kadar bilgi ve birikime
sahipmiş.</p>



<p>Şaşırmadığımı söylesem
okurlarım şaşıracak iyi biliyorum. Ben de sizi daha fazla şaşkınlığa uğratmamak
için şaşırdığımı söyleyerek işin içinden çıkacaktım ki, “<strong>şaşırma</strong>!” diye gür bir ses duyuldu, deminden beri sakin sakin
konuşan yabancıdan.</p>



<p>“<strong>Çünkü</strong>” diye devam etti düş insanı, “<strong>İnsan vücudu bir saat gibidir. Hiçbir sorun yokken tıkır tıkır işler.
Sorun olmaya başladığında ise bu tıkır tıkır, patır kütüre kadar dönebilir</strong>”
dedi. Benzetmesi hoşuma gitti, gülümsedim. “<strong>Bak</strong>” dedi yabancı adam, “<strong>nerede
ve neden güleceğini bilecek bir mekanizmaya sahipsin</strong>” </p>



<p>Bu övgü müydü, vücudumuzun
doğal tepkilerini ortaya koymak mıydı bilmiyorum. “<strong>Övgü sana değil</strong>” dedi, yine içimden geçeni okuyan yabancı adam ve
devam etti; “<strong>İnsan vücudu, yaratanın bir
eseridir. Kusursuz bir sanat harikasıdır. Ancak sizler o sanat harikasına
karşı, sanat düşmanı gibi davranıyorsunuz</strong>.” </p>



<p>Yabancı adam veya yabancı kadın
ya da yabancı insan, sizli bizli konuşmaya başladığına göre, kendisi bu
kategoriye girmediğini belirtmeye çalışıyordur.</p>



<p>Dişi yabana atmıyordum, halen
de atmıyorum ama o sancının içinde yüklendiğimde yerinden çıkacağını bilsem
bütün dişlerimi sökerdim. <strong>Bana acı veren
organ, benim organ olamazdı. Vücudumun bir parçası olan, öyle bildiğim, aslında
öyle de duran bir organ, bütün diğer organların huzurunu kaçıramazdı. Kendinin
de ait olduğu bedene zarar veremezdi. Kendi bedenine ihanet eden organ, organ
bile sayılmazdı. Sökeceksin kökünden, atacaksın uzaklara. Öyle bir uzağa
atacaksın ki, yolu bilip geri dönmeyecek. </strong></p>



<p>“<strong>Atma</strong>” diye bağırdı yabancı adam ya da yabancı kadın belki de
yabancı insan, hani neyse ne işte o. Sonra devam etti; “<strong>Sana ait olan, senden bir parça olan organı hemen çekip atma, belki
tedavi olur, belki hatasını kabullenir, belki hastalığının farkına varır.</strong>”</p>



<p>“<strong>Yine olmazsa</strong>” diyecektim ki, düşüncelerimi okuyan yabancı, dilime
gelmeden cümleyi yakaladı, soru şeklinde döndürdü ve cevabı yapıştırdı; “<strong>İşte o zaman acımayacaksın, kökünden söküp
atacaksın. Canın yansa da, daha çok acı çeksen de, senden olanın seni harap etmesine
izin vermeyeceksin.”</strong></p>



<p>Konuşmak hoş ama benim dişim
ağrıyor, dişimle birlikte düşüm de ağrıyor, her yerim, bütün hafızam, varsa
zekâm, bulunuyorsa aklım, değer yargılarım, bilgim, birikimim, kültürüm. Hâsılı
bana ait olan veya bana ait bildiğim her şey ağrıyor, zonkluyor, beni sarsıyor,
bitap düşürüyordu. Düşümdeki yabancı ise diş ağrımı unutacağıma inandığı
konuşmalarla beni meşgul ediyordu. </p>



<p>“<strong>Sirke koy</strong>” demişti bir başka dostum. Ne zaman dostumdu, neden şimdi
dost görünmüyor onu bilmiyorum, doğrusu adını da hatırlamıyorum, simasını da.
Sirke dediğini iyi biliyorum. Mutfağa yöneldim, sirke şişesini bularak kapağını
açtım, azıcık kapağına doldurup ağzıma koydum, çalkaladım. Ağrı devam ediyordu,
zaten hemen nüfus etmesi beklenemezdi. Birazdan ağrı diner umuduyla beklemeye
başladım. Düşümdeki yabancı “<strong>Bekle</strong>..”
dedi, sonra devam etti, “.<strong>.bekle ama çok
da umutlanma. İlaç diye yuttuğunuz neler size zehir oldu, onu hatırla.</strong> <strong>Size ilaç diye sunulanı sorgulamadan
aldığınız müddetçe daha çok beklersin, bekle</strong>”</p>



<p>Bu yabancı asabımı bozmaya
çalışıyordu, zaten sağlam bir asabımın olduğu da söylenemezdi. Ne kadar varsa
dişimin ağrısı bozmuştu, asap masap, kasap kalmamıştı.</p>



<p>Devam etti düşümdeki yabancı, “<strong>Siz şımartıyorsunuz, yüz veriyorsunuz, sonra da ‘niye tepeme bindi’ diye şikâyet ediyorsunuz</strong>” diye neyi neden söylediğini anlamadığım bir şeyler söyledi. Biz kimi şımartıyorduk ki, tepemize çıkan kimdi, neden tepemizden inmiyordu&#8230; Sorular&#8230; Sorular dişimi daha çok ağrıtan sorular…</p>



<p>Düşümdeki yabancı sorularıma
cevap vermeden buhar olup uçtu, duman olup dağıldı, bir anda kaçtı, kaçtığını
da gören olmadı.</p>



<p>Dişimdeki sancı sürüyor,
düşümdeki yabancıdan haber yok. </p>



<p>Siz gördünüz mü?</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/disimdeki-sanci-dusumdeki-yabanci/">Dişimdeki Sancı, Düşümdeki Yabancı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/disimdeki-sanci-dusumdeki-yabanci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18532</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Biz Kurum Olarak Kuş Pohunu Çok Önemsiyoruz!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/biz-kurum-olarak-kus-pohunu-cok-onemsiyoruz/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/biz-kurum-olarak-kus-pohunu-cok-onemsiyoruz/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 06 Aug 2019 04:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=18250</guid>
				<description><![CDATA[<p>-Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir- Sandviçinden bir ısırık alan müdür Lami bey toplantıyı açmak için bir iki kez öksürdü. Ancak şube müdürleri bu öksürüğün sandviçten mi kaynaklandığını, “ehem, öhem” diyerek toplantıyı mı açmaya çalıştığını anlayamadı. Müdür Lami bey, şube müdürlerinin bu merakını çabuk giderdi, “Sevgili arkadaşlar, bugünkü toplantımızın hayırlara vesile olmasını dileyerek açıyorum” dedi ama sandviç [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/biz-kurum-olarak-kus-pohunu-cok-onemsiyoruz/">Biz Kurum Olarak Kuş Pohunu Çok Önemsiyoruz!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p><em>-Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir-</em></p>



<p>Sandviçinden bir ısırık alan
müdür Lami bey toplantıyı açmak için bir iki kez öksürdü. Ancak şube müdürleri
bu öksürüğün sandviçten mi kaynaklandığını, “<strong>ehem, öhem</strong>” diyerek toplantıyı mı açmaya çalıştığını anlayamadı.
Müdür Lami bey, şube müdürlerinin bu merakını çabuk giderdi, “<strong>Sevgili arkadaşlar, bugünkü toplantımızın
hayırlara vesile olmasını dileyerek açıyorum</strong>” dedi ama sandviç yine
boğazına takıldı, öksürmeye başladı. Sırtını işaret ederek yardımcısına döndü,
yardımcısı da hıncını alırcasına müdür Lami beyin sırtına bir iki yumruk vurdu.</p>



<p>Kahvaltısını toplantı masasında
bitiren Lami müdür, toplantıya geçti. Müdür Lami beyin bir dakika boş zamanı
yoktu. Her yere yetişmeye çalışıyordu. Kolay değildi koskoca kurumun koskoca
müdürüydü.</p>



<p>Müdür Lami bey 30 yıldır
müdürlük yapıyordu.&nbsp; Artık emekliliği
yaklaşmıştı. Son zamanlarında kurumu yenileyip gitmek istiyordu. 70 yıllık
kurumun bütün binaları neredeyse dökülüyordu. Lavabolarını, ofislerini ne kadar
yenilerse yenilesin minare çökmüştü bir kere, mihrap bir başına işe
yaramıyordu. Geçen yıl lavaboları yenilemişti, bu yıl iyi bir boya badana
yaptırmıştı ama aslında ondan önce mantolama şarttı. Onu da çatıyla birlikte
yaptırmayı düşünüyordu.</p>



<p>Teknik müdüre döndü Lami bey, “<strong>Müdürüm, kurumu komple yenilememiz
gerekiyor. Ödeneğimiz var. Ben derim ki önce çatıyı bir aktaralım</strong>”</p>



<p>-Olur müdürüm, bunun için bir
fizibilite çalışması yapmıştım. Müsaade ederseniz sizlere onu sunayım. Ehem,
kem, küm, şey efendim çatı için önce çatının altını temizlememiz lazım. Her
taraf pislik içinde. Kuşlar 70 senedir orayı yuva yapmış, her taraf pohtan
geçilmiyor.</p>



<p>-O kolay müdürüm, sen çatının
maliyetini söyle.</p>



<p>-Öyle değil müdür bey, kuş pohunu
temizlemek, çatı yapmaktan daha pahalı. Müsaade ederseniz teknik arkadaşların
hazırladığı rapordaki rakamları okuyayım. Çatı için 5 bin lira lazım, kuş pohu
ve çatının altındaki diğer pislikleri temizlemek için de 6 bin lira.</p>



<p>-Neden böyle pahalı?</p>



<p>-Efendim çatı dediğin kiremit. Kiremidi
yerleştirdiğimiz tahtalardan değişmesi gerekeni değişeceğiz. Ama çatının altına
70 yıldır el atılmamış. O nedenle temizlemek çok zor. Kazınacak, taşınacak.
Yani hem temizleme var hem de nakliye.</p>



<p>-Tamam, neyse demek ki çatıyı
aktarmak bize 11-12 bine mal olacak, önemli değil, hemen ihaleye çıkalım.</p>



<p>-Baş üstüne, dedi teknik müdür.
Diğer müdürlerin pek işi yoktu. Toplantıyı burada bitiren Lami müdür
sekreterini arayarak “<strong>bekleyen</strong>” olup
olmadığını sordu. Vardı, buyursun gelsindi o zaman.</p>



<p>Kapı çalındı, “<strong>gel</strong>” dedi Lami bey. Kapı açıldı içeriye
40 yaşlarında uzun boylu birisi girdi. İsminin Ahmet olduğunu söyledi. Beş
dakikası varsa bir konu hakkında görüşmek istediğini belirtti, Lami bey de yer
gösterdi, çay söyledi, muhabbete başladılar. </p>



<p>Lami beyin bir özelliği de
yerel halkla çok iç içe olmasıydı. Muhabbeti pek severdi. Ahmet beyin ilk
girişteki çekingenliği kısa sürede dağılmış, beş dakikalık görüşme talebi bir
saati aşmıştı.</p>



<p>Memleketin sorunlarından söz
ettiler, sahipsizliğinden yakındılar, emanetin ehline verilememesinden dem
vurdular, kaynakların doğru kullanılmadığından bahsettiler. Spordan
bahsettiler, sanattan laf açtılar, siyasetin etrafında döndü durdular. Ne de
olsa burası bir kurumdu, kurumda da siyaset yapmak caiz değildi. Sonra iş döndü
dolaştı yemeğe geldi. Mahalli yemekleri tek tek saydı, hangisinin daha iyi
yapıldığı yerlerden bahsedildi. Hatta daha da ileriye giderek yarın akşama
yöresel bir yemekte buluşmak üzere anlaştılar bile. Çok çabuk kaynaşmışlardı.
Dışarıdan gören iki eski dostun geçmişi yad ettiğini sanırdı.</p>



<p>Lami bey bir an durdu, “<strong>İlahi</strong> <strong>Ahmet bey lafa daldık ben unuttum, sen de söylemedin. Sebebi
ziyaretinizi öğrenemedik. Hayırlı bir iş değildir umarım</strong>” diyerek bir
kahkaha patlattı.</p>



<p>Ahmet bey de güldü, hatta
katıla katıla güldü. “<strong>Hayırlı bir iş mi</strong>”,
çok esprili bir adamdı Lami müdür.</p>



<p>Ahmet bey tam fırsatı olduğunu
düşünerek konuya girdi; “<strong>Efendim</strong>”
dedi, “<strong>Ben çatı temizliğiyle uğraşıyorum</strong>”</p>



<p>&#8211;<strong>Çok iyi ya</strong>, dedi Lami bey, <strong>az
önce müdürlerimle toplantı yaptık, tam da biz bu konuyu görüşüyorduk. İhaleye
girersiniz o zaman</strong>.</p>



<p>-Öyle değil efendim, ben
ihalesiz yapıyorum.</p>



<p>-İhalesiz olmaz! Bak dostluk
başka, alışveriş başka. Sonra biz bu makamı boşuna doldurmuyoruz. Yetimlerin
hakkı var, devletin bekçisiyiz burada. Kaynakları doğru ve yerinde
kullanmalıyız.</p>



<p>-Beni yanlış anladınız müdürüm,
ben sizden usulsüz bir şey istemiyorum. Sizin çatıyı temizlemek istiyorum,
üstelik bedavaya. Bedava olduğu için ihaleye gerek yok dedim.</p>



<p>-Nasıl yani, sen aklını peynir
ekmekle mi yedin Ahmet bey, ne diye bedavaya temizleyeceksin ki?</p>



<p>-Efendim ben kuş pohlarını
satıyorum. Kuş pohları karşılığında çatıları bedava temizliyorum. Böylece hem
kurumun işi görülmüş oluyor hem de ben kazanıyorum.</p>



<p>Lami bey böyle bir şey
beklemiyordu. Şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı. Yanlış bir şey yapmak da
istemiyordu, Ahmet beye saygısızlık etmek de olmazdı. Ne güzel muhabbet
etmişlerdi, şimdi bu iş nereden çıkmıştı. Pohtan işlerde kendisini bulurdu. Tamam
bedava yapacaktı, 6 bin liradan kurumu kurtaracaktı, devlet 6 bin lira kazanmış
olacaktı ama ya bu adam daha fazla kazanırsa…</p>



<p>Lami bey bir elini çenesine
koydu, bir eliyle başını kaşıdı. İçinden düşünmeye devam etti; kazanırsa
kazansın canım, önemli olan devlete maliyetinin sıfır olmasıydı. Adamın ne
kazandığı kimin umurundaydı. Umurundaydı belki de…</p>



<p>Bu işte bir iş var diye düşündü
Lami müdür, Ahmet beyi kırmadan, üzmeden bir cevap vermek gerekiyordu.</p>



<p>-Ahmet bey, demin de söyledim
ya, az önce müdürlerimle bu konuda toplantı yaptık. Biz kurum olarak kuş
pohlarını çok önemsiyoruz. Bu konuda bir fizibilite çalışması yaptırdım.
Projelendirilecek, detaylara göre de artı ve eksileri değerlendireceğiz. Kurum
olarak kuş pohları konusunda çok önemli çalışmamız olacak. Kusura kalmayın olur
mu?</p>



<p>Kusura bakmazdı Ahmet bey, öyle
dedi…</p>



<p>***</p>



<p>Üç ay sonra kurum ihaleye
çıktı. Kuş pohlarının temizlenmesi için 6 bin, çatının aktarılması için de 5
bin liralık ihale sonuçlandı. 3 ay sonra da iş bitti.</p>



<p>Lami bey hayli memnundu. “<strong>Emekli olmadan kurumumu yeniledim, çatısını
aktardım, boyasını badanasını da yapmıştım zaten. Gerçi mantolama yapmaya
fırsat kalmadı ama olsun, pırıl pırıl bir kurum bırakıyorum. Gönül rahatlığıyla
emekliye ayrılabilirim</strong>” diye düşünerek dilekçesini verdi…</p>



<p>***</p>



<p>Ahmet bey yerel gazetede Lami
müdürün kurumunun ihale ilanını görünce çok üzüldü. Keşke “<strong>100 bin liraya yapıyorum</strong>” deseydim de ortaya bir para atsaydım.
Bedava deyince demek ki Lami müdür pek işkillenmiş, öküzün altında buzağı da
aramış olabilir.</p>



<p>Ahmet bey ihaleye girse mi diye
bayağı bir tereddüt geçirdi. Bedavaya yapacağı işi 6 bin liraya yapmak kârlı
bir işti ama ona göre değildi. O satarken zaten kazanıyordu, bir de pohu
toplamak için devletten para mı alacaktı, ne kadar ayıptı, kendisine hiç
yakışır mıydı, yakışmazdı. O da ihaleye girmedi…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/biz-kurum-olarak-kus-pohunu-cok-onemsiyoruz/">Biz Kurum Olarak Kuş Pohunu Çok Önemsiyoruz!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/biz-kurum-olarak-kus-pohunu-cok-onemsiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18250</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İstasyonda Beklerken…</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/istasyonda-beklerken/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/istasyonda-beklerken/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 25 Jul 2019 07:40:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=18220</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bir kadının çığlığıyla kendime geldim. Tren raylarına kadar geçen 3 yaşlarındaki bir çocuğu kurtarmak için annesi çığlık çığlığa koşuyor, koşarken de kucağındaki bebeği düşürmemek için olağanüstü gayret sarf ediyordu. Tren rayları bana daha yakındı. Bu yakınlığı fırsat bilerek çocuğa doğru koştum, gövdesinden tuttuğum gibi raylardan aldım. Çocuğun annesi derin bir nefes aldı. Oğlunu çekiştirerek söylendi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/istasyonda-beklerken/">İstasyonda Beklerken…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir kadının çığlığıyla kendime
geldim. Tren raylarına kadar geçen 3 yaşlarındaki bir çocuğu kurtarmak için
annesi çığlık çığlığa koşuyor, koşarken de kucağındaki bebeği düşürmemek için
olağanüstü gayret sarf ediyordu. Tren rayları bana daha yakındı. Bu yakınlığı
fırsat bilerek çocuğa doğru koştum, gövdesinden tuttuğum gibi raylardan aldım.</p>



<p>Çocuğun annesi derin bir nefes
aldı. Oğlunu çekiştirerek söylendi ve istasyonun içlerine doğru çekildiler. Ben
de yine aynı köşeme çekildim. Bankta değil, yerde çömelerek oturdum. </p>



<p>Artık usanmıştım. Kaç zamandır bu
tren gelmiyordu, daha doğrusu hiçbir tren gelmiyordu. </p>



<p>Deminki annenin çığlığına da
bir anlam veremedim, ortada tren yoktu ki tehlike olsun ama yine de tren rayı bu,
her an için bir gelen olabilirdi.</p>



<p>Çömeldiğim yerde başımı
dizlerimin arasına aldım. Demin de böyle dalmış olmalıyım ki, kadının
feryadıyla gözlerimi açtım ve ne olduğunu anlamam birkaç saniyemi aldı.</p>



<p>Daha ne kadar bekleyeceğim bu
köhne istasyonda bilmiyorum. Trenin ne zaman geleceği belli değil, neden
geciktiğiyle ilgili görevliler de bilgi sahibi değil. Panolarda hiçbir uyarı
yok ama gelen tren de yok, giden tren de yok, istasyonda trenin adı bile yok.</p>



<p>Başım dizlerimin arasındayken
istasyonu bir kez daha incelemeye başladım. Kaç kezdir derinlemesine
inceliyorum bilmiyorum ama yolcularda bir değişim var, en azından onları
incelerim.</p>



<p>İstasyon çok eski bir
istasyondu. Hangi döneme ait, tarihi yönü ve önemi hakkında bir bilgim yoktu
ama belli ki bu dönemden çok önce yapılan muhteşem eserlere benziyordu. Ancak
muhteşem olan sadece yapının büyüklüğüydü. Eski yapı yer yer çökmüş, bazı
yerleri tamamen harabe hale gelmişti. İçeride kesif bir koku vardı. Nemle
karışık koku sanki üstüme yapışıyordu. Tavan oldukça isliydi, hatta isten
kararmış gibiydi. Nemle birlikte üstümüze aktı akacak gibi duran katranımsı bir
görüntüsü vardı. İstasyonun birkaç yerinde soğuk içecek dolabı ile sıcak içecek
dolapları vardı ama içi boştu. Uzun süredir kullanılmadığı her halinden belliydi.</p>



<p>Benim bulunduğum köşe,
istasyonun en sakin ve en kuytu köşesi olmalıydı ki, neredeyse hiçbir yolcuyu
göremiyordum. Ara sıra tren geliyor mu diye merak eden birkaç kişi öne doğru
geliyor, önce sağa, sonra da sola dikkatli dikkatli bakıyordu. Bazıları da
elini kolunu sallayarak mırıldanıp mırıldanıp gidiyordu.</p>



<p>Yerim iyiydi…</p>



<p>Kimseyle muhatap olmuyor,
gereksiz konuşmalarla zaman öldürmüyordum. Böyle ne yapıyordum o da tartışılır
ya, sindiğim köşemde belki de <strong>kendimi
dinliyordum.</strong></p>



<p>Hayat ne garipti değil mi?</p>



<p>Kendimizle konuşmuyorduk, belki
de konuşamıyorduk. Yüzleşmekten kaçınıyorduk. Bu istasyon, beni kendi kendimle
düşünmeye, boşa geçen zamanı kendimle konuşmaya veya kendimle yüzleşmeye harcamama
fırsat veriyordu. Belki de bu istasyonu sevmemin ana nedeni buydu. </p>



<p>Evet hayat garipti…</p>



<p>Bir süreliğine gelip, tıpkı şu
istasyonda beklediğimiz gibi zaman öldürdüğümüz dünyaya nasıl da
sahipleniyorduk, nasıl da kalp kırıyorduk, nasıl da hırslanıyorduk, nasıl da öfkeleniyorduk,
nasıl da efeleniyorduk…</p>



<p>Belki de garip olan hayat değil,
bizdik.</p>



<p>Belki de bizi garip yapan
hayatın ta kendisiydi.</p>



<p>Kim bilir, belki de her
birimiz, bir diğerimizin garip olması için elimizden geleni ardımıza
koymuyorduk. <strong>Kim daha çok garip olacak
yarışması</strong> yapsak bile bu kadar performans gösteremezdik.</p>



<p>Misafir, misafiri sevmiyordu o
kesindi. Kesin olmayan, ev sahibinin(cc) kimleri sevdiğiydi…</p>



<p>İstasyonun bir köşesinde
gürültü koptu. İki yolcu ya da daha çok yolcu bir birine laf yetiştiriyordu.
Tam bir kavga değildi ama kavganın ilk kıvılcımının çakıldığı anda. Birden
istasyonun o bölümü yolcularla doldu. Gerçi hiçbirimize yolcu denmezdi. Henüz
yolcu adayıydık. Eğer trene binebilirsek yolcu olacaktık. Şimdilik sadece
istasyonda bekleyen insanlardık.</p>



<p>Araya girenler iki yolcuyu
ayırmayı başarmıştı. Gerçi ayırmak isterken ara dayağı yiyen de olmuştur, hep
öyle olur…</p>



<p>Garip bir istasyondu burası.
Sonradan fark ettim. Bu istasyonda hiçbir görevli yoktu. Ne bir güvenlikçi, ne
biletçi, ne temizlikçi, ne de başka görevli. İstasyonun şefi de yoktu, müdürü
de yoktu, amiri de yoktu. Ne yöneten vardı, ne yönetilen. Ancak akıp giden
insanlar vardı. Bir yerden geliyordu insanlar, istasyonda bekliyordu ve tren
gelirse binip gidecekti, gideceği yere.</p>



<p>Nereden geliyordu bu insanlar,
nereye gidiyordu bu insanlar, bilmek mümkün değildi. Birsine sorsan öğrenirdin,
ikisine sorsan öğrenirdin; hepsine soramazdın, hepsinden bilgi sahibi
olamazdın.</p>



<p>Ne zamandır istasyondayım
doğrusu bilmiyorum. Yalnızlık çektiğim söylenemez, yalnızlığı sevdiğimi
söylesem de yalan olur. Belki de kuru gürültü bana göre değildir.</p>



<p>Belki de “<strong>Azıcık aşım, ağrısız başım</strong>” sözündeki gibi bir hayat seçmişimdir; <strong>daha az insan, daha az sorun, daha az
stres…</strong></p>



<p>Tam böyle düşünüyordum ki,
oturduğum bankın bulunduğu köşeden önce bir baston sesi geldi, sonra da bastona
dayanan yaşlı bir adam. </p>



<p>Selam verdi mi bilmiyorum,
verdiği selamı aldım mı onu da bilmiyorum. Ne zamandır kendimde değilim ya da
ne zaman kendime geldim onu da bilmiyorum. Çok bilinmeyenli bir hayatın tam
ortasında debelenip duruyor muyum, doğrusu onu da bilmiyorum.</p>



<p><strong>Ahhh ne kadar çok şey bilmiyorum…</strong></p>



<p><strong>Ne kadar çok şey bilmedikçe, yeni bilmediklerim ortaya çıkıyor.</strong></p>



<p>Yaşlı amcanın “<strong>Hayırdır evladım, bu dünyanın yükünü senin
omuzuna mı yüklediler?</strong>” sorusuyla kendime geldim. Neden “<strong>Karadeniz’de gemilerin mi batmış</strong>”
demedi de, “<strong>Dünyanın yükünü senin
omuzuna mı yüklediler?</strong>” diye sordu, öğrenmek de istemedim.</p>



<p>“<strong>Hiç</strong>” dedim sadece, “<strong>hiç</strong>”..
Hem de koca bir hiçti. </p>



<p>Hiçlerin içinde arıyorduk her
şeyi; hiç olup gideceğini bile bile kumdan kaleler yapıyorduk, camdan kuleler
inşa ediyorduk. Fasit bir daire çiziyorduk kendimize. Kendi kendimizi esir
ediyorduk, sonra da o esaretten kurtulmak için uğraşmakla geçiyordu hayat.</p>



<p>Kazanmak için yaşıyorduk,
yaşamak için kazanıyorduk. Yemek için yaşıyorduk, yaşamak için yiyorduk. Bütün
bunlar olsun diye de gece gündüz çalışıyorduk. Çalıyorduk, çırpıyorduk, yalan
söylüyorduk, hile yapıyorduk, aldatıyorduk ve sonu bir hiç oluyordu, koca bir
hiç…</p>



<p>Ben şimdiden hiç yapıyordum.
Lafı döndürüp durma gereği duymuyordum. Tıpkı <strong>hiçlik mertebesine yükselmek isteyen divane gibiydim</strong>, belki de <strong>divanenin ta kendisiydim</strong>.</p>



<p>“<strong>Divane misin be evladım</strong>” diye “<strong>hiç</strong>”
dememe karşı çıktı yaşlı adam ve ben tam “<strong>divaneliği</strong>”
düşünürken, içimi okumuş gibi söylenmesine düşünmeden cevap verdim; “<strong>Deli miyim bilmem ama divaneyim, onu iyi
bilirim.</strong>”</p>



<p>Yaşlı adam da sustu, öylece
bekledik istasyonda. </p>



<p>Öylece bizi bekledi istasyon. </p>



<p>Öylece bekledi bizi biz…</p>



<p>Belki siz, belki biz, belki
hepimiz…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/istasyonda-beklerken/">İstasyonda Beklerken…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/istasyonda-beklerken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18220</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kim Neyi Duymak İsterse…</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kim-neyi-duymak-isterse/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kim-neyi-duymak-isterse/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 05:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=17236</guid>
				<description><![CDATA[<p>Ağanın kapısının önündeki kalabalık gittikçe artıyordu. Fısıldayanlar, yüksek sesle konuşanlar, bir birine bakıp sorgu sual edenler ve yeni gelenlere yapılan izahatlar uzun bir süre aldı. Çaycı Rüstem Efendi, köy imamı ve öğretmenine seslenerek, “kapıyı çalan, hatır soran siz olun” dedi. Öğretmenle imam göz göze geldi. Öğretmen imama, imam öğretmene görevi tevdi etmek istiyordu ama kaçınılmaz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kim-neyi-duymak-isterse/">Kim Neyi Duymak İsterse…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Ağanın kapısının önündeki
kalabalık gittikçe artıyordu. Fısıldayanlar, yüksek sesle konuşanlar, bir
birine bakıp sorgu sual edenler ve yeni gelenlere yapılan izahatlar uzun bir
süre aldı. Çaycı Rüstem Efendi, köy imamı ve öğretmenine seslenerek, “<strong>kapıyı çalan, hatır soran siz olun</strong>”
dedi. Öğretmenle imam göz göze geldi. Öğretmen imama, imam öğretmene görevi
tevdi etmek istiyordu ama kaçınılmaz son imamın oldu.</p>



<p>İmam efendi kalabalığa
yönelerek el işaretiyle biraz daha sessiz ve sakin olmalarını istedi. Ağanın
evinin önü miting alanı gibi olmuştu. İmam efendi sonunda kapıyı tıklattı, ses
gelmeyince bir daha, sonra bir daha. Biraz sonra ağanın hanımı kapıyı açtı,
aralıktan önce imama, sonra da imamın arkasında duran köy ahalisine baktı.
Ağanın hanımı imam efendi için kapıyı araladı, hemen ardından da kapattı.</p>



<p>İmam efendi sessizce ağanın
durumunu sordu. Değişen bir şey yoktu. Üç gündür odadan çıkmamış, ne bir ses ne
bir haber vermişti. Kapının önüne koyduğu yemeği bir ara alıyor, sonra da el
sürülmemiş şekilde yine kapının önüne koyuyordu. Ağanın durumu durum değildi.
Herkes gibi ağanın hanımı da, çocukları da çok tedirgindi, ağa adına da, kendi
adlarına da, köy adına da derin bir endişe içindeydiler.</p>



<p>İmam efendi ağanın bu durumunun
ne zaman başladığını sordu. Hanımı sessizce anlattı. Şehre gidip geldikten
sonra tek kelime etmeden odasına kapanmıştı. Beşinci sınıfa giden kızından bir
kalem, bir de kâğıt istediğini de eklemeyi unutmadı ağa hanımı. Bu durum biraz
garipti. Ağanın kâğıtla kalemle ne işi olurdu. Doğru dürüst okuma yazması bile
yoktu. Hani köyün muhtarıydı ama o gücü elinde bulundurmasından kaynaklıydı,
yaptığı hizmetlerden değil. İmam da biliyordu ki, köyde egemen güç kimse ağa da
oydu, paşa da oydu, muhtar zaten oydu.</p>



<p>Köyün ağası olan Hasan
efendinin babası da ağaydı, dedesi de, onun dedesi de. Padişahlık gibi babadan
oğula geçen bir şeydi bu ağalık denen şey. Hani köyün tamamına yakını o ailenin
olunca ağalık da kaçınılmaz, paşalık da kaçınılmaz, muhtarlık zaten kaçınılmaz.
</p>



<p>Köyde iki sınıf insan vardı;
ağa ve diğerleri…</p>



<p>Sadece “<strong>ağa</strong>” kısmına aile efradı da girerdi. Hısım akraba girmezdi, çünkü
zaten köyün hepsi bir birine uzak-yakın akrabaydı.</p>



<p>Ağa aynı zamanda muhtar olunca
zaman zaman şehre giderdi. Kaymakamlıkta, bazen valilikte, bazen belediyede,
bazen jandarmada toplantı olurdu. Ağa da köyü temsilen orada bulunur, her bir
şeye kendisi karar verirdi. Zaten kendisi demek, köy demekti, köyde yaşayanlar
demekti, iti demekti, koyunu demekti, ineği demekti, bağları demekti, bahçeleri
demekti. Yani ağa demek, köyün altı demekti, üstü demekti, her bir şeyi
demekti.</p>



<p>Ama ağaya bir haller oldu. Üç
gündür odasından çıkmadı. Çıktığı bir tuvalet, bir de kapının önüne konan yemeği
almak için kolunu uzatmasıydı. Hepsi buydu ve tek kelime ettiği yoktu. Sadece
odaya girerken kâhyasına çeşitli talimatlar vermiş, o da hemen bu emri
uygulamaya koyulmuştu. Cuma günü namazdan sonra şehirden önemli misafirler
gelecek, kazanlar kaynayacak, yemekler yapılacaktı. Bunu dediğinde günlerden pazartesiydi.
Şehirden yeni dönmüş, akşamın karanlığı köyün yabanına düşmüştü. Salı,
Çarşamba, Perşembe derken Cuma günü geldi çattı. Kâhyanın hazırlıkları tamamdı
ama ortada muhtar yoktu, yani ağa yoktu, yani paşa yoktu, yani gücü elinde
bulunduran adam yoktu.</p>



<p>Evdeki endişeli bekleyiş Cuma
namazına kadar sürdü. Nihayet namazdan hemen önce ağa kapıda göründü ama tek
kelime etmedi. Abdestini alıp, camiye yöneldi. Köy ahalisi camide ağayı kanlı
canlı görünce derin bir nefes aldılar; güç yerindeydi ve gücü elinde bulunduran
hem canlıydı hem de kanlı, üstelik aklı da yerindeydi ki, camiye kadar
gelebilmişti.</p>



<p>Kâhya ağanın emrini imam
efendiye de ulaştırmış, imam hutbeden hemen sonra köy ahalisine duyuru
yapmıştı. Namazdan sonra şehirden önemli misafirler gelecek, köyün çeşmesini
hizmete açacaklardı. Bu nedenle köylü orada olmalıydı, yemekler de orada
yenilecekti. Ama önce misafirler yiyecekti, bu çok önemliydi. Önemli
misafirlerin içinde vali beyin olma ihtimali de kuvvetle muhtemeldi ki, ona
göre kendilerine çeki düzen verilsin. </p>



<p>Köye hayat veren Taşkesen’in
çeşmesi bugün açılacaktı, köye, köylüye, köyün hayvanlarına, itine, koyununa,
kuzusuna, ineğine hizmet verecekti. Gerçi çeşme uzun zamandır köylüye zaten hizmet
veriyordu ama şehirde itibarı azalan Cemil vekilin yeni hizmete açılacak bir
şey bulması gerekiyordu ki, vali bey imdadına yetişti. Taşkesen köyünün çeşmesi
üç yıl önce yapılmıştı ama halen “<strong>resmi
açılış</strong>” yapılmamıştı. Hayatında uğramadığı, oy dahi istemediği Taşkesen
köyünün siyasi itibarını iade edeceğini rüyasında bile görmesi mümkün olmayan
Cemil vekil, kaderin garip cilvesine sadece gülümsedi. Böylece Taşkesenliler de
ilk kez Cemil vekili göreceklerdi. Nam-ı dillere destandı ama kendisini gören
bir Taşkesenli olmamıştı.</p>



<p>Namazdan sonra köylü, köyün hemen
girişinde beklemeye başladı. Birazdan misafirler gelirdi. Beklediler,
beklediler, beklediler ama ne gelen vardı ne de giden. Taşkesenlilerde sabırdan
çok ne vardı. Köyde zaman boldu, sabır da zamanla bir arada koşup duruyordu.
Köyün delisinin sesi duyuldu, “<strong>Şehirde
Cuma namazı geç kılınır</strong>”, köylü bu söze güldü tabi, niye Taşkesen ülkenin
bir ucunda, şehir dediğin de diğer ucunda mıydı?</p>



<p><strong>Evet</strong> dedi deli, <strong>Köyle şehir
arasındaki kilometre mesafesine bakarsanız yanılırsınız. Köyümüz şehre yakın ama
gönüllere çok uzak. İsterseniz bunu gelen heyetin yüreğine sorun.</strong></p>



<p>Deliden aklı başında bir laf
çıkmıştı ama Taşkesenliler bunun üzerine kafa yoracak durumda değildi ki,
ufukta toz bulutu gözüktü. Henüz Cemil vekil köyü görmediğinden, köyün yolunu
asfalt yapmak da kimsenin aklına gelmemiş, tozu dumana katan konvoy köye
girmişti. Pata küte diye bütün araçların kapısı açıldı, selam duranlar, yol
açanlar, yol verenler, köylüyü itenler, Cemil vekil ve vali beyi sağ salim
tören alanına kavuşturdu. Gerçi bu arada birkaç köylü ezilme tehlikesi geçirdi
ama bunun lafı dahi edilmezdi. </p>



<p>Konvoyda vali, Cemil vekil ve
bürokratların dışında iki de gazeteci vardı. Gerçi hiçbir gazetede imzaları
çıkmazdı, ama bütün gazetelerde haberleri manşetten verilirdi. Bunlar valinin
ve Cemil vekilin basınıydı. Bunların görevi, onlara olan sevgi selini
resimlemek ve bunu gazetelere servis etmekti. Bunun için canlarını hiçe
sayıyor, alttan çekiyor, üstten çekiyor, yandan çekiyorlardı. Çekilir gibi
değilse de çekiyorlardı. Bazen de kurguyla güzel kareler yakalıyorlardı.
Valinin ve Cemil vekilin basını, bu gece servis edecekleri metnin yarın
gazetelerde manşetten veriliş şeklini bile biliyorlardı; <strong>Vali ve Cemil vekile Taşkesen’den sevgi seli</strong>. </p>



<p>Sonra bu manşetler makasla bir
güzel kesilecek, dosyalanacak ve başkentte yeni koltukların döşenmesine katkı
sağlayacaktı. Çünkü bu sel, aynı zamanda Cemil vekilin itibarı, valinin de
koltuğunun sağlama alınmasıydı. Cemil vekille birlikte Taşkesen’e gelen bütün
bürokratların da koltuğunun yere sağlam vidayla vidalanmasıydı. Bu tablo ve bu
tablonun gazetelere yansıması, kimleri kurtarıyordu, kimleri. Bunu bir tek
Taşkesenliler bilmiyordu…</p>



<p>Onlar bilmese de, çeşmenin
başında kurulan sofraya yemekler dizilmiş, platform haline getirilen yerde ise
ses düzeni alınmıştı. Ses düzenini imam efendi camiden getirmiş, platformu da
tezeklerle oluşturan kadınlar, üstüne kilimler sererek tezekleri kamufle
etmişti.</p>



<p>Köyün ve köylünün her bir şeyi
olan muhtar mikrofonun başına geçti. Cebinden bir kâğıt çıkararak dikkatli bir
şekilde açtı. Bu kâğıt, odasına kapanmadan önce beşinci sınıfa giden kızından
aldığı kâğıttı. Demek ki üç gündür inzivaya çekilmesinin sebebi bu konuşmayı
hazırlamak içindi. Hanımı rahatladı, derin bir nefes aldı. Ağasının aklı
yerindeydi, ona bir haller olmamış, önemli konuklara, önemli bir konuşma
hazırlamak için uğraşıp durmuştu. İşini iyi yapardı ağa, sahip olduğu
topraklardan da belliydi bu. Babasından aldığı topraklara yenisini eklemiş,
Cemil vekili memnun ettiği takdirde daha yenilerini ekleme şansını elde
edecekti.</p>



<p>&nbsp;Önce imam efendi cihazı kontrol etti, bir..
iki.. üç.. ses… ses… ssss…sss… deneme… deneme ve sonunda cihazı sağlam olarak
sesin sahibine, gücün sahibine, köyün sahibine, ağaya, muhtara ve Taşkesen’in
medar-ı iftiharına teslim etti. Mikrofonu alan ağa, önce konukları gözüyle
yokladı, sonra köylüye dönüyordu ki vazgeçti…</p>



<p>Cebinden çıkardığı konuşma
metnini okumaya başlamadan önce boğazını temizledi, sonra da sırayla bütün
konuklara hitap etti;</p>



<p>Sayın valim, sayın Cemil
vekilim, sayın kaymakamım, sayın il belediye başkanım, sayın ilçe belediye
başkanım, sayın jandarma komutanım, sayın genel sekreterim, sayın tarım
müdürüm, sayın orman müdürüm, sayın nehir müdürüm, sayın çay müdürüm, sayın su
müdürüm, sayın tapu müdürüm, sayın gençlik müdürüm, sayın spor müdürüm, sayın <strong>mal</strong> müdürüm <em>(ağa mal müdürünü hiç sevmezdi, o nedenle <strong>mal</strong> kısmının üstüne iyice bastırdı, zaten kalemle yazarken de
bastırmıştı, oh ne iyi etmişti)</em>, sayın ziraat odası başkanım…</p>



<p>Bu sayın ve bu sayım tam 15
dakika sürdü ve ardından da son cümlesi geldi; <strong>hepiniz Taşkesen köyümüze hoş geldiniz.</strong></p>



<p>Büyük bir alkış koptu, hem de
kızılca kıyamet bir alkış. Islık çalanlar, nara atanlar, bravo diyenler…</p>



<p>Koltukları sağlamlaşan sayın
vali ve sayın Cemil vekil de çılgınca alkışlıyor, onları gören diğer konuklar
da alkış yarışına katılıyordu. Cemil vekilin görmesini isteyenler de daha çok
alkışla onun siyasi itibarının iadesine destek veriyordu.</p>



<p>Köyün öğretmeni “<strong>yav muhtar üç gün boyunca odaya kapanıp bu
konuşmayı mı hazırladın, bana deseydin 5 dakikada güzel bir konuşma hazırlardım</strong>”
demeye hazırlanıyordu ki kızılca kıyamet alkış tufanını görünce vazgeçti.</p>



<p>Çünkü ağa, konukların nabzını
öğretmenden daha iyi bilecek düzeydeydi. Öğretmen daha bu yıl köye gelmişti,
ağanın bütün nesli, kanı, canı bu köy ve bu şehre aitti. O kimin neyi duymak
istediğini çok iyi bilirdi hem de çok iyi…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kim-neyi-duymak-isterse/">Kim Neyi Duymak İsterse…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kim-neyi-duymak-isterse/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17236</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sevgiliye Hediye Almanın İnce Taktiği</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sevgiliye-hediye-almanin-ince-taktigi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sevgiliye-hediye-almanin-ince-taktigi/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 05:00:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=17010</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dükkânın elektronik darabası tam kapanmak üzereydi ki, hızla ve oldukça telaşlı bir adam yaklaşarak, “ne olur iki dakika müsaade edin, evliliğim tehlikede” dedi. Dükkân sahibi yanaşmadıysa da, genç kız “Tamam amca, bak, tekrar açıyorum” deyip kumandaya yeniden basarak darabayı açtı, içeriye geçtiler. 40 yaşlarında olan adamın bir elinde çanta, bir elinde pardösüsü vardı. Takım elbiseli, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sevgiliye-hediye-almanin-ince-taktigi/">Sevgiliye Hediye Almanın İnce Taktiği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Dükkânın elektronik darabası
tam kapanmak üzereydi ki, hızla ve oldukça telaşlı bir adam yaklaşarak, “<strong>ne olur iki dakika müsaade edin, evliliğim
tehlikede</strong>” dedi. Dükkân sahibi yanaşmadıysa da, genç kız “<strong>Tamam amca, bak, tekrar açıyorum</strong>” deyip
kumandaya yeniden basarak darabayı açtı, içeriye geçtiler.</p>



<p>40 yaşlarında olan adamın bir
elinde çanta, bir elinde pardösüsü vardı. Takım elbiseli, şık giyimli bir
beydi. Ancak panik atağı varmışçasına telaşlıydı, yerinde duramıyor, bir sağ
ayağını, bir sol ayağını oynatıyor, “<strong>uygun
adım marş</strong>” desen şehrin öte yakasına gidecek gibi bir haldeydi. &nbsp;</p>



<p>Dükkân sahibi ışığı yakıp tezgâhın
arkasına, kız ise kasaya geçti. Adamın soluklanması için yer gösterdi. Kış günü
olmasına rağmen adam sırılsıklam terlemişti, su isteyip istemediğini sordu, bir
bardak sularını alacağını söyleyen adama suyu uzattı.</p>



<p>Adam suyu içerken oturmuştu,
genç kız merakla sordu; “<strong>Amca hayırdır,
bu ne telaş, evliliğim tehlikede dedin de, yanlış yere gelmedin mi?</strong>” </p>



<p>Adam bardağı masaya indirip,
teşekkür etti. Yanlış yere gelmediğini söyledi. Evliliği tehlikedeymiş, “<strong>Bugün 14 Şubat, birkaç saat sonra bitecek.
Yarın 15 Şubat olacak. Ben şimdi eve hediyesiz gidersem olur mu?</strong>” diye
sordu genç kıza. Sonra devam etti; “<strong>Bütün
aksilikler beni buluyor. Geçen eşimin doğum günüydü. Eşimin adı Hülya bu arada.
İşyerinde çok yoğun çalışıyordum, bizim Nemrut patronun bütün nemrutluğu o gün
üstündeydi. Sürekli iş verdi, sürekli rapor hazırlattı. Benim aklım da eşimin
doğum gününde. Akşama pasta alacaktım ama daha hediye almamıştım. Hani şu
köşede bir çiçekçi var ya..” </strong>Bunu derken dişini yumruğuyla beraber sıktı,
başını salladı ve devam etti; “<strong>Ben de
oraya çok yakın oturuyorum. Çiçekçiye telefon ettim, dükkândaki en güzel çiçeği
eşime yollamasını söyledim…”</strong></p>



<p>Adam eliyle, koluyla, hatta
bütün vücuduyla birlikte konuşuyor, dükkân sahibi sabırsızlansa da, genç kızın
dikkatle dinlemesine ses etmiyordu. Adam son cümlede güldü, elini havada
salladı ve devam etti;</p>



<p>-Göndermiş de, hatta ‘üzerine
ne not yazayım’ demişti, ben nota ne gerek var, ben söyleyeceğimi eşimin yüzüne
zaten söylerim’ demiştim. Yani bu arada kendimi övmek gibi olmasın şiir bile
okurum.</p>



<p>“<strong>Ne güzel</strong>” dedi genç kız, adam devam etti;</p>



<p>-Çiçekçi dediğin biraz kibar
olur, romantik olur, az şair ruhlu olur, doğayı sever, insanı sever diye
biliyordum ama bizimki tam bir kalas çıktı, odun ya odun. Öküzün önde gideni
de, ardına bakmayanı.</p>



<p>-Ne oldu ki amca?</p>



<p>-Daha ne olsun, eşime göndere
göndere kocaman bir kaktüs göndermiş. O doğum günü bize zehir oldu. Eve geldim
eşim annesine gitmiş, yalvar yakar zor ikna ettim. Sadece bu olsa iyi…</p>



<p>-Daha başka ne var?</p>



<p>-Geçen evlilik yıldönümünde de
aksilik yaşadım. Paraya kıyıp çok güzel bir abiye aldım. Hani şu markalılardan,
sürekli televizyonda reklamı çıkıyor.</p>



<p>Kız bir marka söyledi, adam “<strong>hah işte o</strong>” dedi ve devam etti;</p>



<p>-Mağazaya gittim, modeli
beğendim, tezgâhtar hanım kıza paketlemesi için verdim. Bedeni sordu, en önemli
ayrıntıyı atladığımı o zaman fark ettim ve gayri ihtiyari ‘eşim de sizin gibi’
dedim. O da abiyeleri eliyle yoklayıp, birini aldı, kasaya götürdü. Neredeyse
bir maaşım gitti. Ama evde bir ton fırça yedim. Ne bileyim tezgâhtar hanım kız
36 bedenmiş, bizim hanım 46 beden. ‘Sen bunu kime aldın’ diye köpürdü, yoksa
bir sevgilim mi varmış, ona kilolu mu demek istiyormuşum, şişko demenin farklı
bir yolunu mu bulmuşum da.. daha neler neler…</p>



<p>-Ama eşinizin bedenini bilmeniz
lazım.</p>



<p>-Haklısın o kadar parayı çöpe
attıktan sonra bilmem gerektiği anladım. Ama hep beden değil ki, geçen doğum
gününde çok sevimli bir ayıcık sipariş etmiştim, gele gele kocaman somurtkan
bir ayı geldi. Eşim ‘sen bana ne demek istiyorsun’ diye sabaha kadar kafamın
etini yedi…</p>



<p>Dükkân sahibinin sabrı taşmak
üzereydi, ama genç kızın adama yardımcı olma niyeti, dükkân sahibini
dizginliyordu.</p>



<p>“<strong>Şimdi</strong>”, diye devam etti adam; “<strong>Bu
defa bütün şansızlıkları bir yana bırakıyorum ve sizin bana yardımcı olmanızı
umuyorum, eşime uygun bir tavsiye edin ki aramızdaki bu soğukluk bitsin. Ben
onu çok seviyorum</strong>” dedi ama “<strong>seviyorum</strong>”
kısmını telaşlı değil, öylesine değil, içten ve çok duygusal bir şekilde söylemişti,
genç kızın gözleri doldu.</p>



<p>“<strong>Tamam amca</strong>” dedi, “<strong>nasıl bir
hediye düşünüyorsunuz?</strong>” diye sordu genç kız. Adam cevap verdi; “<strong>Onu siz söyleyeceksiniz.</strong>”</p>



<p>Genç kız görmüş geçirmiş bir
kız edasıyla konuşmaya başladı; “<strong>Amca
hediyenin büyüğü küçüğü olmaz, pahalısı ucuzu da olmaz. Önemli olan düşünmek ve
hediyeyi sunma şeklidir. Yani bir güleryüz, hediyenin içeriğini değil, senin
samimiyetini ortaya koyar. O nedenle önemli olan hediye değildir.</strong>”</p>



<p>“<strong>Doğru diyorsun</strong>” dedi adam “<strong>ama
ben de az odun değilim. Elimden bir şey gelmez. Sürekli iş düşünürüm. Geçen
mutfakta eşime yardım edeyim dedim, maksat bir şeyler paylaşalım. En azından
salata yaparım diye düşünüyordum ki, önce bıçak elime gelmedi. Beni yadırgadı, ‘sen
de mi?’ der gibiydi. Sonra elime domatesi aldım, ‘beni öldürme’ diye bağırır
gibi elimden kaydı gitti. Salatalık öyle, maydanoz öyle, biber öyle, soğan
öyle. Sebzelerin bünyesine uygun değilim herhalde. Ya da eşimin gönlünü
alacağım her şey beni kabullenemiyor.”</strong></p>



<p>Adam şansızlığına küsmüş
gibiydi, devam etti; “Aslında bu özel günlerdeki hediyeleşmeye karşıyım.
Kapitalist sistemin bize dayatmasıdır. Maksat alışveriş çılgınlığı olsun”</p>



<p>“<strong>Belki öyle</strong>” dedi genç kız, “<strong>Ama
herkes eşine hediye almışken, sizin eşiniz, ‘benim eşim beni çok sever, çok
düşünür ama kapitalist sistemin dayatması olduğundan hediye almıyor’ mu
diyecek?”</strong></p>



<p>-Demeyecek…</p>



<p>Kız gülümsedi, adam devam etti;</p>



<p>-Eşimi mutlu edecek ne
düşünürsem o elimde kalıyor. Hani romantik olayım diyorum, bir çuval inciri
berbat ediyorum. Çünkü ruhumda yok. Ben bürokrat adamım, ciddi birisiyim, bana
sanki laubalilik gibi geliyor…</p>



<p>-Olur mu, insan en sevdiğinin
yanında çocuklaşırmış. Onunla gülersin, onunla oynarsın, onunla bir türkü
tutturursun, hatta onula ağlarsın. İnsan sevmediğinin yanında ciddi olur&#8230; Güldü
genç Kız, “<strong>Yani sevmediğinin yanında
bürokrat ol, eşinin yanında değil</strong>”</p>



<p>“<strong>Ama</strong>” diye devam etti adam, “<strong>Ben
eşimi çok severim. Sadece bunu kelimeye dökemiyorum, tavrımla, davranışımla,
mimiklerimle yansıtamıyorum, onu seviyorum ama sevdiğimi belli edemiyorum.
Gülmeyin, bütün odun erkekler gibiyim işte</strong>”</p>



<p>-Kız önce tebessüm etmişti ama
sonra gülmeye başladı; “<strong>Erkekler sanıyor
ki, kadınlar pahalı şeylerden hoşlanır. Her insan güzel giyinmek, gezmek, yemek
ister ama sevdiğini söylemek parayla değil, bedavadır. Bedava diye önemsenmiyor
ama evliliği ayakta tutan bedavalardır. Yani gülüşündür, sıcak yaklaşımındır,
içten söylediğin sevgi sözcükleridir, onla geçirdiğin saatlerdir, ona ayırdığın
zamandır. Pahalı hediyeleri, zengin olunca alırsın, amca sen iyisi mi gönül
almaya bak, hediye almayı boş ver. Demem o ki, onu önemsediğini hissettir, ona
değer verdiğini göster, hediye teferruattır, asıl konu değil</strong>.”</p>



<p>“<strong>Tamam</strong>” dedi adam “<strong>Beni
nihayet anladın. Şimdi eşimin gönlünü alacak bir hediye ver.</strong>”</p>



<p>Genç kız “<strong>Ben mi</strong>”, diye şaşkınlıkla sordu adama. Deminden beri adam ve genç
kızın konuşmasını sabırla bekleyen dükkân sahibi patladı; “<strong>Kardeşim burası kasap dükkânı, sana uygun ne hediye verelim?</strong> <strong>Anlaşılan</strong> s<strong>en bitişik hediyelik eşyacıya gelmişsin ama o kapatalı çok oldu,
şansına küs!”</strong></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sevgiliye-hediye-almanin-ince-taktigi/">Sevgiliye Hediye Almanın İnce Taktiği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sevgiliye-hediye-almanin-ince-taktigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17010</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Trene Binmek, Vapurdan İnmek!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/trene-binmek-vapurdan-inmek/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/trene-binmek-vapurdan-inmek/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 05 Jan 2019 05:02:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=16605</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yıllar önce küçük bir çocuğa sormuştum, “büyünce ne olacaksın” diye. &#160;“Öğretmen olacağını” söylemişti. Beş sınıfı bir arada okuyan ve bir tek öğretmeni bulunan bir köy okulunda okuyordu. Daha doğrusu okumaya çalışıyordu. Neden öğretmen olmak istediğini sorma gereği duymadım ama peki daha başka bir meslek sahibi olsaydı ne olurdu? Merak ettiğim bu soruyu da sordum henüz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/trene-binmek-vapurdan-inmek/">Trene Binmek, Vapurdan İnmek!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<p>Yıllar önce küçük bir çocuğa
sormuştum, “<strong>büyünce ne olacaksın</strong>”
diye. &nbsp;“<strong>Öğretmen olacağını</strong>” söylemişti. Beş sınıfı bir arada okuyan ve bir
tek öğretmeni bulunan bir köy okulunda okuyordu. Daha doğrusu okumaya
çalışıyordu. Neden öğretmen olmak istediğini sorma gereği duymadım ama peki
daha başka bir meslek sahibi olsaydı ne olurdu?</p>



<p>Merak ettiğim bu soruyu da
sordum henüz 13 yaşında olan Taha’ya. Mesela dedim, belediye başkanı
olabilirsin, vali olabilirsin, milletvekili olabilirsin. Hayalin de, özlemlerin
de sonu yok. Tek şart, ona kavuşmak için çalışmak ve gerisi de kısmet…</p>



<p>“<strong>Belediye başkanı olursam..</strong>” dedi, durdu, düşündü ama bu süre çok
uzun olmadı. “<strong>Köyümüze tuvalet
yaptırırım</strong>” dedi…</p>



<p>Köyde kısa süre kalmıştım ama o
sürede köyde tuvalet olmadığını, okulun tek tuvaletinin de okulun dışında, uzak
bir köşede, derme çatma bir tuvalet olduğunu görmüştüm.</p>



<p>Taha, o yaşında “<strong>köyün en büyük eksiğini</strong>” tespit etmiş,
bir belediye başkanının ancak buna gücünün yeteceğine inanmıştı ki, “<strong>belediye başkanı</strong>” olmayı
düşleyebiliyordu.</p>



<p>Belki de insanları yaşatan
özlemidir. </p>



<p>Belki de özlemini gerçekleştirmeye
dönük çabalarıdır. </p>



<p>Zaten bu ikisi arasında geçene
hayat diyoruz. </p>



<p>Son nefese kadar süren özlemler
ve son nefese kadar devam eden çabalar. </p>



<p>Bunu biliriz, buna inanırız ama
buna rağmen bazen pes ederiz, bazen yelkenleri indiririz, bazen küseriz, bir
köşeye sineriz ama hepsinde de bir sihirli değnek bekleriz; ettiğimiz dualar
karşılıksız kalmayacaktır. Yine bir özlem ve yine özlemin gerçeğe dönüşmesine
neden olacak çaba…</p>



<p>Memleketteyken arkadaşlara
takılırdım, “<strong>beni belediye başkanı
yaparsanız size tramvay getiririm</strong>” diye. Güzergâhını da çizmiştim,
duraklarını da belirlemiştim…</p>



<p>Hiç kimsenin beni belediye
başkanı yapmaya niyeti yoktu, iyi biliyordum. </p>



<p>Çok şükür ki benim de öyle bir
özlemim, beklentim yoktu ki, o yönde bir çaba harcayıp, hayal kırıklığını
büyüteyim.</p>



<p>Ama tramvay gerçekti…</p>



<p>Belediye başkanı olmama gerek
yoktu; öyle bir yetkim olsa, öyle bir yetkiliye ulaşacak gücüm olsa, ilk işim o
olurdu…</p>



<p>Bunun elbette Taha gibi bir
sebebi vardı…</p>



<p>Taha, köyündeki tuvalet
eksikliğini tespit etmişti. Bunu tespit etmek için elbette kâşif olmaya gerek
yoktu. Köyde tuvalet yoktu ve bunu herkes biliyordu. Ama Taha’nın farkı, “<strong>tuvalet ihtiyacını tuvalette gidermesi
gerektiğini</strong>” bilecek bir kafa yapısına sahip olmasıydı. Yani eksikliği
görmekle, eksikliği gidermeye niyetlenmek çok farklıdır. Taha’nın farkı buydu
ve Taha bir de “<strong>derme çatma</strong>” değil,
güzel bir tuvalet yaptırmayı hayal ediyordu…</p>



<p>Çocukluğumda tren özlemim
vardı. Kara trene binme hayaliyle bir ömür geçirdim.&nbsp; 55 yaşına girmeme sayılı günler kala “<strong>metro-tramvay-marmaray</strong>” üçlüsünün
dışında “<strong>tren</strong>” denilebilecek hiçbir
şeye binmek kısmet olmadı.</p>



<p>Doğal olarak da bu özlemim, her
geçen gün arttıkça arttı. Şimdi bunu Doğu Ekspresiyle gidermenin hayaline
dönüştürdüm. Birkaç hafta izin alacağım, hayalini kurduğum yolculuğa çıkacağım…</p>



<p>Kim bilir ne zaman?</p>



<p>Ama zaten hayat dediğimiz şey,
özlem ve onu gerçekleştirmeye dönük süre arasında geçen zaman dilimi değil
miydi?</p>



<p>Öyleydi sanırım…</p>



<p>Kadıköy’de vapurdan indiğimde
bunları düşünüyordum. Moda’ya kadar nostaljik tramvayla seyahat ederken de…</p>



<p>55 yaşına adım atmaya sayılı
günler kale “<strong>bir tren hayalini bile
gerçekleştiremeyen</strong> <strong>adam”</strong>
olmaktan utanmıyordum; beni ayakta tutanların bu özlemlerin toplamı olduğunu çok
iyi bilecek kadar yaşayıp görmüştüm…</p>



<p>Bir diğer özlemimse “<strong>vapurla uzun bir yolculuk</strong>”tu…</p>



<p>Şehir hatları vapuru, boğaz
turu, Adalara kadar gidip gelmekle bu özlem yerini bulmuyor. Kıbrıs’a “<strong>hızlı</strong>” feribotla gitmek de bu özlemin
giderilmesine neden olmuyor. Trenle de, vapurla da yapılacak yolculuk en az bir
hafta sürmeli.</p>



<p>Bir hafta boyunca yol arkadaşınla
birlikte sadece bir kompartımanı veya kamarayı paylaşmaktan öte, sessizliği
paylaşmak, ıssızlığı paylaşmak, güzellikleri paylaşmak, doğayı paylaşmak ve
bilinmezlere doğru yolculuk etmek…</p>



<p>Tren ve vapur yolculuğu,
yolculukların içerisinde en güzelidir. Belki de ben öyle biliyorum. Yıllarca
hayalini kurduğum için gide gide büyüyen bir özlemin de ötesinde, bir hikâyesi,
bir kurgusu, bir senaryosu olan hayale dönüşmüştür.</p>



<p>Nereden bineceğim, nerede
ineceğim, kimlerle yolculuk edeceğim, hangi güzergahta, hangi insanlarla
karşılaşacağım.. bütün bunların hepsi senaryonun en önemli parçaları gibi
hafızama kazınmış da olabilir, bilmiyorum.</p>



<p>Bildiğim bir şey ise bir
özleminiz varsa, yaşamak için sebepleriniz de vardır. Ne kadar çok özlem, o
kadar çok yaşama sebebi.</p>



<p>Daha iyi bir dünya için
kurduğunuz her hayal, gerçeğe dönüşmeye aday bir çabanın ürünü olacaktır, buna
hiç kuşku duymuyorum…</p>



<p>Trene binip, vapurdan inmek,
bir köye tuvalet yaptırmak kadar “<strong>basit</strong>”
bir hayaldir ama o basitlikler olmazsa, hayatımızı kolaylaştıran hiçbir şey de
olmayacaktır…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/trene-binmek-vapurdan-inmek/">Trene Binmek, Vapurdan İnmek!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/trene-binmek-vapurdan-inmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16605</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Zıpzıp; Necdet Kökeş</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-zipzip-necdet-kokes/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-zipzip-necdet-kokes/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 15 Nov 2018 05:00:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=15972</guid>
				<description><![CDATA[<p>En güzelini merhum Nasrettin Hoca özetlemişti. Hani meraklı bir çoban hocaya sormuş, “Hocam şu gökteki ay her ay yenileniyor, peki eski ayı ne yapıyorlar?” diye… Çoban haklı tabii. Gecemizi aydınlatan ay, her ay bir hilal olarak doğuyordu. Hem de belli belirsiz bir hilal olarak. Sonra dolunaya dönüşüyor ve bu dönüşümü de 15 günde tamamlıyordu. Ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-zipzip-necdet-kokes/">Bir Zıpzıp; Necdet Kökeş</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>En güzelini merhum <strong>Nasrettin Hoca</strong> özetlemişti. Hani meraklı bir çoban hocaya sormuş, “<strong>Hocam şu gökteki ay her ay yenileniyor, peki eski ayı ne yapıyorlar?</strong>” diye…</p>
<p>Çoban haklı tabii.</p>
<p>Gecemizi aydınlatan ay, her ay bir hilal olarak doğuyordu. Hem de belli belirsiz bir hilal olarak. Sonra dolunaya dönüşüyor ve bu dönüşümü de 15 günde tamamlıyordu. Ve derken bu defa tersine erimeye başlıyor ve yine bir hilal şekline bürünerek, silinip gidiyor.</p>
<p>Ama biz karanlıkta kalmıyorduk, gözlerimizi kapatıp, başımıza yorganı çekmediysek!</p>
<p>Çünkü her zaman yeni bir dönem başlıyordu…</p>
<p>Ve derken yeni ay gökte arz-ı endam ediyor. Devran böyle sürüp gidiyor. Peki eski ayı ne yaparlar?</p>
<p>Merhum Hoca’nın cevap, bugün bile birçok sıkıntıyı anlatacak türdendir; <strong>kırpıp kırpıp yıldız yaparlar.</strong></p>
<p>Aslında hocanın benzetmesi <strong>bir işe yarardan yeni işe yararların doğması</strong>dır ama bugün anlaşılanı o değil.</p>
<p>Özellikle eski şöhretler için bu örnek sıkça verilir.</p>
<p>Mesela, eski starları kırpıp kırpıp dizi oyuncusu yaparlar.<a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-2.jpg?ssl=1"><img class="wp-image-15975 alignright" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-2.jpg?resize=416%2C234&#038;ssl=1" alt="" width="416" height="234" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-2.jpg?w=500&amp;ssl=1 500w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-2.jpg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p>Eski yazarları yorumcu yaparlar.</p>
<p>Eski futbolcuları kırpıp kırpıp spor programlarına yorumcu yaparlar.</p>
<p>Eski televizyon programcılarını kırpıp kırpıp “Güzel konuşma üstadı” yaparlar.</p>
<p>Ya da eski şöhretleri kırpıp kırpıp ufak tefek reklamlarda oynatırlar.</p>
<p>Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür ve bu devran kaçınılmaz şekilde sürüp gider.</p>
<p>Ama bu örneklerin çoğunda “<strong>övme</strong>” değil, “<strong>yerme</strong>” amacı güdülür.</p>
<p>Bir zamanlar çok ünlü olan, hayranlarının başını döndüren birçok meşhur ismin unutulduğunu, kendi haline bırakıldığını ve çoğunun sersefil bir hayat sürdüğünü öğrenmek her zaman mümkün olmaz.</p>
<p>Belki de bu insanlar ürettikçe vardır, ürettikçe bilinir, ürettikçe tanınır diye özetleyebiliriz. Belki de üretmesine izin verilmediği için kabına sığmayıp taşanlar da vardır.</p>
<p><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-3.jpg?ssl=1"><img class=" wp-image-15977 alignleft" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-3.jpg?resize=264%2C469&#038;ssl=1" alt="" width="264" height="469" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-3.jpg?w=500&amp;ssl=1 500w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/11/Bir-zıpzıp_-Necdet-Kökeş-3.jpg?resize=169%2C300&amp;ssl=1 169w" sizes="(max-width: 264px) 100vw, 264px" data-recalc-dims="1" /></a>Ne olursa olsun, yeni bir jenerasyon geldiğinde eskilerin kıymet-i harbiyesi kalmaz ve yavaş yavaş yeni nesil sahnedeki yerini alır, eski nesil ise mezara doğru yol alırken, sahneden de yavaş yavaş çekilmeye başlar. Bu çekilme bazen çok hızlı, bazen de çok yavaş olur ama sahneden inme, “<strong>ölmek</strong>” manasına gelmeyeceği için, hayat bir şekilde devam eder, ama zorlukla ama kolaylıkla ama acıyla ama sevinçle…</p>
<p>Ama bunu kabullenmek çok da kolay değil, hiç de kolay değil.</p>
<p>Eski şaşalı dönemler özlenir, ünlü olmanın hazzına her daim varma arzulanır. Halen aranan, sorulan, sevilen, merak edilen olmak ister. Elbette herkes şöhreti istemez ama hiç kimse de bir köşeye atılmak istemez, işe yaramaz kalmayı dileyen olmaz. Belki de beş parasız, avare bir şekilde, hiçbir sosyal hakkı olmadan sokaklarda kalmayı da dilemez.</p>
<p>Her sanatçı kendince ünlüdür, kendince başarılıdır, kendince olmazsa olmazdır ama ne kadar önemli olursa olsun, bir süre sonra “<strong>gündem</strong>” onunla belirlenmeyecek, belirlenen gündemin hiçbir yerinde de o olmayacaktır.</p>
<p>Çok az insana nasip olan ebedilik, yazdığı eser veya yaptığı başarıların yüzyıllar sonra anlaşılması nedeniyledir. Ne yazık ki bugün dilimizden düşürmediğimiz birçok güzel söz, elimizden düşürmediğimiz birçok kitap ve eserlerini dinlediğimiz veya izlediğimiz birçok sanatçı, yaşadığı dönem boyunca sefalet içinde yaşamıştır.</p>
<p>Belki gerçekten de sanat karın doyurmuyordur; ya öldükten sonra ya ölmeden önce öldürüyordur!</p>
<p>***</p>
<p>Örnek çok var ama bir örnek var ki, bana 2 pötibör bisküviyle geldi.</p>
<p>Beyoğlu Belediyesinin Taksim’de düzenlediği el işi festivalini eşimle birlikte geziyorduk. Girişte bulunan bir kafeye oturduk. İki çay aldım, bir bana, biri yoldaşıma. Kafenin hemen yanında sahafları görünce, bir okuma meraklısı olarak dayanamadım ve elimde çayla stantları gezmeye başladım.</p>
<p>Üçüncü sahafın ön tarafında bir tezgâh vardı ama öyle albenili bir tezgâh değildi. Küçük sehpa türü bir masa, masanın üstünde İstanbul manzaralı not defteri, kalemlik, çay altlığı gibi ufak tefek şeyler vardı. Satıcı veya tezgâhın sahibi bunları 5 liraya, 10 liraya satıyordu.  Alınan ürünün üstüne imzasını da atıyordu. İşte bu tezgâhın önünde bembeyaz saçlarıyla, 74 yaşından daha genç gösteren zıpzıp bir ihtiyar delikanlı vardı. Tabii bütün bunlar dikkatimi önceden çekmedi. Ben meraklı gözlerle kitaplara bakıp, çayımı da gayriihtiyari yudumlarken, gözümün önüne iki pötibör bisküvi uzandı. Çayla iyi giderdi, aldım. Meğer içi geçen tezgâhın başındaki kişi, masanın altında sakladığı zuladan bisküvi yiyecekmiş, benim elimde çayı görünce “<strong>iyi gider</strong>” diyerek, bana da uzattı.</p>
<p>Bu ihtiyar delikanlıyı bir yerden tanıyordum elbet ama nerden, nereden…</p>
<p>Sonra tezgâha dikkatli baktım, eski filmlerde yer alan kendi görüntülerinin olduğu onlarca resim vardı. Bazen Battal Gazi’nin yanındaki cengâver, bazen bir komedi filmindeki yerinde duramaz karakter.</p>
<p><strong>Necdet Kökeş</strong>’di bu kişi…</p>
<p>1944 yılında Adana da doğmuş, 1970 yılında <strong>Bütün Aşklar Tatlı Başlar</strong> filmiyle oyunculuğa adım atmıştı. <strong>Cüneyt Arkın</strong>’ın başrolünü oynadığı <strong>Battal Gazi</strong> serilerinde <strong>Zıpzıp</strong> karakteriyle tanınmıştı. Bugüne kadar 90 filmde oyuncu, 10 filmde yapım amiri, 5 filmde de ışık asistanı olarak görev yapmıştı. Yani az kazansa da, bir zamanlar ünlü bir isimdi. Sinema Oyuncuları Derneğinde başkanlık yapan <strong>Tanju Gürsu</strong>’nun girişimiyle, 1995 yılında 39 sinema oyuncusuyla birlikte emekli olmuştu. Gürsu’nun halen dua edenleri vardı, bunlardan birisi de <strong>Necdet Kökeş</strong>’di.</p>
<p>Kendisine stant açma izni vererek, hem eski günleri yad etme, hem de harçlığını çıkartmasına vesile olan Beyoğlu Belediye Başkanı <strong>Ahmet Misbah Demircan</strong>’a da minnettardı…</p>
<p>Tanıştık…</p>
<p>Benim söyleyecek çok şeyim yoktu, yazıyordum işte…</p>
<p>Ondan söz ettik, Yeşilçam’ı, beyazperdeyi, sinemayı, filmleri, oyunculuğu, eski şaşalı günleri, bugünü, yanlışları, doğruları ve 74 yaşında halen süren o günlerin özlemini…</p>
<p>Nasrettin Hoca’nın çobanla ay sohbeti aklıma geldi…</p>
<p>Sanatın, sanatçının, yazarın, çizerin kıymetini bilmeyen bir toplumda, kendi döneminde meşhur olanların, yavaş yavaş yıldıza dönüşünü ve sonra da silinip gidişini, hep bir ibret olarak izleriz ama ibret almadan…</p>
<p>Bir zamanların <strong>zıpzıp Necdet</strong>’i, bugün birkaç kişi olsa da, eski günleri ansak, filmlerde nasıl oynadığımızı anlatsak, <strong>Ayhan Işık</strong>’tan bahsetsek, <strong>Cüneyt Arkın</strong>’ı konuşsak, <strong>Türkan Şoray</strong> veya <strong>Fatma Girik</strong>’ten söz etsek…</p>
<p>Mesele belki de sadece soğuk duvara bakmak yerine, kendisini heyecanla dinleyen meraklı gözlerle hemhal olmaktır.</p>
<p>Belki de beklenen sadece bir vefaydı, şu hep unutulanından…</p>
<p>Kim ister ki, bir köşeye atılmayı…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-zipzip-necdet-kokes/">Bir Zıpzıp; Necdet Kökeş</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-zipzip-necdet-kokes/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15972</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Deliyle Söyleşi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-deliyle-soylesi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-deliyle-soylesi/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 26 Oct 2018 05:00:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=15806</guid>
				<description><![CDATA[<p>Akşamın ışıkları denize vurmaya başlamış, rengarenk ve o doyumsuz yansımaları seyre dalmıştım. Parkta, bir bankta oturup denizi seyretmek vazgeçilmez tutkularımdandır, hele bir de gökyüzünün mavisiyle, denizin mavisinin bir birine nispet yaptığı zamanlarda.. tadından yenmez. Ama ben ne yapıyorum? Hiç işim yokmuş gibi, akşamın bir vakti, bir deliyle Bebek’te, bir parkta ve parkın içerisinde bir bankta [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-deliyle-soylesi/">Bir Deliyle Söyleşi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Akşamın ışıkları denize vurmaya başlamış, rengarenk ve o doyumsuz yansımaları seyre dalmıştım. Parkta, bir bankta oturup denizi seyretmek vazgeçilmez tutkularımdandır, hele bir de gökyüzünün mavisiyle, denizin mavisinin bir birine nispet yaptığı zamanlarda.. tadından yenmez.</p>
<p>Ama ben ne yapıyorum?</p>
<p>Hiç işim yokmuş gibi, akşamın bir vakti, bir deliyle Bebek’te, bir parkta ve parkın içerisinde bir bankta oturmuş denize bakarak muhabbet ediyorum. Yanlış duymadınız ya da yanlış okumadınız. Bildiğiniz bir deliyle, yani her an sağımızda solumuzda olan, mahallemizde bulunan, çoğunlukla sevimli, akıl fukarası gariban birisiyle muhabbet ediyorum.</p>
<p><strong>Sanat Duvarı</strong>’nın sevgili yönetimi “Bu sayı için bir deliyle söyleşi yapar mısın” diye rica etselerdi, “yok canım, siz beni deli mi sandınız. Hiç deliyle söyleşi yapılır mı?” derdim…</p>
<p>Şimdi diyemem, artık bundan böyle diyemem.</p>
<p>Çünkü hemen yanımda bir deli var ve ben bir saattir onunla söyleşi yapıyor, muhabbet ediyor, hayata dair müthiş fikirler ediniyorum. Yani hayata bakışım şu son bir saatte değişti desem bana inanın. Hani çok da inanmayın ama bir şeyler oldu, nasıl olduysa oldu.</p>
<p>Aracımı Bebek’te bulabildiğim bir köşeye park edip, denize doğru yürümeye başlamıştım ki, “Abi!” diye bir ses geldi, ardından da “20 lira versene” diye gözümün önüne bir el uzandı. Elin sahibine bakacaktım, önce o eli gözümün önünden itmek gerekiyordu, nazikçe yaptım bunu. Sesin sahibi bir deliydi. Hani alnında deli yazmıyor, <strong>akıl gözükmediği gibi delilik de gözükmüyor ama yine de deliliğin yansımaları insanın üzerinde farklı duruyor. </strong>Bazılarına da biçilmiş kaftan gibi cuk oturuyor!</p>
<p>Hani benim bildiğim deliler 50 kuruş ister, bir lira ister ama iki lira istemezdi, 20 lira hiç istemezdi. Demek ki Bebek’in delileri bile zengin! Kim bilir belki de İstanbul’un taşı toprağı altın sözü, burası için söylenmiş bir sözdür. Fırsatın nereden, nasıl geleceği belli mi olur, değil mi ama…</p>
<p>“Tamam.. dedim, sana 20 lira vereceğim, ama benle şurada, bankta bir çay içeceksin, muhabbet edeceğiz” dedim. Deli deli baktı bana, hani aklı olsaydı belki de akıllı akıllı bakacaktı. Ya da ne bileyim “Aaa deli mi ne” der gibi bakmıştır ya da “şu akıllının zoruna bak” demiştir. Neyse de ne, adam teklifimi kabul etti. Bunun için de “Emrin olur abi” dedi. Estağfurullah’ı içimden dedim, muhabbeti hayat felsefesini öğrenmeye saklamalıydım.</p>
<p>Sahile en yakın banka oturduk. Bebek Parkı (Türkan Saylan Parkı) o akşam biraz tenhaydı. Denizi seyrederek bir çay içmek iyi olurdu ama burada çay 6 lira, iki çay eder 12 lira. Birer çay, ikişer çay bizi kesmez, yüz lira gitti. Deliye de 20 lira sözümüz var. Bu söyleşi bana pahalıya patlar. Neyse ki, dergi yönetimi bu fedakarlığımı görüyor, duyuyor, hatta ihtimal dahilindedir ki şu an okuyor ve ona göre muhasebeye bir talimat yolluyor!</p>
<p>Delinin adı Nevzat’mış, çaylar da 6 lira değil, 10 liraymış. Amerika’nın dolar silahıyla başlattığı savaş buradaki çayı da vurmuş. Sitenin desteği aklıma gelince sorgusuz sualsiz iki çay kapıp geldim ama fiyatının 10 lira olduğunu öğrenince içim burkuldu, bir hoş oldum, cebim de aynı oranda bir boş oldu.</p>
<p>Deliyle muhabbeti sürdürdüm. Nereli olduğunu sordum, dünyalıymış. Annesinin babasının adını bilmiyor. Yaşayıp yaşamadıkları konusunda bir fikre de sahip değilmiş. Akıllı olsaymış belki bu sorulara cevap verebilirmiş.</p>
<p>Neden 20 lira istediğini sordum, hani bizim memlekette bir Deli Mehmet vardı, rahmetli oldu. O, 10 kuruş isterdi. “Yahu Mehmet 10 kuruş tedavülden kalktı sana bir lira verelim, beş lira verelim, 10 lira verelim” desek de kabul etmezdi. İlla da on kuruş.</p>
<p>“Hayat pahalı “ dedi Deli Nevzat. “Bebek’te yaşıyoruz, her şey ateş pahası.”</p>
<p>Yok yok asıl mesele o değil gibi geliyor, hele şunun aslını astarını bir söylesen, dedim.</p>
<ul>
<li>Abi seni anlamıyorum, hayatın pahalı olduğunu zaten biliyorsun, neden inanmıyorsun?</li>
<li>Hayatın pahalı olduğunu sadece bilmiyorum Nevzatcığım, iliklerime kadar da yaşıyorum. Ama senin 20 lira istemenin hayat pahalılığıyla alakası yok. Çünkü senin bir şeye para harcadığın yok.</li>
<li>Hımmm dedi deli deli.</li>
</ul>
<p>Sonra devam etti, “Sen benden de delisin be, sevdim seni. Abi çaktırma burası Bebek, ben bir lira istesem kimsenin cebinde bir lira bulunmaz, hepsi değilse de büyük çoğunluğu çok zengin. Öyle böyle değil, çok çok zengin. Zenginlerde bir lira ne arasın. Bir lira istesem, cebini yoklayacak, eli boş kalacak, ben de yolsuz kalacağım. 20 lira istiyorum ki, hem farkımız ortaya çıksın hem de istediğim kişinin cebinde o miktar olsun.”</p>
<ul>
<li>Nasıl yani senin farkın ne?</li>
<li>Eee biz Bebek’in delisiyiz, Bağcılar’ın delisi değiliz ki bir lira isteyelim.</li>
<li>Aradaki fark ne, halen anlayamadım.</li>
<li>Statü farkı var, burada birinci sınıf deli oluyoruz.</li>
<li>Yahu biz insanlar arasında statü farkı olmasın istiyoruz, akıllılar anlamıyor, deliler de mi anlamıyor, anlamıyorum. Yahu ben ne diyorum?</li>
<li>Bizim sınıfa hoş geldin (gülüyor). Ama meseleyi bilmiyorsun, senin dünyadan haberin yok. Hiç Bebek’te yaşayan, bir gecede birkaç asgari ücreti masada bırakıp gidenle Bağcılar’da, ya da ne bileyim Anadolu’nun kuytu bir yerinde geçinmek için canını dişine takan ama asgari ücreti bile kazanamayanlar aynı olur mu, bir mi bütün bu insanlar, eşit mi, değil..</li>
<li>Bir dakika ya sen bu kadar cümleyi hiç takılmadan nasıl söyledin, eee ama sen delisin?</li>
<li>Bak abi seni sevdim, senin kanında da sanki bizim kanımız var gibi. Para isteyen deli, deli değildir. Yani bildiğiniz manada deli değildir. Deliliğin yüzlerce çeşidi var. Biliyorsun abi akıl gözükmez ama herkes o görünmez aklıyla övünür ve onun varlığından çok emindir. Hatta herkes kendi aklını dünyadaki bütün akıllardan daha iyi bilir.</li>
<li>Vayy neler de bilirmiş. Peki sen hangi sınıf delisin, zır deli değilsin, zır zır deli de değilsin, zincirli deli de değilsin..</li>
<li>Ben kendi halinde bir deliyim. Yolumu böyle buluyorum. Bak abi siz yaşadığınızı sanıyorsunuz, ben yaşıyorum.</li>
<li>O nasıl oluyor?</li>
<li>Siz yaşamak için her şeyinizi feda ediyorsunuz. Sabahtan akşama kadar çalışıyorsunuz. Sevdiklerinizi ihmal ediyorsunuz. Hatta sevdiğiniz birçok şeyden vazgeçiyorsunuz. İşe yaramaz ıvır zıvırlar için hayatınız boyunca borç ödüyorsunuz, bazılarınız ölürken bile borçlu gidiyor. Dönüp ardınıza baktığınızda, emeğinizi, zamanınızı ve hayatınızı neler için feda ettiğinizi görüyor ama feryat edecek zamanınız bile kalmıyor ama ben öyle miyim, 20 lira isterim senden, sen vermezsen verecek çok kişi var. Ben bir köşede kıvrılır yatarım, sen illa ev istersin, mobilya istersin, tatil istersin, istersin de istersin. Sen istemezsen eşin ister, o istemezse çocuğun ister. İnsanın isteğinin bir sınırı yok. Hayatımızın sonunda sen eşya için yaşadığını anlarsın, ben ise kendim için yaşadığımı bilir, Azrail’e de güler geçer, giderim.</li>
<li>Çok doğru laflar ediyorsun, sana deli diyen delidir.</li>
<li>Abi bak unutma <strong>her yerde sadece iki kişi doğruyu söyler. Bunlardan birisi onuncu köye yollanır, diğeri de deli olarak bilinir</strong>. Sen hele söyle, sen hangisisin?</li>
</ul>
<p>Aklımda tarttım mı bilmiyorum, hangi cevabın bana uyacağı konusunda fikir yürüttüm mü onu da bilmiyorum ama dilimden bir şeyler döküldü, belki de sadece mırıldandım;</p>
<ul>
<li>Onuncu köye yollanandan!</li>
</ul>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-deliyle-soylesi/">Bir Deliyle Söyleşi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-deliyle-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15806</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sana Patronun Kim Olduğunu Göstereceğim!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sana-patronun-kim-oldugunu-gosterecegim/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sana-patronun-kim-oldugunu-gosterecegim/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 02 Aug 2018 05:00:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=15447</guid>
				<description><![CDATA[<p>İstanbul’da çok fena yağmur yağıyordu. Vıcık vıcık olan yollar, sular seller gibi dolup dolup taşan caddeler, kafamıza kafamıza çarpan ceviz büyüklüğündeki dolular.. Yani İstanbul, felaket tellallarının haber sunması kadar kötü bir durumdaydı. Kendimi zorla bir vapura attım, karşıya gidecek veya karşıdan gelecek bir durumda değildim ama göğün yarılıp, bütün rahmetini tepemize gark ettiği bir anda [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sana-patronun-kim-oldugunu-gosterecegim/">Sana Patronun Kim Olduğunu Göstereceğim!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da çok fena yağmur yağıyordu. Vıcık vıcık olan yollar, sular seller gibi dolup dolup taşan caddeler, kafamıza kafamıza çarpan ceviz büyüklüğündeki dolular.. Yani İstanbul, felaket tellallarının haber sunması kadar kötü bir durumdaydı.</p>
<p>Kendimi zorla bir vapura attım, karşıya gidecek veya karşıdan gelecek bir durumda değildim ama göğün yarılıp, bütün rahmetini tepemize gark ettiği bir anda el açıp, “<strong>Allah’ım, görüyorsun bu garip kulunu, bize de rahmet ihsan eyle</strong>” demenin zamanı değildi. Hele yağmur rahmeti bir dursun, yine rahmet isteriz, bereket isteriz, kısmet isteriz. Veren makam, her halükarda verir.</p>
<p>İstanbul kartımdaki son kuruşu da vapura veren ben, bu gidişin bir dönüşünün olacağını hesaplamamış olmamı, ekonomiden anlamayanın maliyeden sorumlu olmasına benzetebilirsiniz ama ben o hesabı yapacak durumda değildim, gök yarılmıştı, önüme de vapur düşmüştü!</p>
<p>Vapurda bir köşeye sindim, yani yer vardı da biz mi oturmadık? Her taraf tıka basa doluydu, ben de sırılsıklam olmuş halimle bir köşeye sindim. Rahmetin yazın yağmış olması, tir tir titriyor olmamı engellemiş, serinlik iyi bile gelmişti. Şimdi tek sorunum eve nasıl dönecektim, nasıl dönecektim, bilen var mı?</p>
<p>Yok tabii, milletin de işi gücü yok, benim hesapsız “<strong>dıt dıt</strong>” ederek bastığım İstanbul karttaki “<strong>Bakiye yetersiz</strong>” lafına mı takılacak? Hem <strong>Sultanüş&#8217;şuâra</strong>ya, Divan Edebiyatının en önemli şairine, <strong>Mahmud Abdulbaki</strong>’ye, yani bildiğimiz <strong>Baki</strong>’ye yetersiz diyen ahmak kim? Adam o kadar yeterliydi ki, her bir kelamı bugün bile edilebilmiş değil.</p>
<p>“<strong>Biraz kenara kayar mısın</strong>?” diye tok bir ses duydum. Emredici, hükmedici bu ses, ister istemez beni kendime getirdi ve azıcık değil, çokucuk kenara kaydım. Zaten her yer ıslak, “<strong>kayılacak.. kay!</strong>” diye komut gelmesine bile gerek olmadan insanlar denizin bir o yana, bir bu yana salınışına ayak uyduran vapur da kayıp duruyordu. Biliyor musunuz çok kaypak oldu bu dünya, insanlar da dünyaya ayak uydurup kayıp kayıp duruyor. İnsanlar mı kaypak, dünya mı bilinmez, hangisi hangisine uydu, o hiç bilinmez. Bilinen, vapur kaygan bir zemine sahip, milletin sırılsıklam vapura doluşması da bu kayganlığı arttırmış. Üstüne bir de sürekli gök gürlemesi var, iliklerimize kadar ıslandığımız yetmiyor gibi, iliklerimize kadar titrememizi sağlayan bir gürültü kopup duruyor.</p>
<p>&#8211;<strong>Patronun kim olduğunu öğretiyor</strong>, dedi demin emredici sesiyle beni kenara kaydıran adam.</p>
<p>O ana kadar adamın yüzüne bakmamıştım, emredici ve hükmedici sesi kâfi gelmişti. Ama şimdi patronun başkası olduğunu öğreniyorum, “<strong>şu aciz kula bir bakayım</strong>” tavrına bürünmüş olmalıyım ki, adamın yüzüne baktım.</p>
<p>70 yaşlarında var/yoktu. Başında kalan bir tutam saçı omuzlarına kadar indirmişti. Sakalının aylardır jilet yüzü görmediğine eminim. Üstünde eski püskü bir kıyafet vardı, hatta yer yer yırtıktı ama bu moda olsun diye yırtılan kotlara benzemiyor, sefillikten yırtılan pantolona benziyordu. Yaz sıcağına rağmen sırtında kalın bir ceket, içinde ise göğsüne kadar açık kirli bir gömlek vardı. Ceket de öyle temiz sayılmazdı. Yüzü kırış kırıştı ama yaşıyla bağlantılı değil, daha çok çektiği acıların izinin yüze vurmuş hali gibiydi. Tabii ben nereden bilirdim ki adamın ne acılar çektiğini, siz nereden bilirdiniz ki benim neler çektiğimi, ben nereden bilebilirdim ki, bu yazıyı okuyan her karinin neler çektiğini…</p>
<p>Adam devam ediyordu…</p>
<p>-Yağmur ve gök gürültüsü diyorum, yüce Mevla’m “<strong>patron benim</strong>” demek istiyor. Ara sıra biz aciz kullarına bunu hatırlatıyor…</p>
<p>En ufak makama kurulanın kendisini patron ilan ettiği şu dünyada, esas patronun ara sıra biz aciz kullarını yoklaması, kulak ardı edilecek bir durum değildi ama sanırım bunu “<strong>patron</strong>” olanlar değil, biz aciz kullar biliyordu, ya da biz öyle biliyorduk.</p>
<p>Emredici ses tonuyla beni bir kenara iten adamın bilgeliği beni kendisine çekti. Az önce itici bulduğum adamı çekici bile bulmaya başlamıştım.</p>
<p>Bak, dedi, diyelim cebinde beş para yok, (demeye gerek yoktu, zaten beş para yoktu), bu vapura binemezsin, binsen inemezsin, insen bir parça ekmek yiyemezsin, yesen bir liralık tuvalete gidemezsin. Hani insan Eşref-i mahlûktu, ee ne oldu? Çünkü her yer, birilerinin hükümranlığı altında ve oraya senin muhtaç olduğun oranda patronluk yapabilir. Sen para vereceksin, o patron olacak ve sana ve çalışanlara ve gücü yeten, sözü geçen her yere, herkese hükmedecek.</p>
<p>Adam yanıma çömeldi. Şimdi emreden, hükmeden bir konumda değil, benimle aynı hizadaydı. Şefkatle bana baktı, “<strong>sevdim seni be</strong>” deyip sırtıma okkalı bir tokat indirdi. Öyle bir sendeledim ki, zaten kaygan olan yer, beni kendine doğru çekti, son anda adam gömleğimin yakasından tutarak beni tekrar aynı yere bıraktı.</p>
<p>Ufak tefek bir adam değildim, hatta göbeğimi de hesaba kattığınızda iriyarı ve göbekli bile sayılabilirim ama adam sanki iki parmağıyla gömleğimin yakasını tuttu ve beni çekti. Yani şöyle eliyle bir kavrasaydı, sanırım vapurdan aşağıya bile uçurabilirdi.</p>
<p>Eskiden patrondum dedi adam…</p>
<p>“<strong>Belli</strong>” diyecektim, sohbeti sulandırmak istemedim.</p>
<p>Ama hiç kimseye patronun kim olduğunu hatırlatma ihtiyacı duymazdım. –Haşa- biz yaradan mıyız ki, iki de bir kendimizi hatırlatalım. Hepimiz aciz kullarız ve hepimiz dünyadaki görevimizi “<strong>insanca</strong>” ifa ediyoruz/etmeliyiz. Bunun için bir birimizi ezmeye, kırmaya gerek yok, dedi.</p>
<p>-Peki sen biliyor musun insanlar neden hükmetmek ister?</p>
<p>Bilmiyordum, ya da en azından ne diyeceğini öğrenmek için bilmiyormuş gibi yaptım. Belki de gerçekten bilmiyordum. Herkesin neden hükmetme hastalığına yakalandığını ben nereden bilirdim?</p>
<p>Bilirdim aslında…</p>
<p>Öyle dedi adam.</p>
<p>Hükmetme isteğinin esas amacı, insanların içinde var olan ama kendilerinin bile bilmediği Nemrutluk, Firavunlukmuş…</p>
<p>Öyle dedi adam…</p>
<p><strong>Haddini bildirmekle</strong> başlarmış her şey; kendisinin diğer insanlardan veya en azından muhatabından <strong>daha üstün olduğunu göstermenin bir yolu</strong>ymuş. Nereye sahipsen oraya hükmedermişsin, ne kadar büyük alana hükmedersen o kadar Firavunlaşırmışsın.</p>
<p>Hükmetme isteğinin esas amacı “<strong>patronun kim olduğunu</strong>” öğretmektir, dedi adam ve devam etti;</p>
<p>-Ama bilmezler ki, hayat bir köprüden ibarettir, köprüyü geçene kadar farklı dayılar edinmek, yolcu olan herkesin aklına ilk gelendir!</p>
<p>Vapurda bir köşeye sinişim geldi aklıma. Gerçekten de biz köprüyü geçene kadar ne ayılara dayı diyoruz ve o ayılar kendilerini nasıl da dayı sanıyor.</p>
<p>Düşüncemi okumuş gibi adam devam etti;</p>
<p>Peki sence o ayılar mı kötü olan, ona dayı diyenler mi?</p>
<p>Bak bunu hiç düşünmemiştim, cevabını alacak durum da kalmamıştı. Vapur limana yanaşmış, yolcuların itiş kalkışlarıyla ikimiz de yer değişmiştik.</p>
<p>Vapurdan iniyordum ki, adamın sesi geldi, kendisini göremiyordum, görmek için çabaladım mı onu da bilmiyorum ama bu defa sesi derindendi; Patron olanlara da şunu de, <strong>düşmana karşı patron, dosta karşı dost</strong> olmak yeterli. Böbürlenmeye gerek yok, hepimiz aciz birer kuluz!</p>
<p>Öyleyiz de…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sana-patronun-kim-oldugunu-gosterecegim/">Sana Patronun Kim Olduğunu Göstereceğim!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sana-patronun-kim-oldugunu-gosterecegim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15447</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanın Bir İstanbul’u Olmalı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/insanin-bir-istanbulu-olmali/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/insanin-bir-istanbulu-olmali/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 05:00:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=15122</guid>
				<description><![CDATA[<p>İnsanın kaç şehri olur ki Doğduğu şehir mesela Doyduğu şehir de var Bir de hayallerinde büyüttüğü şehir olmalı Başını yastığa koyduğu an gördüğü Gözünü kapattığı an düşlediği Uzaklaştığı an özlediği Özlediği an burnunun direğinin sızladığı &#160; İnsanın kaç şehri olur ki Bir olsa ne çıkar, on olsa ne çıkar İçinden hangisi öne çıkar Denizi mi, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/insanin-bir-istanbulu-olmali/">İnsanın Bir İstanbul’u Olmalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın kaç şehri olur ki</p>
<p>Doğduğu şehir mesela</p>
<p>Doyduğu şehir de var</p>
<p>Bir de hayallerinde büyüttüğü şehir olmalı</p>
<p>Başını yastığa koyduğu an gördüğü</p>
<p>Gözünü kapattığı an düşlediği</p>
<p>Uzaklaştığı an özlediği</p>
<p>Özlediği an burnunun direğinin sızladığı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın kaç şehri olur ki</p>
<p>Bir olsa ne çıkar, on olsa ne çıkar</p>
<p>İçinden hangisi öne çıkar</p>
<p>Denizi mi, mavisi mi</p>
<p>Havası mı, suyu mu</p>
<p>Rengarenk çiçekleri mi</p>
<p>Ötüp duran kuşları mı</p>
<p>Tarihi mi, devasa binaları mı</p>
<p>Hangi şehir öne çıkar</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nereli olursan ol</p>
<p>Nerde yaşarsan yaşa</p>
<p>Nerede doyarsan doy</p>
<p>Ama insanın bir İstanbul’u olmalı</p>
<p>Şöyle bir kenarda durmalı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dalıp gitmeli mesela</p>
<p>Bir taraftan deniz, bir taraftan tarih</p>
<p>Süzülmeli kuşlar, tepelerden tepelere dolaşmalı</p>
<p>Bu yakadayken karşıya</p>
<p>Karşıdayken bu yakaya hasret kalmalı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bence insanın bir İstanbul’u olmalı</p>
<p>Şöyle bir kenarda durmalı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/insanin-bir-istanbulu-olmali/">İnsanın Bir İstanbul’u Olmalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/insanin-bir-istanbulu-olmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15122</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Osman Amcanın Eşeği Ve İlham!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/osman-amcanin-esegi-ve-ilham/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/osman-amcanin-esegi-ve-ilham/#comments</comments>
				<pubDate>Sun, 06 May 2018 07:00:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=14417</guid>
				<description><![CDATA[<p>Cüneyt Arkın beni görse kesinlikle kıskanırdı, belki de hasedinden çatır çatır çatlardı. Zira öyle bir ata.. pardon eşeğe binişim vardı ki, dörtnala dıgıdık dıgıdık gidiyordum. Henüz 9-10 yaşlarındaydım. Okulun tatil olduğu bir gün olmalı ki, sokakta haylazlık ediyorduk. Nereden aklıma geldiyse geldi, aile dostumuz olan Osman amcanın eşeğine binmek aklıma geldi. Osman amcalar evimize yakın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/osman-amcanin-esegi-ve-ilham/">Osman Amcanın Eşeği Ve İlham!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Cüneyt Arkın beni görse kesinlikle kıskanırdı, belki de hasedinden çatır çatır çatlardı. Zira öyle bir ata.. pardon eşeğe binişim vardı ki, dörtnala dıgıdık dıgıdık gidiyordum.</p>
<p>Henüz 9-10 yaşlarındaydım. Okulun tatil olduğu bir gün olmalı ki, sokakta haylazlık ediyorduk. Nereden aklıma geldiyse geldi, aile dostumuz olan Osman amcanın eşeğine binmek aklıma geldi. Osman amcalar evimize yakın bir yerde otururlardı. Evlerinin hemen önündeki tarlada bostan yaparak geçinirlerdi.</p>
<p>Osman amcanın eşeğiyle gezme fikri güzeldi ama bunun için Osman amcayı ikna etmek gerekiyordu, bu da çok kolay değildi. Kolay tarafı Osman amcanın beni sevdiğiydi. Ee sevgiyi sömüren ilk kişi ben değilim ya…</p>
<p>Osman amcanın evine gittim. Bahçede kasalara domates, salatalık, patlıcan gibi sebzeleri diziyor, eşi Halide abla da kendisine yardım ediyordu. “Osman amca…” dedim. Başındaki kasketi hafifçe kaldırarak bana baktı ve “Buyur Naif’im” dedi en babacan haliyle. Allah rahmet eylesin kendisi de eşi de çok iyi insanlardı.</p>
<p>“Babam eşeğinizi istedi” dedim.</p>
<p>Benimki beyaz bir yalan değildi, kapkara bir yalandı, dümdük bir yalandı işte. Üstelik babamın eşekle işi olmaz, asla Osman amcanın eşeğini istemezdi: Bunun bir örneğine de hiç rastlanmamıştı. Adam bir memurdu ve haftanın beş günü daireye gider, iki günü de evde dinlenirdi. Ne bağı vardı, ne bostanı, ne de eşekle çekecek yükü. Ama Osman amca yalan mı, doğru mu diye hiç araştırmadı, sormadı, soruşturmadı.  Gözüyle eşeğin yerini gösterdi, alabileceğimi belirtti ve babama selam söylememi tembihledi. Halide ablanın selamı da annemeydi.</p>
<p>Çok kolay olmuştu, ben hiç böyle düşünmemiştim. Bunda bir aksiyon yoktu, heyecan yaşamamıştım ama olsun, eşeğin üstünde dıgıdık dıgıdık giderken acayip bir heyecan yaşayacaktım. Öyle de oldu.</p>
<p>Bir at, pardon bir eşek sürüşüm vardı ki, gören sanki Fatih’in Fedaisi Kara Murat şehre inmiş sanırdı. İyi ki o halimi Cüneyt Arkın görmedi, iyi ki görmedi!</p>
<p>Benim gibi bir çocuğun eşekle ne işinin olacağı bir yana, eşekle nereye gideceğim daha büyük bir sorundu. Bahçeden çıktım, bizim evin aksine doğru eşeği sürdüm. Annem, babam veya kardeşlerim beni eşeğin üstünde görsün istemiyordum. Hem ne cevap verecektim, yalanım ortaya çıkacaktı. Tabi hiç düşünmediğim şey, bir gün Osman amcayla babamın yan yana geldiğinde eşek mevzusunun açılacak olmasıydı. Ee o yaşta o kadar senaryoyu yazmak kolay mıydı, hem ben yazar mıydım senarist miydim, alt tarafı ilkokula giden bir çocuktum.</p>
<p>Eşeği şehir merkezine doğru sürmeye devam ettim, Atatürk Bulvarı, Gölbaşı Caddesi, Ulu Cami, Kap Cami, Bahçelievler derken bir de baktım Meram Sinemasının önündeyim. İster misin şimdi sinemada Fatih’in Fedaisi Kara Murat oynasın. Tıpkı benim gibi eşeğin, pardon atın üstünde zaferden zafere koşsun…</p>
<p>Sinemanın önünde eşeğin yularını çekerek durdurdum, bir çalımla indim, bir çalımla da yuları elektrik direğine bağladım ki görmek lazım. Aynı çalımla sinemaya girdim. İlginç olan sinemanın kapısı açıktı ve bilet soran da yoktu. İnsanlar içeriye giriyor, çıkıyor. Cüneyt Arkın’ın bir filminin oynamadığı aşikârdı da, bu serbestlik neyin nesiydi?</p>
<p>İçeriye girdim, herkes pür dikkat sahneye bakıyordu. Sahnenin ışığı yanıyor, diğer her taraf karanlık. Tıpkı sinema izler gibi ama sahnede sinema yoktu.</p>
<p>Bir adam sinema perdesinin önünde bir sağa gidiyor, bir sola. Bazen elini cebine koyuyor, bazen başını kaşıyor, bazen çenesine elini atıyor, bazen alnını ovuşturuyor. Sahnede bir de masa var. Masanın üzerinde küçük bir daktilo ve onun hemen yanında da samanlı kâğıtlar…</p>
<p>Yerde de çok sayıda buruşturulup atılmış kâğıtlar vardı. Ne kadar ayıp, insan yerde dağınık halde duran kâğıtları toplar bari. Burası çöplük mü, çöp kutusu yok mu, belediyemiz nerede, nerede bu devlet, nerede bu millet! Bu sinemacı da sinemasına hiç bakmıyor.</p>
<p>Sahnedeki adam gezmekten yorulmuş olmalı ki, masanın hemen önünde duran sandalyeye oturdu, masayı kendisine doğru çekti ve daktiloya yeni bir kâğıt taktı. Tık sesi geldi, sonra bir tık daha, sonra bir tık daha. Sadece üç harf yazdı, üç karakteri samanlı kâğıda geçirmiş oldu ve ardından kâğıdı sert bir hareketle daktilodan çekip aldı, buruşturup yere attı. Hımm, demek ki yerdeki buruşuk kâğıtların sebebi buydu. Ben de boş yere sinemacının günahını almıştım.</p>
<p>Adama bir koltuk bile vermemişler, şimdi biz şehrimizin misafirperverliğini nasıl anlatacağız. Koca şehirde bir koltuk yok mu ki, bu kuru sandalyeyi koca sanatçıya vermişler. Ne kadar ayıp ki, ne kadar ayıp.</p>
<p>Adam bir kez daha sahnede dolaşmaya başladı. Hiç konuşmuyor. Elini cebine atıyor, arkasında bağlıyor, başını kaşıyor, çenesini okşuyor, alnını ovalıyor ama hiç konuşmuyor. Herkes de pür dikkat bu adamı izliyor.</p>
<p>Eşek aklıma geldi, şimdi ne yapıyor, beni özledi mi? Eyvah, hiç düşünmemiştim ya birisi eşeği çalarsa.. ben Osman amcaya ne derim, babam bana neler der?</p>
<p>Sahnede aksiyon yok ama içimde aksiyonun en korkunç halleri kıpraşmaya başladı, birazdan kalbim heyecandan patlayacak. O korkuyla hemen sinemanın önüne çıktım, göz ucuyla eşeğime baktım, bağladığım yerde duruyor, şaşkın şaşkın sağa sola bakıyordu bizim eşek.</p>
<p>Neyse yeniden içeriye girdim ve sahnedeki adamı izlemeyi sürdürdüm. Çıt çıkmıyor, zaten adamın çıtı da çıkmıyor, izleyenlerin çıtı da çıkmıyor. O ara bir bağırtı geldi; Boyamın balına gel gardaş!</p>
<p>Bizim şerbetçi kalabalığı görünce coşmuş, meyan şerbeti satılsın diye elindeki zili çalıyor ve bir yandan da bağırıyordu. Sonra simitçinin bağırtısı geldi; küncülü kahke var! Sahnedeki adam hiç istifini bozmuyor, sesten etkilenmiyor gibiydi ama sanki içinden “sus be adam, sus” der gibiydi.</p>
<p>Adam yine sandalyeyi çekti, oturdu, masayı da kendine doğru çekti.</p>
<p>Bu hareketi birkaç kez daha yapsa gidecek yeri kalmayacak. Yine daktiloya bir samanlı kâğıt taktı, yine daktilonun tuşlarına çat çut diye vurdu, yine sert bir hareketle çekip aldı, buruşturup attı.</p>
<p>Oyunu anlamaya başlamıştım. Adam bir yazardı ve bir eser yazmaya çalışıyor ama ilham gelmiyordu. Tam geliyor, yüzünü yarım gösterip ‘ciii’ ediyor ama yazmaya başlayınca uçup gidiyordu. Hain ilham, neredesin, geldinse birkaç kere vur!</p>
<p>Tabii sonra öğrendim şehrimize bir tiyatro gelmiş, tiyatro da sahnede oynanan oyunmuş. Gelen Abdullah Kars’mış ve oyunun adı da ‘Yazılamayan Eser’miş…</p>
<p>Ve bu benim hayatımda izlediğim ilk oyun, ilk tiyatro ve ilk sanatçıydı…</p>
<p>Oyunu Abdullah Kars, bir Hac parasına Hekimoğlu İsmail’e yazdırmış, sonra da hikâyeyi tiyatroya uyarlamıştı. O parayı bana verseydi, ben Osman amcanın eşeğinin hikâyesini yazardım hem ilham gelir, aksiyonu bol olduğu için izleyenlerin heyecanı da doruğa çıkardı.</p>
<p>O gün karar verdim, ben ilhamımı hep yanımda taşıyacaktım. İlhamın keyfini bekleyecek değildim. Ne o şımartmışlar ilhamı, neredeyse başlarına çıkacak. Geleceksen gel kardeşim, ne nazlanıp duruyorsun?</p>
<p>Oyundan pek bir şey anlamamıştım. Çünkü oyunun tümünü izleme şansı bulamamıştım. Ama izlediğim kadarıyla oyun bana iyi bir ders vermiş, ufkumu açmıştı.</p>
<p>Bir gün yazar olacaktım ve o gün ben ilhamın keyfini beklemeyecektim. Yanımdan ayırmayacak ve çok güzel hikâyeler yazacaktım ama asla bir daha Osman amcanın eşeğini bir yalanla alıp, şehri turlamayacaktım. Bana olan sevgiyi sömürmeyecektim!</p>
<p>İşte bunu bir daha yapmayacaktım, çok ayıptı…</p>
<p>Dediklerimin çoğunu yaptım. İyi hikâyeler yazma kısmını halen devam ediyorum. Bir gün iyi bir hikâye yazarsam, siz de iyi bir hikâye okumuş olacaksınız ama o gün ya ben olmayacağım ya siz!</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/osman-amcanin-esegi-ve-ilham/">Osman Amcanın Eşeği Ve İlham!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/osman-amcanin-esegi-ve-ilham/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14417</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sonunda Korku Kanseri Oldum!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sonunda-korku-kanseri-oldum/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sonunda-korku-kanseri-oldum/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 14 Mar 2018 05:00:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=13679</guid>
				<description><![CDATA[<p>Sürekli başı yerde geziyor. Sürekli düşünceli. Rengi soluk, gözleri mahmur, sanki yataktan yeni kalkmış, henüz uyanmamış, üzüntülü, kırgın, küskün ya da belki de acı çekiyor, derinlerde bir yerde… Belki de daha kahvaltı etmemiş, güzel bir kahveyle güne başlamamış ya da ne bileyim, belki de çay içmemiş, kazınan midesine bir parça ekmek, bir dilim peynir, birkaç [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunda-korku-kanseri-oldum/">Sonunda Korku Kanseri Oldum!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Sürekli başı yerde geziyor. Sürekli düşünceli. Rengi soluk, gözleri mahmur, sanki yataktan yeni kalkmış, henüz uyanmamış, üzüntülü, kırgın, küskün ya da belki de acı çekiyor, derinlerde bir yerde…</p>
<p>Belki de daha kahvaltı etmemiş, güzel bir kahveyle güne başlamamış ya da ne bileyim, belki de çay içmemiş, kazınan midesine bir parça ekmek, bir dilim peynir, birkaç zeytin gibi şeyler girmemiş.</p>
<p>Güzel bir haber almamış, günaydın diyeni bulunmamış. Her gün bize bahşedilen iki mucizeden birisiyle bile karşılaşmamış gibi. <em>(Hani bilirsiniz, her gün bize iki mucize verilir. Bunun birisi yeni bir güne uyanmamızdır, ikincisi ise o yeni güne sevdiğimizle birlikte uyanmamızdır.)</em></p>
<p>Uzun yıllar önce Ferdi’yle birlikte çalışıyorduk. İşe ilk başladığımda Ferdi’nin hastalık hastası olduğu söylediler ama ben “<strong>abartıyorlar</strong>” diye düşünmüştüm.</p>
<p>Bir gün geldi “<strong>hastaneye gideceğim</strong>” diyerek izin istedi. Ama izin isterken, “<strong>Bu son iznim müdürüm, ha öldüm ha öleceğim</strong>” der gibiydi. Yolun sonunu görmüş, bütün ümitlerini tüketmiş, demirlediği limandan gemisini almak üzereydi…<a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/hastalik-hastaligi-hipokondriyazis_c7cd5.png"><img class="wp-image-13694 alignright" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/hastalik-hastaligi-hipokondriyazis_c7cd5.png?resize=283%2C174" alt="" width="283" height="174" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/hastalik-hastaligi-hipokondriyazis_c7cd5.png?w=652&amp;ssl=1 652w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/hastalik-hastaligi-hipokondriyazis_c7cd5.png?resize=300%2C184&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 283px) 100vw, 283px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p>Birkaç gün sonra tahlil için sıra aldığını söyledi, bir gün sonra tahlil sonucunu alacağını söyledi. İlerleyen günlerde MR çektireceğini, doktorun tomografi istediğini, renkli film için sıra aldığını, ultrasona gireceğini, endoskopi olacağını, bugün kolonoskopi için gün aldığını, yarına birkaç kültür tahlili yaptıracağını, bir gün karşıya geçeceğini oradaki bir hastanenin çok iyi olduğunu duyduğunu söyledi.</p>
<p>Hepsinde de izin verdim ama muayene ve tahlil için o kadar çok izin alıyor o kadar çok hastane yolu arşınlıyordu ki, gerçekten de söyledikleri gibi hastalık hastası olma ihtimali vardı ama kınamaya gerek yok. Belki de gerçekten hastaydı. Sonuçta hem doktor değiliz hem de muayene edip, sağlığı hakkında bir fikre varan değiliz.</p>
<p>Bu tedavilerinin bazısını devlet hastanesinde bazısı ise özel hastanelerde yapıyor. Aldığı maaşın çoğunu muayeneye, tahlile veriyor. Çok şükür ki, her tahlilin neticesini aldığında “<strong>o konuda bir sıkıntı</strong>” olmadığı, “<strong>turp gibi</strong>” olduğu anlaşılıyor ama bir sonraki “<strong>evham</strong>”a kadar.</p>
<p>Dikkat ettim de muhabbeti hep sağlık üzerine. İşi dışında internette hep sağlık haberlerini takip ediyor. Birisi “<strong>şuramda bir sızı var</strong>” dese hemen arama motoruna yazıyor ve o hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu buluyor. Doktorlar boşuna o kadar okul okuyor, boşuna o kadar dirsek çürütüyor, koca koca kitapları sular seller gibi okuyup bitiriyorlar. Bizim Ferdi, her hastalığı şıp diye teşhis etmekle kalmıyor, dünyada henüz duyulmamış hastalıkları da keşfediyor. Yani Ferdi’nin bir de keşif yönü var, icat bile yapıyordur da henüz görmedim!<a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/indir.jpg"><img class="size-full wp-image-13731 aligncenter" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/indir.jpg?resize=275%2C183" alt="" width="275" height="183" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/indir.jpg?w=275&amp;ssl=1 275w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/indir.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" data-recalc-dims="1" /></a>Bir gün geldi, “<strong>sanırım ben nöbet geçiriyorum</strong>” dedi. “<strong>Neden</strong>” dedim, “<strong>bu gece üç defa uyandım”</strong>, diye başladı anlatmaya.</p>
<ul>
<li>Sen nöbetçi memurluğuyla nöbet geçirmeyi karıştırıyor olmayasın.</li>
<li>Yok müdürüm, bu gece üç defa uyandım, saat 1&#8217;de, 3.5’ta ve 5’te. Hepsinde de terlemiştim. Kalktım, atletimi değiştirdim, oturdum, odada dolaştım, yattım ama uyuyamıyorum. Kesin ben nöbet geçiriyorum. İzin verirseniz bugün doktora gideceğim.</li>
</ul>
<p>İzin verirdim vermesine de artık hastalık hastası olduğuna ben de inanmıştım. Her hastalığın başının stres olduğunu anlatmaya çalıştım. Stres yapmamasını, kafaya takmamasını, hele hele internetten şikâyetlerine derman aramamasını söyledim. Bir şikâyeti olduğunda doktora gitmesini ama doktorun dediğinin dışında da bir şey yapmamasını söyledim.</p>
<ul>
<li>Haklısın müdürüm, ben çok kafaya takıyorum ama dilimin altında iki tane sivilce çıkmış, şimdi ben bunu nasıl kafaya takmayayım, Salı günü doktora gideceğim, kesin ağız kanseri oldum, demez mi?</li>
</ul>
<p>Salı gününe daha çok olduğunu, belki de o güne kadar geçeceğini söyledim. Kendimden örnek verdim.</p>
<ul>
<li>Kolum çok kaşınırdı..</li>
<li>Mantar mı olmuş</li>
<li>Yok, güneş alerjisi var diye doktora gittim.</li>
<li>Kesin egzamadır.</li>
<li>Muayene sıramı beklerken sürekli kaşınıyorum. Sıra bana geldi, içeriye girdim…</li>
<li>Vah vah vah, cilt kanseri mi olmuşsun..</li>
<li>Yok ya, hiçbir şeyim yokmuş, stres kaynaklıymış.</li>
<li>Stresten niye kolun kaşınsın, sen kesin kanser oldun.</li>
<li>Değilim, bak turp gibiyim.</li>
<li>Ne zaman oldu bu?</li>
<li>10 yılı geçti.</li>
<li>O zaman benim hastalığım da stres.</li>
<li>Evet, onu anlatmaya çalışıyorum. Mutlaka şikâyetinde haklısın ama kalıcı olması, sürekli takıntı haline getirmen çok da iyi değil. Böylelikle var olan bir hastalığı azdırıyorsun, kangren hale getiriyorsun, tedavin olumlu sonuçlanmıyor.</li>
<li>Müdürüm stres kanser yapar mı, sanki ben stresten kanser oldum. Hatta geçen gün gözlerim seğiriyordu, kesin göz kanseri oldum. Bugünlerde bir halsizliğim var, iştahım yok, hiçbir şey yapasım gelmiyor. Patron görse beni kovacak biliyorum ama iş yapasım bile yok. Her tarafım hasta, hiçbir organım çalışmıyor. Ben komple kanser olmuşum da hiç kimse bana inanmıyor.</li>
</ul>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/physician-website-patients-relationship-1_480.jpg"><img class="wp-image-13695 alignleft" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/physician-website-patients-relationship-1_480.jpg?resize=399%2C266" alt="" width="399" height="266" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/physician-website-patients-relationship-1_480.jpg?w=480&amp;ssl=1 480w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/physician-website-patients-relationship-1_480.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2018/03/physician-website-patients-relationship-1_480.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 399px) 100vw, 399px" data-recalc-dims="1" /></a>Böyle olmayacaktı, biraz sohbet etmek, evhamlarını, streslerini, kaygılarını, korkularını anlatmak ve bunu yenmesini sağlamak gerekiyordu. Aslında bir psikologla görüşmesi gerekiyordu ama şimdi “<strong>Psikoloji kanseri oldum</strong>” diye feryat figan ederdi.</p>
<p>Ferdi’yi hastalık hastası deyip yabana atmayın. Bütün sağlık programlarını izler, Canan Karatay’ın konuştuğu her kelimeyi bilir. Programa katılan veya soru soran her izleyicinin teşhisini anında koyar da, stüdyodaki doktorun “<strong>Ferdi bey bu konuda ne düşünüyorsunuz?</strong>” demediğine şaşar durur. Doktorlar dizisini kaç defa döndürüp döndürüp izlediğini kendisi bile unutmuş.</p>
<p>Az da olsa konuşayım dedim. Herkesin sorunları olduğunu, herkesin maddi sıkıntısı olabileceğini, eşiyle, çocuğuyla farklı farklı sorunlar yaşandığını, herkesin işyerinde sorunu olabileceğini, kendisinin tek olmadığını, bütün yükün onun omuzuna yüklenmediğini, herkesin farklı farklı derdi, sıkıntısı olduğunu, önemli olanın bunu kendimize ve başkalarına zarar vermeden aşmak olduğunu falan filan anlattım.</p>
<p>Sabahları ve akşamları yürümesini öğütledim. Koşmasını, spor yapmasını ya da bir el sanatıyla uğraşmasının çok iyi olacağını söyledim. Hafta sonu sahile gitmesini, uzun süre oturup denizi seyretmesini, dolaşmasını öğütledim.</p>
<ul>
<li>Evet ya deniz kenarına gidince bana çok iyi geliyor, üç ay önce gitmiştim, çok iyi gelmişti.</li>
<li>Ee üç aydır niye gitmiyorsun ya, deniz dediğin şuracıkta.</li>
<li>Hastaneye gitmekten fırsatım kalmıyor. Hele ne kanseri olduğumu bir bulayım gideceğim.</li>
<li>Bence senin hiçbir şeyin yok, takıntın var.</li>
<li>Ben biliyorum aslında kanserim ama nereden kanserim o belli değil.</li>
<li>Yahu ne kanseri..</li>
<li>İşte ben de ne kanseri olduğumu bulmaya çalışıyorum, ben kesin öleceğim.</li>
<li>Hepimiz öleceğiz.</li>
</ul>
<p>Dikkat ettim de, Ferdi’nin eli ayağı titriyor, elleriyle değişik değişik hareketler yapıyor. Gözlerini açıp açıp kapatıyor, kapatıp kapatıp açıyor. Ağzı kuruyor, diliyle dudaklarını ıslatıyor. Dönüp kapıya bakıyor, sonra bir daha aynı hareketleri yapıyor ama bir gözü hep dış kapıda…</p>
<ul>
<li>Ama ben çok çabuk öleceğim. Şimdi bir de korkmaya başladım. Olur olmaz her şeyde korkuyorum. Gece uyanıyorum korkuyorum, işe gelirken korkuyorum, eve giderken korkuyorum. Patron çağırıyor korkuyorum, iş geliyor korkuyorum, işi teslim ederken bir şey derler diye korkuyorum. Yok yok ben kesin korku kanserine yakalandım.</li>
<li>Korku kanseri yok ama hastalık korkusu var ve o senin bütün benliğini sarmış, hastalık seni öldürmez ama bu kesin seni öldürür, der demez ağlamaya başladı.</li>
<li>Bak sen de artık bana inandın. Ben çok hastayım, kanser olmuşum ama doktorlar her seferinde bir şeyin yok diyorlar. Ben de her seferinde başka bir şeyden gidiyorum. Sonunda bulacağım ne kanseri olduğumu ama bence korku kanseri olmuşum ama en kötüsü internete bakıyorum, hiç kimse korku kanseri hakkında bir şey yazmamış, belki de gizli korku kanseri olmuşum da kimsenin haberi yok!</li>
</ul>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunda-korku-kanseri-oldum/">Sonunda Korku Kanseri Oldum!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sonunda-korku-kanseri-oldum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13679</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gittikçe Babama Benziyorum</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gittikce-babama-benziyorum/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gittikce-babama-benziyorum/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 30 Jan 2018 09:13:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=13028</guid>
				<description><![CDATA[<p>54’üncü yaşıma nazire… Çoğunlukla “ayıplamak” için belli bir yaştan sonra insanlara “Gittikçe babana benziyorsun” veya “gittikçe annene benzemeye başladın” derler. Aksini söyleseler de bunu “pek de iyi niyetle” söylemezler. Bunun birçok nedeni var. İnsanlar sürekli gördüklerini “normal” kabul etmeye başlarmış. Bu, iyi de olsa, kötü de olsa değişmez. Kötü bir iş yapılan yerde büyüyen bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gittikce-babama-benziyorum/">Gittikçe Babama Benziyorum</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><em>54’üncü yaşıma nazire…</em></li>
</ul>
<p>Çoğunlukla “<strong>ayıplamak</strong>” için belli bir yaştan sonra insanlara “<strong>Gittikçe babana benziyorsun</strong>” veya “<strong>gittikçe annene benzemeye başladın</strong>” derler. Aksini söyleseler de bunu “<strong>pek de iyi niyetle</strong>” söylemezler. Bunun birçok nedeni var. İnsanlar sürekli gördüklerini “<strong>normal</strong>” kabul etmeye başlarmış. Bu, iyi de olsa, kötü de olsa değişmez. Kötü bir iş yapılan yerde büyüyen bir çocuğun, kötülüğü “<strong>normal</strong>” görmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama sadece kötüde değil, iyide de bu böyledir…</p>
<p>Gittikçe babaya benzemek veya gittikçe anneye benzemek her zaman kötü veya her zaman iyi olmayabilir. Ya da ne bileyim, “<strong>aynen dayısı</strong>”, “<strong>tıpkı amcası</strong>”, “<strong>gittin, geldin teyzene çektin</strong>”, “<strong>hık demiş, halasının burnundan düşmüş</strong>”..</p>
<p>Bunların bazısı övmek için söylenir, bazısı yermek için…</p>
<p>Doğaldır ki, <strong>başarılı ve zengin birisine benziyorsa övmek</strong> içindir.</p>
<p>Kaderin sillesini yemiş dahi olsa <strong>başarısız ve fakir birine benzetiliyorsa yermek</strong> içindir.</p>
<p>Belki de sırf bu yüzden nev-i şahsına münhasır çocuklarımızı bile kendimize benzeterek, asıl övgüyü almaya çabalarız.</p>
<p>Bir de hangi yönünüzün benzediği çok önemli.</p>
<p>Ahlakı mı, davranışı mı, konuşması mı, yürüyüşü mü, bakışı mı, gülmesi mi, ağlaması mı, azmi mi, çabası mı, tembelliği mi, dağınıklığı mı, titizliği mi?</p>
<p>Yoksa kaşı, gözü, burnu, kulağı, yüzü, boyu, posu, endamı mı?</p>
<p>Bu listeyi uzatmak o kadar mümkün ki, henüz dünyaya gözünü açan bebeği bile kimlere benzetiriz, kimlere…</p>
<p>Tip ve alışkanlık dışında benzetmek, daha çok insanın yaşadığı dönemle alakalıdır.</p>
<p>Herkes kendi zamanında yaşar.</p>
<p>Babamız ve annemiz, bizden önceki bir nesildir. Kendi inançları, kendi değer yargıları, kendi korkuları, kendi kaygıları, kendi gelenek ve görenekleri vardır.</p>
<p>Biz ise kendi dönemimizde yaşıyoruz, çocuklarımız ise kendi dönemlerinde.</p>
<p>Birçok şeyimiz aynı olsa da, (<em>mesela inancımız</em>) babamızın kaygısı ve korkusuyla bizimki farklıdır, çocuğumuzunki çok daha farklıdır. Torunlarımızın kaygı ve korkuları belki çok daha farklı olacaktır.</p>
<p>Değer yargıları da öyle, gelenek ve görenekler de. Eskiden gelenek ve görenek vardı, şimdi cool olmak var, belki in var, out var. Ya da çok sosyolojik olsun, bizde toplum baskısıydı, şimdi mahalle baskısı var, belki sonra da daha çok moda baskısı, yerleşik algı baskısı, grup baskısı, parti baskısı, ideolojik baskının esas olduğu da ortaya çıkar.</p>
<p>Bazı insanlar, gerçekten bazılarına benzer; bazen tipi benzer, bazen davranışları, bazen şansızlığı, bazen kısmetin açıklığı…</p>
<p>Ben de gittikçe babama benzemeye başladım, bunu itiraf etmek de pek kolay olmasa gerek.</p>
<p>Her insan nev-i şahsına münhasır olduğunu düşünür. İyi şeyler kendinden, kötülükler başkalarındandır.</p>
<p>Herkes daha öncekilerin hatalarını yapan olmadığını düşünür, çocuklarının da kendi yaptığı hataları yapmamasını isterler.</p>
<p>Bazıları gerçekten buna uyar, çoğunluk da nasıl görmüşse öyle devam eder veya kısmetine aynısı düşer…</p>
<p>Rahmetli babam, sıradan bir insandı, bir Anadolu insanı, Anadolu beyefendisiydi.</p>
<p>İşçi emeklisiydi, hayatı boyunca iki yakası bir türlü bir araya gelmedi.</p>
<p>Borcu sevmezdi ama aldığı maaşla da evi geçindirmesi pek mümkün olmazdı; kıt kanaat bir geçimdi bizimki, neredeyse herkes gibi…</p>
<p>Küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi, öyle büyük hayalleri olan birisi değildi, hayallerinin peşinde koşacak bir yapısı da yoktu.</p>
<p>Rahatına düşkündü ama hiçbir lüksü yoktu.</p>
<p>Onun için en büyük lüks, işten eve geldikten sonra uzanmak, vaktinde yemeğini yemek, misafirliğe gitmek, misafir ağırlamak, dostlarla oturmak, onlarla gülmek, onların üzüntüsüne ortak olmaktı.</p>
<p>Sıradan şeylerdi, ne büyük ikramiyeyi tutturma hayali kurar, ne ikramiyeyi tutturunca sağa sola dağıtacağı yalanını söylerdi. O, aybaşında alacağı maaşı bakkala, fırına, kasaba ve diğer alacaklılara pay ettirme derdindeydi. Aldığıyla verdiği denk geldiğinde elinde kalmayanı bile umursamazdı.</p>
<p>Kredi kartı kullanmazdı. Kredi nedir bilmezdi. Tek borçlu olduğu esnaftı, ondan gayrisiyle alacak verecek davası gütmezdi.</p>
<p>Okumayı severdi ama daha çok eski cenk kitapları, dillere destan olan aşk kitapları ve şiirlerdi…</p>
<p>Şiiri severdi, yazmayı bilmez ama okumayı çok severdi. Çocuklarına ve torunlarına çok şiir okur, örnekleri şiirle olurdu, arada bir de türkülerle…</p>
<p>“<strong>Hoşça kal</strong>” onun en güzel vedasıydı, herkes hoş olmalı, hoşça kalmalıydı. “<strong>Eviniz şen olsun</strong>” demeyi de unutmazdı, tam kapıyı kapatıp giderken…</p>
<p>Her insan gibi onun da hatası vardı ama sevabıyla kıyasladığında “<strong>hata</strong>” demeyeceğin yönlerdi bunlar…</p>
<p>İyi bir babaydı, iyi bir eşti ama genellikle “<strong>kavga</strong>” edip, sonra barışan yarım asrı geçkin bir evlilikleri vardı.</p>
<p>Hayatın bütün zorluklarını görmüş, kıtlığı çekmiş, yokluğu yaşamış, bütün zorlukları aşarak hayatın merdivenlerinden inmeyi sürdürmüştü.</p>
<p>Eski yokluk günlerini, kıtlık zamanlarını anlattığında gözleri dolar, sesi titrerdi. Belki sırf o nedenle var olanla yetinmeyi bilir, olmayanın peşine düşmeye çalışmaz, borçlanarak geçinmeyi ise hiç istemezdi.</p>
<p>Gittikçe babama benzemem bütün bunlardan değil elbet…</p>
<p>Daha çok benzer davranışları sergilemem, benzer korkuları yaşamam, benzer alışkanlıklarımın olduğunun farkına varmamdı belki…</p>
<p>Veya bir özlemin hareketlere, konuşmaya ve alışkanlıklara yansıması da olabilir.</p>
<p>Bazen evde otururken elimi oynatma, bağlama veya oturuş şeklimi babama benzetirim; yahu ben ne ara bu alışkanlığı edindim ki…</p>
<p>Aslında yeni edinilmiş bir alışkanlık yok; bazısı genden gelen, bazısı görerek elde edilen, bazısı da bir özlemin –<em>gayriihtiyarî</em>&#8211; hareketlere yansımasıdır. Biz bunu hiç bilemeyiz…</p>
<p>Gittikçe babama benziyorum belki, doğrudur; <strong>onun bütün şansızlıkları da beni takip etmek zorunda mı</strong>, işte onu bilmiyorum…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gittikce-babama-benziyorum/">Gittikçe Babama Benziyorum</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gittikce-babama-benziyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13028</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yani Delirmiş Diyorsun!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yani-delirmis-diyorsun/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yani-delirmis-diyorsun/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 25 Jan 2018 05:00:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=12684</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kargalar henüz kahvaltıya başlamamıştı ama ben işyerine gitmek için önce bir tramvay yaptım, sonra metro… Kolay olmadı tabi. Bu devirde alet edevat olmadan koca bir tramvayı yapmak ancak bana yakışır. Neyse tramvaydan sonra hadi bir de metro yapayım dedim. Birkaç dolmuş, birkaç otobüs de yapıp İstanbul Büyükşehir Belediyesinin araç filosunu genişletecektim ama şimdilik İstanbul Kart [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yani-delirmis-diyorsun/">Yani Delirmiş Diyorsun!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kargalar henüz kahvaltıya başlamamıştı ama ben işyerine gitmek için önce bir tramvay yaptım, sonra metro…</p>
<p>Kolay olmadı tabi. Bu devirde alet edevat olmadan koca bir tramvayı yapmak ancak bana yakışır. Neyse tramvaydan sonra hadi bir de metro yapayım dedim. Birkaç dolmuş, birkaç otobüs de yapıp İstanbul Büyükşehir Belediyesinin araç filosunu genişletecektim ama şimdilik İstanbul Kart basarak da gelirlerini arttırabilirim diye düşündüm. Bu arada ben çok iyi düşünürüm!</p>
<p>Tıkış tıkış olduğumuz metroda üç hanım kızımız geniş geniş muhabbet ediyordu. Hani muhabbet deyince siz de dedikodu yaptıklarını, sevgililerini çekiştirdiklerini falan sanmayın. Bu hanım kızlarımız dersten bahsediyordu.</p>
<p>Gece saat bir de yatmıştı birisi, sabah beşte kalkmış, arkadaşıyla ders çalışmışlardı.</p>
<p>4 saatlik uyku sonrası çalışmayı anladım da, o vakitte çalışacak arkadaşı nereden buldu onu anlamadım.</p>
<p>Neyse ne canım, bize ne…</p>
<p>Bugün sınav varmış, “<strong>ben çalışamadım</strong>” dedi. Çantasından bir deste küçücük not kâğıtları çıkarttı, inci gibi yazılıydı. Bazısı kırmızı kalemle, bazısı mavi kalemle, bazısı da siyah kalemle yazılmıştı. Önce bunun bir renk şifresi olduğunu düşündüm ama sonra kalemin bitmiş olma ihtimali üzerinde derin bir analiz yaptım, kararım kalemin bitmiş olmasıydı ve bu karar, kesin kararımdı.</p>
<p>Hikâyemizin ikinci kahramanı notları birinci kahramanımıza yani sabahın beşinde uyanıp, arkadaşıyla ders çalışan hanım kızımıza uzattı. O da barkod okuyucu gibi nota bakar bakmaz o konuyla ilgili en az bir dakika yorum yaptı. Düşünün… düşündünüz mü, öyleyse o kadar not kağıdı için, ne kadar yorum dinlediğimi de anladınız.</p>
<p>Tabi hemen yanı başımda geçen bu konuşmayı dinlememek gibi bir şansım yoktu ama iyi oldu, bu arada birkaç tıp fakültesi bitirdim, artık ameliyata bile başlayabilirim.</p>
<p>Hanım kızlarımızın dersi duygu durumla ilgiliydi, daha başka da vardı ama siz de tıp fakültesinden mezun olup, hastaneleri doldurmayasınız diye doktorluğu kendime saklayayım.</p>
<p>Birinci hanım kızımız notlara bakarak ikinci hanım kızımıza tıp dersini verdi, hem de sular seller gibi.</p>
<p><strong>Bak</strong> <strong>kızım</strong> dedi, kızı oluyormuş demek ki…</p>
<p><strong>Şimdi korkuyorsun ya</strong>, korkmuyordu.</p>
<p>Yani temsil bir olay oluyor korkuyorsun, eee, sonra kalbin küt küt atıyor. Belki kızın kalbi tak tak atıyordur sana ne?</p>
<p>Neyse ne, bunun iki türlü duygu durumu varmış. Birincisinde bir saniyelik bir fark varmış, önce korkarmışsın, sonra kalbin küt küt atarmış, diğerinde hem kalbin hem de korkun aynı anda gelirmiş. Topu topu bir saniyelik fark için iki farklı duygu durumu birkaç dakika anlattı. Sadece bu değil, bunun için iki farklı konu varmış, toplam 8 çeşit durum oluyormuş ve bunlar da şöyle oluyormuş, böyle oluyormuş deyip geçiştirmek olmaz. Hepsinin üzerinde durmak gerekir.</p>
<p>Mesela diyelim bir soygun oldu, mesela dedik ya hemen niye korkuyorsunuz, temsil yani, örnek babından.</p>
<p>Soygun ani oldu, ne yaparsınız, irkilirsiniz, korkarsınız. Göz kapaklarınız açılır, sonra kapanır, açılır, sonra kapanır…</p>
<p>Başınız öne eğilir, omuzlarınız kasılır, vücudunuz öne eğilir, karın düzleşir, dizlerinizin bağı çözülür.</p>
<p>Betiniz benziniz sararır, burnunuz bembeyaz olur. Sonra yüzünüz de kireç gibi beyazlaşır.</p>
<p>Sonra ter bezleriniz çalışır ve soğuk soğuk ter dökersiniz, mübarek sanki İSKİ bedava su dağıtmaya başlamış da, siz de bir koşu gidip bütün suyu almaya çalışmışsınız gibi bir hale bürünürsünüz.</p>
<p>Birinci hanım kızımız, elindeki notlarla nutuk atmayı sürdürüyor, ben de onun anlatımından kişinin bürüneceği ruh hali ve dışa yansıyan görünümünü tahayyül etmeye, bu tahayyülümü de sizlere aktarmaya çalışıyorum.</p>
<p>Meğer sadece sizlere değil, üç hanım kızımıza da aktarmışım, “<strong>Yani delirmiş diyorsun..</strong>” sözünü sesli söylemişim. Üç hanım kızımız önce sözümü duydu, sonra bu sözü söyleyene doğru bir bakış attılar, şaşırdı, gerildi, sonra bir gevşeyip, bastılar kahkahayı.</p>
<p>Neden kahkaha attılar anlamadım; benim analizime mi, yoksa delirdiğimi düşündüklerinden mi, yoksa üçü birden delirdiğinden mi…</p>
<p>Neyse de ne, ben tıp tahsilimi insan davranışları üzerine tamamlamayı sürdürüyorum. Belki yakında psikolog olurum, belki de psikiyatrist, ya da psikopat, ne fark eder ki, hepsinde de pisi pisi bir şeyler var.</p>
<p>Birinci hanım kızımız elindeki notlardan ikinci hanım kızımıza ders anlatmayı sürdürdü, hem de öyle böyle değil, sabah sabah birkaç yumurta içmiş, birkaç litre de zeytin yağıyı üstüne boca etmiş gibi gür bir sesle. Garibim üçüncü hanım kızımız da benim gibi sessiz sedasız durup, yine benim gibi garip garip onlara bakıyordu.</p>
<p>Şansa bak ki onların ineceği durak geldi ve indiler, yoksa ben şimdiye tıp fakültesi diplomasını cebe indirmiştim bile!</p>
<p>Acaba peşlerinden mi gitsem, bu diplomayı almam lazım, şunun şurasında ne kaldı ki…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yani-delirmis-diyorsun/">Yani Delirmiş Diyorsun!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yani-delirmis-diyorsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12684</post-id>	</item>
		<item>
		<title>R’lerle İmtihanım</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/rlerle-imtihanim/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/rlerle-imtihanim/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 05:00:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=12155</guid>
				<description><![CDATA[<p>Buradan açık ve seçik olarak ilan ediyorum ki, iktidarı elime geçirirsem, kesinlikle ilk yapacağım iş, alfabeye bir ayar vermek olacak. Ne o 29 harf, biraz kısalım. Hem alfabe dediğin 28 harften oluşmalı ve içinde asla R diye bir harf olmamalı. Şimdi bazı muhalifler “R harfini söyleyemiyor, öcünü alfabeden alacak” diye aleyhime konuşabilirler, asla onlara inanmayın. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/rlerle-imtihanim/">R’lerle İmtihanım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Buradan açık ve seçik olarak ilan ediyorum ki, iktidarı elime geçirirsem, kesinlikle ilk yapacağım iş, alfabeye bir ayar vermek olacak. Ne o 29 harf, biraz kısalım. Hem alfabe dediğin 28 harften oluşmalı ve içinde asla R diye bir harf olmamalı.</p>
<p>Şimdi bazı muhalifler “R harfini söyleyemiyor, öcünü alfabeden alacak” diye aleyhime konuşabilirler, asla onlara inanmayın. Yok öyle bir şey. Hani R’leri söyleyemediğim doğrudur. Gıcık olduğum bazı bilim insanları var, o da doğrudur. R’leri söyleyemeyenlere, yani küçücük de olsa, mini minnacık da olsa konuşma bozukluğuna “Rotasizm” demelerini nasıl iyi niyetle bağdaştıracağız ki…<a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/r-harfi-.jpg"><img class=" wp-image-12158 alignright" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/r-harfi-.jpg?resize=175%2C201" alt="" width="175" height="201" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/r-harfi-.jpg?w=388&amp;ssl=1 388w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/r-harfi-.jpg?resize=262%2C300&amp;ssl=1 262w" sizes="(max-width: 175px) 100vw, 175px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p>Kardeşim dalga mı geçiyorsunuz, adam  mı seçiyorsunuz. Şuna “Yotasizm” deseniz olmaz mı, ne o denizde yol mu buluyorsunuz…</p>
<p>O değil de, çocukluğumda akranlarım da dâhil olmak üzere, bana R’yi söyletmeyi kendisine en kutsal vazife bilmiş kızlar vardı, erkekler vardı, ağabeyler vardı, amcalar vardı, hatta dedeler vardı, nineler vardı, ama hepsinin cümlesi ortaktı; R de bakim…</p>
<p>Bunu söylerken de dillerini ağızlarının içinde acayip şekilde çevirir, midemi bulandırırlardı. Dili dönmüyor derlerdi, fır dönüyordu benim dilim ama R’nin yerine uğradığı yoktu, hepsi bu.</p>
<p>Biraz büyümeye başlayınca Fransızca’yı sevdim ama tek sorun onlar R yerine Ğ diyorlardı, oysa ben Y diyordu.</p>
<p>Mustafa diye bir arkadaşım vardı, o Fransızca konusunda hiç zorlanmazdı, R yerine Ğ deyip, işin içinde sıyrılırdı. Tabii ki Türkçe de aynı sorun devam edip gidiyordu, Ğ’ırlaya Ğ’ırlaya…</p>
<p>Fransızca bana uygun değildi, çünkü herhalde, galiba, sanırsam R yerine Y demeyi kendi özgür irademle seçmiş olmalıyım. Hani bebeklikte o özgür iradeyi nereden buldum, nasıl dilime yerleştirdim bilmiyorum ama olmalıydı.</p>
<p>Çocukluğumda birkaç şarkıcıyı, türkücüyü hiç sevmezdim. Bunlar da genellikle R’leri bastırarak söyleyenlerdi. Yahu o kadar bastıracağınıza birazını bana verin. Bunların içinde Nurhan Damcıoğlu ve Belkıs Akkale gelir. Nerden buluyorsunuz o kadar R harfini, stok mu yaptınız, karaborsasını mı kurdunuz, bilmiyorum ki…</p>
<p>Çocukluğumda dilimden dolayı popüler olduğumu biliyordum; herkes beni çok şirin bulurdu. Ne yani bütün şirinliğim R yerine Y demem miydi; şirindim işte, niye bir harfe takılıp kalıyorsunuz?</p>
<p>Büyüdüğümde şirinliğin yerini R korkusu aldı.</p>
<p>Y’yi bastırarak söylemek, R’nin çıkmasını sağlamaya yetmiyordu ama Rize yerine Yize demek de, derdini anlatmaya yetmiyordu.</p>
<p>Başka iş yokmuş gibi gittim yazar oldum…</p>
<p>Önce R yerine Y demeyi yazarken de arada kaçırdığımı fark ettim. Mesela Bayram kelimesi beni çok zorlardı, saray kelimesi de. Önceki R miydi, Y miydi, hani R olan Y miydi, Y olan Y miydi?</p>
<p>Peki diğeri R olan Y miydi, Y olan R miydi?</p>
<p>İşin en kötüsü doğup büyüdüğüm mahallenin adı Eskisaray’dı ama hep Eskisayay olur, yaylanıp dururdum…</p>
<p>R ile Y’yi doğru yere koyup hatasız yazmak için parmaklarımla saydığım çok olurdu. Bunun için bazen de word’ün kelime düzeltmesini kullanırdım. Tabi bütün bunları aştım, sadece R yerine Y demeyi kendi özgür iradesiyle seçen birisiyim. Kim ne karışır, hangi harfi, ne şekilde telaffuz ettiğime, değil mi ama…</p>
<p>Özdemir Asaf da benim gibi R’leri Y diye telaffuz ediyordu.</p>
<p>Bir gün Karaköy’e gidecek, taksiye biner, taksici “Buyuyun, neyeye?” diye sorunca, onun da kendisi gibi R’leri söyleyemediğini görüp, “Kayaköy” deyince şoförün kendisiyle dalga geçtiğini sanmasını istemez ve Eminönü deyip, Karaköy’e yürür.</p>
<p><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/R-.jpg"><img class=" wp-image-12161 alignleft" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/R-.jpg?resize=212%2C266" alt="" width="212" height="266" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/R-.jpg?w=620&amp;ssl=1 620w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/12/R-.jpg?resize=238%2C300&amp;ssl=1 238w" sizes="(max-width: 212px) 100vw, 212px" data-recalc-dims="1" /></a>Aynısı İstanbul’da başıma geldi, ama o zaman Özdemir Asaf’ın dildaşım olduğunu bilmiyordum.</p>
<p>Ortaköy’de bir taksiye bindim, Karaköy’e gideceğim. Özdemir Asaf’ın taksicisi ölmemiş, beni mi beklemiş anlamadım ama “Neyeye” deyince, ben de istemsizce Eminönü dedim, Karaköy’e yürüdüm…</p>
<p>Çağrı merkezlerini de bu açıdan sevmem, hele bir de kodlar mısınız demez mi, ben şimdi R harfini Yozgat’la mı kodlayayım, Yizeyle mi?</p>
<p>Belki de bu yüzden yazar olduğum halde televizyona çıkmayı sevmem,bradyoya çıkmayı sevmem, herhangi bir toplantıda konuşmayı sevmem. Televizyon ve radyoda program da yaptım, konuk da oldum ama bir türlü sevmedim/sevemedim. Çünkü ne kadar anlaşılmadığımı bilmiyordum…</p>
<p>Ama Allah var, Beyazıt Öztürk’ü severim, inadına Y’lerin üzerine bastıra bastıra söylediği için. Bastır be Beyaz, Allah Y’ne kuvvet versin…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/rlerle-imtihanim/">R’lerle İmtihanım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/rlerle-imtihanim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12155</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hikaye Bitti Ya Sonra&#8230;</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/hikaye-bitti-ya-sonra/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/hikaye-bitti-ya-sonra/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 04 Dec 2017 08:00:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=12025</guid>
				<description><![CDATA[<p>Hikaye bitti, ya sonra Bütün hikâyeler nasıl başlardı hatırlıyor musunuz, anlattığımız veya dinlediğimiz bütün masalların başında nasıl bir süsleme yapılırdı. Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı. Allah’ın kulunun çok olduğunu söylerdik, çok demenin günah olduğunu da eklerdik. Evvel zaman içinde, kalbur da saman içindeydi… Develer tellallık, pireler de berberlik yapıyordu. Ben daha o yaşımda annemin [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hikaye-bitti-ya-sonra/">Hikaye Bitti Ya Sonra&#8230;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Hikaye bitti, ya sonra</p>
<p>Bütün hikâyeler nasıl başlardı hatırlıyor musunuz, anlattığımız veya dinlediğimiz bütün masalların başında nasıl bir süsleme yapılırdı. Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı. Allah’ın kulunun çok olduğunu söylerdik, çok demenin günah olduğunu da eklerdik. Evvel zaman içinde, kalbur da saman içindeydi…</p>
<p>Develer tellallık, pireler de berberlik yapıyordu. Ben daha o yaşımda annemin beşiğini tıngır da mıngır sallıyordum.</p>
<p>Ve sonra o heyecanlı hikâye başlıyordu…</p>
<p>Sonra anlatıcının marifetine göre heyecan katsayısı artarak devam edip gidiyordu.</p>
<p>Sonra hikâye bitiyordu, diğer bütün hikâyeler gibi…</p>
<p>Ama sonunu da süslüyorduk, gökten üç elma düşüyordu, birisi onların başına, birisi dinleyenlerin, birisi de benim…</p>
<p>Ya sonra…</p>
<p>İşte sonrası yok…</p>
<p>Bir haber dinliyorsunuz, aklınızın almadığı bir olay, belki de hemen yanı başınızda, yaşadığınız semtte meydana gelmiş. Olay sonrası ölü veya yaralı sayısına bakıp üzülüyorsunuz, fail veya faillerin yakalanıp yakalanmadığını da merak ediyor ve öğreniyorsunuz.</p>
<p>Haber bitiyor elbet; haber müdürünün verdiği sürenin dışına çıkılmıyor ve bir dakika, iki dakika, üç dakika veya beş dakika derken çok ilgi duyduğunuz o konu bitiveriyor…</p>
<p>Haber çok önemliyse birkaç kez daha o haberi farklı iletişim kanallarında takip ediyor, gelişmeleri öğreniyorsunuz.</p>
<p>Ya sonra…</p>
<p>Sonrası yok…</p>
<p>Metrodan çıktınız koşarak bir yerlere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Belki yolcu vapurundan yeni indiniz, belki otobüsten adımınızı yeni attınız ya da bir dolmuştan, belki de kullandığınız aracı henüz park ettiniz.</p>
<p>Yoğunsunuz.. ya işe yetişmeye çalışıyor ya da eve gitmeden önce alınacak siparişleri bir an evvel alarak yuvanıza ulaşmaya çalışıyorsunuz.</p>
<p>Sadece siz değil, milyonlarca insan aynı anda, aynı şeyleri yapıyor.</p>
<p>O anda önünüzde yaşlı bir adam yere yığılıp kalıyor belki de genç bir adam, belki de genç bir kadın ya da bir çocuk, belki bir kedi, belki bir köpek.. yani bir canlı, gözünüzün önünde yere yığılıp kalıyor. Size ihtiyacı var ve siz de bu yardımı esirgemiyorsunuz; uzatıyorsunuz elinizi, yardım ediyorsunuz ve sizin desteğinizle yeniden ayağa kalkıyor…</p>
<p>Onunla ilgili hikâye, sizin oradan ayrılmanızla son buluyor.</p>
<p>Devam etmesi, sizin bu durumu eşinize, çocuğunuza, ailenize veya dostlarınıza anlatmanızdan öteye gitmiyor; o adama ne oldu, o kadına ne oldu, o çocuğa ne oldu, o kediye ne oldu, o köpeğe ne oldu bilmiyorsunuz. Bilmek için onunla birlikte gitmek ve sürekli onla yaşamak gerek.</p>
<p>Bu mümkün olmadığına göre ‘ya sonra’ diye yine sormak gerekiyor ama sonrası yok işte…</p>
<p>Çok heyecanlı bir film izliyorsunuz, adrenaliniz tavan yapmış durumda. Filmin kahramanları sonunda istediğine ulaşıyor veya ulaşamıyor…</p>
<p>Film süresince yaşadığınız gerilim, film bittikten bir süre daha devam ediyor ama sonra normal hayatınıza devam ediyorsunuz. Filmin sonu, sizin gördüğünüzden ibaret kalıyor, sonrasını bilmiyorsunuz.</p>
<p>Diyelim kahramanlarımız çok büyük bir paraya kavuştu ve film onların sevinciyle bitti. Peki o sevinç sürekli mi, değil mi?</p>
<p>O parayla ne yaptılar, har vurup harman mı savurdular, bir yatırıma mı yönlendirdiler, yoksa her gün ihtiyaçları kadar harcadılar mı, bilemiyoruz…</p>
<p>Soluk soluğa okuduğunuz bir romanın hiç bitmesini istemiyorsunuz ama sonunu da merak ediyorsunuz. Hem de öyle böyle değil, çok ama çok çok merak ediyorsunuz. Bu kadar merak etmenize rağmen kitabın sonunu açıp bakmıyorsunuz. Hiçbir anını kaçırmaya niyetiniz yok, her anı anbean yaşamak, o heyecanı tatmak istiyorsunuz. Bazen işte, bazen evde, bazen toplu taşıma aracında bile okuyarak o kitabı adeta içiyorsunuz, yiyorsunuz, somuruyorsunuz ve sonunda kitap bitiyor…</p>
<p>Siz beklediğiniz veya beklemediğiniz sonu görüyorsunuz, romanın kahramanlarına tek tek ne olduğunu öğreniyorsunuz ama ondan sonrası hakkında bir tek bilginiz yok.</p>
<p>En çok merak ettiğiniz o gerçekler anlaşıldı, romanın mağdur kahramanını alnı ak bir şekilde istediğini aldı ama sonra ne oldu, sonrası yok…</p>
<p>Belki de duygusal bir film izliyorsunuz. Film boyunca bazen göz yaşına boğuluyor, bazen içli içli ağlıyorsunuz ama ne olursa olsun film bitiyor.</p>
<p>Mutlu sonla biten bir filmse sizin de yüzünüz sonunda gülmüş oluyor ama ondan sonrasını bilmiyorsunuz. Gerçekten mutlu son, mutlu bir şekilde yeniden başladı mı, bir birini çok seven ve henüz kavuşan bu çiftimiz hiç kavga etti mi, yokluk çektiler mi, varlık içinde yaşadılar mı, çocukları oldu mu, olduysa vefalı mı, vefasız mı çıktılar. Yaşlandıklarında ne oldu, nasıl yaşadılar, nasıl öldüler, bilmiyoruz…</p>
<p>Zaten bilmemiz de mümkün değil, hiçbirisini bilemeyiz. Biz sadece gördüklerimiz ve duyduklarımız ya da okuduklarımızla ilgili bölümleri öğrenir, diğerini hayal gücümüze bırakırız veya hiç ilgilenmeyiz bile…</p>
<p>Sonrasını bilemeyiz…</p>
<p>Çünkü sonrası, bizden uzaktadır ve çoğunlukla da bize yabancıdır…</p>
<p>Hatta bazılarının sonrası zaten yoktu; yazarın onlara biçtiği kurgu hayat o kadardır, hepsi o.</p>
<p>Bir hikaye, bir öykü, bir roman veya izlediğiniz herhangi bir film, her ne kadar gerçek bir olaydan alınmış olsa da, olmasa da, yazarın ve senaristin biçtiği süredir, o kahramanların yaşam süresi.</p>
<p>Ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, ne kadar güzel veya ne kadar kötü bir sona ulaşırlarsa ulaşsınlar, bizim bildiğimiz, okuduğumuz ve seyrettiğimizden ibarettir, sonrası yok…</p>
<p>Sonrasında sadece biz varız; biz ve sevdiklerimiz ya da sevmediklerimiz…</p>
<p>Bu dünya bizim dünyamız, sadece bizim dünyamızdır ama bu dünya, aynı zamanda üzerinde yaşayan herkes için de aynıdır. Herkesin kendi dünyasıdır ve sadece onların dünyasıdır.</p>
<p>İçinde yaşadığımız dünya, bize ait olan bölümle vardır, diğerleri sadece teferruattır; bazen ibret almak için bazen ibret olmak için…</p>
<p>Sonrasını bilmememizin tek sebebi, kendimize ait dünyamızın olması mıdır, işte orası bilinmez, belki de bilinir…</p>
<p>Dinlediğiniz her hikâye, izlediğiniz her film, okuduğunuz her kitabın bir öğüt verme kaygısı da vardır. Yazar bazen bunu inkâr etse de, yaşadıklarından bir ders çıkartılmasını ister ama kim ders çıkardı, kim çıkarmadı, kim hiç umursamadı o da bilmez.</p>
<p>Bir şekilde ya sonrayı sadece okuyucu, dinleyici veya izleyici değil, anlatıcı da, kurgulayıcı da bilmez.</p>
<p>Biz filmi izledik, beğendik ama sonra o filmle ilgili hayatımızda nasıl bir değişim oldu, bunu senaristin bilmesi mümkün mü, değil elbet…</p>
<p>Ya da elimizden bırakamadığımız kitabı, bırakmak zorunda kaldığımız o günden sonra kitabın bize verdiği, yaşantımıza nasıl yansıdı, bunu yazar bilebilir mi, bilemez…</p>
<p>Kitabı yazanın dünyasıyla bizim dünyamız farklıdır…</p>
<p>Bir birimize benzesek de, birçok konuda aynı düşünsek de farklı bir dünyada yaşıyoruz; aynı gezegende ama herkesin kendi dünyasında…</p>
<p>Kitabın “hayali” veya “gerçek” kahramanları için de durum farklı değil, onların dünyası başka, bizim dünyamız çok daha başka…</p>
<p>Sadece okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz değil, yanımızda geçip giden onlarca, yüzlerce, binlerce insanın da tıpkı bizim gibi farklı farklı hikâyesi var. Her insan bir dünyadır, her insanın bir dünya hikâyesi vardır. Bizim tanık olduğumuz yanımızdan geçerken hikâyeye dâhil olmamızdan öte değildir. Belki biraz daha ileriye giderek göz göze geldik, çarpıştık, ‘pardon’ dedik, ‘affettik’ veya gülümseyecek kadar hoş bir bakış yakaladık. Hepsi bu…</p>
<p>Sonrasında o kendi dünyasına biz de kendi dünyamıza çekildik…</p>
<p>Ne o, sizin daha sonra ne yaptığınızı bilecek ne de siz onun daha sonra ne yaptığını bileceksiniz.</p>
<p>Onun hayatının bir anına veya bir bölümüne tanıklık etmek, onun tüm hayatına tanıklık etmeyi gerektirmeyeceği gibi, iç dünyasında kopan fırtınaları bilmenizi de gerektirmez.</p>
<p>Ama hepimiz de sanki onun ne yaşadığını, ne düşündüğünü biliyormuş gibi yargılamaktan, ayıplamaktan geri durmayız.</p>
<p>Yargılarız, suçlarız, ayıplarız, kızarız, küfrederiz.. ama sonra bütün bu kızgınlığımızın karşımızdaki kişide nasıl bir etki bıraktığını, hayatını nasıl değiştirdiğini bilemeyiz. Çünkü o kısım da sonradır…</p>
<p>Psikologların çoğu “anı yaşamayı” öğütler ama ‘ya sonra’ sorusunun sorulacağını hesap ederek bir tavsiyede bulunmazlar. Oysa zurnanın zırt dediği yer ya da hikâyenin can alıcı noktası tam da orasıdır.</p>
<p>İşte orası sonrasıdır yani yeniden başlangıç, her şeyin gün yüzüne çıkmaya başladığı andır…</p>
<p>Asıl hikayeler, ya sonra dediğimiz andan itibaren yazılır ama biz okuyamayız, kendimizin hikayesi hariç…</p>
<p>Onu da bu dünyada aldığımız son nefese kadar biliriz ya sonra…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hikaye-bitti-ya-sonra/">Hikaye Bitti Ya Sonra&#8230;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/hikaye-bitti-ya-sonra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12025</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yabancı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yabanci-2/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yabanci-2/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 21 Nov 2017 05:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Naif Karabatak]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=11627</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yabancılığın tarifi mi değişti, sıra bana geldiğinde bütün kavramlar yer mi değiştirdi bilmiyorum ama bildiğim, her yerde yabancı olduğumdur… Gariptir yabancı; bir başınadır, yalnızdır, yer bilmez, yurt bilmez, yol bilmez, iz bilmez. Ne kalacak yeri olur, ne göçecek yeri. Belki parasızdır, belki açtır, belki biilaçtır… Dostu olmaz, yoldaşa rastlamaz, derdini diyeceği bulunmaz. Kimseyi tanımaz; huyunu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yabanci-2/">Yabancı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Yabancılığın tarifi mi değişti, sıra bana geldiğinde bütün kavramlar yer mi değiştirdi bilmiyorum ama bildiğim, her yerde yabancı olduğumdur…</p>
<p>Gariptir yabancı; bir başınadır, yalnızdır, yer bilmez, yurt bilmez, yol bilmez, iz bilmez.</p>
<p>Ne kalacak yeri olur, ne göçecek yeri.</p>
<p>Belki parasızdır, belki açtır, belki biilaçtır…</p>
<p>Dostu olmaz, yoldaşa rastlamaz, derdini diyeceği bulunmaz.</p>
<p>Kimseyi tanımaz; huyunu bilmez, suyunu bilmez, tepkisiniz kestiremez.</p>
<p>Bazen kendi kendime soruyorum (ya da sormuyorum ama sorar gibi yapıyorum, çünkü kendime bile yabancıyım); Geldiğim yerde kalmak zorunda mıydım, geldim diye suçlu mu oldum, gitsem masum mu olacağım, bir tek ben mi yabancıyım, bir tek ben mi yer değiştirdim?</p>
<p>Belki de gurbet benle var olmuştur, ondan öncesi hikâyedir.</p>
<p>Sılada gurbeti yaşardım ama gurbette sılayı yaşayamıyorum; hem orada yabancı hem de burada yabancıyım.</p>
<p>Milyonlarca insan içinde bir tek ben yabancıyım, yüzüme bakan, elimi tutan, saçımı okşayan, sırtımı sıvazlayanlara bile yabancıyım. Yabanda kalmışım, bir kenara atılmışım, önemsenmemişim, unutulmuşum, öylece bırakılmışım, hiçbir işe yaramamışım gibi hissediyorum.</p>
<p>Bir yere ait değilim gibi, ne buraya, ne oraya, ne şuraya ne de başka yere…</p>
<p>Oralı değildim, buralı da değilim, belki hiç şuralı da olmayacağım ve asla “bizden” diyene rastlamayacağım.</p>
<p>Hiç kimse bana yabancı değil, herkeste bir sıcaklık buluyorum, beni çeken bir farklılık, sesinin tınısı, yüzünün yumuşaklığı, gözlerindeki fer, bedeninde güven veren duruşu ama herkes beni yabancı görüyor ben herkesi bana yakın bilirken…</p>
<p>Sahi kime yabancı derler, bizden olmayana mı, sizden olmayan mı?</p>
<p>Bu arada siz kim, biz kim, onlar da mı buna dahil, şunlar da mı.. ya ötekiler ya berikiler ya yolda kalanlar ya yola çıkamayanlar ya yoldan sapanlar…</p>
<p>Temel olarak “bizim ülkemizden olmayan” yabancı sayılır.</p>
<p>Onlara göre de “yabancı” olan bizleriz.</p>
<p>Eğer bu hesap doğruysa yeryüzünde “yakın” olan hiç kimse yok. Herkes bir başkasına göre yabancı, herkes bir yerlerin yabancısı ama yine herkes bir yerlerde“sahibi” gibi kurulmayı seviyor, üstüne üstlük bir de efeleniyor, bir de celalleniyor.</p>
<p>Belki de hükmetmenin en önemli ayağını “sahip olmak” oluşturuyor ve bunu da en iyi “yerli” olan biliyor, yersiz olanın ne yeri var, ne zamanı, ne de gereği…</p>
<p>Belki de yabancı adam gereksiz adamdır ve ben de tam kulak memesi kıvamında gereksiz hale gelmişimdir ve sanat duvarına da o kıvamla savrulmuşumdur…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yabanci-2/">Yabancı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yabanci-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11627</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
