<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Roman &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/edebiyat/roman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Dec 2018 21:13:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Kürk Mantolu Falan</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kurk-mantolu-falan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kurk-mantolu-falan/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 14 Apr 2017 06:15:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[M. Faruk Kutlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Kürk Mantolu Madonna]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8886</guid>
				<description><![CDATA[<p>Romanı okumamak için ne kadar çok direndiysem de sonunda okumak zorunda kaldım. Buna neden olan etkenlerden bir de kanımı alan hemşire oldu. Kan testi yapacağım odaya girdiğimde masasında duruyordu. Ben de masanın yanındaki büyük koltuğa geçip kolumu sıyırdım. “Nasıl bir roman?” diye sordum. “Çok güzel” dedi. Sora elindeki lastikle koluma bir düğüm atıp “Yumruk yapın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kurk-mantolu-falan/">Kürk Mantolu Falan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Romanı okumamak için ne kadar çok direndiysem de sonunda okumak zorunda kaldım. Buna neden olan etkenlerden bir de kanımı alan hemşire oldu. Kan testi yapacağım odaya girdiğimde masasında duruyordu. Ben de masanın yanındaki büyük koltuğa geçip kolumu sıyırdım. “Nasıl bir roman?” diye sordum. “Çok güzel” dedi. Sora elindeki lastikle koluma bir düğüm atıp “Yumruk yapın lütfen” dedi. Bir tüp kanımı üzerine yapıştırdığı etiketle birlikte diğer tüplerin yanına koydu.</p>
<p>Hemşirenin kitapta ta ne bulduğunu en çok merak ettiğim bir satın almaya karar verdim. Romanın sayfalarını atlayarak giderken mevzunun nerede başlayacağını merak ediyordum. Sonra konuya girdikçe anladım ki romanın kahramanı, aynen bizim Hüseyin’in tipinde biriydi. Hüseyin’de dünyasını herkese kapatıp geziyordu. Hüseyin bir kıza aşık olmuş, yıllarca peşinden koşmuştu. Fakat yılların oyunu büyük oldu. Kız paralı birini bulup Hüseyin’i bırakıp gitti. Hüseyin yardım sever, kimseye kin tutmayan, herkese iyilik yapmak için koşturan biriydi. Sonra Hüseyin’in hayatındaki her şey sıradanlaştı. Hüseyin bir ot gibi bitki, bir öküz gibi hayvanlaşıyordu. Kafası da büyümüş sağından solundan kıllar çıkıyordu sanki. Artık eski arkadaşlarını aramaz olmuştu. Yolda yakaladım bir gün. Yüzünde zoraki bir tebessüm, eskilerden konuştuk. Kızdan hiç söz etmedi, kafasından silmeye çalıştığı belliydi. Kızı hatırlamamak için geçmişinden de kaçıyordu. Nereye kadar kaçacağını o da bilmiyordu.</p>
<p>Çantamdaki kitabı çıkarıp uzattım, “Al vapurda okursun” dedim. Kitabı isteksizce alıp gitti.</p>
<p>Hüseyin’i dün gördüm eşiyle gidiyordu, beni görünce karısını bırakıp koşup yanıma geldi, “Lan oğlum bir kitap verdin, hayatım değişti.” Beni öperek tekrar karısının yanına doğru uçtu.</p>
<p><script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script><br />
<ins class="adsbygoogle" style="display: block;" data-ad-format="autorelaxed" data-ad-client="ca-pub-1385937189085107" data-ad-slot="4943199474"></ins><br />
<script>
     (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
</script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kurk-mantolu-falan/">Kürk Mantolu Falan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kurk-mantolu-falan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8886</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hakan Tağmaç İmzalı Yetmezkaç Romanı Çıktı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/hakan-tagmac-imzali-yetmezkac-romani-cikti/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/hakan-tagmac-imzali-yetmezkac-romani-cikti/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 03 Mar 2017 12:45:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyattan Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8454</guid>
				<description><![CDATA[<p>YETMEZKAÇ, Roman, Pupa Yayınları  (HAKAN TAĞMAÇ) “… ama iyi ki bir sonu vardı her hikâyenin, yoksa hiç yenisi yazılabilir miydi?” Yetmezkaç, Hakan Tağmaç Terk edilmiş bir şantiyede karşınıza bir perde çıksa ve özellikle sayı ile karşılık verilebilecek her sorunuza cevap vermeye başlasa, üstelik cevabı beğenmediğiniz de çok ayrıntılı bilgilerle size cevabın doğruluğunu ispatlasa, o perdeye [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hakan-tagmac-imzali-yetmezkac-romani-cikti/">Hakan Tağmaç İmzalı Yetmezkaç Romanı Çıktı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>YETMEZKAÇ, Roman, Pupa Yayınları  (HAKAN TAĞMAÇ)</h2>
<p style="text-align: right;"><em>“… ama iyi ki bir sonu vardı her hikâyenin, yoksa hiç yenisi yazılabilir miydi?”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yetmezkaç, Hakan Tağmaç</strong></p>
<p>Terk edilmiş bir şantiyede karşınıza bir perde çıksa ve özellikle sayı ile karşılık verilebilecek her sorunuza cevap vermeye başlasa, üstelik cevabı beğenmediğiniz de çok ayrıntılı bilgilerle size cevabın doğruluğunu ispatlasa, o perdeye ne sorardınız?</p>
<p>O güne kadar kaç kitap okuduğunuzu mu? Kaç kere içtiğinizi, kaç kere âşık olduğunuzu, kaç kere kahvenizden bir yudum alıp yaşıyorum dediğinizi mi? Yoksa daha ciddi şeyler, söz gelimi, kaç kere kaçtığınızı, bırakıp gittiğinizi mi sorardınız?</p>
<p><strong><em>Rüyası Tekrar</em></strong> ve <strong><em>Ne Olur Geri Dönme</em></strong> öykü kitaplarındaki hayatını değiştirmeye çalışan kahramanlarını unutamadığımız <strong><em>Hakan Tağmaç</em></strong>; kaybolma, şiddet, aşk, aldatma, çağrışım, hayaller ve yolculuğu şaşırtıcı bir şekilde işlediği romanında, neler sordurmuyor ki!</p>
<p><em>Sır kitapları okuyup, mutlu olmanın formülünü arayanlar, hiçbir şey onlara yetmemesine rağmen oldukları yerde mıhlanmış gibi dururken, her şeyle mutlu olabilen ama hiçbir şeye yetemedikleriyle hissiyle kaçanların</em> peşinde buluyor kendini okuyucu bir anda.</p>
<p>Meselesi yetinmek değil yetememek kitabın. “Neden hiçbir şeye yetişemiyoruz? Neden ailemize, işimize gücümüze, arkadaşlarımıza yetemiyoruz hissiyle koşturuyoruz, nasıl bu düşünceyi kanımıza enjekte ediyorlar? Oysa yetebilecekken güvensizlik, yılgınlık ya da bencillikle yetemediğimiz ne çok şey var hayatımızda.” düşünceleri arasında salınırken, farklı bir sonla karşılaşacağınız sarsıcı bir roman <strong><em>Yetmezkaç</em></strong>.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hakan-tagmac-imzali-yetmezkac-romani-cikti/">Hakan Tağmaç İmzalı Yetmezkaç Romanı Çıktı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/hakan-tagmac-imzali-yetmezkac-romani-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8454</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 12 Dec 2016 05:52:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hande Dağ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik bunalımı]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=6323</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kuşkusuz ki, Modernizm tüm dünyada çok yankı uyandıran bir sanat-edebiyat akımıdır. “Geleneksel olanı reddetme tavrı” olarak benimsenen bu akım, diğer dünya edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da çok etkili bir akım olmuştur. Bu kısa tanımdan yola çıkarak, modernist yazarların geleneksel ve yerleşmiş roman anlayışını reddettikleri sonucu çıkarılır. Recaizade’nin Araba Sevdası, hem konu hem de tarz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/">Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kuşkusuz ki, Modernizm tüm dünyada çok yankı uyandıran bir sanat-edebiyat akımıdır. “Geleneksel olanı reddetme tavrı” olarak benimsenen bu akım, diğer dünya edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da çok etkili bir akım olmuştur. Bu kısa tanımdan yola çıkarak, modernist yazarların geleneksel ve yerleşmiş roman anlayışını reddettikleri sonucu çıkarılır. <strong>Recaizade</strong>’nin <em>Araba Sevdası</em>, hem konu hem de tarz bakımından incelendiğinde, yanlış batılılaşma sorununun altını çizerek, Türk edebiyatında modernleşme hareketinin önemli örnekleri arasında yerini almıştır. Roman, ilk bakışta Bihruz Bey’in Periveş Hanım’a olan aşk hikayesini ele alıyor gibi gözükse de, Batı dünyasındaki gelişmelerin etkilerinin hüküm sürdüğü, toplumsal ve sosyal değişimlere ilişkin eleştirilerin yapıldığı dönemin gerçeklerini yansıtmaktadır.</p>
<p>Tarihe kısaca dönmek gerekirse, <strong>Modernizm</strong>in ortaya çıkış noktasında, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının kilit bir rol oynadığı açıktır. İnsan masumiyetinin kayboluşu, bireylerin anlam arayışı ve beraberinde gelen kimlik ikilemleri, tüketim kültürünün ortaya çıkışı, farklı kültür ve etnik kökenlere sahip insanların birbirleriyle olan etkileşimleri, “eski” olanın geride bırakılmasını ve “yeni” bir dünya düzeninin ortaya çıkışını doğrudan tetiklemiştir. Şüphesiz, edebiyat anlayışı da bu değişime cevapsız kalamamıştır. Gregory Jusdanis, <em>Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür</em> adlı kitabında, bu paradokstan söz eder: “Sanat hem estetik özerklik hem de toplumsal etki yaratmak istiyordu. Bir yanda işlevsizdi; diğer yanda toplumsal rabıta arıyordu” (s.154).<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Öte yandan, Jusdanis’in savunduğu gibi, “gelenek ile modernlik arasındaki kopukluk, modernleşme projesinin bir işlevidir” (s. 14).<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p><strong>Edebiyatta Modernizm</strong>, doğrudan insan psikolojisini ve iç dünyasını hedef alır. İnsanın yalnızlaşması, ve bu durumun yansıtılma isteği, edebiyatta yeni tekniklerin ortaya çıkmasına, diğer bir deyişle, modernleşme hareketine zemin hazırlayan en önemli faktör olmuştur. Bu sebeple, insan ve insanın bu karmaşık durumu başroldedir. Diğer bir deyişle, dış dünyadan öte, iç dünyaya bir dönüş söz konusudur. Bu bağlamda incelendiğinde, <strong>Modernist yazarlar</strong>, eski tür edebiyatın tersine, iç diyalog ve bilinç akışı gibi tekniklerin yanı sıra, çağrışımdan da (flashback) faydalanırlar. Roman karakterleri ise daimi bir anlam bulma mücadelesi içindedir. Zira Modernizm’de insan karmaşık bir varlıktır, toplumdan kendini bir tür soyutlama psikolojisinde, alışılagelmişe isyan eder. <strong>Modernist eserler</strong>in, Franz Kafka, Albert Camus ve J.P. Sartre’nin varoşluşçuluk felsefesinden etkilendikleri gözlemlenir. Varoluşçuluk’a göre, kişinin kendi özünü bulması esastır. “Bunalım Edebiyatı” olarak da bilinen Modernist edebiyat, burjuva aydının ruhsal buhranı, iç dünyasının karmaşıklığı ve bireysel yalnızlığının yansıtılmasını esas alır.</p>
<p><strong>Türk edebiyatı’nda modernleşme</strong>, genel anlamda, Batı dünyasının etkisiyle, baş göstermiştir. Türk yazarlar da yeni dünyanın düzenine ilişkin, değişime uğrayan Türk toplumunun yeni halini yansıtmak istemiştir. Fakat, bu değişim pek olumlu anlamda olmamış, modernist eserlerde ise “yanlış batılılaşma” sorunu olarak eleştirel bir bakış açısında yer bulmuştur. Bilindiği üzere, Tanzimat her alanda Batılılaşmanın adıdır. Batı’dan kastedilen ise Fransa’dır. Fakat, halk bu konuda yine zavallıdır. Zira yenileşme aydın kesimden halka doğrudur. Bu adeta toplumsal intiharın başlangıcıdır (Dursun, 67. Sayı).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Tanpınar, bu durumu şu şekilde özetliyor: “Devlet ricalinin resmi elbisesi olarak ‘İstanbulin’ icat ediliyor, saltanat arabası moda oluyor ve sadece arabanın kullanılması ile Cuma ve Bayram alaylarının çok mahalli olan mana ve mahiyeti de değişiyordu” (Tanpınar, s. 133).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Öte yandan, eski ve yeni kimlik üzerine, Tanpınar, toplumdaki keskin değişimlere dikkat çekiyor: [&#8230;] “alafranga” ve “alaturka” (musikide de olduğu gibi) “eski” ve “yeni” (zihniyet meselelerinde) tabirleriyle ifade edilen  bu ikililik realitesi Tanzimat’ın en büyük fatalitesidir” (s. 136). <a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Diğer bir deyişle, Tanzimat, sosyal hayatı değiştirmesinin yanı sıra, taklitçilikle beraber, değişik tiplerin ortaya çıkmasında doğrudan etkili olmuştur. Sosyal hayatın değişiminden kasıt ise, doğrudan İstanbul ile ilintilidir; zira aydın kesim ile halk arasında keskin bir uçurum vardır.</p>
<figure id="attachment_6325" aria-describedby="caption-attachment-6325" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6325 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem-203x300.jpg?resize=203%2C300" alt="Recaizade Mahmut Ekrem" width="203" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg?resize=203%2C300&amp;ssl=1 203w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6325" class="wp-caption-text">Recaizade Mahmut Ekrem</figcaption></figure>
<p><em>Araba Sevdası</em>’nda Bihruz Bey, yanlış batılılaşmanın bir örneğidir. Edebiyat eleştirmenleri arasında “Tanzimat züppesi” olarak yer bulan bu terim, batılılaşma sorununu ve züppe tipleri ele alır. Moran’ın da ifade ettigi üzere, “Batılılaşmanın beraberinde getirdiği tüketim ekonomisine kendini kaptıranlara en iyi örnek, Batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu’nda eğlenmek ve gösteriş yapmak olarak anlayan züppe tipi” ve tasviri, Ahmet Mithat’ın <em>Felatun Bey’le Rakım Efendi</em> romanınında da önemli bir yer tutar.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Türk Edebiyatı’nda ilk realist roman olarak kabul edilen Mahmut Ekrem’in <em>Araba Sevdası</em>, Moran’ın bahsettiği alafranga züppe tipini eleştirir. Bir dönem vezirlik ve valilik yapmış bir paşanın oğlu olmasına rağmen, Bihruz Bey, aslında sığ , eğitimsiz ve sorumsuz bir gençtir.  Hayat amacı, diğer alafranga tiplerden daha süslü giyinmek, Fransızca konuşmak ve dönemin en göze çarpan hadiselerinden biri olan araba kullanmaktır. Böylece Batılı olduğunu düşünür. Bihruz Bey, dönemin en gösterişli eğlence yerlerinde gezer ve gösteriş yapmayı sever. Bir gün Çamlıca Tepesi’ne çıkar ve Periveş Hanım’ı görür görmez ona aşık olur. Dino bu duruma eleştirel bir bakış açısı getirir: “Taksitle satın aldığı yazlık süslü arabasıyla, &#8220;Kudemai vüzeradan&#8221; bir paşanın, yarım yamalak tahsil görmüş, alafrangalık düşkünü, şımarık oğlu Bihruz Bey, umuma yeni açılmış, kibarların pek sevdiği Çamlıca bahçesine gider; orada, nasılsa kiralayabildiği bir lando arabasıyla gezen, kaşıkçı esnafından Sakin ağanın kızı ve merhum arzuhalci Mağmum efendinin genç dul karısı, zamane yosma güzellerinden Periveş Hanım’a tesadüf eder, ona çiçek vermek, söz atarak iltifat etmek fırsatını bulur; kadını çok kibar bir muhitten, görgülü, kendisi gibi alafranga terbiye görmüş, zarif, nazik ve faziletli farzeden Bihruz Bey, o gün oracıkta ona delice aşık oluverir” (s. 381).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bir düzmece ile kızın öldüğüne inandırılınca, amansız bir sevdaya kapılır ve hayata küser. Aradan zaman geçer ve kızı tekrar görür, fakat ablası sanır. Gerçek ortaya çıkınca, Bihruz Bey trajikomik bir duruma düşer. Dino’ya göre, bu aşk sahte ve aldatıcı unsurlar üzerine kuruludur, Lando araba, gösterişli kıyafetler ve dönem itibariyle sofistike kabul edilen kurmaca dil bu sahteliği destekler. Zira Bihruz Bey’in serveti yokolmak üzeredir, Fransızca ve Türkçe karışımı konuştuğu dil ise, manevi sahteliğini vurgular. Dönemin burjuva kabul edilen kesimi, kendine yabancılaşmanın yanı sıra, Batı’nın da doğru özümsenememesi ile birlikte, derin bir kimlik ikilemine sürüklenir.</p>
<p>İlk bakışta, <em>Araba Sevdası</em>, sıradan bir aşk hikayesi gibi görünse de, dönemin ruhunu yansıtır. 1889 yılında yazılan roman, Bihruz Bey gibi dönemin diğer burjuva gençliğinin Fransız hayranlığını anlatır. Bu hayranlık o denli bir seviyededir ki, onlara göre, Türkler, kaba bir medeniyettir ve Türkçe gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Bu dönemde, aynı zamanda “öz” (self) kavramına yabancılaşma vardır. Edward W. Said, <em>Şarkiyatçılık <a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><strong>[8]</strong></a></em> adlı  kitabında, Batı’nın Doğu üzerindeki etkisinin yanı sıra, öze yabancılaşmanın da zihinsel bir sorgulamasını yapar. Öte yandan, Batı’nın “öteki” dünya üzerindeki hegemonyasının ve basmakalıp düşüncelerinin objektif bir dünya görüşünü baltaladığını savunur. Romanda <strong>Recaizade</strong>, dönemin entellektüel ve aydın kesim olarak kabul edilen ailelerin gösteriş meraklısı çoçuklarına ve yavanlıklarına ağır eleştiriler yapmaktadır. Öte yandan, dönemin aydın kesimi arasında yer alan <strong>Recaizade</strong>, özeleştiri de yapar. Bu yönden roman, dönem itibariyle dikkate alındığında, yenilikçi ve realist bir önem kazanmaktadır. Eski ve yeni düzen arasındaki bağın tamamen koparılamaması, Modernizm’e bir köprü olma özelliği kazandırsa da, esasında “yeni” olarak kabul edilenin, Türk toplumunda yanlış “taklit” (mimicry)<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> ten öteye geçememesi, en temel sorundur. Bu durum, aynı zamanda özeleştiri olarak da değerlendirilebilir. Yanlış batılılaşmanın beraberinde getirdiği toplumsal ve ruhsal çöküntüler, kimlik sorununun ortaya çıkışı, Batı karakterinin özümsenememesi, Türklük kavramına tamamen yabancılaşmanın yanı sıra, burjuva sınıfı ve halk arasındaki uçurumu da aşılamaz bir şekilde derinleştirmiştir. Türk toplumu, ne tam bir Doğulu ne de tam bir Batılı olabilmiştir. Bu durum, arafta olmak kavramıyla pekala özdeşleştirilebilir.  Daimi bir kimlik bunalımı ve dönemin toplumsal buhranı, Batı’nın da yanlış özümsenmesiyle birlikte, özü değersizleştirmeyi (self-degradation) ve kendine yabancılaşmayı (self-alienation) beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, <em>Recaizade’nin romanı</em>, Türk toplumunun değişen yapısına eleştirel bir bakış açısı kazandırırken, dönemin sözde entellektüel ve Batıcı değer yargılarını bu bakış açısında sorgulamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> G. Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, s. 154.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Jusdanis, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> A. Dursun, “Kültür ve Medeniyet Değişimi Üzerine Bir Tahlil Denemesi”</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> A. Hamdi Tanpınar, <em>19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi</em>, s. 133.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Tanpınar, s. 136.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Berna Moran, <em>Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış</em>, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Güzin Dino, “<em>Araba Sevdası</em> Kuruluşu Hakkında bir Deneme”, s. 381.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Edward, W. Said, <em>Şarkiyatçılık</em></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Homi Bhabba, <em>The Location of Culture</em>, (term)“mimicry”: “Öteki” dünya toplumlarının “öz”(Anglo-Sakson) kabul edilen düzene asimile olmak için gösterdiği taklit çabası olarak tanımlanabilir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/">Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6323</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku&#8221;dan Hayatı Gerçeklikleriyle Yüzümüze Çarpan Alıntılar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkudan-hayati-gerceklikleriyle-yuzumuze-carpan-alintilar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkudan-hayati-gerceklikleriyle-yuzumuze-carpan-alintilar/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 10 Nov 2016 05:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İrem Başaran]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[İlhami Algör]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5891</guid>
				<description><![CDATA[<p>“Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim.” İşte bu sözlerle başlıyor yazar romanına. Bülbülün çilesi, yazarın zulası diyor,  romanın arkasına saklıyor, kendini gizli özne olarak kullanıyor sanki. İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, Tophane’ye iniyor. Adam kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor. Kadın çekip gidiyor, adam kabulleniyor. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkudan-hayati-gerceklikleriyle-yuzumuze-carpan-alintilar/">&#8220;Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku&#8221;dan Hayatı Gerçeklikleriyle Yüzümüze Çarpan Alıntılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim.</em>”</p>
<p>İşte bu sözlerle başlıyor yazar romanına. Bülbülün çilesi, yazarın zulası diyor,  romanın arkasına saklıyor, kendini gizli özne olarak kullanıyor sanki. İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, Tophane’ye iniyor. Adam kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor. Kadın çekip gidiyor, adam kabulleniyor. Böyle bir roman işte <strong>İlhami Algör</strong>&#8216;ün romanı <strong>“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku</strong>”. Adı duyulmamış, öylesine garip. Hikayesi de bir o kadar şahsına münhasır.</p>
<h2>İlhami Algör “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”</h2>
<p>Kitapta üç karakter olduğu biliniyor. Müzeyyen, kızı ve kocası. Hikaye kocasının ağzından anlatılıyor. Fakat kocasının ve kızının isimleri belirtilmiyor.</p>
<p>Müzeyyen yıllar önce bir kez evlenmiş -hamile kaldığı sırada- , fakat kocasını bir trafik kazasında kaybetmiştir. Tek başına dünyaya bir kız çocuğu getirir. Kızı bir yaşına geldiğinde esas oğlan ile tanışır ve evlenirler. Müzeyyen ile kocası birbirlerini sevmekten öte adeta birbirlerini tamamlamaktadırlar. Kocası öykü yazarı, Müzeyyen ise ev hanımıdır. Müzeyyen’in tüm işi kocasının yazdığı öyküleri eleştirmek ve ona tavsiyeler vermektir. Bir gün kocası öyküsünü yazarken düşünür ve bir yerde takılır. Bulamaz bir türlü ne yazacağını, alır ceketini çıkar, gider. Dolaşır cadde cadde&#8230; Gece yarısında eve döndüğünde Müzeyyen’i uyandırmamak için sessizce çıkarır kundurasını, usulca geçer odaya. Fakat ortada ne Müzeyyen vardır ne de eşyaları. Uzanır yatağa kabullenir durumu. Ertesi gün Müzeyyen arar ve buluşmak istediğini söyler. Kocası o en sevdiği küt böreğinden alır yesin çayla diye. Müzeyyen de aynı şekilde çörek alır. Buluşurlar, çay gelir, Müzeyyen çöreğini yer ve kalkar gider. Kocası anlar artık olanları. Müzeyyen ayrılmak istemektedir. Olan olmuştur, aşk baki kalmıştır.</p>
<h2>Kitaptan Alıntılar</h2>
<ul>
<li>&#8220;Müzeyyen&#8217;deki tuhaflığın ne olduğunu sonunda anlamıştım.</li>
<li>Müzeyyen hiç flört etmiyordu. Gözlerini kaçırmıyor, heyecanlanmıyor, dili sürçmüyor, dudaklarını ısırmıyor, kendinden bahsetme konusunda en küçük bir heves göstermiyordu.</li>
<li>Ya beni etkilemek gibi bir derdi yoktu, ya da beğenilmeye çok alışkındı.&#8221;</li>
<li>Nereye gidiyorsun çocuk,&#8221; dedim içimden, &#8220;büyümeye mi?&#8221;</li>
<li>Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki?</li>
<li>Bu aşk hikayelerini hep aynı adamlar mı yazıyor? Başlangıçlar farklı ama sonlar hep aynı.</li>
<li>Belki de ayrılıklarla az acılı bir ölüm provası yapıyoruz. Ne kadar çok ayrılık, o kadar hazırsın ölüm acısına.</li>
<li>Öyle sadece ilişerek ilişki olmaz. Biraz sorumluluk alman lazım.</li>
<li>Sabahları beraber uyanırdık ben senden önce kalkardım senin uyuyuşunu izlerdim sonra sen uyanırdın, bana gülümserdin.</li>
<li>&#8220;Su inatçıdır ama zayıftır,&#8221; dedi Jack. &#8220;Kendi başına çok güçlü değildir. Nehir veya deniz gibi büyük miktarlardayken bir şeyler yapabilir. Dalgalar, çağlayanlar, girdaplar mesela&#8230;&#8221;</li>
</ul>
<p>“<em>Seninle bir ilgisi yok, bitti. Sadece bitti.</em>” Bu sözlerle bitiyor kitabımız işte. <strong>Müzeyyen</strong>, deliler gibi aşık adama bitti diyor, kalkıp gidiyor. Adam bakıyor arkasından. Sadece bakıyor, izliyor sevdiğini son bir kez. Kalbi acıyor, sığmıyor kaburgalarına&#8230;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkudan-hayati-gerceklikleriyle-yuzumuze-carpan-alintilar/">&#8220;Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku&#8221;dan Hayatı Gerçeklikleriyle Yüzümüze Çarpan Alıntılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkudan-hayati-gerceklikleriyle-yuzumuze-carpan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5891</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Klasik Romanların Sihiri</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/klasik-romanlarin-sihiri/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/klasik-romanlarin-sihiri/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 08 Aug 2016 09:39:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gül Nihal Singil]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Franz Kafka]]></category>
		<category><![CDATA[klasik sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4793</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir örümceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/klasik-romanlarin-sihiri/">Klasik Romanların Sihiri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Bir sabah tedirgin dü</em><em>ş</em><em>lerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir örümce</em><em>ğ</em><em>e dönü</em><em>ş</em><em>mü</em><em>ş</em><em> buldu kendini. Bir z</em><em>ı</em><em>rh gibi sertle</em><em>ş</em><em>mi</em><em>ş</em><em> s</em><em>ı</em><em>rt</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı</em><em>n üzerinde yat</em><em>ı</em><em>yor, ba</em><em>şı</em><em>n</em><em>ı</em><em> biraz kald</em><em>ı</em><em>r</em><em>ı</em><em>nca yay biçiminde kat</em><em>ı</em><em> bölmelere ayr</em><em>ı</em><em>l</em><em>ı</em><em>p bir kümbet yapm</em><em>ış</em><em> kahverengi karn</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı</em><em> görüyordu; bu karn</em><em>ı</em><em>n tepesinde yorgan, her an kay</em><em>ı</em><em>p tümüyle yere dü</em><em>ş</em><em>meye haz</em><em>ı</em><em>r, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla ac</em><em>ı</em><em>nacak kadar c</em><em>ı</em><em>l</em><em>ı</em><em>z bir sürü bacakç</em><em>ı</em><em>k, ne yapacaklar</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı</em> <em>ş</em><em>a</em><em>şı</em><em>rm</em><em>ış</em><em>, gözlerinin önünde aral</em><em>ı</em><em>ks</em><em>ı</em><em>z çak</em><em>ı</em><em>p sönüyordu.&#8221; </em></p>
<h2>Franz Kafka &#8211; Dönüşüm</h2>
<p>Kamuran Şipal&#8217;in çevirisiyle böyle başlamaktaydı <strong>Franz Kafka</strong>&#8216;nın <strong>DÖNÜ</strong><strong>Ş</strong><strong>ÜM</strong>&#8216;ü. Hikaye süresince Kafka&#8217;nın ayrıntılı betimlemeleri, zengin ifadeleri ve sıradanlıktan uzak üslubu sizi okuyucu olmaktan çıkararak ana karakter gibi -yani bir böcek gibi- hissettirir. Hikayede verilmek istenen soyut düşünsel değerler, sembolizm tekniğiyle hayat bulur. Böcek hakkında yapılan derin detaylarda ise Kafka&#8217;nın hikayeyi etkileyici bir gerçeklikle ele almak için uzun süren bir gözlem yaptığı izlenimini çıkartırız.</p>
<h2>Gregor Samsa</h2>
<p>Bu konuyu herhangi biri işleyecek olsaydı muhtemelen; &#8220;<strong>Gregor Samsa</strong> bir sabah uyandığında böcek olmuştu ve hayatının artık eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Kabuklu sert bir sırtı ve kahverengi karnı vardı.&#8221;  derdi ve bütün sihir bozulurdu. Tabi ki bu anlatım şeklinde okuyan kişide kendisini sadece okuyucu olarak görür ve kitap hafızalarda değil sadece raflarda yer alırdı. Franz Kafka örnek olarak ele alınmış olmakla birlikte klasikliğe ulaşmış birçok yazarda da benzer durumu görürüz; Emile Zola, Victor Hugo, Tolstoy, Balzac, John Steinbeck, Sadık Hidayet, Sait Faik Abasıyanık, Peyami Safa&#8230; (Oldukça geniş bir liste olacağı için sadece birkaç isimle yetinmem gerekti.) Birçok kişi tarafından ayrıntılar ve imgeler gereksiz görünmesine karşın kalıcı bir romana <strong>DÖNÜ</strong><strong>Ş</strong><strong>ÜM</strong> aslında bu noktada başlamaktadır. Tüm bu yazarların ortak paydası şudur ki; Odanın ortasında duran masa herhangi bir masa değildir! O masanın duruş şekli, büyüklüğü, üzerinde duran objeler, renkler, masanın bir ayağı kısa ise altına konulan kağıt, masanın üzerindeki izler, odanın ambiyansına kattığı değerler, hissiyatlar ve hatta masanın o eve nasıl gelmiş olduğuna dair kısa bir bilgi bile vardır. Bu detaylar adeta bir film karesidir ve her okuyucunun aklında aynı masa canlanır. Kendinizi o an masanın yanında duran kişi olarak hissedersiniz. Duygular konusu da bu yazarlar tarafından aynı şekilde ele alınmıştır. Örneklendirmek gerekirse &#8216;Bay X, Bayan Y&#8217;ye aşık olmuştu.&#8217; gibi kısır bir yazım dilinin tercih edilmediğini görürsünüz. Bayan Y&#8217;nin yüzünün ve vücudunun bütün hatlarını, ince bir ipek şalın omuzları üzerinden süzüldüğünü, çocuğunu severken ellerinin saçlarında nasıl gezindiğini, sıradan bir tebessümünün Bay X&#8217;i nasıl derinden etkilediğini mekandaki sessiz karakterlerden biri olarak izlersiniz. Bu esnada Bayan Y başını hafifçe kaldırır ve göz göze gelirsiniz. Artık Bay X&#8217;i çok iyi anlıyorsunuzdur.</p>
<h2>Klasik Roman</h2>
<p>Günümüzde artan kitap ve yazar çeşitliliğine rağmen tek solukta okuyabileceğimiz kitap sayısı tezat bir şekilde azalmıştır. Bir okuyucu olarak şunu söylemeliyim ki çağdaş yazarlardan oldukça az bir kesim okuma heyecanını yaşatabilmektedir. Bu yazarları keşfedebilmek için birçok edebi açıdan yoksun kitap okumanız gerekmektedir. Peki üzerinden yüzlerce yıl geçmesine karşın tüm ülkelerde en çok basım yapan, derslerde okutulan ve artık &#8216;Klasik&#8217; niteliğini alan kitapların ve yazarların sihiri neydi? Cümle kurabilmekten öte sıradan bir olay kurgusunu en etkili şekilde anlatmak ve yaşatmaktı yazarların sihiri.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/klasik-romanlarin-sihiri/">Klasik Romanların Sihiri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/klasik-romanlarin-sihiri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4793</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni Konuşalım Mı?</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/beyoglunun-en-guzel-abisini-konusalim-mi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/beyoglunun-en-guzel-abisini-konusalim-mi/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 28 Jul 2016 05:00:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İnci Demirbağ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ümit]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4575</guid>
				<description><![CDATA[<p>“Aşk  yaşamı, cinayet ölümü sıradanlıktan kurtarır.&#8221; diyordu Ahmet Ümit. Ne de güzel bir “abi” portresi çizer bize. Yadigar arabasını okşayarak çalıştırır, Evgenia’sıyla rakısını yudumlarken bir sandalye de sofrasına bizim için koyar Komiser Nevzat. Hiç haz etmediği polisiye yazar olan komşusu ise Ahmet Ümit’in ta kendisidir. Polisiye yazar mıymış neymiş, diye bahseder kendinden. Onu “Tuhaf Yazar”ın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/beyoglunun-en-guzel-abisini-konusalim-mi/">Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni Konuşalım Mı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>“Aşk  yaşamı, cinayet ölümü sıradanlıktan kurtarır.&#8221; diyordu <strong>Ahmet Ümit</strong>.</p>
<p>Ne de güzel bir “abi” portresi çizer bize.</p>
<p>Yadigar arabasını okşayarak çalıştırır, Evgenia’sıyla rakısını yudumlarken bir sandalye de sofrasına bizim için koyar Komiser Nevzat. Hiç haz etmediği polisiye yazar olan komşusu ise Ahmet Ümit’in ta kendisidir. Polisiye yazar mıymış neymiş, diye bahseder kendinden. Onu “Tuhaf Yazar”ın teki olarak görür. Hiçbir romanını okumadım der sahafa ve belki de nezaketen ekler Başkomiser Nevzat</p>
<p>“Vakit bulamadım.”</p>
<p>Roman Tarlabaşı’nda yılbaşı gecesi bir erkek cesedinin bulunmasıyla başlar.</p>
<p>Adımlarımı hızlandıran ama kaçmak için çok da istekli olmayan bir maktül Engin.</p>
<figure id="attachment_4576" aria-describedby="caption-attachment-4576" style="width: 496px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/ahmet-umit-polisiye-roman.jpeg"><img class=" td-modal-image wp-image-4576 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/ahmet-umit-polisiye-roman.jpeg?resize=496%2C632" alt="Ahmet Ümit &quot;Beyoğlu'nun En Güzel Abisi&quot;" width="496" height="632" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/ahmet-umit-polisiye-roman.jpeg?w=496&amp;ssl=1 496w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/ahmet-umit-polisiye-roman.jpeg?resize=235%2C300&amp;ssl=1 235w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-4576" class="wp-caption-text">Ahmet Ümit &#8220;Beyoğlu&#8217;nun En Güzel Abisi&#8221;</figcaption></figure>
<p>Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı…Bıçak çok yakından saplanmış göğsüne diyor,güzel kriminolog. Bu cinayetler batağında tüm roman boyunca cinayet çözülmeye çalışılır gibi olsa da son bölümde okuyucu şaşırtır yine yazar. Katili tahmin edebildin mi derseniz,cevabım  “Hayır!” olur. Kazayla kardeşinin de ölümüne sebep olan sirklerde çalışan bir bıçak atma ustasıdır katil.</p>
<p>Okuyucunun <em>Ahmet Ümit</em>’e bağlılığı,vefası,bundan kaynaklanıyor olsa gerek.Detaylarla dolu bir cinayet araştırması,şaşırtan son ve katilin kim olduğundan daha da önemlisi unutamayacağımız arka sokak gerçekleri, Beyoğlu’ndan kesitler…</p>
<p>Bir zamanlar İstanbul’un nezih yerlerinden olan Beyoğlu’nun hüzün dolu hikayesi…Mübadele gerçeği, tinerciler, kentsel dönüşüm uğruna yapılan rant savaşları, travestiler,daha çocuk yaşta fuhuş ağına düşürülen melek yüzlü kızlar…Yazar okuyucuyu bu gerçeklerle yüzleştirmekten de kaçınmaz.</p>
<p>Duvara bacağını dayamış müşterisini beklerken dayak yiyen o hayat kadınına da, felçli kocasının uçsuz servetiyle, gizli aşkı Engin’i ihya eden o zengin kadına da acımayı başarırsınız romanda.</p>
<p>Ve artık vakit yaratabilmiştir Nevzat Komiser, şu teklifsiz komşusunun romanını okumaya. Romanın adına, aslında kendine bakar: “<strong>Beyoğlu’nun En Güzel Abisi</strong>”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/beyoglunun-en-guzel-abisini-konusalim-mi/">Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni Konuşalım Mı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/beyoglunun-en-guzel-abisini-konusalim-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4575</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Viktor E. Frankl: İnsanın Anlam Arayışı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/viktor-e-frankl-insanin-anlam-arayisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/viktor-e-frankl-insanin-anlam-arayisi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 24 Jul 2016 06:00:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Can Yasa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4565</guid>
				<description><![CDATA[<p>Her yaz kendime karma bir kitap seçkisi hazırlıyorum. Seçtiğim kitapları yaz boyunca liste dışına çıkmadan okumaya çalışıyorum. Uzun süredir kaliteli mecralarda ve edebiyat, psikoloji çevrelerinde tavsiye edilen kitaplar listesinde gördüğüm bir kitaptı &#8220;İnsanın Anlam Arayışı.” Bir öğretmenim ve mümkün mertebe kişisel gelişim kitaplarından uzak, kaliteli eserleri okumaya ve öğrendiklerimi çalıştığım eğitim kurumunda öğrencilerimle olan ilişkilerimde [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/viktor-e-frankl-insanin-anlam-arayisi/">Viktor E. Frankl: İnsanın Anlam Arayışı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Her yaz kendime karma bir kitap seçkisi hazırlıyorum. Seçtiğim kitapları yaz boyunca liste dışına çıkmadan okumaya çalışıyorum. Uzun süredir kaliteli mecralarda ve edebiyat, psikoloji çevrelerinde tavsiye edilen kitaplar listesinde gördüğüm bir kitaptı &#8220;İnsanın Anlam Arayışı.” Bir öğretmenim ve mümkün mertebe kişisel gelişim kitaplarından uzak, kaliteli eserleri okumaya ve öğrendiklerimi çalıştığım eğitim kurumunda öğrencilerimle olan ilişkilerimde uygulamaya gayret ediyorum.</p>
<h2>İnsanın Anlam Arayışı</h2>
<p><strong>Frankl</strong>, 20. yy&#8217;ın mühim varoluşçu psikiyatrlarından biri. Aynı zamanda Üçüncü Viyana Okulu&#8217;nun ve Logoterapinin kurucusu. Frankl&#8217;ı önemli kılan özelliklerinden bir tanesi de Nazi toplama kamplarından biri olan &#8220;Auschwitz&#8221;de uzun süre tutuklu olarak bulunması.</p>
<p><em>Frankl</em>, &#8220;İnsanın Anlam Arayışı&#8221; adlı kitabının ilk bölümünde kamp esnasında yaşadığı çarpıcı olayları oldukça açık bir şekilde dile getiriyor. İtiraf etmeliyim ki Frankl&#8217;ın kişisel öyküsünden fazlası ile etkilendim. Toplama kampları ile ilgili uygulamaları, Hitler Dönemini ve Nazi soykırımının vahşetini herhangi bir kaynaktan da okuyabiliyor ve derslerde öğrencilerimize anlatabiliyoruz. Lakin Frankl&#8217;ın yaşadıklarını bizzat okumak üstelik bir psikiyatristin, bir doktorun kamp zamanlarına şahit olmak insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor.</p>
<p>Eserin ikinci bölümünde <em>Frankl</em> logoterapiden bahsediyor. Kısa başlıklar halinde, bazen çevresindeki örneklerden bazen de kendi örneklerinden yola çıkarak, psikoloji ile ilgilenmeyen insanların da rahatlıkla anlayabileceği bir dilde açıklamalarda bulunuyor. Logoterapiyi ilk kez işittim ve oldukça ilgi çekici buldum. Frank&#8217;ın kamp anılarından yola çıkarak acı üzerine yazmış olduğu bölümler de epey güzel.</p>
<h2>Frankl</h2>
<p><u>Frankl</u>, toplama kampı sırasında arkadaşına bir vasiyette bulunma gereği duyuyor ve şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Dinle Otto. Evime, karıma bir daha kavuşamazsam ve sen onu tekrar görecek olursan, ona her gün, her saat onu konuştuğumu söyle. Unutma. İkincisi, onu başka her şeyden çok sevdim. Üçüncüsü, onunla evli olduğum o kısacık zaman, başka her şeyden, hatta burada yaşadığımız onca şeyden çok daha önemli. &#8221;</p>
<p>&#8220;Otto şimdi neredesin? Hayatta mısın? Birlikte olduğumuz o son saatten sonra başına neler geldi? Karını tekrar bulabildin mi? Ve gözlerindeki çocuksu yaşlara karşın, yürekten sana verdiğim vasiyetimi -kelimesi kelimesine- anımsıyor musun?&#8221;</p>
<p><strong>Frankl</strong>’in eşi toplama kampında hayatını kaybediyor…</p>
<p>Ve daha sonraki bölümlerden birinde şöyle diyor Frankl:</p>
<figure id="attachment_4567" aria-describedby="caption-attachment-4567" style="width: 200px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/insanin-anlam-arayisi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-4567 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/07/insanin-anlam-arayisi.jpg?resize=200%2C288" alt="İnsanın Anlam Arayışı" width="200" height="288" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-4567" class="wp-caption-text">İnsanın Anlam Arayışı</figcaption></figure>
<p>&#8220;Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi, en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.&#8221;</p>
<p>Tam da burada Gündüz Vassaf&#8217;ın İletişim Yayınlarından çıkan &#8220;Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm&#8221; isimli kitabının &#8220;Ah Minel Aşk!&#8221; adlı bölümünde yazmış olduğu şu kısım aklıma geliyor:</p>
<p>&#8220;Oysa aşkın, kendi içinde, kendinden gelen özellikleri vardır. Aşk sona erdikten ve kişi o deneyimden çıktıktan sonra da aşk bir bütün, bir toplam, bir gestalt olarak baki kalır. Yitirilen, aşk değildir. Yitirilen, o belirli sevme şeklinden vazgeçen kişidir. Ama, kişilerin arasındaki aşk, bir zamanlar var olmuş olan aşk yok olmuş değildir. O her zaman mevcuttur.&#8221;</p>
<p>Görülen o ki <strong>Frankl</strong>&#8216;ın sevgi olarak bahsettiği durum Gündüz Vassaf tarafından aşk olarak anlamlandırılıyor. Ve aslında ortak noktada; aşkın, sevginin kişilerden bağımsız olarak devam ettiğini, kişiler sevmekten, aşktan vazgeçseler dahi aşkın ve sevginin baki kalmaya devam ettiğini belirtiyorlar.</p>
<p><u>Frankl</u>&#8216;ın &#8220;İnsanın Anlam Arayışı&#8221; adlı eserini bu yaz okunacak kitaplar listenize alabilirsiniz. Hatta yanında Gündüz Vassaf&#8217;ın &#8220;Cehenneme Övgü; Gündelik Hayatta Totalitarizm&#8221; adlı kitabını alıp eş zamanlı bir okuma dahi yapabilirsiniz. Her iki kitap da benim başucu kitaplarım arasındaki yerlerini aldılar.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/viktor-e-frankl-insanin-anlam-arayisi/">Viktor E. Frankl: İnsanın Anlam Arayışı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/viktor-e-frankl-insanin-anlam-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4565</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin/#comments</comments>
				<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 05:00:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yöndemir]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kitap tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4124</guid>
				<description><![CDATA[<p>Popüler kültürde ülkemiz ve dünya çapında önemli bir yeri olan yazarımız Orhan Pamuk&#8216;un son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın romanını okumadan edemedim. Elimize alınca Kırmızı Saçlı Kadın romanını, ismiyle uyumlu kapak tasarımı ve yeni baskı kitaplarda görülen keskin matbaa kokusu insanı okumaya cezbediyor. Olay, Tanzimat edebiyatından beri kitaplarımızda işlenen doğu batı çatışması üzerine kurulu. Doğu&#8217;nun Rüstem’ine [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin/">Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Popüler kültürde ülkemiz ve dünya çapında önemli bir yeri olan yazarımız <strong>Orhan Pamuk</strong>&#8216;un son kitabı <strong>Kırmızı Saçlı Kadın</strong> romanını okumadan edemedim.</p>
<p>Elimize alınca Kırmızı Saçlı Kadın romanını, ismiyle uyumlu kapak tasarımı ve yeni baskı kitaplarda görülen keskin matbaa kokusu insanı okumaya cezbediyor.</p>
<p>Olay, Tanzimat edebiyatından beri kitaplarımızda işlenen doğu batı çatışması üzerine kurulu. Doğu&#8217;nun Rüstem’ine karşı Batı&#8217;nın Oedipus’u konu bakımından oldukça basite kaçan &#8220;nobel ödüllü’’ yazarımız, başyapıtını romantik öğelerle süslüyor. Basit tesadüfler romana şekil veriyor. Mesela babasının ilişkisi olduğu kadınla birlikte olması ve bu ilişkiden bir çocuğu olması örneklerinde görüldüğü gibi edebiyat tarihçileri tarafından romantizmin kurucusu kabul edilen Victor hugo’yu bile gölgesinde bırakıyor. Ayrıca yazarımız Tanzimat döneminin ünlü gazetecisi Ahmet Mithat Efendi&#8217;nin geleneğini sürdürerek romanın akışını sık sık keserek bize Kral Oedipus&#8217;i, Rüstem ile Sührab’ın hikayesini açıklayarak ve karşılaştırarak akıcılığı sınırlandırıyor. İlk roman örneklerinde rastladığımız bu özellikler bize yaklaşık 150 yıllık bir nostalji hissi yaratıyor.</p>
<figure id="attachment_4127" aria-describedby="caption-attachment-4127" style="width: 192px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-4127 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin-192x300.jpg?resize=192%2C300" alt="Elimize alınca Kırmızı Saçlı Kadın romanını, ismiyle uyumlu kapak tasarımı ve yeni baskı kitaplarda görülen keskin matbaa kokusu insanı okumaya cezbediyor." width="192" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin.jpg?resize=192%2C300&amp;ssl=1 192w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin.jpg?w=350&amp;ssl=1 350w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-4127" class="wp-caption-text">Elimize alınca Kırmızı Saçlı Kadın romanını, ismiyle uyumlu kapak tasarımı ve yeni baskı kitaplarda görülen keskin matbaa kokusu insanı okumaya cezbediyor.</figcaption></figure>
<h2><span style="background: white;">Kırmızı Saçlı</span><span class="apple-converted-space"><span style="font-size: 11.5pt; line-height: 115%; font-family: 'Verdana','sans-serif'; color: #222222; background: white;"> </span></span><span style="background: white;"><span style="text-align: start; float: none;">K</span><span style="text-align: start; float: none;">adın</span></span></h2>
<p>3 bölümden oluşan <strong>Kırmızı Saçlı Kadın</strong> romanı, Cem’in çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerini anlatıyor.</p>
<p><em>Orhan Pamuk</em>&#8216;un yaşamından da pay alan kahramanımız Cem’in düşüncelerindeki olgunlaşma Mevlana’nın &#8220;hamdım, piştim, yandım.’’ sözüyle özetlenebilir.</p>
<p>Cem’in bazı eleştirmenler tarafından günümüz Türk’ünü incelediği söylense de Cem’in günümüz Türk’ünü anlattığı söylenemez. Cem, Orhan Pamuk‘un gözünden Türk çocuğunu, Türk gencini, Türk yetişkinini nasıl somutlamaya çalıştığını bir örnektir.</p>
<p>İyi okumalar.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin/">Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4124</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gerçek Sevginin Peşinde Bir &#8220;Aylak Adam&#8221;</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gercek-sevginin-pesinde-bir-aylak-adam/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gercek-sevginin-pesinde-bir-aylak-adam/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 13 Apr 2016 14:46:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Kübra Köroğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3134</guid>
				<description><![CDATA[<p>Çağdaş Türk edebiyatına yön veren, şimdilerde okumayanın kalmadığı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına ilham olan bir başyapıttır, Aylak Adam. Yazarı Yusuf Atılgan’ın ilk kitabıdır ve 1959 yılında kaleme alınmış olması, bugünün okurlarında ayrı bir hayranlık uyandırmaktadır. Karakteri C. ile okuyucularının aklını başından alan Atılgan, Manisalı bir yazardır ve İstanbul onun için sahte bir dünyadan ibarettir. Onu okuyanlar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gercek-sevginin-pesinde-bir-aylak-adam/">Gerçek Sevginin Peşinde Bir &#8220;Aylak Adam&#8221;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Çağdaş Türk edebiyatına yön veren, şimdilerde okumayanın kalmadığı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına ilham olan bir başyapıttır, Aylak Adam. Yazarı Yusuf Atılgan’ın ilk kitabıdır ve 1959 yılında kaleme alınmış olması, bugünün okurlarında ayrı bir hayranlık uyandırmaktadır. Karakteri C. ile okuyucularının aklını başından alan Atılgan, Manisalı bir yazardır ve İstanbul onun için sahte bir dünyadan ibarettir. Onu okuyanlar bilirler ki aslında romanında kendi iç dünyasını, kendi eksikliklerini ve yine kendi beklentilerini açığa vurmuştur. Biraz daha derinlerine inecek olursak…</p>
<p>‘Aylaklık olgusu’ üzerine kurulu bir roman, öyle ki, dili bile aylaklık yapan insanların anlayabileceği kadar sade ve net. Süslü sözlerden uzak, 1959 yılında yazılmış olmasına rağmen. Okuru başlar başlamaz çekiyor kendisine. Daha ilk cümlede<strong><em>; “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” </em></strong>derken, okur kendisini kalabalığın içerisinde tanıdık bir yüz ararken buluyor.</p>
<figure id="attachment_3136" aria-describedby="caption-attachment-3136" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/aylak-adam.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3136 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/aylak-adam-300x300.jpg?resize=300%2C300" alt="Aylak Adam ve kedi." width="300" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/aylak-adam.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/aylak-adam.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/aylak-adam.jpg?w=720&amp;ssl=1 720w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3136" class="wp-caption-text">Aylak Adam ve kedi.</figcaption></figure>
<p>Romanda baş kahramanız bay C. Yazar bize kitabın sonuna kadar bu karakteri tam olarak sunmuyor. Adını bile tam olarak öğrenemeyişimizden de bellidir bu durum. Kendisini yazarın bahsettiği kadar tanıyoruz. Bütün işi aylaklık üzerine kurulu, hayata karşı hiçbir zorunluluğu olmayan bir karakter&#8230; Zengin değil, ama paralı. O kadar nev-i şahsına münhasır bir karakterdir ki, ‘zengin’ kelimesini kullanmaz bile. Kendisi için uygun gördüğü tabir ‘paralı’dır. Babasının emlaklarından gelen kira gelirleriyle geçinir, çalışmak gibi bir derdi yoktur. Bütün mesaisi insanları gözlemlemek, sinemaya gitmek, atölyede zaman geçirmek, lokantada oturmak, kalabalıkların arasına karışarak eksik parçasını aramak… Evet, eksik parçasını… Şuan kim kendisinde bir şeylerin eksik olduğunu düşünmeden zaman geçirebiliyor? Tam olmanın verdiği kaygısızlığı hisseden birileri var mı içimizde? Sanmıyorum. İşte biraz da bu yüzden okuru içine çekiyor Aylak Adam. Günümüzün en büyük problemlerinden biri olan ‘eksiklik hissi’ne yıllar öncesinden kulak veriyor.</p>
<p>Farklı bir adam bay C. Kimselere benzemiyor ve kimseler onu kolay kolay çözemiyor. Yakışıklı değil ve özellikle de kulaklarından yana çok şikâyetçi, ama kendisinden bir hayli emin ve özgüveni yüksek. Bunların ötesinde adeta sıradanlık için bir başkaldırı manifestosunun baş kahramanı. Şu hayatta her şeye sahip gibi gözüküyor, çalışmadan paralı yaşayabiliyor olma lüksüne bile. Ama içinde hep bir şeylerin eksikliğini yaşıyor. Geç kalmışlık duygusundan kurtulamıyor ve bizler bunu <strong><em>“Birden içini, bir yere geç kaldığı duygusu kapladı”</em></strong>, sözleriyle hatırlıyoruz. En basit hislerin bile doruklarda yaşandığı bu romanda, <strong><em>“Yirmi sekiz yaşındaydı ve tedirgindi”</em></strong>, derken okuru bir anda baştan ayağa titretmeyi başarıyor.</p>
<p><strong><em>“Bir gün sana dünyada katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim.”</em></strong></p>
<p>Sade, ama iddialı cümlelerin adamı bay C. Yine büyük konuşuyor. Bu dünyada sahip olamadığı, kendisinde eksik kalan o parçanın gerçek sevgi olduğunu bilen C. onu bulmak ve ona tutunmak istiyor. Hayatı hakkıyla yaşayabilmek için tutunacak bir şeyleri olması gerektiğine inanan bay C. toplumun tutamak sorununa şu şekilde değiniyor ve bizlere aslında kendisinde anlaşılamayan hal ve tavırların gerçek sevgiyi bulamamaktan kaynaklandığını gösteriyor.</p>
<p><strong><em>“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli Ağa’nın öküzleri gibi öküz, yoktur”, demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”</em></strong></p>
<figure id="attachment_3138" aria-describedby="caption-attachment-3138" style="width: 620px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/yusuf-atılgan.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3138 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/yusuf-atılgan.jpg?resize=620%2C347" alt="Yusuf Atılgan &quot;Aylak Adam&quot;" width="620" height="347" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/yusuf-atılgan.jpg?w=620&amp;ssl=1 620w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/yusuf-atılgan.jpg?resize=300%2C168&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3138" class="wp-caption-text">Yusuf Atılgan &#8220;Aylak Adam&#8221;</figcaption></figure>
<p>Her şeye ‘karşı’ ve ‘yabancı’ olan C. toplum içerisinde kendisine yer bulmakta sorun yaşar. Kendi görüşleri ve belirli çizgileri vardır, bunlar toplumun değer yargılarıyla çelişir. Çoğu zaman toplumun dışında kalan ve onlardan biri olmayacağını sık sık yineleyen C. pardösüsünün yakasını kaldırır ve sessizce kalabalığa karışır. ‘Eli paketliler’ ve ‘sinemadan çıkan insan’ gibi kavramlarla okuyucusuna farklı sınıflar sunan C. iki kadında aşkı arar. Önce üniversite öğrencisi Güler’de, sonra ressam Ayşe’de. Bay C.’yi Güler’den uzaklaştıran şey, onu belirli bir kalıbın içerisine sokmaya çalışması, diğer bir deyişle eli paketlilerden yapma isteği oluyor. Normal bir aile ortamında büyümeyen, anne-baba kavramını tam olarak yaşamayan C. evlilik kurumuna da farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. <strong><em>“- Neden bu kadar kötümsersin? &#8211; Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin, siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.”</em></strong> Evliliğe dair yaklaşımını en iyi açıklayan kısımlardan biri, Güler’le arasında geçen bu diyalog. Kitap bittiğinde okurların çocuğunun aklında kalan cümlelerden biri de, <strong><em>“Kadınların neden evlendiklerini anlayabiliyorum, yalnız kalabilmek için”</em></strong>, oluyor.</p>
<p>Hiçbir şeye bağlamak istemediği halde, şu hayatta bir amacı olması için, bağlanacak bir tutamak arayan bay C. okudukça kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz bir karakter. Baba parası yiyor, çalışmıyor, kendi tabiriyle aylaklık yapıyor olması, onun içindeki samimiyeti görmemizi engellemiyor. Bir kadını tüm ayrıntılarıyla sevebilen, hayata bambaşka bir pencereden bakabilen C. bizim ilgilendiklerimizle değil, görmezden geldiklerimizle yaşıyor. Kendi kendine düşünüyor, konuşuyor, tezler sunuyor, onları çürütüyor, yeni fikirler ortaya atıyor, bambaşka bir dünyadan hayata bakıyor. Önünden giden bir kadının güzel olup olmadığını anlamak için karşısından gelenlerin tepkilerine dikkat çekiyor. Garsonların aşırı samimiyetinden, sürekli gidilen restoranda artık sana ait bir masa oluşundan, insanların birbirlerini kalıplar içerisine koyma çabasından yola çıkıyor. Hepsine karşı olan C. <strong><em>“İnsanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.”</em></strong>derken aslında hiçbirimizin farkında olmadığı bir noktaya daha dikkat çekiyor. Bir insanın adını bilmektense, sigara içiyor olduğunu bilmek, onun hakkında daha fazla şey öğrenmek anlamına geliyor.</p>
<p>İstanbul’u, Taksim Tepebaşı taraflarını, Galata’yı okurlarıyla buluşturan Aylak Adam, akıllardan silinmeyecek türde bir roman. Okuduktan sonra Yüksek Kaldırım’dan Galata’ya çıkarken kendinizi bay C. olabilecek birilerini ararken bulabilirsiniz. Öylesine içlere sinen Aylak Adam, her ne kadar bazı kesimlerce ‘aylaklığa özendirtiyor’ şeklinde eleştiriler alsa da, özünde gerçek sevgiyi bulun çağrısı olan bir yapıt. Yusuf Atılgan’ın ilk romanı ve en önemlisi de, ‘Neden bu kadar az eser yazdı?’ dedirten romanı. Kendisi bir röportajında “Benim gerçek eserim, günlük hayatım” demiş ve aslında bizlere gerçekten kendi hayatından beslenerek yazdığını, bu yüzden samimi, ama az sayıda eser çıkardığını aktarmıştır.</p>
<p>Bir solukta okunan ve okurken bıraktığı o tat kolay kolay kelimelere dökülemeyen bir kitap Aylak Adam. Bir kitap önerisi istediğinde ilk akla gelen, ama ‘bunu bir tek ben anlarım’ dedirttiği için geri çekilen bir eser. Bugün Tutunamayanlar’la, Kinyas ve Kayra ile entelektüel olduğunu iddia eden kişiler, Aylak Adam’la onları okumadan önce tanışmış olsalardı, bunlara şüphesiz ki birer çakma roman gözüyle bakarlardı. Defalarca okunmalı ve ısrarla okutulmalı. Üzerine daha fazla yorum yapmaya gerek olmadığına göre, Yusuf Atılgan gibi getirelim biz de sonunu:</p>
<p><strong><em>“Sustu, konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. Biliyordu, anlamazlardı…”</em></strong></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gercek-sevginin-pesinde-bir-aylak-adam/">Gerçek Sevginin Peşinde Bir &#8220;Aylak Adam&#8221;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gercek-sevginin-pesinde-bir-aylak-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3134</post-id>	</item>
		<item>
		<title>73 Senenin Ardından Gelen Sabahattin Ali Esintisi; Kürk Mantolu Madonna Birinci!!!</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/73-senenin-ardindan-gelen-sabahattin-ali-esintisi-kurk-mantolu-madonna-birinci/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/73-senenin-ardindan-gelen-sabahattin-ali-esintisi-kurk-mantolu-madonna-birinci/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 28 Mar 2016 13:46:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ada Şeyma Karaman]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyattan Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kürk Mantolu Madonna]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2865</guid>
				<description><![CDATA[<p>2015&#8217;te kütüphanelerden en çok ödünç alınan kitaplarla ilgili bir çalışmaya başlayıp okur istatistiği çıkaran Türk Kütüphaneciler Derneği, Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış olan Sabahattin Ali&#8217;nin ölümsüz eseri &#8220;Kürk Mantolu Madonna&#8221;nın en çok okunan kitap olduğunu tespit etti. Okurların, 2015 yılında kütüphanelerden en çok ödünç aldığı kitapla ilgili yapılan bu istatistik Dernek tarafından ilk kez yapıldı. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/73-senenin-ardindan-gelen-sabahattin-ali-esintisi-kurk-mantolu-madonna-birinci/">73 Senenin Ardından Gelen Sabahattin Ali Esintisi; Kürk Mantolu Madonna Birinci!!!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>2015&#8217;te kütüphanelerden en çok ödünç alınan kitaplarla ilgili bir çalışmaya başlayıp okur istatistiği çıkaran Türk Kütüphaneciler Derneği, Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış olan Sabahattin Ali&#8217;nin ölümsüz eseri <em>&#8220;Kürk Mantolu Madonna&#8221;</em>nın en çok okunan kitap olduğunu tespit etti. Okurların, 2015 yılında kütüphanelerden en çok ödünç aldığı kitapla ilgili yapılan bu istatistik Dernek tarafından ilk kez yapıldı.</p>
<p>28 Mart, 52. Kütüphane Haftası&#8217;nın açılışı ve bu açılışta kitabın yayınevi (Yapı Kredi Yayınları), Türk Kütüphane Dernek&#8217;i tarafından ödüllendirelecek. Etkinlik; Ankara Üniversitesi&#8217;nin Eczacılık Fakültesi&#8217;nde yer alan 50.  Yıl Salonu&#8217;nda ve saat 10.00&#8217;da düzenlenecek.</p>
<p>Kürk Mantolu Madonna&#8217;dan sonra istatistiğe göre Epsilon Yayınları&#8217;nın basmış olduğu <em>&#8220;Saftirik Greg&#8217;in Günlüğü&#8221; </em>adlı kitaplar da en çok ödünç alınmış olan kitaplar arasında. Bundan dolayı Epsilon yayın evine de Dernek tarafından etkinlik günü ödül verilecek.</p>
<p>Remzi Kitabevi tarafından 1943&#8217;te basılan Sabahattin Ali&#8217;nin buhranlı şaheseri <em>&#8220;Kürk Mantolu Madonna&#8221;</em> Türk Edebiyatı&#8217;nın klasikleri arasındadır ve aradan 73 yıl geçmesine rağmen tahtını koruyor. Toplumdaki ilişkilerin sorgulanmasına aracı olan kitap daha nice yıllar geçse de güncelliğini korumaya devam edeceği kesin. Bu eser, bir klasik olarak ölümsüzlüğünü göstermeye devam edecektir. Belki kendimizi bulduğumuz için belki de insan özünün değişmediğini yüzümüze vurduğu için…</p>
<p>En ödünç alınan diğer eser Epsilon Yayınları&#8217;ndan <em>&#8220;Saftirik Greg&#8217;in Günlüğü&#8221; </em>adlı kitap ise eğlenceli tarafıyla daha çok çocukların dikkatini çekmiş bir kitaptır. Onlara kendi hikayelerini yazma imkanı sağlayan boş kısımlar bırakması çocukların dikkatini çekmiştir. Böylece onların içindeki yaratıcılığı keşfetmesinde aracılık eden bir kitap olarak da görebiliriz.</p>
<p>Kitapların içeriği ve sonuçlar incelendiğinde, okurların çoğunun kendisinin keşfedilmeyen/keşfetmediği ya da karşılaşmaktan çekindiği yönlerini konu alan ve bunu temasına işleyen kitaplara yöneldiği kanısına varabilir.</p>
<p>Tüm okurların ve kütüphanecilerin Kütüphane Haftası kutlu olsun!</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/73-senenin-ardindan-gelen-sabahattin-ali-esintisi-kurk-mantolu-madonna-birinci/">73 Senenin Ardından Gelen Sabahattin Ali Esintisi; Kürk Mantolu Madonna Birinci!!!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/73-senenin-ardindan-gelen-sabahattin-ali-esintisi-kurk-mantolu-madonna-birinci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2865</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 11 Mar 2016 12:33:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Afrikalı Leo]]></category>
		<category><![CDATA[Amin Maalouf]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğunun Limanları]]></category>
		<category><![CDATA[Ölümcül Kimlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Semerkant]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2618</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dünyaca ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık adlı şaheser romanında; “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” der. Toprak ve insan arasındaki bağ o denli kuvvetlidir ki, bülbüle dahi altın kafes için de ‘’ille de vatanım’’ dedirtmiştir. Sürgünlerde memleket hasretiyle ölen şair-yazarları varın siz düşünün. Her yazarın kalemini [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/">Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyaca ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez <em>Yüzyıllık Yalnızlık</em> adlı şaheser romanında; “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” der. Toprak ve insan arasındaki bağ o denli kuvvetlidir ki, bülbüle dahi altın kafes için de ‘’ille de vatanım’’ dedirtmiştir. Sürgünlerde memleket hasretiyle ölen şair-yazarları varın siz düşünün.</p>
<p>Her yazarın kalemini kuvvetlendiren bir özlemi vardır. Bazı okuyuculara mübalağalı bir tespit gibi gelebilir fakat; sürgün yemiş, hapis yatmış, zoraki göç etmiş yazarlar en çok tutkuyla okunan , ölümsüzleşen yazarlar olmuşlardır. Gerek Türkiye edebiyatı, gerekse dünya edebiyatı bu emsallerle doludur. <em>Namık Kemal, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Aziz Nesin, İsmail Beşikçi, Musa Anter (Apê Mûsa), Necip Fazıl </em>ve daha bir bu kadar edip/düşünür bu havanda dövülmüş, bu yollarda pişmişlerdir. Amin Mallouf’un da kaderi böyledir.</p>
<p><strong>Amin Maalouf</strong> , Beyrut doğumlu bir yazar. 26 yaşında, doğup büyüdüğü Lübnan’da gazetecilik yaparken Lübnan iç savaşından sonra Paris’e göç ediyor. Giderken de bu coğrafyaya dair izlenimlerini kendiyle götürüyor. Maalouf roman olsun, deneme yazıları olsun, hemen hemen bütün eserlerinde Doğu’ya da değinmeyi, Doğu’nun sorunlarına da eğilmeyi ihmal etmez.</p>
<figure id="attachment_2623" aria-describedby="caption-attachment-2623" style="width: 478px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg" rel="attachment wp-att-2623"><img class=" td-modal-image wp-image-2623 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=478%2C322" alt="Semerkant romanı" width="478" height="322" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?w=478&amp;ssl=1 478w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=300%2C202&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2623" class="wp-caption-text">Semerkant romanı</figcaption></figure>
<p>Peki Maalouf’u dünya çapında bu denli bilindik kılan yanı neydi? Bunda, Maalouf’un öz kimliğinin ve ardından göç etmişliğinin payı en büyük dilimi oluşturuyor pastanın. Doğup büyüdüğü kültür ve çevre Maalouf şahsında da kalıcı bir etki bırakır. Amin Maalouf ‘’Lübnanlı’’ demiştik. Fakat o, çoğunun sandığı gibi Müslüman değil, Hıristiyan Arap ailede büyür. Bugün dahi Lübnan-Suriye hattı Hıristiyan Arapların en yoğun yaşadığı bölgedir. İslam denilince birlikte anılan, Kur’an’a ‘dil’ini vermiş bu halkın, Hıristiyan inancını benimsemiş ailesinden gelmiş olması, Maalouf’a, Doğu hakkında keskin bir düşünce avantajı kazandırmış. Bu avantajla Doğu’ya tek bir pencereden bakmıyor, Batı’ya da yaranma derdine düşmeyip iki zıt kutbun birbirini anlamasını istiyor. Çoğu eserinde bu niyeti sezilir Maalouf’un.</p>
<figure id="attachment_2619" aria-describedby="caption-attachment-2619" style="width: 805px" class="wp-caption alignnone"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg" rel="attachment wp-att-2619"><img class=" td-modal-image wp-image-2619 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?resize=640%2C282" alt="Afrikalı Leo romanı" width="640" height="282" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?w=805&amp;ssl=1 805w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?resize=300%2C132&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2619" class="wp-caption-text">Afrikalı Leo romanı</figcaption></figure>
<p>Amin Maalouf, uzun yıllar Fransa’da yaşıyor olmasının da getirisiyle iki coğrafyayı da lâyıkıyla benimsemiş bir yazar. Eserlerinde Semerkant, Beyrut, Türkiye, Fırat, Dicle, Kuzey Afrika, Paris Amerika, Avrupa fışkırır. Gazeteci kimliği, gözlem gücünün de zenginleşmesini sağlamıştır. Asya’yı ve Avrupa’yı iyi tanır.</p>
<p><em>Semerkant</em> romanında örneğin, tarihin içinde canlanıp karşımıza çıkan bir Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizam’ül Mülk vardır. Bir de günümüzde, Amerika’da geçen canlı bir hayat. Titanic’le bir facia. Semerkant, İran, İstanbul, Amerika gözümüzde ayân beyân gibidir. Hayyam’ın <em>Rubaiyat</em>’ı elimizde gibidir. Geçmişi ve çağımızı harmanlar Maalouf.</p>
<figure id="attachment_2621" aria-describedby="caption-attachment-2621" style="width: 700px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg" rel="attachment wp-att-2621"><img class=" td-modal-image wp-image-2621 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=640%2C400" alt="Doğunun Limanları romanı" width="640" height="400" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?w=700&amp;ssl=1 700w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=343%2C215&amp;ssl=1 343w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=326%2C205&amp;ssl=1 326w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=163%2C102&amp;ssl=1 163w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2621" class="wp-caption-text">Doğunun Limanları romanı</figcaption></figure>
<p><em>Afrikalı Leo</em> ile Müslüman iken Hassan el-Wazzan olarak bilinen fakat sonunda Roma’da Hıristiyan olup Giovanni Leone de Medici adını alan bir kahramanın biyogrofik serüvenine tanık oluruz. Granada, Roma, Osmanlı diyarı, Afrika birbirine siner. Maalouf, Afrikalı Leo’da kendini bulmuştur sanki. Beyrut’tan çıkıp Paris’te yaşadığı hayat ister istemez hatırımıza Afrikalı Leo’yu getirir.</p>
<p>Aynı izlenim daha yoğun bir şekilde <em>Doğu’nun Limanları </em>romanında da sezilir. Bu sefer kahramanımız annesi Ermeni, babası Türk bir Osmanlı prensidir. Serüven Beyrut-Paris hattında geçer. Kahramanımız Paris’te hoş bir Yahudi kadınla evlenir.</p>
<p>Gerek sıraladığım eserlerinde, gerekse kalan diğer eserlerinde Maalouf’un, Doğu’yu ve Batı’yı işlemediği eseri yok gibidir. Sınırları bertaraf ederek kültürleri birbirine tanıtır, onun meylini buna, bunun meylini ona verir.</p>
<figure id="attachment_2622" aria-describedby="caption-attachment-2622" style="width: 191px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg" rel="attachment wp-att-2622"><img class=" td-modal-image wp-image-2622 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler-191x300.jpg?resize=191%2C300" alt="Ölümcül Kimlikler romanı" width="191" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg?resize=191%2C300&amp;ssl=1 191w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg?w=204&amp;ssl=1 204w" sizes="(max-width: 191px) 100vw, 191px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2622" class="wp-caption-text">Ölümcül Kimlikler romanı</figcaption></figure>
<p>Maalouf’un romanlarının dışında kurgusuz bir şekilde görüşlerini en net çizdiği eseri <em>Ölümcül Kimlikler</em> adlı eseridir. Bu eserle  Maalouf, Doğu’nun ağırlıklı din olmak üzere, siyasî, dil ve kültür çekişmelerine değinir ve bundan duyduğu üzüntü her satırında sezilir. Doğup büyüdüğü ülkesi Lübnan dahil, savaşların bir gün olsun durmadığı bu coğrafyaya Paris’ten bakıp ‘’Oh olsun size!’’ umarsızlığına düşmez. Ki Hıristiyan kimliğiyle bugün artık Doğu’nun bir ‘’öteki’’si olduğu hâlde. <em>Beatrice&#8217;den Sonra Birinci Yüzyıl</em> romanında dikkat çektiği gibi; ‘’Ta 1000 yılına dayanan anlaşmazlıkları çözmek için 2000 yılının silahları kullanılıyor’’ bu coğrafyada.</p>
<p>Amin Maalouf eserlerini Fransızca yazıyor. Batı’nın en estetik diliyle anlattığı Doğu, O’nun sadece eserlerine meze ettiği bir konu değil, bilakis kendine görev bildiği bir dava. Bu, Doğu’yu allayıp pullayıp Batı’ya şirin göstermek değil. Bu, Batı’nın Doğu’yu anlaması için girişilen bir gayret. Yine Beatrice&#8217;den Sonra Birinci Yüzyıl romanından bir alıntıyla bitirelim yazıyı:</p>
<p>‘’Benim vatanımın bir kentler galaksisi olduğunu anlat onlara! Senin ve benim Doğu’nun ışığından doğduğumuzu ve Batı’nın bizim ışığımızla uyandığını anlat onlara! Bizim Doğumuzun her zaman karanlıklara gömülü olmadığını söyle! Onlara İskenderiye’yi, İzmir’i, Antakya’yı, Selanik’i, Krallar Vadisi’ni ve Ürdün’ü ve Fırat’ı anlat.’’</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/">Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2618</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sarılıcılar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sarilicilar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sarilicilar/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 03 Mar 2016 12:30:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Dim]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Ayırıcılar]]></category>
		<category><![CDATA[haftalık e-roman]]></category>
		<category><![CDATA[sarılmanın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık ve Alex]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2510</guid>
				<description><![CDATA[<p>Başlarken yazı hakkında kısa bir bilgi: &#8220;Bilim kurgu, fantastik ve polisiye öğeleriyle bezenmiş haftalık okunabilecek güzel bir yerli macera romanı. Yüzyıllar boyunca insanları bir arada tutan otomatik davranıştan (sarılmak) yola çıkan bir roman.&#8221; Bölüm-1: Alex’in Kaderi Alex&#8217;in tabancasından çıkan tek mermi Brenda nın yere yığılmasına yetti.  Adımlarını yerdeki Brenda ya doğru atan Alex birden duraksadı, içinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sarilicilar/">Sarılıcılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Başlarken yazı hakkında kısa bir bilgi:</strong> &#8220;<em>Bilim kurgu, fantastik ve polisiye öğeleriyle bezenmiş haftalık okunabilecek güzel bir yerli macera romanı. Yüzyıllar boyunca insanları bir arada tutan otomatik davranıştan (sarılmak) yola çıkan bir roman.&#8221;</em></p>
<p><strong>Bölüm-1: Alex’in Kaderi</strong></p>
<p>Alex&#8217;in tabancasından çıkan tek mermi Brenda nın yere yığılmasına yetti.  Adımlarını yerdeki Brenda ya doğru atan Alex birden duraksadı, içinde bir acı hissetti. Olanlara bir anlam veremedi. Attığı her adımda, korku ve acı veren bir heyecan, içinde gittikçe artarken yerde yatan Brenda ya doğru bakıyordu. Kalbi hızla atmaya solukları daha yüksek sesle çıkmaya başlamıştı. Mutlu olması gerekmez miydi? Uzun süredir Brenda’yı arıyordu, kâbusları haline gelen görev arkadaşının ölümüne sebep olan,onca masum insanın katili ayaklarının dibindeydi. Bir an duraksadı yerde hareketsiz yatan Brenda nın bir eli çok az görünüyordu, eğildi, sıkılmış parmakları işte o anda fark eden Alex, tekrar silahına sarıldı. Hala ölmemiş olma ihtimalini arttıran bu durum karşısında endişelendi, silahını Brenda ya doğrulttu. Dikkatlice dizlerini kırarak eli tetikte Brenda ya doğru uzandı, amacı görünmeyen eli görünür duruma getirmekti. Brenda nın eli buz gibi olmuş, parmaklarının arasından da silah yerine bir anahtar çıkmıştı. Yerde hareketsiz yatan bu katille ilgili hislerinde meyda gelen gelgitlere bir anlam veremeyen Alex, daha önce gördüğü anahtarlara hiç benzemeyen metalden yapılmış anahtarı Brenda nın elinden dikkatlice aldı ve inceledi. Anahtarın ne işe yarayacağını düşünürken gözleri Brenda nın başucunda duran torbaya takıldı. Hiç acele etmeden torbanın içine bakan Alex, anlam veremediği çok kenarlı yuvarlağımsı objeyi dışarı çıkarttı. Şimdi elinde ne işe yaradığını bilmediği iki nesne olmuş, kafası iyice karışmıştı. Biraz sonra cisimlerin ne işe yaradığını çözdü, kilitli bir kutu ve onu açan anahtarı. Pek de fazlada düşünmeden kutuyu açtı. Açar açmaz karşısına çıkan ilk şey bir resimdi. Afalladı, yutkunmakta zorlandı. İçindeki acı burkulma, gördükleri karşısında ete kemiğe bürünüyor, şimdi damla damla göz yaşı olarak yanaklarından aşağı doğru süzülüyordu.</p>
<figure id="attachment_2512" aria-describedby="caption-attachment-2512" style="width: 232px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmak.jpg" rel="attachment wp-att-2512"><img class=" td-modal-image wp-image-2512 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmak.jpg?resize=232%2C218" alt="Her şey sarılmak ile başlar." width="232" height="218" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2512" class="wp-caption-text">Her şey sarılmak ile başlar.</figcaption></figure>
<p><strong>Bölüm-2: </strong><strong>Rüya</strong></p>
<p>Sandaldayım, deniz yatak gibi dümdüz, ne işim var benim denizin ortasında, buraya nasıl geldim? Ne yanımda kürek, ne de etrafımda bir kara parçası, Kapana kısılmış fare gibiyim.  İçinde bulunduğum sandalın yavaş yavaş suya battığını hissedebiliyorum. Birden boynum ağarlaşıyor. Kolyem! Ağırlık yapan o, elimi boynumdaki kolyeye atar atmaz, sandalla birlikte sulara gömülüyorum. Kolyemi çıkarıp sulara bırakmak istiyorum, o çok ağır, beni dibe çeken dipsiz denizin işini kolaylaştırıyor. Kolyeyi nihayet çıkardım fakat yinede battığımı hissede biliyorum. Tam tepemde bembeyaz bir martı daireler çizerek beni gözetliyor. Batıp çıkmaya başlıyorum, kollarım çok yorgun, kendimi çaresizce sulara teslim ediyorum. Artık tamamen suyun içindeyim. Gözlerim açık, güneşe doğru son kez bakmak istiyorum. Göz alıcı bem beyaz ne kadarda güzel, bana doğru yaklaşıyor. Şimdi suyun dışındayım.</p>
<p>Nasıl olur şimdi boğuluyordum. Batmadan nasıl durabiliyorum suyun üstünde. Ölmüş olmalıyım.</p>
<p>-Yok, ölmedin daha korkma.</p>
<p>-O da ne kim konuşuyor benimle!</p>
<p>-Bu nu bir daha yapmamalısın.</p>
<p>-Neyi?</p>
<p>-Kolyenden vazgeçme.</p>
<p>-Bu imkânsız.</p>
<p>-Sen konuşamazsın ki</p>
<p>-Nedenmiş o?</p>
<p>-Çünkü sen bir kuş sun</p>
<p>-Bana Ulak demeni tercih ederim.</p>
<p>-Ulak ne demek ki</p>
<p>-Postacı gibi bir şey</p>
<p>-Hımm!</p>
<p>-Şimdi beni dinle Tarık</p>
<p>-İsmimi de biliyorsun demek</p>
<p>-Zamanımız çok az, kaç aydır sana ulaşmaya çalışıyoruz. Üç ay önce sana ulaşmalıydık. Bu gecikme için senden özür diliyoruz. Fakat hep kontrol altındasın sana ancak bu şekilde ulaşabildik. Normal hayatında her hareketin bizi de bulmaya çalışan <strong><em>Ayırıcıların</em></strong> kontrolü altında, yaptığın her telefon konuşması, mektupların, e-maillerin, insanlarla olan diyalogların, gittiğin okullar, çalıştığın işyerin aklına gelebilecek her şey hatta rüyaların bile kontrol altında. Gökyüzüne bak güneş kapandı, yakında fıtına çıkacak gitmem gerek bizi bulmaları an meselesi. Alex, seni bulacak ona inan lütfeennn ve kolyene! Martı fırtınada aniden gözden kayboldu. Bende boynumda kolyeyle sulara gömüldüm.</p>
<figure id="attachment_2513" aria-describedby="caption-attachment-2513" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmanin-tarihi.jpg" rel="attachment wp-att-2513"><img class=" td-modal-image wp-image-2513 size-thumbnail" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmanin-tarihi-150x150.jpg?resize=150%2C150" alt="Sarılmanın tarihi çok eskilere dayanır ve insanlık tarihi ile eşdeğerdir." width="150" height="150" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmanin-tarihi.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/sarilmanin-tarihi.jpg?zoom=2&amp;resize=150%2C150&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2513" class="wp-caption-text">Sarılmanın tarihi çok eskilere dayanır ve insanlık tarihi ile eşdeğerdir.</figcaption></figure>
<p>Eski istanbul, ahşap evlerin sıra sıra dizildiği virane sokaklar, arnavut kaldırımlı yollar ve şimdi sahipsiz çocuklarla kedilerin yegane adresi.Anneanne yadigarı tarihi evde oturan Tarık son bir haftadır her sabah boğulma hissiyle yataktan fırlayarak uyanmış, aynı rüyayı hergece görmekten fazlasıyla usanmıştır. Zaten beklemediği Alex denen kişi hala ortalıklarda yoktur. Tanıdığı tek alex sekiz yıl formasını giydiği takımdan ayrılmak zorunda bırakılan Alex De Souzadır……</p>
<p><em><u>Devamı diğer baskıda…</u></em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sarilicilar/">Sarılıcılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sarilicilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2510</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Trende Yazılan Efsane: Harry Potter</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/trende-yazilan-efsane-harry-potter/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/trende-yazilan-efsane-harry-potter/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 22 Feb 2016 16:47:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Yağız Akkaya]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu romanı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[Chris Columbus]]></category>
		<category><![CDATA[Godric Gryffindor]]></category>
		<category><![CDATA[Harry Potter]]></category>
		<category><![CDATA[Harry Potter Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Helga Hufflepuff]]></category>
		<category><![CDATA[J.K Rowling]]></category>
		<category><![CDATA[Joanne Kathleen Rowling]]></category>
		<category><![CDATA[Rowling]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2350</guid>
				<description><![CDATA[<p>Joanne Kathleen Rowling, kitap üstündeki bilinen adıyla J.K Rowling. Dört saat rötarla kalkan Manchester-Londra treninde zaten aklında olan bir hikayenin temellerini atmış, Harry potter ve felsefe taşını kağıda dökmeye başlamıştır. Harry Potter Kimdir? Harry, ailesi öldükten sonra henüz bebekken amcası ve teyzesine verilen bir çocuktur. 10 yıl boyunca hiç sevmediği akrabalarının yanında büyüyen Harry anne [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/trende-yazilan-efsane-harry-potter/">Trende Yazılan Efsane: Harry Potter</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Joanne Kathleen Rowling, kitap üstündeki bilinen adıyla J.K Rowling.</p>
<p>Dört saat rötarla kalkan Manchester-Londra treninde zaten aklında olan bir hikayenin temellerini atmış, Harry potter ve felsefe taşını kağıda dökmeye başlamıştır.</p>
<p><strong>Harry Potter Kimdir?</strong></p>
<p>Harry, ailesi öldükten sonra henüz bebekken amcası ve teyzesine verilen bir çocuktur.</p>
<p>10 yıl boyunca hiç sevmediği akrabalarının yanında büyüyen Harry anne ve babasının trafik kazası sonucu öldüğünü bilmektedir.</p>
<p>Başvuru yapmamasına rağmen Hogwarts Cadılık Ve Büyücülük Okulundan kabul mektupları almaya başlar. Israrlı devam eden mesajlardan anlar ki kendiside bir büyücüdür.</p>
<p>7 yıl sürecek olan Hogwarts macerasında bir aksakallı ve iki harika arkadaşıyla tüm gerçekleri öğrenecek, maceradan maceraya geçecektir.</p>
<p><strong>Uyuyan Bir Ejderhayı Asla Gıdıklama</strong></p>
<p>Rowling’in efsane serisinin tümü Hogwarts cadılık ve büyücülük okulunda geçer.</p>
<p>Hogwarts tartışmasız her izleyenin imrendiği bir yer. Kendiliğinden değişen merdivenler, uçan süpürgeler, büyü dersleri ve göz kamaştıran mimarisi…</p>
<p>Hangimiz iç geçirmedik, “Ah şurada okusaydık…”</p>
<p>Harry potter serisi nereden bakarsak bakalım çok düşünülmüş, incelikle tasarlanmış bir eserdir. Sıfırdan bir mitoloji ve fantezi dünyası kurgulamak oldukça zordur.</p>
<p>Büyücülük aleminde oynanan quidditch oyunu, okulun bin bir türlü sırrı ve tarihi, yasak orman, dönemin dört büyücüsü olan Godric Gryffindor, Helga Hufflepuff, Rowena Ravenclaw, Salazar Slytherin ve daha bir çok kişi ve unsur eserin üzerinde ne kadar emek olduğunun bir göstergesi aslında.</p>
<figure id="attachment_2353" aria-describedby="caption-attachment-2353" style="width: 540px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/rowling-harry-potter.jpg" rel="attachment wp-att-2353"><img class=" td-modal-image wp-image-2353 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/rowling-harry-potter.jpg?resize=540%2C234" alt="Joanne Kathleen Rowling ve Harry Potter" width="540" height="234" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/rowling-harry-potter.jpg?w=540&amp;ssl=1 540w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/rowling-harry-potter.jpg?resize=300%2C130&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 540px) 100vw, 540px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2353" class="wp-caption-text">Joanne Kathleen Rowling ve Harry Potter</figcaption></figure>
<p><strong>Rowling’in Potter Başarısı</strong></p>
<p>Birçoğumuz Harry Potter’ı filmden tanımışızdır. Bir kitap serisinin film olması, bu denli başarılı bir film olabilmesi tamamen kitapla alakalıdır.</p>
<p>Eminim trende ve öğle aralarında yazarken tüm dünyada 400 milyon kopyasının basılacağını ve satılacağını tahmin bile etmiyordu Bayan Rowling.</p>
<p>Eser her ne kadar çocuklar için yazılmış olsa da başarılı fantezi dünyası her yaştan okuyucunun ilgisini çekiyor.</p>
<p>Çok kısa bir zamanda raflarda en üst sıralara yerleşen ilk kitap, Rowling’e 1 milyar dolardan fazla kazandırmış, Birleşik Krallığın en zengin kadını ünvanını almasına vesile olmuştur.</p>
<p><strong>Harry Potter Serisi</strong></p>
<ul>
<li>1997 yılında üstün bir başarı elde eden Harry Potter ve Felsefe Taşının ardından ikinci kitap gecikmedi.</li>
<li>1998 yılında Harry Potter ve Sırlar Odası,</li>
<li>1999 yılında Harry Potter ve Azkaban Tuzağı,</li>
<li>2000 yılında Harry Potter ve Ateş Kadehi,</li>
<li>2003’te Harry Potter ve Zümrüdü Anka Yoldaşlığı,</li>
<li>2005 yılında Harry Potter ve Melez Prens,</li>
<li>2007’de ise son kitap olan Ölüm Yadigarları yayımlandı.</li>
</ul>
<p><strong>Film Olma Serüveni</strong></p>
<p>Kitap serisinin tümü aynı sırayla filme uyarlanmış, yalnızca “ölüm yadigarları” iki bölüm film olarak çekilmiştir.</p>
<p>Filmlerin yönetmeni Chris Columbus, Rowling’e kitaba sadık kalacağı ve tüm oyuncuları İngiliz olarak seçeceği konusunda sözler vermiş.</p>
<p>“Filmi izlememe bir hafta kala çok heyecanlıydım. İzleme tarihim yaklaştıkça bu heyecan korkuya dönüştü. Film başlarken bir kabus yaşıyor gibiydim, çünkü bundan sonra belirleyeceğim hatalar veya dile getireceğim eksiklikler artık düzeltilemezdi. Fakat film bittiğinde çok mutluydum.” Rowling’in bu sözlerinden anlaşılacağı üzere kendisi filmi beğenmiş.</p>
<p>Rowling kitaba sadık kalındığı konusunda emin ve tüm önemli kısımların filmde olduğunu söylüyor.</p>
<p>Böylesine harika bir efsaneyi bizlere kazandırdığı için Joanne Kathleen Rowling ablamıza çok teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Bizlere başarılı bir görsel Harry Potter sunan yönetmen Chris Columbus’a da teşekkür ediyor ve son zamanlarda kaybettiğimiz, filmde ‘’Severus Snape’’olarak kendini bize tanıtan başarılı aktör Alan Rickman’ı sevgiyle anıyoruz.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/trende-yazilan-efsane-harry-potter/">Trende Yazılan Efsane: Harry Potter</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/trende-yazilan-efsane-harry-potter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2350</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Soap Opera Örneği: ELİF</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 10 Feb 2016 21:23:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Elif]]></category>
		<category><![CDATA[Paulo Coelho]]></category>
		<category><![CDATA[pembe diziler]]></category>
		<category><![CDATA[sabun köpüğü]]></category>
		<category><![CDATA[sabun operası]]></category>
		<category><![CDATA[soap opera]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2167</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yazıya öncelikle biraz terimsel izahatla giriş yapmak sanırım faydalı olacaktır. Çünkü Elif romanı için ‘soap opera’ demem açıklamaya ihtiyaç duyuyor. Soap opera, Türkçe’ye ‘’sabun operası’’ şeklinde çevrilebilir. Tabii bu bir mecazî yakıştırmadır. Fakat mecaza mecaz eklendi ve sabun operası değil de ‘’sabun köpüğü’’ tabiri, Türkiye’deki pembe diziler için kullanılmaya başlandı. Pembe diziler, ilk olarak İtalya’da [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/">Bir Soap Opera Örneği: ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Yazıya öncelikle biraz terimsel izahatla giriş yapmak sanırım faydalı olacaktır. Çünkü <strong>Elif</strong> romanı için ‘<em>soap opera’</em> demem açıklamaya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Soap opera, Türkçe’ye ‘’sabun operası’’ şeklinde çevrilebilir. Tabii bu bir mecazî yakıştırmadır. Fakat mecaza mecaz eklendi ve sabun operası değil de ‘’sabun köpüğü’’ tabiri, Türkiye’deki pembe diziler için kullanılmaya başlandı.</p>
<p>Pembe diziler, ilk olarak İtalya’da hayat bulmuş, sonra Fransa’ya, oradan özellikle Latin Amerika ülkelerine sıçramış, Türkiye’de de bir dönem oldukça popüler olmuş, –ki hâlâ popüler- genelde düşük bütçeli, az mekânlı, basit olay örgüsüne sahip melodram yanı oldukça ağır dizilerdir. Öyle ki 90’lı yılların ortalarında Rosalinda’lar, Maria’lar, Manuela’lar fırtınalar estiriyor, adeta evlerin rutin misafirleri oluyorlardı. Melodram yanlarıyla ve göze hitap eden güzel kadın-yakışıklı erkek oyuncularıyla büyük izleyici kitleleri ediniyorlardı.</p>
<figure id="attachment_2168" aria-describedby="caption-attachment-2168" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg" rel="attachment wp-att-2168"><img class=" td-modal-image wp-image-2168 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?resize=640%2C362" alt="Brezilyalı olan Paulo Coelho, eserlerinde Latin Amerika çoğrafyasının durgunluğunu ve misitik havasını yansıtır." width="640" height="362" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?resize=300%2C170&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2168" class="wp-caption-text">Brezilyalı olan Paulo Coelho, eserlerinde Latin Amerika çoğrafyasının durgunluğunu ve misitik havasını yansıtır.</figcaption></figure>
<p>Peki, bu soap opera dizileriyle <strong>Paulo Coelho</strong>’nun <strong>Elif</strong> romanı arasındaki ilişki nedir? İlişki oldukça derin. Çünkü Paulo Coelho’nun roman karakterleri ve edebî dili pembe dizilerin karakterleriyle ve örgüsüyle aynı kaynaktan besleniyor. Kendisi de bir Brezilyalı olan, eserlerinde o coğrafyayı işleyen, coğrafyanın o durgunluğunu, mistik havasını da vermekten geri durmuyor Coelho. Soap opera dizilerinde mistik hava, melodramla verilir. Ağır ağır akan müzik izleyicide bir dinginliğe, beyin yorgunluğunu boşaltmaya etki eder. İzleyici olayın örgüsünü takipte zorlanmaz, çünkü olay örgüsü zaten basittir. Paulo Coelho’nun genelde edebî dilinde, özünde ise Elif romanında olay örgüsü basit ve durağan olmakla kalmıyor, mistik hava da Asya gizemciliği ve Hıristiyan söylenceleriyle dolduruluyor. Gizemcilik zaten mistikliğin temel kaynağı, söylencenin/efsanenin kendisi de masalımsı bir tat veriyor, her masal zaten mistiktir. Mit/mitos masaldır, mitoslar zaten mistiktir. Coelho’nun romanlarında bunlar teferruatlı ele alınmaz maalesef, karakterler büyütülürken akış, örgü ve kurgu söndürülür. Böyle olunca da kitap ‘sabun köpüğü’ misali okunup bitince, tamamıyla bitmiş olur. Ne bir koku, ne de bir tat kalır sonraya.</p>
<p>Elif’teki Asya gizemciliği yukarıda da dikkati çektiğim üzere, derinlemesine ele alınmaz. Coelho salt olarak kişisel gelişim kitaplarında sıklıkla rastlanabilecek birkaç öğreti ve aforizmalardan kotarılmış sözlerle ve romandaki Şaman karakter üzerinden yapar bunu. Elif’teki temel unsur ve konu belki de budur: Yeni kitabının tanıtım ve imza törenleri için dünya turnesine çıkan bir yazarın, bu turnenin Sibirya ayağında önce kaldığı oteldeki Hilâl adında bir Türk kadınla tanışması, ardından menajeri aracılığıyla Şaman bir rahiple temasa girmesi… Hilâl, romandaki baş karakter olan yazarı önceki hayatlarında aslında tanışmış olduklarını ikna etmeye çalışır. Ardından baş karakterin Şaman rahibiyle tanışması, romanı bir reenkarnasyon ile Şamanizm etrafında gelişen Asya gizemciliği ile sınırlı kalıyor. Sonra da gelsin ‘’Enerjilerini harca ki dinç kalasın’’, ‘’Öfkeni dışarı atabilirsen tazelenirsin’’, ‘’Gözyaşları ruhun kanıdır’’ şeklindeki pohpohlamalar. Kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi gözüken bu cümleleri Coelho, Şamanik bir havada vermeye çalışıyor, bu da sırıtıyor hâliyle.</p>
<figure id="attachment_2170" aria-describedby="caption-attachment-2170" style="width: 193px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg" rel="attachment wp-att-2170"><img class=" td-modal-image wp-image-2170 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım-193x300.jpg?resize=193%2C300" alt="Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım" width="193" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg?resize=193%2C300&amp;ssl=1 193w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg?w=305&amp;ssl=1 305w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2170" class="wp-caption-text">Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım</figcaption></figure>
<p>Bu yavanlık Coelho’nun <strong>Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım</strong> romanında da görülür.  Bu romanda da Coelho dikkat çektiğim benzer şeyleri bu sefer münzevi bir hayat yaşayan kilise papazı aracılığıyla sürdürür. İçerikte bu sefer Şamanik öğretiler yerine Hıristiyan bir söylence/efsane vardır.  Coelho yalnız bir aktarıcıdır. Aktarıcı olmanın bir dezavantajı varsa, o da aktarandan ziyade aktarılan olayın kendisidir.</p>
<p>Elif romanını bitirdikten sonra da aklımızda sadece birkaç kısa vecize ve kendimize yakın bulacağımız Türk kızı Hilâl kalıyor. Onun dışındakiler sabun köpüğü misali bitip yok oluyor. Oysa bir kitap tekrar okunma ihtiyacı uyandırıyorsa iyi bir kitaptır. Bir film tekrar tekrar izlenip hâlâ bıkılmıyorsa iyi bir filmdir. Calvino’nun sözü meramımızı iyi anlatacaktır: Klasikler, insanların hiçbir zaman ‘’okuyorum’’ demedikleri, genellikle ‘’yeniden okuyorum’’ dedikleri kitaplardır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/">Bir Soap Opera Örneği: ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2167</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kedi Beşiği &#8211; Kurt Vonnegut</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kedi-besigi-kurt-vonnegut/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kedi-besigi-kurt-vonnegut/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 01 Feb 2016 11:37:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Fevzi Solmaz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[apokalips romanı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu romanı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu türü]]></category>
		<category><![CDATA[distopik roman]]></category>
		<category><![CDATA[distopya]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Ana]]></category>
		<category><![CDATA[Kedi Beşiği]]></category>
		<category><![CDATA[Kurt Vonnegut]]></category>
		<category><![CDATA[Şampiyonların Kahvaltısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2023</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kurt Vonnegut tarafından yazılmış bir bilim kurgu türünde kitaptır. Piyasaya sürüldüğü 1963 yılında en iyi üç kitap arasına girmiştir ve yılın en iyi kitabı seçilmiştir. Kitapta kahraman, Hiroşima&#8217;ya atılan ilk atom bombası ile ilgili bir kitap yazmak istemekte ve bunun için araştırma yapmaktadır. Bombanın geliştiricilerinden birini araştırmakta; ancak adam ölmüş olduğundan ancak çocukları ile yazışarak [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kedi-besigi-kurt-vonnegut/">Kedi Beşiği &#8211; Kurt Vonnegut</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kurt Vonnegut tarafından yazılmış bir bilim kurgu türünde kitaptır. Piyasaya sürüldüğü 1963 yılında en iyi üç kitap arasına girmiştir ve yılın en iyi kitabı seçilmiştir. Kitapta kahraman, Hiroşima&#8217;ya atılan ilk atom bombası ile ilgili bir kitap yazmak istemekte ve bunun için araştırma yapmaktadır. Bombanın geliştiricilerinden birini araştırmakta; ancak adam ölmüş olduğundan ancak çocukları ile yazışarak bilgi edinebilmektedir. Kitapta bahsedilen önemli noktalarda Bokononism denen bir din ve Ice Nine (Buz dokuz) adında bir madde vardır. Bokononism tamamen zararsız yalanlardan oluşan bir din olarak betimlenir. Ice Nine ise donma sıcaklığı normal buzdan daha yüksek olan bir buz parçası ve su ile temas ettiğinde donmasına sebep olmaktadır. Hikaye bu iki konu çerçevesinde gelişmektedir.</p>
<p>Okuduğum hiçbir Vonnegut kitabı diğerine benzemiyor. Şampiyonların Kahvaltısı, Gece Ana, Kedi Beşiği&#8230; Hepsi çok farklı şeylerden bahsediyor ama keyifle okunuyor. Kedi Beşiği&#8217;ni (aynen Gece Ana&#8217;da olduğu gibi) &#8220;Kurt Vonnegut yazdıysa okunur.&#8221; diyerek aldım, kitapların arka kapağını okuma alışkanlığı edinemedim henüz!</p>
<p>Kedi Beşiği aslında bir apokalips romanı, dünyanın sonu hakkında tuhaf bir alternatif sunuyor. Kitaba adını veren kedi beşiği ise, muhtemelen adını bilmediğimiz ama çocukken hepimizin oynadığına emin olduğum bir oyun. İki ucu birbirine düğümlenmiş bir ip ile oluşturulan anlamsız şekillerden ibaret olan bu oyun; kitaptaki iddia doğruysa Eskimolar&#8217;a kadar herkes tarafından bilinirmiş ve çocuklar bu oyunda ne kedi, ne beşik göremediklerinden, delirirlermiş. Biz yeğenimle bir parça ip bulduk, denedik; hâlâ hatırlıyormuşuz oyunu. Kitabı okuduğum süre boyunca cebimde pembe bir ip parçasıyla gezmek de tuhaf oldu biraz&#8230;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kedi-besigi-kurt-vonnegut/">Kedi Beşiği &#8211; Kurt Vonnegut</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kedi-besigi-kurt-vonnegut/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2023</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Fabl ile Mükemmel Bir Hiciv Örneği: Hayvan Çiftliği</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/fabl-ile-mukemmel-bir-hiciv-ornegi-hayvan-ciftligi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/fabl-ile-mukemmel-bir-hiciv-ornegi-hayvan-ciftligi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 24 Jan 2016 19:34:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Fevzi Solmaz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Animal Farm]]></category>
		<category><![CDATA[Animals]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Peri Masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Boxer Ayaklanması]]></category>
		<category><![CDATA[fabl]]></category>
		<category><![CDATA[fabl sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[George Orwell]]></category>
		<category><![CDATA[Halide Edip]]></category>
		<category><![CDATA[Halide Edip Adıvar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvan Çiftliği]]></category>
		<category><![CDATA[hiciv]]></category>
		<category><![CDATA[hiciv sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[iğretileme]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[mecaz]]></category>
		<category><![CDATA[peri masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Pink Floyd]]></category>
		<category><![CDATA[Pink Floyd Animals]]></category>
		<category><![CDATA[Retro Hugo Ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[Stalinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Stalinizm eleştirisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1905</guid>
				<description><![CDATA[<p>Hayvan Çiftliği (Animal Farm), George Orwell&#8216;in tarafından çeşitli mecazlar kullanılarak yazılmıştır. George Orwell, romanında fabl sanatını çok iyi bir şekilde kullanmıştır. Yani hayvanlara insan özelikleri yükleyerek insan yaşamına dair anlatmak istediklerini dolaylı ve iğretilemeli bir yolla anlatmıştır. Ayrıca hiciv sanatını da romanında uygulayan yazar, bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirmiştir… [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/fabl-ile-mukemmel-bir-hiciv-ornegi-hayvan-ciftligi/">Fabl ile Mükemmel Bir Hiciv Örneği: Hayvan Çiftliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hayvan Çiftliği (Animal Farm),</strong> <em>George Orwell</em>&#8216;in tarafından çeşitli mecazlar kullanılarak yazılmıştır. George Orwell, romanında <em>fabl</em> sanatını çok iyi bir şekilde kullanmıştır. Yani hayvanlara insan özelikleri yükleyerek insan yaşamına dair anlatmak istediklerini dolaylı ve iğretilemeli bir yolla anlatmıştır. Ayrıca <em>hiciv</em> sanatını da romanında uygulayan yazar, bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirmiştir…</p>
<p>Roman ilk olarak 1945&#8217;te yayınlandıysa da asıl ününe 1950&#8217;lerde kavuştu. 1996&#8217;da ise geçmiş tarihler için verilen <strong>Retro Hugo Ödülü</strong>&#8216;nü 1946 senesi için almıştır.</p>
<p>Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere&#8217;de sansüre uğramıştır. Roman 1999&#8217;da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir. Bunun yanı sıra animasyon filmleri de mevcuttur.  Ayrıca birçok tiyatro oyununa uyarlanmıştır.</p>
<p>Hayvan Çiftliği, <strong>Pink Floyd</strong>&#8216;un <strong>Animals</strong> albümüne ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>&#8220;Hayvan Çiftliği&#8221; Türkiye&#8217;de ilk kez 1954 yılında <strong>Halide Edip Adıvar</strong>&#8216;ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır.</p>
<p>Romanın alt başlığı <em>Bir Peri Masalı</em>&#8216;dır. Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir; ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.</p>
<p><strong>Romanda kim kimdir?</strong></p>
<p><strong>Napoleon</strong></p>
<p>Çiftliğin en büyüğü ve en kudretlisidir. Çiftlikteki hayvanların hepsi Napoleon’u dinlerler. İçki ve sigara içilmesine izin verip, insan giysileri giyme ayrıcalığı sağlamaktadır.</p>
<p><strong>Snowball</strong></p>
<p>O da bir domuzdur,  ancak çiftlikteki geçmişi o kadar da eskiye dayanmaz. Hayvanlar için kahramanca mücadele eder ancak köpekler tarafından çiftlikten sürülür. Hem retoriği hem de yaratıcılığı daha gelişkindir onun.</p>
<p><strong>Boxer</strong></p>
<p>&#8216;En zekilerden sayılamayacak&#8217; türden bir at. Çok sıkı çalışırdı. Düsturu “Daha çok çalışacağım.”dı ve öyle de yaptı. Napolyon ne dediyse inandı. Boksör derdi ki: “Napolyon haklı.”. Çiftlikte çok saygı gören bir hayvandı; çünkü herkesten çok çalışırdı. Çin’deki <em>Boxer Ayaklanması</em>’nı simgeler.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/fabl-ile-mukemmel-bir-hiciv-ornegi-hayvan-ciftligi/">Fabl ile Mükemmel Bir Hiciv Örneği: Hayvan Çiftliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/fabl-ile-mukemmel-bir-hiciv-ornegi-hayvan-ciftligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1905</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 07:37:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Agatha Christie]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ümit]]></category>
		<category><![CDATA[Edgar Allan Poe]]></category>
		<category><![CDATA[John le Carré]]></category>
		<category><![CDATA[Kar Kokusu]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel Vazquez Montal-ban]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye roman]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Dashiell Hammett]]></category>
		<category><![CDATA[TKP]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Komünist Partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1787</guid>
				<description><![CDATA[<p>Polisiye türü, dünyada yazarı bol, fakat Türkiye&#8217;de bir elin parmağını geçmeyen yazara sahiptir. Oysa ki polisiye roman altyapısının ve malzemesinin bolca bulunduğu bir ülke Türkiye. Bazı edebiyat eleştirmenleri polisiye romanın geç-kapitalist dönemin bir sonucu olduğunu, toplumun bu maruz kalmışlığının etkisiyle kendini var ettiğini savunur. Yani özünde polisiye roman, bir kapitalizm yaratımıdır. Oysa polisiye türünün konu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/">Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Polisiye türü, dünyada yazarı bol, fakat Türkiye&#8217;de bir elin parmağını geçmeyen yazara sahiptir. Oysa ki polisiye roman altyapısının ve malzemesinin bolca bulunduğu bir ülke Türkiye. Bazı edebiyat eleştirmenleri polisiye romanın geç-kapitalist dönemin bir sonucu olduğunu, toplumun bu maruz kalmışlığının etkisiyle kendini var ettiğini savunur. Yani özünde polisiye roman, bir kapitalizm yaratımıdır. Oysa polisiye türünün konu aldığı cinayet olgusu, ilk insana kadar gider.</p>
<p>Bir tür olarak polisiye roman, yükselişini bu minvalde sürdürse de, içerik olarak zıt bir rota çizdi kendine sıklıkla. Polisiye türünün dünyaca ünlü temsilcileri Edgar Allan Poe, Agatha Christie, Samuel Dashiell Hammett, Manuel Vazquez Montal-ban ve John le Carré gibi yazarlar toplumu sorgulamayı da ihmal etmediler.</p>
<p>Ahmet Ümit, &#8221;polisiye&#8221; deyince Türkiye&#8217;de ilk akla gelen isim şüphesiz. Yazdığı onlarca eserle -sonuncu dahil 24- sahip olduğu bu haklı ünvan, onun polisiye türüne adeta gönül vermiş bir yazar olduğunu tescil ve teyit ediyor.</p>
<figure id="attachment_1788" aria-describedby="caption-attachment-1788" style="width: 199px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/ahmet-umit.gif" rel="attachment wp-att-1788"><img class=" td-modal-image wp-image-1788 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/ahmet-umit-199x300.gif?resize=199%2C300" alt="Ahmet Ümit, Türkiye'nin en çok bilinen ve okunan polisiye roman yazarıdır." width="199" height="300" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1788" class="wp-caption-text">Ahmet Ümit, Türkiye&#8217;nin en çok bilinen ve okunan polisiye roman yazarıdır.</figcaption></figure>
<p><strong>Ahmet Ümit</strong></p>
<p>Yalnız gayet tabiidir ki, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi, her roman da aynı lezzete ve başarıya sahip değil. Ahmet Ümit&#8217;in Kar Kokusu romanı bunlardan biri.</p>
<p>Kar Kokusu, Ahmet Ümit&#8217;in 1998 yılında yazdığı şiir ve öykü kitaplarını saymazsak 3. romanı.</p>
<p>Yazın hayatının bu üçüncü romanı olması sebebiyle, Ümit&#8217;in polisiye roman dilinin henüz tam olarak oturmadığını, bir polisiye romanda olması gereken merak ve gerilimden oldukça yoksun olduğunu söylemek mümkün. Bu yoksunluk, Kar Kokusu romanının her noktasında seziliyor.</p>
<p>Kar Kokusu, Moskova&#8217;da teorik eğitim veren bir okulda ders görmeye giden TKP&#8217;li (Türkiye Komünist Partisi) gruptan birinin öldürülmesini konu alır. Okul sadece TKP&#8217;lilere değil, dünyanın her noktasından eğitim almaya gelen devrimcilere eğitim verir. Amaç bir bakıma ideoloji pazarlamaktır. Burada eğitim gören gençler, daha sonra ülkelerine gidip gördükleri teorik eğitimi faalde uygulamaya çalışırlar. Tabii illegal bir şekilde.. Çoğu kendi ülkelerinde aranan gençlerdir. Bu yüzden Moskova&#8217;daki bu okul, Türk istihbaratı tarafından da takiptedir. Cinayetin ardından, Sovyet istihbaratı KGB soruşturmayı yürütür. Diğer yandan TKP de kendi bünyesinde bu cinayeti kimin işleyebileceğini araştırır. İlk etapta okuyucuların aklına birden çok fikir gelebilir. Yazar, bunu değerlendirip gerilim ve merak duygusunu olabildiğince arttırabilir. Cinayeti kim işledi? TKP grubundan biri mi? Yoksa diğer ülkelerden eğitim almaya gelen başka bir devrimci mi? KGB mi? Ya da Moskova&#8217;ya kadar gidip TKP&#8217;li gurubu takip eden MİT mi? Görüldüğü gibi malzeme bol, soru bol, merak unsuru bol. Bir polisiye roman için her şey var. Üstüne üstlük, yazarımız Ahmet Ümit&#8217;in bu konuya olabildiğince aşinalığı da var. Zira Ahmet Ümit&#8217;in kendisi de gençlik yıllarında illegal sol örgütlerde bulunmuş, hatta bu örgütün teşvikiyle Sovyet Rusya&#8217;ya sanat eğitimi almaya gitmiştir. Bir bakıma Kar Kokusu Ahmet Ümit&#8217;in o yıllarının bir yaratımıdır. Olayın bizzat içinden biri olarak yazmıştır.</p>
<figure id="attachment_1789" aria-describedby="caption-attachment-1789" style="width: 180px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png" rel="attachment wp-att-1789"><img class=" td-modal-image wp-image-1789 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu-180x300.png?resize=180%2C300" alt="Ahmet Ümit &quot;Kar Kokusu&quot;" width="180" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png?resize=180%2C300&amp;ssl=1 180w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png?w=285&amp;ssl=1 285w" sizes="(max-width: 180px) 100vw, 180px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1789" class="wp-caption-text">Ahmet Ümit &#8220;Kar Kokusu&#8221;</figcaption></figure>
<p><strong>Ahmet Ümit – Kar Kokusu</strong></p>
<p>Tüm bu avantajlı noktalar ne yazık ki romanın içine düzenli serpilmemiş. Ahmet Ümit Kar Kokusu&#8217;nda TKP&#8217;li grubun yapısını, artık çökmekte olan Sovyet rejimini eleştirel bir dilde yansıtıyor. KGB&#8217;nin yabancı devrimcilere üstten bakışını, devrimin ilk yıllarındaki o muazzam heyecandan artık yoksun olduklarını görürüz. Fakat bir polisiye romanda okuyucu bunlardan çok olayın örgüsüne bakar. Hissettiği gerilime kulak verir, aldığı zevk onunla ölçülür zira. Oysa Kar Kokusu&#8217;nda katil direkt &#8221;Ben buradayım!&#8221; der. Katilin &#8221;ben buradayım&#8221; demesi polisiye romanlarda yazarın bir taktiği olarak görülebilir bazen. Yazar böyle yaparak komiseri/amiri sınar. Fakat Kar Kokusu&#8217;nda bunu göremeyiz. Sorguya alınan TKP&#8217;li devrimcilerin verdiği ifadelerle katili ufak bir akıl yürütmesiyle hemen tanırız.</p>
<p>Bir polisiye roman okuru için hüsran sayılabilir bu durum. Çünkü polisiye roman okuru cinayeti kendi de cinayet büro ekibinden biriymişcesine yürütmek ister. İhtimalleri kendi kafasında tartar, amirin gözünden kaçan detayları düşünür, hasılı yazarın attığı bütün yemleri heybesinde toplar. Bunu edebî bir tat alarak yaparken yazarın oyunu bozmasına, yemleri yekten ortaya serpiştirmesine kızar. Kar Kokusu da olan da budur. Yazar katili gizlemekte yetersiz kalır.</p>
<p>Olay örgüsü olarak vasat, fakat betimlemeler ve kokuşmaya yüz tutan Sovyet Rusya&#8217;sına getirilen eleştirilerle başarılı sayılabilecek Kar Kokusu romanı, Ahmet Ümit&#8217;in yazın hayatı için bir istisna olarak görülmeli şüphesiz. Bu, Ahmet Ümit&#8217;in yetkin polisiye kaleminin kaidesine halel getirmez.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/">Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1787</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Romanın Sonu Mu Geldi?</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/romanin-sonu-mu-geldi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/romanin-sonu-mu-geldi/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 26 Dec 2015 20:35:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Çatal]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[birey]]></category>
		<category><![CDATA[Hermann Broch]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[John Barth]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1423</guid>
				<description><![CDATA[<p>Son dönemlerde hem dünyada hem de Türkiye’de roman türü bitiyor mu tartışması gündeme gelmeye başladı. Nedir bu tartışma, gerçekten bir anlatı türü olarak roman insanı anlatamaz mı oldu? &#8220;… Romanın da temel bir sanat dalı olarak zamanı dolmuş olabilir. Belli başlı romancıları hariç tutarak konuşacak olursam, ortada hemen endişe edilecek bir durum olmadığını söyleyebilirim; hatta [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/romanin-sonu-mu-geldi/">Romanın Sonu Mu Geldi?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemlerde hem dünyada hem de Türkiye’de roman türü bitiyor mu tartışması gündeme gelmeye başladı. Nedir bu tartışma, gerçekten bir anlatı türü olarak roman insanı anlatamaz mı oldu?</p>
<p>&#8220;… Romanın da temel bir sanat dalı olarak zamanı dolmuş olabilir. Belli başlı romancıları hariç tutarak konuşacak olursam, ortada hemen endişe edilecek bir durum olmadığını söyleyebilirim; hatta bununla başa çıkmanın yollarından biri de konuya dair bir roman yazmak olabilir.&#8221; diyor John Barth.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup></sup><sup>[1]</sup></a></p>
<p>İnsanlık, tarih boyunca çeşitli türlerle — mitler, efsaneler, masallar, şiirler, romalar — yaşadığı çevreyi, doğayı, toplumu ve kendini anlatmış. Roman ise insanın kendisini, bireyi işleyen bir kurgu olarak diğer anlatılardan sıyrılarak özgünlüğe kavuşmuştur. Özgünlüğünün en temel faktörü de  ‘bireyi ‘ merkezine alan bir anlatı türü olmasından kaynaklanmıştır. Peki, kimdir bu birey? İnsan nasıl kendisini anlamaya, algılamaya başlamıştır. Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi gibi dönemlerde ortaya çıkan bilimsel, aydınlık, ilerici fikirler insanı yeryüzünde anlamlandıran dönemler olmuştur. Artık insan toplumun herhangi bir kişisi değil birey olmuş varlıktır. Bu varlık  hem edebiyatın biçim değiştirmesine sebep olmuş hem de edebiyatı değiştirirken aslında toplumu değiştirecek insan tipolojisini de yaratmıştır. Yani roman, insanı merkezine alan bir tür olarak gelişmiştir. Karakter, zaman kronolojisi, konu, üslup bakımından kendini kurgulayan roman anlatısı, yüz yıllarca değişime uğrayarak varlığını sürdürmüştür. Merkezine insanı, bireyi alan bu anlatının öldüğünü veya son demlerini yaşadığını söyleyenler bugün ‘insanın öldüğünü’, birey diye nitelenebilecek varlığın olmadığını söylemektedir. Örneğin Yalçın Küçük katıldığı bir panelde ,”Bugün Türkiye’de de roman yok, dünyada da roman yazılmaz. İnsan kalmamıştır. Tekelli düzenlerde insan kalmadığı için roman yazılmaz. Roman diye bütün dünyada yazılanlar savaşlardır.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup></sup><sup>[2]</sup></a> diyor.</p>
<p>İnsan gerçekten de ölmüş müdür? Keşfedilecek bir yanı kalmamış mıdır? Herkes, herkes gibi mi olmaya başlamıştır? Yoksa hâlâ tüm bu dayatmalara karşı bireyleşen, dünyanın nerden nereye döndüğünün farkında olan ve bu bilinçle kendileşen insanlar var mıdır? Esasında tüm bu sorular edebiyatın, romanın konusu dışında gibi görünse de edebiyatın hayattan, insandan beslendiği düşünüldüğünde iç içe geçmiş sorunlardır.</p>
<p>Hermann Broch, ’’İnsanın o güne dek keşfedilmemiş yanını keşfetmeyen roman ahlâka aykırıdır.’’ diyor. İnsan var olduğu müddetçe keşfedilecek, üretecek yanının her daim olacağını düşünmekteyim. Bu sebeple roman anlatı türü olarak şekil değişikliğine de uğrasa yazılmaya devam edilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup></sup><sup>[1]</sup></a> John Barth,Tükenmişlik Edebiyatı, NOTOS 55., sf. 113.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup></sup><sup>[2]</sup></a> Odatv, “Bu Düzende İnsan Kalmadığı İçin Roman Yazılmaz”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/romanin-sonu-mu-geldi/">Romanın Sonu Mu Geldi?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/romanin-sonu-mu-geldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1423</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yüzüklerin Efendisi Ana Karakterleri ve Eserin Yazıldığı Dönemdeki Liderlerle Benzerlikleri</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yuzuklerin-efendisi-ana-karakterleri-ve-eserin-yazildigi-donemdeki-liderlerle-benzerlikleri/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yuzuklerin-efendisi-ana-karakterleri-ve-eserin-yazildigi-donemdeki-liderlerle-benzerlikleri/#comments</comments>
				<pubDate>Fri, 25 Dec 2015 14:21:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ada Şeyma Karaman]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[English literature]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Lord of the Rings]]></category>
		<category><![CDATA[Tolkien]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzüklerin Efendisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1415</guid>
				<description><![CDATA[<p>20. Yüzyıl&#8217;da İngiliz Edebiyatı&#8217;ndan doğarak Dünya Edebiyatı&#8217;nda çok büyük bir çalkantı yaratmış olan efsanevi seri Lord of the Rings&#8230; J.R.R. Tolkien&#8217;in geniş perspektifiyle ve okurunun hayal dünyasıyla iş birliği yaparak bizleri bambaşka evrene sürükleyen bir seridir. Bu başyapıtlar daha sonrasından okurundan uzanıp seyirciye aktarılmıştır. Kitabı okuyanlar bazı noksanlar konusunda şikayetçi olsa da film serisinin de [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yuzuklerin-efendisi-ana-karakterleri-ve-eserin-yazildigi-donemdeki-liderlerle-benzerlikleri/">Yüzüklerin Efendisi Ana Karakterleri ve Eserin Yazıldığı Dönemdeki Liderlerle Benzerlikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>20. Yüzyıl&#8217;da İngiliz Edebiyatı&#8217;ndan doğarak Dünya Edebiyatı&#8217;nda çok büyük bir çalkantı yaratmış olan efsanevi seri Lord of the Rings&#8230; J.R.R. Tolkien&#8217;in geniş perspektifiyle ve okurunun hayal dünyasıyla iş birliği yaparak bizleri bambaşka evrene sürükleyen bir seridir. Bu başyapıtlar daha sonrasından okurundan uzanıp seyirciye aktarılmıştır. Kitabı okuyanlar bazı noksanlar konusunda şikayetçi olsa da film serisinin de Dünya Sineması&#8217;ndaki başarısı yadsınamaz.</p>
<p>Tolkien l. Dünya Savaşı&#8217;nda gazi olmuş bir askerdir ve Lord of the Rings serisini 2. Dünya Savaşı sırasında yazmıştır. Karanlık taraf ve Aydınlık Taraf olarak savaşı betimlemiştir. Kitaplardaki karakter analizine baktığımızda buradaki taraflar ve tarafların liderleri Dünya&#8217;da, o dönemdeki olayların Epik-Fantastik dille bir çeşit yansıması.</p>
<p>Kitabın en önemli, hatta tüm olay örgüsünün tetiğine basan antagonisti; Sauron&#8217;un karakter analizi üzerine şöyle bir bakalım. Sauron, tüm ırklara ihanet ederek Tek Yüzük&#8217;ü kendisine yaptırtmış Maia&#8217;dır. Hepsine hükmedecek tek yüzük.. Karanlık tarafın en güçlü hükümdarıdır. Orkların tüm dünyaya hükmetmesini ister, ırkını yüceltir. 2. Dünya Savaşı&#8217;na bakacak olursak bu arzulara sahip olan, bahsedilen karakteristikleri barındıran lider kimdi? Adolf Hitler..  Hitler o dönem, milletlere Polonya&#8217;ya saldırmayacağına dair söz vermiş fakat sözünde durmayarak Polonya&#8217;ya saldırarak diğer milletlere ihanet etmiştir. Alman ırkını yüceltmek ve Dünya&#8217;nın en üstün ırkı yapmaya, tüm Dünya&#8217;ya hükmetmeyi hedeflemiştir.</p>
<p>Ork kelimesi Anglo Sakson epiğinin ilk örneklerinden biri olan Beowulf&#8217;taki Orcneas kelimesinden türetilmiştir. Orcneas Beowulf&#8217;un kötü karakteri olan Grendel isimli yaratığı Kabil&#8217;in oğlu diye tanıtmak için kullanılan ve bu anlama gelen bir kelimedir. Yani özetle; Ork kelimesi, Kabil&#8217;in oğlu-soyu anlamına gelir. Adolf&#8217;a dönersek o da Kabil gibi öz kardeşini öldürmüştü. Benzetmesini yaptığımız Sauron da orkların hükümdarı olduğuna göre.. Tolkien son derece zekice işlemiş temasını!</p>
<p>Karanlık taraftan sonra Aydınlık tarafa bakacak olursak; Lady Galadriel, ışığın efendisi… Aydınlık tarafın koruyucu elflerinden sayılır, Ak Konsey&#8217;in liderlerindendir. Galadriel son derece maskulen özellikle taşıyan bir elftir. İngiltere&#8217;nin 19. Yüzyıldaki Kraliçe Victoria&#8217;sı gibi. İkisi de kraliyet ailesinden gelen ve eşlerini kaybetmiş hükümdarlardır. Victoria dönemindeki İngiltere, sömürgecilikte öyle yayılmıştır ki &#8220;Üzerinde Güneş Batmayan Ülke&#8221; ünvanını almıştır. Victoria en uzun süre tahtta hüküm sürmüş kraliçelerden biridir.  Güneş Batmayan ülke ve Işığı Efendisi, gayet başarıyla işlenmiş metaforik bir dille kendi ülkesini Aydınlık taraf olarak nitelendiren yazar Tolkien bizleri evreninde büyülemiştir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yuzuklerin-efendisi-ana-karakterleri-ve-eserin-yazildigi-donemdeki-liderlerle-benzerlikleri/">Yüzüklerin Efendisi Ana Karakterleri ve Eserin Yazıldığı Dönemdeki Liderlerle Benzerlikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yuzuklerin-efendisi-ana-karakterleri-ve-eserin-yazildigi-donemdeki-liderlerle-benzerlikleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1415</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İçimizdeki &#8220;Jonathan&#8221;</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/icimizdeki-jonathan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/icimizdeki-jonathan/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 18 Dec 2015 15:36:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Handan Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[bestseller]]></category>
		<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Jonathan Livingston]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Martı Jonathan Livingston]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Püritan]]></category>
		<category><![CDATA[Quaker]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Bach]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1258</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Kış gelmek üzere. Balıkçı tekneleri giderek azalacak, balıklar da artık suyun üzerinde değil, derinlerde yüzecek. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsan, nasıl yiyecek bulacağını öğren. Bu uçma çaban gerçekten çok hoş ama uçmanın karın doyurmadığını sen de biliyorsun. Şunu hiç aklından çıkarma: senin uçma nedenin yiyecek bulabilmek.&#8221; Hayalleri, mahalle baskısını aşamayan Jonathanlar yok muydu içimizde? Tıpkı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/icimizdeki-jonathan/">İçimizdeki &#8220;Jonathan&#8221;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Kış gelmek üzere. Balıkçı tekneleri giderek azalacak, balıklar da artık suyun üzerinde değil, derinlerde yüzecek. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsan, nasıl yiyecek bulacağını öğren. Bu uçma çaban gerçekten çok hoş ama uçmanın karın doyurmadığını sen de biliyorsun. Şunu hiç aklından çıkarma: senin uçma nedenin yiyecek bulabilmek.&#8221;</p>
<p>Hayalleri, mahalle baskısını aşamayan Jonathanlar yok muydu içimizde? Tıpkı onun aldığı tokat gibi cevapları ailelerimizi bizlere de vermedi mi? Yeteneklerimiz de, hayallerimiz de, potansiyelimiz de bu yanıtların arkasından bakakaldı. Fakat Martı Jonathan Livingston&#8217;ın bize öğretecekleri vardı. Sadece karın doyurmak için martıların kanatlara sahip olmadığı konusunda ısrarcı olması, onu farklı diyarlara kadar sürüklemiş ve kendilerinde kusursuzluğu buldukları &#8220;cennet&#8221;lerinde öğrenmeye açık, sınır tanımayan martılarla karşılaşmıştır. Özgür bireyler olabilecekleri konusunda ikna çabaları sonucu kendi sürüsü tarafından dışlanmışlık ile kendilerini kardeşleri ilan edip, &#8220;Seni daha yükseklere, evine götürmeye geldik.&#8221; diyen martılar arasındaki uçurum kadar farkın kendisi yürek burkucu, tadı ise ekşimtırak.</p>
<p>İlerlemekten başka işi olmayan zamanın sürüklediği Jonathan, artık bir öğretici kıvamını almış halde dönüş yoluna çıkmaya hazırdır. Öğrencilerini ilerlediği yol üzerinden toplaması; hayallerini gerçekleştirmiş bir insanın, kendi toy haline benzetmiş olduğu suretlere ulaşılmaz olanın resmini göstermesinin verdiği haz ile doğru orantılıdır.</p>
<figure id="attachment_1259" aria-describedby="caption-attachment-1259" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/jonathan-livingston.jpg" rel="attachment wp-att-1259"><img class=" td-modal-image wp-image-1259 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/jonathan-livingston.jpg?resize=640%2C448" alt="Richard Bach &quot;Martı Jonathan Livingston&quot;" width="640" height="448" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/jonathan-livingston.jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/jonathan-livingston.jpg?resize=300%2C210&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1259" class="wp-caption-text">Richard Bach &#8220;Martı Jonathan Livingston&#8221;</figcaption></figure>
<p>Usta Jonathan ve öğrencilerinin, sürüleriyle olan yüzleşme anının bir aksiyon filmi edasıyla anlatıldığı sahne tüyler ürpertici olmasıyla küçük dozda gerilim aşılamıştır. Sürü ve özgürlükçülerin arasındaki ilişki; tam anlamıyla 1650&#8217;lerin Amerika&#8217;sındaki Püritanlar ve Quakerların din çatışmasındaki ilişkileri kadar karışıktır. Jonathan Livingston’ın efsanevi bir şekilde yok oluşu da Hogwarts alametleri kadar fantastik haldedir.</p>
<p>Jonathan&#8217;ın ortadan kaybolması ile yetinmeyen yazarımız, ustadan sonra efsanesini yaşatmaya karar vermiştir. Jonathan&#8217;ın martı topluluğuna bıraktığı iz, onun ilah gibi görülmesine sebep olmuştur. Parıldayan, görkemli kanatlarıyla muhteşem uçuşunun imzasını dördüncü bölüme de atmayı başarmıştır.</p>
<p>Şahsın kendini &#8220;gaza getirme&#8221; tabirini satır satır karakterine işleyen Richard Bach, parmağını her kımıldattığı anda insanı kanatsız halde uçuran, sihirli bir eser sunmuştur. Hayal gücünün eski bir ruh olduğuna inanan Bach, içimizde büyüttüğümüz Jonathanların yüreğini okşayan, tek bir martının inancı sayesinde yaşam amaçlarımızın yalnızca tüketim olmadığına muhteşem bir yorum katmıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/icimizdeki-jonathan/">İçimizdeki &#8220;Jonathan&#8221;</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/icimizdeki-jonathan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1258</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mary Shelley&#8217;nin Frankenstein İle John Milton&#8217;un Kayıp Cennet Adlı Eserlerindeki İki Ana Kahramanın İncelenmesi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/mary-shelleynin-frankenstein-ile-john-miltonun-kayip-cennet-adli-eserlerindeki-iki-ana-kahramanin-incelenmesi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/mary-shelleynin-frankenstein-ile-john-miltonun-kayip-cennet-adli-eserlerindeki-iki-ana-kahramanin-incelenmesi/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 10 Dec 2015 09:03:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Fatma Kevser Hacıoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[alımlama estetiği]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[John Milton]]></category>
		<category><![CDATA[kahraman analizi]]></category>
		<category><![CDATA[karakter analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Kayıp Cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Mary Shelley]]></category>
		<category><![CDATA[roman incelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[roman karşılaştırması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1092</guid>
				<description><![CDATA[<p>Mary Shelley&#8217;nin Frankenstein ve John Milton&#8217;un Kayıp Cennet adlı eserlerindeki iki ana karakterin karşılaştırılması niteliğindeki bu çalışmanın amacı eserlerdeki iki ana karakterin ortak yönlerini ortaya çıkararak, karakter analizi yapmaktır. Eserlerdeki karakterlerin kendi tanrıları tarafından hor görülmeleri, tanrılarının cennetlerinden kovulmaları gibi konular makalemizde başlıca ele alınacak konulardır. İki ana karakterin analizini yapacağımız bu çalışmada okur odaklı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mary-shelleynin-frankenstein-ile-john-miltonun-kayip-cennet-adli-eserlerindeki-iki-ana-kahramanin-incelenmesi/">Mary Shelley&#8217;nin Frankenstein İle John Milton&#8217;un Kayıp Cennet Adlı Eserlerindeki İki Ana Kahramanın İncelenmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Mary Shelley&#8217;nin <em>Frankenstein</em> ve John Milton&#8217;un <em>Kayıp Cennet</em> adlı eserlerindeki iki ana karakterin karşılaştırılması niteliğindeki bu çalışmanın amacı eserlerdeki iki ana karakterin ortak yönlerini ortaya çıkararak, karakter analizi yapmaktır. Eserlerdeki karakterlerin kendi tanrıları tarafından hor görülmeleri, tanrılarının cennetlerinden kovulmaları gibi konular makalemizde başlıca ele alınacak konulardır. İki ana karakterin analizini yapacağımız bu çalışmada okur odaklı eleştiri yöntemi (alımlama estetiği) kullanılacaktır.</p>
<p>Edebi eserlerde yazarın kurgusu kadar karakterler de önemli yer tutar. Okur, eserdeki karakterlerin özellikleriyle eserin kurgusunu anlamaya çalışırken diğer yandan da kendini karakterlerle özdeşleştirir. Bu bağlamda okur merkezli eleştiri yönteminde okur ve eser bir arada düşünülür ve eserin anlaşılmasında en çok payın okura düştüğü göz önünde bulundurulur.</p>
<p>Modernist edebiyat okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet eder. James Joyes, Franz Kafka, Alain Robbe-Grillet, W.Faulkner, S.Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama ve anlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili, Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık tanıdı. Ayrıca gösterge bilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes, metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, varış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu (Moran, 2008, s. 240-241).</p>
<p>Alıntıda da görüldüğü gibi okurun esere dahil edilmesi eserin çıkış noktasından değil varış noktasından eleştirilebileceğinin anlaşılmasına neden olmuştur. Eser yazarından tamamen koparak, eseri okuyan, alımlayan okurun ürünü haline gelmiştir.</p>
<p>Yani anlamın oluşmasında kültürel ve tarihsel bağlamın payı büyüktür. Buradan da anlaşılacağı üzere Alımlama Estetiği’ne dayanan yaklaşıma göre, yazınsal metni alımlama/anlama süreci, okuru etkin kılan öte yandan da bağlama dayanan bir üretme sürecidir (Polat, 1995: 109).</p>
<p>Mary Shelly&#8217;nin <em>Frankenstein</em> adlı eserinde yazar Dr. Frankenstein adlı karakterin ölümsüzlüğe ulaşmak için yaptığı çalışmaların neticesinde bir yaratık yaratmasını konu almıştır. Bilim adamının kendi yarattığı yaratığın çirkinliğine tahammül edememesi, onu kendinden uzaklaştırması yaratığın kendi tanrısına yani bilim adamına öfke duymasına neden olmuştur. Bu öfkeyle bilim adamına karşı bir savaş açan yaratık ondan intikam almak için elinden geleni yapmıştır. Tanrısının tüm sevdiklerini teker teker öldüren yaratık sonunda bilim adamının da ölmesiyle amaçsız kalmış ve eser bu şekilde sona ermiştir.</p>
<p>John Milton&#8217;un <em>Kayıp Cennet</em> adlı eserinde ise yazar Adem ile Havva&#8217;nın cennetten kovuluşunu anlatmaktadır. Eser tanrının cennetten kovduğu ve cehennemin yedi kat altına hapsettiği meleklerin Tanrıdan intikam almak için insan soyunu kendileri gibi itaatsizleştirmeye çalışmasıyla başlar. Şeytan cehennemin yedi kat altından yola çıkarak Adem ile Havva&#8217;nın yanına gider ve onların yasak elmayı yemelerine sebep olur. Eser Tanrı&#8217;nın Adem ile Havva&#8217;yı cennetten kovması ve Mikail&#8217;in onları bir tepeye götürmesiyle son bulur.</p>
<p>İki eserde de ortak olan nokta yaratıcıları tarafından istenmeyen karakterlerin tanrılarına karşı olan intikam duygusu ile haraket etmeleridir. Okur eserleri okurken kendini eserlerdeki karakterlerin yerine koyar, <em>Frankenstein</em>&#8216;daki yaratık ile <em>Kayıp Cennet&#8217;teki</em> şeytanın kendilerince haklı olduğu tarafları görebilir. Eserlerde isyankar olan bu karakterler zaman zaman acımasız, zaman zaman ise yaptıklarından pişmanlık duyan varlıklara dönüşür.</p>
<p>Burada bu Cehennem çukurunda, mutluluktan uzak, lanetli Yaşamaktansa her şeye razı olalım, bundan kötüsü olabilir mi? Burada acının söndürülmeyen ateşi Onun öfkesine köle Olmaktan kurtulma umudunu öldürecek, yalvarışlarımız Duyulmayacak, işkence görerek pişmanlığımızı mı haykıracağız? Bu kadar mahvolduktan sonra yok olmamız daha uygun olmaz mı? O halde neden korkuyoruz? Onun öfkesini dindirme umudumuz var mı? O öfkelendiğinde bizi tamamen bitiricektir, Ama biz kutsalsak, Bizi bitiremeyecekse burada kalarak hiçbir şey olamayız; gücümüz Onun cennetini rahatsız etmeye yeter, bunu hissediyorum, Onun erişilemez ve ölümcül olan tahtına sürekli saldırıyla Zafer kazanmasak bile intikamımızı almış sayılırız (Milton, 2012, syf. 35).</p>
<p>Bu alıntıda cennetten kovulmuş şeytanın Tanrısına karşı intikam duygusunu görmekteyiz. Bu intikam duygusuyla harekete geçen şeytan karakteri <em>Frankenstein</em> adlı eserde yaratık karakteriyle örtüşmektedir.</p>
<p>Bu iç karartıcı gökyüzüyle konuşuyorum, çünkü orası bana senin dostlarından daha nazik. Eğer çok sayıda insan varlığımdan haberdar olsaydı onlar da senin yaptığını yaparlardı; beni yok etmek için silahlara sarılırlardı. O zaman benden nefret edenlerden iğrenmem normal değil mi? Düşmanlarıma hak tanımayacağım. Sefil durumdayım, benimle birlikte perişanlığımı onlar da tadacaklar. Mükafatımı bana vermek onları bu şeytandan kurtarıp onu iyi birine çevirmek senin elinde. Yoksa sen ve ailen değil, binlercesi daha öfkemin yaratacağı kasırgada yok olup gidecekler (Shelley, 2013, syf.108-109).</p>
<p>Bu alıntıyla yaratığın yaratıcısına karşı olan isyanı ve intikamı okur tarafından alımlanır. Okurda tanrısı tarafından sevilmeyen yaratığa karşı acıma hissi oluşur. Okur her ne kadar şeytanın ve yaratığın insanlara zarar vermesini hoş karşılamasa da bu iki karakterin yaptıklarının nedenlerini gördüğü için onlara hak vermektedir.</p>
<p>İki eserdeki şeytan ve yaratık karakterleri bilinmeyen dünyada yaşamanın zorluklarını çekmişlerdir. Öfke, intikam ve hırsla dolu olan bu karakterler bütün zorluklara rağmen o dünyaya ayak uydurmayı başarmışlardır. Bu başarıya ulaşmakta onların intikam amacı karakterlere güç vermiştir.</p>
<p>Buradan çıkanı, eğer çıkarsa elbet derin bir gecenin Boşluğu bekler, büyük boşluk bu ve onu kaybetmekle Tehdit eder, sonu başarısızlık olacak bir dalış olur bu. Eğer o kişi oradan da kurtulur, bilinmeyen herhangi bir Dünyaya ya da bölgeye geçebilirse onu bilinmeyen tehlikeler Bekleyecek ve kaçılması zor sorunlarla karşılaşacaktır (Milton, 2012, syf. 43).</p>
<p>Bu alıntı <em>Kayıp Cennet</em> adlı eserdeki şeytanın yaşayacağı zorlukları okuyucuya anlatmaktadır. Aynı şekilde Shelley&#8217;nin <em>Frankenstein</em> adlı eserinde yaratık karakteri de birçok zorluk yaşamış, insanlar tarafından kabul görmek için çok mücadele etmiştir. İki eserde de karakterlerin bu anlamda güçlü karakterler oldukları ve istediklerini elde edebilmek için tüm zorluklara katlanabilmeleri okur tarafından anlaşılır.</p>
<p>Dünyaya geldiğim ilk zamanları güçlükle hatırlayabiliyorum, bu döneme ait bütün olaylar karmakarışık ve belirsiz. Bir sürü tuhaf duygu ele geçirmişti beni. Aynı anda görüyor, hissediyor, duyuyor ve koku alıyordum. Esasında duygularımın arasındaki farkı anlamam oldukça uzun bir süre aldı. Zavallı, yardıma muhtaç, mutsuz bir yaratıktım. Hiçbir şey bilmiyor, anlamıyordum. Her tarafım acıyordu, oturup ağladım (Shelley. 2013, syf. 111-112).</p>
<p>Bu alıntıda ise tek başına kalan yaratığın dünyaya ayak uydurmasındaki yaşadığı sıkıntılar görülmektedir. Eserde bu karakter yaratıcısını bulabilmek ve ondan intikamını alabilmek uğruna bütün insani özellikleri edinmiştir.</p>
<p>Eser karakterlerini iyi tahlil etmek, onların eylemlerinin arkasındaki sebepleri görebilmek o eserin kurgusunu çözmek için okura yardımcı olur. Okurun karakterleri iyi analiz edebilmesi eserin alımlanmasını farklılaştıracaktır. Yaratığın yaptıkları sadece Dr. Frankenstein&#8217;ın bakış açısına göre yazılsaydı okurun yaratık karakterine karşı olan alımlaması daha farklı olacaktı. Eserlerde her karakterin açısından durumun açıklanması okuru objektifliğe de itmektedir.</p>
<p>Alımlama estetiğinde okur önemli yer tutmasına rağmen okur yorumlama sırasında belli sınırlar içerisindedir. Okur eseri yorumlarken çoğu zaman özgür olsa da eser kendi koyduğu sınırların dışına çıkılmasına izin vermez.</p>
<p>Iser, okura epey özgürlük tanır; ama kafamıza estiği gibi yorum yapabilecek kadar özgür değilizdir. Zira bir yorumun başka bir metnin değil de bu metnin yorumu olması için bir anlamda metnin kendisi tarafından mantıksal olarak sınırlandırılması gerekir. Başka bir deyişle eser, okurların ona verdiği tepkileri belli bir ölçüde belirler, aksi takdirde eleştiri tam bir anarşiye düşer (Türkyılmaz, 2010, syf. 160).</p>
<p>Aynı şekilde okur odaklı eleştiri yöntemi her ne kadar okuru özgür bıraksa da okurun yine de belli kurallar içinde eleştiri yapabileceğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Okur, yazarın bıraktığı boşlukları doldurmada bütünüyle özgür bırakılmış değildir. O, yazarın eserine koyduğu temel anlamdan sapamaz. Örneğin kan davasının anlatıldığı bir romanda iki taraftan onlarca ölü vermiş insanların kaymakamın bir daveti üzerine birdenbire her şeyi unutarak sarmaş dolaş olmalarını beklemek doğru olmaz. Dış gerçekliğe uymaz. Okur esere katkıda bulunurken ana temadan ve hayata egemen gerçeklerden uzaklaşmamalıdır (Kolcu, 2008, s. 140).</p>
<p>Shelly&#8217;nin <em>Frankenstein</em> ve Milton&#8217;un <em>Kayıp Cennet</em> adlı eserlerindeki yaratık ve şeytan karakterlerine de okur belli bir sınırda bakabilir. Her ne kadar onlara bir taraftan hak verse de intikam duygusuyla yaptıklarını onaylamaz. Yaratık ve şeytan karakterlerinin pişmanlığını görür, yapılanın aslında doğru olmadığını anlar.</p>
<p>Zavallı ben! Böyle umutsuzluk ve gazap içinde Nereye uçacağım? Uçacağım yön cehennem olacak, ben kendim Cehennemim; en derinlerdeyim ve daha da derinler beni, Yutmak için bekliyor, önceki cehennem o zaman Bana cennet gibi gelecek. O zaman yumuşayacağım, Pişman olacağım bir yer olmayacak mı?&#8230;. Sevinecek bir şeyim kalmadı! Ama de ki pişman olabilirim, lütfederlerse Eski halime dönebilirim; Yücede olanlar ne zaman yüksek düşünür, ne Zaman affederler beni; acıyla edilen yeminlerden kolay mı vazgeçilir? (Milton, 2012, syf. 84)</p>
<p>Bu alıntı şeytanın Adem ve Havva&#8217;nın yasak meyveyi yemesine sebep olmadan önce yaşadığı pişmanlığını gösteren cümlelerdir. Karakter ne kadar pişman olsa da bir kere günaha girmiştir ve amacından vazgeçmez.</p>
<p>&#8221;Öyle mi sanıyorsun?&#8221; dedi şeytan. &#8221;Acıya ve pişmanlığa vurdumduymaz olduğumu mu düşünüyorsun?&#8221; Cesedi işaret ederek devam etti: &#8221; O kahramanlıklarının yüzünden acı çekmedi. Ah! Ağır ağır çektiğim acıların binde birini bile yaşamadı. Kalbim pişmanlıkla zehirlenmişken, korkutucu bir bencillik beni acele ettiriyordu. Clerval&#8217;in inlemelerini bir müzik gibi dinlediğimi mi sanıyorsun? Kalbim sevgi ve anlayışla dolu idi ama perişan olup kötülük ve nefretle dolunca, bu değişiklikle birlikte, hayal edemeyeceğin ölçüde ızdıraba maruz kaldı (Shelly, 2013, syf. 250).</p>
<p>Bu alıntıyla da Shelly&#8217;nin eserindeki yaratığın pişmanlığına rağmen, yaratıcısının ölümüne neden olduğu anlaşılır. İki eserdeki bu iki karakter yaşadıklarıyla ve eylemleriyle aslında kötüyü yaparken okurun onlara hak vermesi karakterlerin açıkça anlatılması sayesinde olmuştur.</p>
<p>Sonuç olarak bu çalışmada okura dönük eleştiri yöntemini kullanarak Mary Shelly’nin <em>Frankenstein</em> ve John Milton&#8217;un <em>Kayıp Cennet</em> adlı eserlerindeki ana karakterleri karşılaştırmaya çalıştık.  Yaptığımız karakter incelemesiyle <em>Kayıp Cennet</em>’teki şeytan ve <em>Frankenstein</em>’daki yaratık karakterlerinin yaşamlarını ve eylemlerini okur gözünden incelemeye çalıştık. İki karakterin özelliklerini, haklılıklarını, pişmanlıklarını okur gözünden anlattık. Bu bağlamda karakter analizini karşılaştırarak yaparak karşılaştırmalı edebiyat bilimine katkı sağlamayı hedefledik. Bu hedef doğrultusunda her iki esere eleştirel bir bakış açısı getirmeye çalıştık.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>KOLCU, A., İ. <em>Edebiyat Kuramları.</em> Erzurum: Salkım Söğüt Yayınları. 2008.</p>
<p>MİLTON, J., <em>Kayıp Cennet</em>, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2012.</p>
<p>MORAN, B., <em>Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,</em> İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.</p>
<p>POLAT, T. “Yazın <em>Metni Okur İlişkisi Üzerine Düşünceler”</em>, İÜ Alman Dili Edebiyatı Dergisi,</p>
<p>Sayı 9, s. 109-121. ,1995.</p>
<p>SHELLY, M. , <em>Frankenstein</em>, Timaş Yayınları,İstanbul, 2013.</p>
<p>TÜRKYILMAZ, M ., CAN, R. , KARADENİZ,A. , <em>&#8221;Alımlama Estetiği ve Okur Merkezli </em></p>
<p><em>Yaklaşımın Eski Edebiyat Eğitimine Uygulanması</em> &#8221;, Selçuk Üniversitesi</p>
<p>Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 29, s. 160. , 2010.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mary-shelleynin-frankenstein-ile-john-miltonun-kayip-cennet-adli-eserlerindeki-iki-ana-kahramanin-incelenmesi/">Mary Shelley&#8217;nin Frankenstein İle John Milton&#8217;un Kayıp Cennet Adlı Eserlerindeki İki Ana Kahramanın İncelenmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/mary-shelleynin-frankenstein-ile-john-miltonun-kayip-cennet-adli-eserlerindeki-iki-ana-kahramanin-incelenmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1092</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Halide Edip’in Ütopik Romanı “Yeni Turan” Üzerine</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/halide-edipin-utopik-romani-yeni-turan-uzerine/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/halide-edipin-utopik-romani-yeni-turan-uzerine/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 09 Dec 2015 15:33:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Alkım Saygın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[adem-i merkeziyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Halide Edib]]></category>
		<category><![CDATA[Halide Edip Adıvar]]></category>
		<category><![CDATA[kadın sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[ütopik roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Turan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1081</guid>
				<description><![CDATA[<p>II. Meşrutiyet’in ilanından sonra basına uygulanan sansürün sona ermesi, istibdat yasaklarıyla bastırılmaya çalışılan fikir tartışmalarını alevlendirir. Bu dönemde Türk düşünce dünyası, gazete ve dergi sayfalarında yapılan fikir tartışmalarıyla şekillenir ve bu tartışmalar etrafında ortaya konulan görüşler, yine basın aracılığıyla kitleselleşme fırsatı yakalar. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamında Türk basını, yeni değerleri olduğu kadar eski değerleri savunanlar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/halide-edipin-utopik-romani-yeni-turan-uzerine/">Halide Edip’in Ütopik Romanı “Yeni Turan” Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>II. Meşrutiyet’in ilanından sonra basına uygulanan sansürün sona ermesi, istibdat yasaklarıyla bastırılmaya çalışılan fikir tartışmalarını alevlendirir. Bu dönemde Türk düşünce dünyası, gazete ve dergi sayfalarında yapılan fikir tartışmalarıyla şekillenir ve bu tartışmalar etrafında ortaya konulan görüşler, yine basın aracılığıyla kitleselleşme fırsatı yakalar. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamında Türk basını, yeni değerleri olduğu kadar eski değerleri savunanlar arasında da çeşitli tartışmalara tanıklık eder. 1908-1912 yılları arasındaki dönem bu yönüyle, Türk basınında oldukça sert birtakım kutuplaşmaların yaşandığı bir dönem olarak işaretlenebilir. Balkan Savaşları’yla birlikte basındaki bu kutuplaşmanın Batı karşıtı bir cephenin oluşmasıyla bir parça eridiği de söylenebilir. Savaş döneminde gerek yeni değerlerin, gerekse de eski değerlerin savunucuları, Batı emperyalizmine karşı ortak bir tavır sergilemeyi de başarmışlardır.</p>
<p>Böyle bir dönemde edebiyat ve fikir dünyasına adım atan Halide Edip’in (1882-1964) hemen tüm hayatı boyunca üzerinde durduğu esas sorunlardan biri şüphesiz ki, kadınların toplumsal bir özne haline gelmeleri sorunu ya da kısaca, “kadın sorunu”dur. Türk toplumunda kadınlara yönelik “ikinci sınıf insan anlayışı”nın ne dinde, ne kültürde, ne de tarihte bir temelinin olmadığını düşünen Halide Edip, bu anlayışın temeline toplumsal ilişkileri ve önyargıları koyar; çözüm yolunu ise eğitim kurumunda arar. Bu dönemde başta <em>Tanin</em> gazetesi olmak üzere çeşitli gazetelerde yayınladığı yazılarla kadın sorununa dikkat çeker. Fikir yazılarının yanı sıra, tefrikaları da oldukça ses getirir ve bu tefrikalar, kısa zamanda kitap olarak ayrı baskılar yapar. Bu eserleriyle artan ününü Halide Edip, kadın hakları konusunda birtakım sivil toplum faaliyetlerinde kullanacak ve gerek Türk basınında, gerekse de yabancı basında “Türk feminizminin öncüsü” olarak anılmaya başlanacaktır.</p>
<p>Kadın sorununa yönelik çalışmaları Halide Edip’i, kısa zamanda Türk Ocağı’nın çatısı altında faaliyet göstermeye iter. Bu faaliyetleri sırasında yakından tanıma fırsatı bulduğu Ziya Gökalp (1876-1924), Halide Edip üzerinde derin bir etki bırakacaktır. Nitekim Gökalp, döneminin milliyetçilik anlayışının öncüsü olduğu gibi, kadın haklarının da en önemli savunucularından biridir ve kadınların toplumsal bir özne haline gelmelerini her zaman desteklemiştir. Halide Edip de eserlerinde, Gökalp’e yönelik hayranlığını yeri geldikçe belirtmiştir. (Adıvar, 2011) Bununla birlikte, dönemin fikir tartışmalarında Gökalp’in öncülük ettiği merkeziyetçi anlayış ile Prens Sabahattin’in (1879-1948) öncülük ettiği adem-i merkeziyetçilik arasında uzlaşmaz bir karşıtlık vardır. Aynı şekilde, Osmanlıcılık ideali ile milliyetçilik ideali arasında da böyle bir karşıtlık görülmektedir. Bu tartışmalar içinde Halide Edip, adem-i merkeziyetçiliği benimser; fakat, milliyetçilikten vazgeçmediği gibi, Osmanlıcılıktan da vazgeçmek istemez. Halide Edip’in hemen tüm eserlerinde karşımıza çıkan sentezci anlayış, ilk olarak yeni Turan(cılık) idealinde ifadesini bulur. Bu idealde Turan, kendisinden öncekilerce savunulan “ileride kurulacak meçhul ve ülküsel Türk yurdu” olmaktan çıkar, Anadolu’da Türklerin öncülüğünde kurulan ve diğer etnik unsurların da koruyuculuğunu üstlenen bir siyasi ve sosyal düzeni ifade eder. Bu düzende Halide Edip, adem-i merkeziyetçiliğin Türk milliyetçiliğini güçlendireceğine ve Osmanlı’nın yeniden ayağa kalkmasında kilit bir rol üstleneceğine inanır. (Saygın, 2015)</p>
<p>Bu düzene ismini veren <em>Yeni Turan</em>’ı Halide Edip, ilk eşi Salih Zeki’den (1864-1921) ayrıldıktan sonra 1912 yılında İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında kaleme alır ve eserin tefrikasına, <em>Tanin</em> gazetesinde 7 Eylül’de başlanır. Balkan Savaşları’nın hemen öncesine rastlayan bu dönemde Halide Edip, Osmanlı’nın yalnızca Avrupa’daki topraklarını değil, aynı zamanda anayurdunu da kaybetmek üzere olduğunun farkındadır. Devletin bekası, anayurdu korumak ve bireysel özgürlükleri güçlendirmekten geçmektedir; bunun en güzel yolu ise adem-i merkeziyetçiliktir. Bu çerçevede <em>Yeni Turan</em>, yazıldığı dönemden yirmi yıl sonrasının Türkiye’sine ilişkin ütopik bir romandır.</p>
<figure id="attachment_1082" aria-describedby="caption-attachment-1082" style="width: 192px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/halide-edib-adivar.jpg" rel="attachment wp-att-1082"><img class=" td-modal-image wp-image-1082 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/halide-edib-adivar-192x300.jpg?resize=192%2C300" alt="Halide Edib Adıvar &quot;Yeni Turan&quot;" width="192" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/halide-edib-adivar.jpg?resize=192%2C300&amp;ssl=1 192w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/halide-edib-adivar.jpg?w=600&amp;ssl=1 600w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1082" class="wp-caption-text">Halide Edib Adıvar &#8220;Yeni Turan&#8221;</figcaption></figure>
<p>Halide Edip’in bu romanda ortaya koyduğu siyasi ve sosyal projeler, devletin bekasını sağlamanın yanı sıra, Meşrutiyet dönemi Türk toplumunun değişim talebinin devlet, siyaset ve toplum kuramına bütünlüklü bir yansımasıdır. Bu projeler, kurgusal bir Yeni Turan Fırkası ile Yeni Osmanlılar Fırkası arasındaki iktidar mücadelesi üzerinden ifade edilir. Etnik unsurlar arasında barış ve kardeşliğin sağlanması, milli varlığın güçlendirilmesi, milli gururun yükseltilmesi ve kadınların eğitim yoluyla toplumsal bir özne haline gelmeleri, romanın ele aldığı sorunlardan birkaçıdır. Roman ayrıca, Halide Edip’in hemen tüm romanlarında ele alınan Doğu-Batı sorununa da yer verir ve yeni değerler ile eski değerler arasındaki çatışmanın nasıl giderileceğine ışık tutar. Romanda Batının güçlenmesini sağlayan yeni değerlerin koşulsuz olarak benimsenmesi yoluna gidilmediği gibi, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını engelleyemeyen eski değerlerin İslamiyetle ilişkilendirilmesinden de kaçınılır. Halide Edip için esas olan, yeni ve eski değerlerin milli ve manevi değerler içinde ve bireysel özgürlükleri genişleten bir yorumla sentezinin yapılmasıdır. (Enginün, 2007)</p>
<p><em>Yeni Turan</em> romanı, Yeni Osmanlılar Fırkası’nın genel başkanı Hamdi Paşa’nın yeğeni Asım’ın penceresinden anlatılan bir “itirafname” niteliğindedir. 1930’lu yıllarda İttihat ve Terakki’nin etkinliğini yitirdiği bir Türkiye kurgusu içinde siyasi güç, eski değerleri savunan Yeni Osmanlılar Fırkası ile yeni değerleri savunan Yeni Turan Fırkası arasında paylaşılmıştır. Asım, Yeni Turan Fırkası’nın genel başkanı Oğuz’a karşı amcasının uyguladığı her türlü baskı ve şiddetin hem ortağı, hem de tanığıdır. Değişen güç dengeleri sonucu artık ölüme mahkum edilen bir siyasi suçlu konumuna düşen Asım, infazını beklediği sırada, belirli bir vicdan muhasebesi içinde geçmişe bakar ve hem yaşadıklarını, hem de kendisini sorgular. (Adıvar, 2014:11-6)</p>
<p>Romanda Hamdi Paşa, ilerleyen yaşıyla birlikte çürümekte olan eski düzeni temsil eder. Eşinin ölümünden sonra kendisini fırka çalışmalarına adayan Paşa’nın bu düzeni koruma çabası, Meşrutiyet’in getirdiği yeniliklere ayak uydurmak istemeyen, yeni değerleri “bozulma” olarak değerlendirip kurtuluşu eski değerlere bağlılıkta arayan devlet erkanının tutumunu yansıtır. İktidar uğruna Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinden yararlanan Paşa, Türk milletini aşağılamaktan da çekinmez. (Adıvar, 2014:101) Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan millet düşüncesi Paşa’ya göre, Osmanlı milletinin sonunu getirmektedir ve böyle bir millet düşüncesiyle devletin bekasını sağlamak mümkün değildir. Eski değerlere bağlılığı güçlendirmeyi amaçlayan Paşa, Yeni Turan Fırkası’nın güçlenip iktidara gelmesinden endişe eder. Dahiliye nezaretinin kendisine sunduğu tüm olanaklarını sonuna kadar kullanan Paşa, Yeni Turan Fırkası’nın önünü kesmeye çalışır. (Adıvar, 2014:44-8)</p>
<p>Yeni Turan Fırkası’nın genel başkanı ise Oğuz’dur. Kendisi, tarihte bilinen ilk Türk hakanının ismini taşımaktadır ve Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa’da doğmuştur. Bu yönüyle Oğuz, “tarihte devamlılık” ve “karşılıklı etkileşim” konusunda sembolik bir karakterdir. (Enginün, 2007:151) Tatar kültürü içinde yetişen ve okumaya son derece meraklı olan Oğuz’un bu özelliği, Mehmet Paşa tarafından fark edilir ve eğitimi, bizzat Paşa tarafından üstlenilir. Modern bilimlerin yanı sıra, dini eğitimini de başarıyla tamamlayan Oğuz, öğrendiği Fransızcayla Batı medeniyetini tanıma fırsatı bulur. Meşrutiyet’in hemen ardından İstanbul’a gidip siyasi faaliyetlere katılmak istemişse de Mehmet Paşa’nın tavsiyesi üzerine Bursa’da tarih öğretmenliğine başlar. Teyzesinin kızı Samiye’den (Kaya) aldığı bir mektup ise hayatını değiştirecek süreci başlatır. Annesi ve babasının ölümünden sonra kimsesiz kalan Samiye, teyzesini Değirmendere’de kendi evine almak istediğini söyler.</p>
<p>Oğuz, onunla önce kendisi konuşmak ve onu tanımak ister. İstanbul’a geldiğinde ise ondan çok etkilenir. Romanda otuz beş yaşında, uzun boylu, mavi gözlü ve siyah saçlı güzel bir kadın olarak betimlenen Samiye, kendisini Yeni Turan idealine adamış inançlı bir Türk kadınıdır ve bu ideal doğrultusunda, kendisine Kaya ismini uygun görmüştür. (Adıvar, 2014:23-4) Bu yönüyle Kaya, ismiyle müsemma bir karakterdir ve ideallerini gerçekleştirmek için toplumsal önyargılar ve yerleşik inançlar karşısında kaya gibi güçlü bir iradeye sahip olunması gerektiğini anlatır. Başta kadın-erkek eşitliği olmak üzere hemen her alanda Kaya, yalnızca idealleri için mücadele eden güçlü ve inançlı bir kadın olarak resmedilmez, aynı zamanda da medeniyetin öncülüğünü üstlenen bir kadın tipini yansıtır. Cuma mekteplerinde köy çocuklarına verdiği eğitimde, dini konuların yanı sıra, hem modern bilimler, hem de Yeni Turan ideali işlenmektedir. Romanda Değirmendere’deki sosyal hayat, Yeni Turan idealinin canlı bir örneği gibi anlatılır ve bu hayat tarzının yerleşmesinde esas başarının Kaya’ya ait olduğunun altı çizilir. (Adıvar, 2014:18-21)</p>
<p>Kaya’nın güzelliğinden ve kişiliğinden çok etkilenen Oğuz, Yeni Turan idealini gerçekleştirmek için Kaya’nın sergilediği çabaları gördükçe, Kaya’ya karşı daha güçlü duygular besler. Kaya da Oğuz’dan etkilenmiştir ve ikisi birlikte, Yeni Turan idealini gerçekleştirmek için faaliyet gösterirler. Bu faaliyetler Oğuz’a, Yeni Turan Fırkası’nın genel başkanlığını getirir. Ne var ki, Oğuz’un ve Yeni Turan Fırkası’nın siyasetteki hızlı yükselişi, Hamdi Paşa ve Yeni Osmanlılar Fırkası’nı kaygılandırmaktadır. Yaklaşmakta olan seçimlerin hemen öncesinde Oğuz’un konuşmaları, ülke çapında geniş yankılar uyandırmaya başlamıştır. Oğuz’un yükselen itibarı karşısında Paşa, tek seçenek olarak Oğuz’u tutuklatmaya karar verir. Artık Oğuz, idam cezasıyla yargılanan bir siyasi tutukludur. (Adıvar, 2014:48-9)</p>
<p>Oğuz’un tutuklanmasını kabullenemeyen Kaya, serbest bırakılması için Hamdi Paşa’yla görüşmeye gider. Kaya’nın güzelliği ve kişiliği karşısında çok etkilenen Paşa, Oğuz’un serbest bırakılması karşılığında Kaya’ya evlilik teklif eder. Bu teklifi önce reddeden Kaya, Oğuz’un serbest bırakılması ve Yeni Turan idealinin gerçekleştirilmesi için aşkından feragat ederek teklifi kabul eder. (Adıvar, 2014:55-7) Hapiste geçirdiği günlerde Oğuz, Kaya’ya olan aşkıyla teselli bulmuştur. Fakat, Kaya’nın Paşa’yla evlendiğini öğrendiğinde, derin bir hayal kırıklığı içine düşer. Bunun üzerine, siyasi faaliyetlerine hız verir ve Yeni Turan idealinin ülke çapında kabul görmesi, Yeni Turan Fırkası’nın iktidara gelmesi için olağanüstü bir çaba sergiler. Kaya ise inzivaya çekilir ve içine düştüğü keder sonucu hastalanır. Seçimler, Yeni Turan Fırkası’nın zaferiyle sonuçlanır ve bunun üzerine Hamdi Paşa, siyasetten çekilerek eşi Kaya’nın hastalığıyla ilgilenir. (Adıvar, 2014:64-6)</p>
<p>Tedavi için Kaya’yla birlikte Avrupa’ya gittikleri sırada, mecliste değişen güç dengelerini etkin bir şekilde kullanan Oğuz ve Yeni Turan Fırkası, Osmanlı toplumunun siyasi ve sosyal değişimini gerçekleştirmek için ülke çapında yankı uyandıran pek çok faaliyetin içine girer. Demokratik hak ve özgürlüklerin iyileştirilmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, kadınların iş yaşamına katılmaları gibi konularda Oğuz ve fırkası, hiçbir baskı ve yasaklama olmaksızın önemli başarılar elde eder. Tüm bu başarılar, meclise sunulan adem-i merkeziyetçilik teklifiyle zirve noktasına ulaşır. Avrupa’dan döndüklerinde Paşa ve Kaya, Osmanlı Devleti’nde adem-i merkeziyetçiliğin uygulamaya geçtiğini görürler. Ancak, Paşa’nın bu duruma tepkisi serttir. Bu idare altında devletin çöküşünün daha da hızlanacağını düşünen Paşa, Yeni Osmanlılar Fırkası’ndaki gücünü yeniden arttırmaya çalışır ve Oğuz aleyhine propagandalara girişir. Bu durum, Kaya’yla ilişkilerine de zarar vermeye başlar. (Adıvar, 2014:108-10)</p>
<p>Yeni Turan iktidarının dördüncü yılında Oğuz artık, Yeni Osmanlılar Fırkası ve Hamdi Paşa’nın propagandalarıyla açık hedef haline gelmiştir ve sonunda, bir akıl hastası tarafından vurulur. Hamdi Paşa, Oğuz’un ölümünü Kaya’dan gizlemeye çalışsa da bunu başaramaz. Kaya, evliliği sürdürmek için artık hiçbir gerekçe görmez ve Paşa’yı terk eder. Ölümünden kısa bir süre önce Oğuz, Kaya’nın Hamdi Paşa’yla evlenmesinin asıl gerekçesini Asım’a sorar; fakat Asım, gerçekleri gizler ve bir şey bilmediğini söyler. Oğuz’un ölümü üzerine derin bir vicdan azabı içine düşen Asım, hem bu olayın iç yüzünü, hem de Hamdi Paşa’nın kirli oyunlarını anlatan “itirafname”sini kaleme alır. (Adıvar, 2014:142)</p>
<p><em>Yeni Turan’</em>da adem-i merkeziyetçilikle şekillenen siyasi sistem, tüm etnik unsurlara olanaklı en geniş özgürlük zeminini sunar. Bu sistemin gerçekleştirilmesinde öncülük rolü Türklere aittir ve bu bağlamda, romanda Oğuz’un şu sözleri dikkat çekicidir: “Zannetmeyiniz ki ben bu yola yalnız Turan’ın çocuklarını, Türk kardeşlerimi çağırıyorum. Hayır, hepsini, Türkiye’nin bütün çocuklarını; bu toprakta, ülkede mazisini, hayatını, ecdadını ve tarihini saklayan bütün Türkiye toprağının çocuklarını (&#8230;) çağırıyorum. Ve hepsi için bu yolun bugün selamet yolu olduğunu iddia ediyorum. Yalnız diyorum ki, Turan’ın asıl çocuklarının, Türklerin, bu yolda öteki vatandaşlar arasında manen ve maddeten onlar kadar kuvvetli, onları ve bütün memleketi iplikleri kaçmış çorap örgüsü gibi sökülüp dağılmaktan men edebilecek kadar birbirine sıkışmış, müttehit ve muktedir olmaları lazım geleceğini iddia ediyorum. (&#8230;) Sevgili ırkımı kurtarmak, yaşatmak arzusuna öteki ırkların menfaat ve selametlerini mezc etmiş olmak itikadını da gönlümde ve vicdanımda taşıyorum.” (Adıvar, 2014:34-5)</p>
<p><em>Yeni Turan’</em>da sosyal değişimin esas unsuru ise eğitimdir ve bu değişimde kadınlar, öncü bir konum üstlenir. Halide Edip, Türk edebiyatında kadını evle sınırlandıran ve yalnızca “aşk nesnesi” olarak konumlandıran erkek-egemen bakış karşısında kadını toplumsal bir özne olarak tanımlama yoluna gider. <em>Yeni Turan’</em>da eğitim, “şahsiyetin gelişimini sağlayan terbiye” özelliğinin yanı sıra, devletin bekası ve milletin kurtuluşu için de en önemli kurum olarak konumlandırılır. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamının adem-i merkeziyetçilikle nihai noktasına ulaşacağını düşündüğü Yeni Turan ütopyasında sosyal değişimin iyi yetişmiş kadınlar öncülüğünde sağlanacağına inanan Halide Edip, bu kadınların (Kaya gibi) tek başlarına kalsalar bile toplum için örnek olma görevlerini yerine getirecekleri inancındadır. Bireysel sorumluluklarını toplumsal sorumluluklarıyla birleştirerek toplumsal özne konumuna yükselen bu kadınlar, toplumsal özgürlüklerin gerçekleşmesinde de merkezi bir rol üstlenecektir.</p>
<p>İmdi, Halide Edip’in bu romanı, çöküş süreci hızlanan bir devletin kurtuluşunun ve toplumsal değişim taleplerinin nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğine dair bütünlüklü bir siyasi ve sosyal proje etrafında şekillenir. Turancılığa dönemin şartlarına göre yeni bir içerik kazandıran Halide Edip, ortaya koyduğu Yeni Turan(cılık) idealiyle, içinde yaşadığı toplumun siyasi ve sosyal sorunlarına adem-i merkeziyetçilik temelinde ve eğitim yoluyla bütünlüklü bir çözüm üretme çabası içinde olmuştur. Ne var ki, romanın yayınlanmasından kısa bir süre sonra başlayan Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecini hızlandırdığı gibi, adem-i merkeziyetçilik yönünde her türlü söylemi de geçersiz kılmıştır. Cumhuriyet rejimiyle inşa edilen merkeziyetçi sistem, yeni değerler ile eski değerler arasındaki çatışmayı bireysel özgürlükler temelinde değil, milli birlik ve beraberlik temelinde çözme yoluna gitmiş; öncülüğünü Ziya Gökalp’in yaptığı “yeni Türkiye” söylemi, milli birlik ve beraberliği güçlendirme saikıyla şekillenmiştir.</p>
<p>İlk olarak Cumhuriyet döneminde dile getirilen “yeni Türkiye” söylemi, bugün de değişik şekillerde ifade edilmektedir. Merkeziyetçi anlayış ile adem-i merkeziyetçi anlayış arasındaki görüş farklılıkları, bugün de fikir hayatımızda değişik şekillerde dile getirilmektedir. Bu tartışmalar içinde Halide Edip’in bu eserinde bugüne ışık tutacak en önemli vurgusu bizce, siyasi ve sosyal sorunlara çözüm önerilerinin ancak bütünlüklü bir toplumsal proje içinde ele alınması gerekliliğidir. Günümüz fikir tartışmalarında bu şekilde bütünlüklü bir proje ortaya konulamadığı için “yeni Türkiye” söylemi etrafındaki tartışmalar, başkanlık sistemine taraf olmak ya da karşı olmak şeklinde oldukça sığ bir zeminde ele alınmaktadır. Bu sığlığı aşmak için bu romanı yeni bir gözle incelemek, oldukça yol aldırıcı olabilir. Günümüz Türkiye’sinin içinde yaşadığı sorunlar, yüzyıl öncesinin temel sorunlarından çok da farklı değildir. Belki de sorunlarımıza bütünlüklü çözüm önerileri geliştirmeyi başaramayan bir toplum olduğumuz içindir ki, Türk edebiyatında ütopik romanların sayısı ve etkisi sınırlı kalmaktadır.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR: </strong></p>
<p>ADIVAR, H. E. (2011). <strong><em>Mor Salkımlı Ev</em></strong>. İstanbul: Can Yayınları.</p>
<p>ADIVAR, H. E. (2014). <strong><em>Yeni Turan</em></strong>. İstanbul: Can Yayınları.</p>
<p>ÇALIŞLAR, İ. (2010). <strong><em>Halide Edip: Biyografisine Sığmayan Kadın</em></strong>. İstanbul: Everest Yayınları.</p>
<p>ENGİNÜN, İ. (2007). <strong><em>Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi</em></strong>. İstanbul: Dergah Yayınları.</p>
<p>SAYGIN, A. (2015). <strong><em>20. Yüzyıl Türk Düşüncesinde Garbiyatçılık (Oksidentalizm) Üzerine Bir İnceleme</em></strong>. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.</p>
<p>ŞAHİN, V. (2013). Halide Edip Adıvar’ın ‘Yeni Turan’ Romanını Yeniden Anlam(landırm)a. <strong><em>Erdem Dergisi</em></strong>, 64, 103-22.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/halide-edipin-utopik-romani-yeni-turan-uzerine/">Halide Edip’in Ütopik Romanı “Yeni Turan” Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/halide-edipin-utopik-romani-yeni-turan-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1081</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Reşat Ekrem Koçu</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 05 Dec 2015 20:12:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Can Yasa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Hüzünlü Yalnız Adam]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek Kızlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler]]></category>
		<category><![CDATA[Forsa Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Haşmetli Yosmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul - Hatıralar ve Şehir]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Kösem Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
		<category><![CDATA[Patrona Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Reşat Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Reşat Ekrem Koçu]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi roman]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsel roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1048</guid>
				<description><![CDATA[<p>Orhan Pamuk’un &#8220;Dört Hüzünlü Yalnız Adam&#8221; diye andığı İstanbul yazarlarından biri: Reşat Ekrem Koçu Reşat Ekrem Koçu 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Bursa Erkek Lisesi’ni tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne girdi ve bu bölümden mezun oldu. Reşat Ekrem’i yalnızca bir tarih bilimci ve bir tarih öğretmeni olarak anlatmak mümkün değildir. Kendisi aynı zamanda epey ünlü [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/">Reşat Ekrem Koçu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Orhan Pamuk’un &#8220;Dört Hüzünlü Yalnız Adam&#8221; diye andığı İstanbul yazarlarından biri: Reşat Ekrem Koçu</strong></p>
<p>Reşat Ekrem Koçu 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Bursa Erkek Lisesi’ni tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne girdi ve bu bölümden mezun oldu. Reşat Ekrem’i yalnızca bir tarih bilimci ve bir tarih öğretmeni olarak anlatmak mümkün değildir. Kendisi aynı zamanda epey ünlü bir tarihsel romancıdır<em>. Forsa Halil, Patrona Halil, Erkek Kızlar, Haşmetli Yosmalar, Osmanlı Padişahları, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler, Kösem Sultan, Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş</em> gibi eserleri ile tarihsel romancılık alanında adından söz ettirmeyi daima başarmıştır. Tüm bu eserleri dışında onu daha da ünlü kılan ve uzun yılların emeği olan, tamamlayamadan hayatını kaybettiği <em>İstanbul Ansiklopedisi</em> şüphesiz ki ülkemiz için de çok kıymetli bir kaynaktır.</p>
<figure id="attachment_1049" aria-describedby="caption-attachment-1049" style="width: 193px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-1049 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul-193x300.jpg?resize=193%2C300" alt="Orhan Pamuk &quot;İstanbul - Hatıralar ve Şehir&quot;" width="193" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg?resize=193%2C300&amp;ssl=1 193w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg?w=270&amp;ssl=1 270w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1049" class="wp-caption-text">Orhan Pamuk &#8220;İstanbul &#8211; Hatıralar ve Şehir&#8221;</figcaption></figure>
<p>Orhan Pamuk; <em>İstanbul &#8211; Hatıralar ve Şehi</em>r adlı kitabının 18. bölümünde “Reşat Ekrem Koçu’nun Bilgi ve Tuhaflık Koleksiyonu” başlıklı yazısında; Koçu’nun kaleme almış olduğu <em>İstanbul Ansiklopedisi</em> için şöyle der: “Bakmaya doyamadığım elle çizilmiş siyah-beyaz resimlerinin yanında kitabı o kadar hoş yapan şey Osmanlı tarihini, ders kitaplarının yaptığı gibi mağrur ve milliyetçi bir dille anlatan birtakım savaşların, zaferlerin, yenilgilerin ve anlaşmaların toplamı olarak değil, bir dizi tuhaflıkların, acayip olay ve kişiliklerin, çarpıcı, ürpertici, korkutucu, hatta tiksindirici bir resmi geçidi olarak görmesiydi.”</p>
<p>Orhan Pamuk’un, dört hüzünlü yalnız adam diye andığı İstanbul yazarlarından bir tanesi Reşat Ekrem Koçu’dur. Orhan Pamuk; <em>İstanbul Hatıralar ve Şehir </em>adlı kitabında Reşat Ekrem Koçu’nun yalnızlığı ve cesaretine dair şunları söyler: “…Ama yoksullaşan bir ülkede, okur ilgisinin azlığı ve İstanbul’un kendisinden başka Reşat Ekrem Koçu’nun hüzünlü olmak için başka bir kuvvetli nedeni daha vardı: Yirminci yüzyılın ilk yarısında İstanbul’da bir eşcinsel olmak.  Popüler romanlarının konularına bakmak, şiddet ve cinsellik yüklü renkli havalarını solumak ve daha çok <em>da İstanbul Ansiklopedisi</em>’ni gelişigüzel karıştırarak okumak Reşat Ekrem Koçu’nun ta 1950’lerde kendi sıra dışı cinsel tutkularını, zevklerini ve takıntılarını dile getirmekte benzeri ve çağdaşı bütün İstanbul yazarlarından çok daha cesur davrandığını gösterir.”</p>
<p>Doğan Kitap,  Reşat Ekrem Koçu’nun pek çok eserini 2015 baskıları ile yayınladı. Popüler tarihsel romanlara karşı bir ilginiz varsa ya da tarihe karşı biraz ilgi duyuyor ve tarihsel romanlar aracılığı ile farklı bir dünyaya adım atmak istiyorsanız, Reşat Ekrem Koçu sizin için doğru adres. Keyifli okumalar dilerim.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Pamuk, Orhan. (2013). <em>İstanbul Hatıralar ve Şehir</em>. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/">Reşat Ekrem Koçu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1048</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çocukluk Kahramanımız Harry Potter Yeni Baskıları İle Raflarda</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/cocukluk-kahramanimiz-harry-potter-yeni-baskilari-ile-raflarda/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/cocukluk-kahramanimiz-harry-potter-yeni-baskilari-ile-raflarda/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 28 Nov 2015 21:44:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Can Yasa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyattan Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[1990'lı yıllar]]></category>
		<category><![CDATA[90'lar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fasntastik edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Taşı]]></category>
		<category><![CDATA[Harry Potter]]></category>
		<category><![CDATA[Jim Kay]]></category>
		<category><![CDATA[Yapı Kredi Yayınları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=962</guid>
				<description><![CDATA[<p>Çocukluğun, başlı başına efsanevi bir serüven olduğunu düşünüyorum. Kendi büyülü dünyalarını yaratmak konusunda çocuklar, yetişkinlere oranla çok daha başarılılar. Çocukluk yıllarımda ben de kendime ait büyülü bir dünya kurmuştum. Bu dünyanın gerçek olanını ise pek önemsediğim söylenemezdi. Bir silgi tozu adamım vardı, kalem kutumun içinde sakladığım. İsmi de Ruhi idi. Her gün silgimle, Ruhi’yi daha [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cocukluk-kahramanimiz-harry-potter-yeni-baskilari-ile-raflarda/">Çocukluk Kahramanımız Harry Potter Yeni Baskıları İle Raflarda</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluğun, başlı başına efsanevi bir serüven olduğunu düşünüyorum. Kendi büyülü dünyalarını yaratmak konusunda çocuklar, yetişkinlere oranla çok daha başarılılar. Çocukluk yıllarımda ben de kendime ait büyülü bir dünya kurmuştum. Bu dünyanın gerçek olanını ise pek önemsediğim söylenemezdi. Bir silgi tozu adamım vardı, kalem kutumun içinde sakladığım. İsmi de Ruhi idi. Her gün silgimle, Ruhi’yi daha fazla büyütmeye çalışırdım. En yakın sırdaşımdı. Onun özel yeteneklerinin olduğuna inanırdım. Bir gün benimle konuşacağını ya da esrarengiz herhangi bir şey yapacağını düşlerdim. Kısaca, çocukluk kahramanım kendi yarattığım Ruhi idi. Ama bir kahramanım daha vardı ki o çok daha başka biriydi. Üstelik onu kendim yaratmamıştım. Her haliyle beni büyülemeyi başarıyordu. Alnındaki yara izinden ve kocaman yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin içinden ışıl ışıl bakan gözleri ile tanıdığımız Harry Potter.</p>
<p>Bugün, özellikle benim gibi 1990’ların başında doğan çocukların “tek geçerim” dediği süper kahraman yüksek oranda <strong>Harry Potter</strong>’dır. Annesini ve babasını doğduktan hemen sonra kaybeden, kendisine kötü davranan eniştesi, teyzesi ve kuzeni ile uzun yıllar aynı çatı altında yaşamak zorunda olan lakin hiç beklemediği bir anda talihi dönen, bir büyücü olduğunu öğrenen Harry Potter. İyiler ve iyilikler için mücadele eden, arkadaşlık ilişkileri kuvvetli, paylaşmayı seven ve bunun yanında başı hiç mi hiç beladan kurtulamayan minik bir karakter.</p>
<figure id="attachment_963" aria-describedby="caption-attachment-963" style="width: 655px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/harrypotter.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-963 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/harrypotter.jpg?resize=640%2C342" alt="Harry Potter roman serisi yeni baskılarıyla raflardaki yerini aldı." width="640" height="342" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/harrypotter.jpg?w=655&amp;ssl=1 655w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/harrypotter.jpg?resize=300%2C160&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-963" class="wp-caption-text">Harry Potter roman serisi yeni baskılarıyla raflardaki yerini aldı.</figcaption></figure>
<p><strong>Yapı Kredi Yayınları</strong>, Harry Potter serisini 2015 baskıları ile tazeledi ve kitapseverler ile buluşturdu. Ben de yeni baskılar çıkmışken seriye tekrar başlama kararı aldım. Harry Potter’ı bir yetişkin olarak tekrar okumak, bu büyülü dünyanın içine dalmak bana da çok iyi geldi. Yapı Kredi Yayınları bir sürpriz yaparak serinin ilk kitabı olan <strong>Felsefe Taşı</strong>’nın bir de resimli özel baskısını hazırladı. İçerisinde <strong>Jim Kay</strong>’in yüzden fazla enfes resmi bulunmakta. Harry Potter hayranlarına, bu resimli özel baskıya kitaplıklarında özel bir yer açmalarını tavsiye ediyorum. Harry Potter’in çocuk yüreği, ışıltılı gözleri ve şirin gülümseyişi üzerinizdeneksik olmasın.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cocukluk-kahramanimiz-harry-potter-yeni-baskilari-ile-raflarda/">Çocukluk Kahramanımız Harry Potter Yeni Baskıları İle Raflarda</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/cocukluk-kahramanimiz-harry-potter-yeni-baskilari-ile-raflarda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">962</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 18 Nov 2015 16:03:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Özge Öztürk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[milenyum romanları]]></category>
		<category><![CDATA[türk romanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=767</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#160; Edebiyatımız milenyum yılı diye adlandırılan 2000 yılına girerken romancılığımız da bir aşama kaydetmeye başlar. Birçok romancımızın önemli romanları 2000 yılında yayınlanarak kitabevlerinin ve kütüphanelerin tozlu raflarında yerini alır. Şimdi gelin &#8220;Milenyum Romanları&#8221; diye tanımlanacak 2000 yılında yayınlanan romanları tekrar hatırlayalım ve aradan geçen 15 yıllık bir sürede hangilerin edebiyat denilen kalıcılığın zor olduğu camiada [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/">Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Edebiyatımız milenyum yılı diye adlandırılan 2000 yılına girerken romancılığımız da bir aşama kaydetmeye başlar. Birçok romancımızın önemli romanları 2000 yılında yayınlanarak kitabevlerinin ve kütüphanelerin tozlu raflarında yerini alır.</p>
<p>Şimdi gelin &#8220;Milenyum Romanları&#8221; diye tanımlanacak 2000 yılında yayınlanan romanları tekrar hatırlayalım ve aradan geçen 15 yıllık bir sürede hangilerin edebiyat denilen kalıcılığın zor olduğu camiada hafızalarımızda yer edindiğine bakalım.</p>
<ul>
<li>AÇAR, Mehmet (2000), “<strong>Siyah Hatıralar Denizi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>AK, Behiç (2000), “<strong>Yıldızların Tembelliği</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>AKARSU, H. Temel (2000), “<strong>Media-İstanbul Dörtlüsü:4 (Rock’n Roman)</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>AKARSU, H. Temel (2000), “<strong>Alelâdelik Çağı</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>AKKURT, Bülent (2000), “<strong>Bir Şizofrenin Aşk Mektubu</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>AKYILDIZ, Tülin (2000), “<strong>www. seni arıyorum. com</strong>”, İlke Kitabevi, Ankara</li>
<li>ALİCAN, Fikri (2000), “<strong>Koca Meşenin Gölgesi</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ANGI, Suat Kemal (2000), “<strong>Cadde</strong>”, Ankara Kitaplığı, İstanbul</li>
<li>ARIKAN, Meltem (2000), “<strong>Evet… Ama… Sanki…</strong>”, Arkadaş Yayıncılık</li>
<li>ARSLANOĞLU, Kaan (2000), “<strong>Çağrısız Hayalim</strong>”, Adam Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ATASÜ, Erendiz (2000), “<strong>Gençliğin O Yakıcı Mevsimi</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>ATİLLA, Mehmet (2000), “<strong>Yüzümde Kırlangıç Gölgesi</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>AYDINSEL, Cemre (2000), “<strong>Gözlerine Doğabilir Miyim?</strong>”, 7 Renk, İstanbul</li>
<li>AYVAZ, Sezer (2000), “<strong>Yeryüzü Taksim</strong>”, Cem Yayınevi, İstanbul</li>
<li>BALKU, Yücel (2000), “<strong>Sükût Ayyuka Çıkar</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>BATUR, Enis (2000), “<strong>Acı Bilgi</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_772" aria-describedby="caption-attachment-772" style="width: 205px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-772 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik-205x300.jpg?resize=205%2C300" alt="Bedri Baykam &quot;Kemik&quot;" width="205" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg?resize=205%2C300&amp;ssl=1 205w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg?w=614&amp;ssl=1 614w" sizes="(max-width: 205px) 100vw, 205px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-772" class="wp-caption-text">Bedri Baykam &#8220;Kemik&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>BAYKAM, Bedri (2000), “<strong>Kemik</strong>”, Piramit Yayınları, İstanbul</li>
<li>BENER, Erhan (2000), “<strong>Işığın Gölgesi</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BENER, Erhan (2000), “<strong>Köleler ve Tutkular</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BIÇAKÇI, Barış  (2000), “<strong>Herkes Herkesle Dostmuş Gibi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>BİLDİRİCİ, Faruk (2000), “<strong>Kuzum Bülent</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>BİLDİRİCİ, Faruk (2000), “<strong>Siluetini Sevdiğimin Türkiye’si</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>BİNARK, Erner  (2000), “<strong>Şakir Paşa Köşkü</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BİRGÜL, Cahide (2000), “<strong>Gece Uyananlar</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BUĞRA, Ayşe (2000), “<strong>Devlet-Piyasa Karşıtlığının Ötesinde</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>CELAL, Metin (2000), “<strong>Ne Güzel Çocuklardık Biz</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>CEYLAN, İ. Fatih (2000), “<strong>Unutulmuş Günler</strong>”, Nesil Yayınları, İstanbul</li>
<li>CORAL, Mehmet (2000), “<strong>Sonsuz Meltem</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ÇAHA, Ömer (2000), “<strong>Aşkın Devletten Sivil Topluma</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÇAKAR, Tuğrul (2000), “<strong>Akşamüstü Yine Hüzün</strong>”, İmge Kitabevi, İstanbul</li>
<li>ÇAMUROĞLU, Reha (2000), “<strong>Son Yeniçeri</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>DEMİRKIRAN, Ozan (2000), “<strong>Hayalimin Zaman Aşımı</strong>”, Yankı Yayınevi, İstanbul</li>
<li>ERAY, Nazlı (2000), “<strong>Ayışığı Sofrası</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERDEM, Hamit (2000), “<strong>Mustafa Suphi &#8211; Bir Yaşam Bir Ölüm</strong>”, Sel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ERENUS, Bilgesu (2000), “<strong>Kazı</strong>”, Broy Yayınevi, İstanbul</li>
<li>ERGİL, Doğu (2000), “<strong>Siyasetini Arayan Ülke</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERGİNÖZ, Aytaç (2000), “<strong>Sarayın Gözyaşları</strong>”, Yalçın Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERGÜL, Teoman (2000), “<strong>Nurbanu</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>EROĞLU, Mehmet (2000), “<strong>Yüz:1981</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERSOY, Tolga (2000), “<strong>Halkların Melodramı</strong>”, Sorun Yayınları</li>
<li>FERAH, Tülay (2000), “<strong>Erkek</strong>”, Telos Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>FERAH, Tülay (2000), “<strong>Kırmızı Erik</strong>”, Sel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>GÖVENÇ, Turgan (2000), “<strong>Taşın İçinde Gizlenen</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>GÜN, Güneli (2000), “<strong>Bağdat Yollarında</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>GÜNDAY, Hakan (2000), “<strong>Kinyas ve Kayra</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>GÜREL, Fatma (2000), “<strong>36 Baharı</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>GÜRSEL, Nedim (2000), “<strong>Resimli Dünya</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>GÜRSOY, Deniz (2000), “<strong>Sohbetin Bahanesi Kahve</strong>”, Oğlak Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>HAFİFBİLEK, Celal (2000), “<strong>Zamanla Belki</strong>”, Telos Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>HİDAYET, Sadık (2000), “<strong>Aylak Köpek”</strong>, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_771" aria-describedby="caption-attachment-771" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-771 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?resize=300%2C300" alt="Selim İleri &quot;Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin&quot;" width="300" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-771" class="wp-caption-text">Selim İleri &#8220;Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>İLERİ, Selim (2000), “<strong>Solmaz Hanım – Kimsesiz Okurlar İçin</strong>”, Oğlak Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>İPEKÇİ, Leyla (2000), “<strong>İlk Kötülük</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>İNAN, Esin (2000), “<strong>Karanlıktaki Aydınlar</strong>”, Berfin Yayınları</li>
<li>İZGÜ, Muzaffer (2000), “<strong>İçimde Çiçekler Açınca</strong>”, Bilgi Yayınevi, İstanbul</li>
<li>KAMURAN, Solmaz (2000), “<strong>Hadım Edilmiş Bir Aşk</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>KAMURAN, Solmaz (2000), “<strong>Kirâze</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>KARACA, Zeynep (2000), “<strong>Dondurulmuş Şeftaliler</strong>”, Güncel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>KARAKOYUNLU, Yılmaz (2000), “<strong>Çiçekli Mumlar Sokağı</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>KARCILAR, Ahmet (2000), “<strong>Gülden Kale Düştü</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>KAVUKÇU, Cemil (2000), “<strong>Pazar Güneşi</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>KAYA, Zülal (2000), “<strong>Kardaki Ayak İzleri</strong>”, Berikan Yayınları, Ankara</li>
<li>KAYMAZ, Sezgin (2000), “<strong>Lucky</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>KIZILKAYA, Muhsin (2000), “<strong>Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık</strong>”, Gendaş Yayınları,</li>
<li>KOÇ, Zerrin (2000), “<strong>Islak Kentin İnsanları</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>KÖSEOĞLU, Latif  (2000), “<strong>Kaf Dağı’nın Ötesi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<ul>
<li>
<figure id="attachment_768" aria-describedby="caption-attachment-768" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-768 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya-300x300.jpg?resize=300%2C300" alt="Ayşe Kulin &quot;Füreya&quot;" width="300" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?w=500&amp;ssl=1 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-768" class="wp-caption-text">Ayşe Kulin &#8220;Füreya&#8221;</figcaption></figure>
<p>KULİN, Ayşe (2000), “<strong>Füreya</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>METE, Levent (2000), “<strong>Aşk Romanları Yazan Adam</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>MÜTERCİMLER, Erol (2000), “<strong>21.yy ve Türkiye</strong>”, Güncel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>OKUR, Yiğit (2000), “<strong>Hulki Bey ve Arkadaşları</strong>” Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>OKUR, Yiğit (2000), “<strong>Güvercinler</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ORAL, Zeynep (2000), “ <strong>Uzakdoğu’m</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
</ul>
<ul>
<li>ÖCAL, Pınar (2000), “<strong>Kadın Kalbine Çikolata</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>ÖĞÜT, Gündüz (2000), “<strong>Şafağı Getirenler</strong>”, Ege Meta Yayınları, İzmir</li>
<li>ÖNER, Çetin (2000), “<strong>Şu Bizim Çerkesler”</strong>, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖYMEN, Onur (2000), “<strong>Geleceği Yakalamak</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
</ul>
<p><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg"><img class="td-modal-image wp-image-770 size-full alignleft" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?resize=300%2C300" alt="romantika" width="300" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<ul>
<li>ÖZAKMAN, Turgut (2000), “<strong>Romantika</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>ÖZBEN, Raif (2000), “<strong>Asyalı Ayyaş</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖZDAMAR, Emine Sevgi (2000), “<strong>Haliçli Köprü</strong>”, Turkuvaz Kitap, İstanbul</li>
<li>ÖZİNAL, Mucize (2000), “<strong>Alayın Kızları</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖZKAN, Tuncay (2000), “<strong>Operasyon</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ÖZTÜRK, Handan (2000), “<strong>Mor Tecavüz</strong>”, Gala Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>PAKER, Esat Cemal (2000), “<strong>Kırk Yıllık Hariciye Hatıraları</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>ROZENTAL, İzel (2000), “<strong>Yol Boyunca</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>SAĞLAM, Süleyman (2000), “<strong>Dağı Dağa Kavuşturan</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>SARICA, Nil (2000), “<strong>İkiz Yaşamlar</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>SARIHAN, Zeki (2000), “<strong>Kurtuluş Savaşı’nda İkili İktidar</strong>”, Kaynak Yayınları, İstanbul</li>
<li>SEPETÇİOĞLU, Necati (2000), “<strong>Zaman Yürüyüşü</strong>”, İrfan Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ŞAFAK, Elif (2000), “<strong>Mahrem</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ŞAHİN, Osman (2000), “<strong>Başaklar Gece Doğar</strong>”, Berfin Yayınları, İstanbul</li>
<li>ŞANCI, Cem (2000), “<strong>Eyvah Yine Kızlar Kazandı</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>ŞENLİKOĞLU, Emine (2000), “<strong>Harcandıktan Sonra Bilseydim</strong>”, Mektup Yayınları, İstanbul</li>
<li>TİRALİ, Naim (2000), “<strong>Karanlığa Işık Tutmak</strong>”, Yön Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>TOPÇUOĞLU, Nazif (2000), “<strong>Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
<li>TOSUNER, Necati (2000), “<strong>Yalnızlıktan Devren Kiralık</strong>”, İş Bankası Kültür Yayınları</li>
<li>TOZLU, Hülya (2000), “<strong>Bataklıkta Asansör Var</strong>”, Buğra Yayınları, İstanbul</li>
<li>TUNA,Barış (2000), “<strong>Düş Bilimi</strong>”, İmge Kitabevi, Ankara</li>
<li>TUNÇ, Ayfer (2000), “<strong>Aziz Bey Hadisesi</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
<li>TURHAN, Mustafa (2000), “<strong>Hislerimin Albümünde Bir Akrebin Aşkı</strong>”, Şekerbank Yayınları</li>
<li>TURHANLI, Halil (2000), “<strong>Bir Erdem Olarak Sapkınlık</strong>”, Çivi Yazıları Yayınevi, İstanbul</li>
<li>TÜMEN, Asuman (2000), “<strong>Ayarı Bozuk Çayevi</strong>”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul</li>
<li>TÜRKELİ, Nalan (2000), “<strong>İki Hayat</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>TÜRKELİ, Nalan (2000), “<strong>Varoşta Kadın Olmak</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_773" aria-describedby="caption-attachment-773" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-773 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?resize=310%2C500" alt="Buket Uzuner &quot;New York Seyir Defteri&quot;" width="310" height="500" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?resize=186%2C300&amp;ssl=1 186w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-773" class="wp-caption-text">Buket Uzuner &#8220;New York Seyir Defteri&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>UZUNER, Buket (2000), “<strong>New York Seyir Defteri</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÜÇTUĞ, Yıldırım (2000), “<strong>Şah-Mat ve Ölüm</strong>”, Altın Kitap, İstanbul</li>
<li>ÜMİT, Ahmet (2000), “<strong>Patasana</strong>”, Om Yayınevi, İstanbul</li>
<li>YANPAR, Murat (2000), “<strong>Tanrıçalar Zamanı</strong>”, Sezen Yayınları, İstanbul</li>
<li>YİĞENOĞLU, Çetin (2000), “<strong>Gasteci</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>YILDIZ, İrfan (2000), “<strong>Çiçek Tozu Günleri</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>YILMAZ, Sadık (2000), “<strong>Sevgiler Tükenmeden</strong>”, Bumerang Yayınları, İstanbul</li>
<li>YÜCEL, Şükran (2000), “<strong>Ölüme Karşı Oyun</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>ZİLELİ, Gün (2000), “<strong>Yarılma</strong>”, Ozan Yayıncılık, İstanbul</li>
</ul>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/">Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">767</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İntibah Romanında Yetim Ali Bey’in Ruhi Sefaleti</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/intibah-romaninda-yetim-ali-beyin-ruhi-sefaleti/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/intibah-romaninda-yetim-ali-beyin-ruhi-sefaleti/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 24 Aug 2015 20:47:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[roman incelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[sergüzeşt-i ali bey]]></category>
		<category><![CDATA[son pişmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat romanı]]></category>
		<category><![CDATA[vatan şairi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=523</guid>
				<description><![CDATA[<p>Verdiği eserlerden dolayı “Vatan Şairi” olarak tanınan Namık Kemal’in en çok bilinen eserlerinden birisi de “İntibah” romanıdır. Namık Kemal, kötü bir kadının ihtiras ve entrikalarına kapılan bir gencin felaketini anlatan romanına “Son Pişmanlık” ismini verir; ancak dönemin sansüründen dolayı romanın ismini değiştirerek “İntibah – Sergüzeşt-i Ali Bey” olarak 1876 yılında yayımlar. Bu roman türü itibariyle [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/intibah-romaninda-yetim-ali-beyin-ruhi-sefaleti/">İntibah Romanında Yetim Ali Bey’in Ruhi Sefaleti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Verdiği eserlerden dolayı “Vatan Şairi” olarak tanınan <strong>Namık Kemal</strong>’in en çok bilinen eserlerinden birisi de “<strong>İntibah</strong>” romanıdır. Namık Kemal, kötü bir kadının ihtiras ve entrikalarına kapılan bir gencin felaketini anlatan romanına <strong>“Son Pişmanlık”</strong> ismini verir; ancak dönemin sansüründen dolayı romanın ismini değiştirerek <strong>“İntibah – Sergüzeşt-i Ali Bey”</strong> olarak 1876 yılında yayımlar. Bu roman türü itibariyle “töre romanı” sayılabilir. Her ne kadar olay örgüsünde bir serüven sezilse de romanın asıl konusu toplumsal yargıların sorgulanması üzerinedir. Namık Kemal, bu romanla toplumsal yapı ile aile yaşamımızın aksak yanlarını işler.</p>
<h2><strong><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/intibah.jpg"><img class="td-modal-image alignleft wp-image-524 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/intibah-199x300.jpg?resize=199%2C300" alt="intibah" width="199" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/intibah.jpg?resize=199%2C300&amp;ssl=1 199w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/intibah.jpg?w=350&amp;ssl=1 350w" sizes="(max-width: 199px) 100vw, 199px" data-recalc-dims="1" /></a>İntibah romanının konusu özetle şu şekildedir:</strong></h2>
<p><em>“Ali Bey, zengin bir ailenin tek çocuğudur. İyi bir öğrenim görür, on yaşına gelinceye kadar birkaç dil öğrenir; ancak aldığı bilgilerin kişiliğinin gelişmesinde etkisi olmaz. Yirmi yaşlarındayken babası ölünce, keyfine göre yaşamaya kapılır. Çamlıca’da bir gezinti sırasında, güzel bir kadınla tanışır. İffetli sandığı bu kadın, yosmanın biridir. Adı Mehpeyker’dir. Suriye’de çirkin işler yaparak zengin olmuş Abdullah Efendi isimli yetmiş yaşlarında, çirkin bir ihtiyarla dost yaşamaktadır. Oğlunun böyle uygunsuz bir kadına gönlünü kaptırmasına üzülen annesi, Ali Bey’in mutluluğu için, eve Dilâşup adında güzel bir cariye alır.yine de oğlunu bu kadının elinden kurtaramaz. Ali Bey, bir kıskançlık krizi sonrası Mehperyker’le kavga eder ve ayrılırlar. Ali Bey, gün geçtikçe Dilâşup’a ısınmaya başlar. Mehpeyker de boş durmaz. Her şeyine göz yuman Abdullah Efendi ile bir plan hazırlar. Dilâşup’u hamamda görerek vücudundaki benler hakkında bilgi edinir. Birtakım erkekler ağzından bunu Ali Bey’e duyurur. Ali Bey, kızgınlıkla Dilâşup’u döver, kendisi de hastalanıp yatağa düşer. Kızı bir esirciye satarlar. Her şeyden haberdar olan Mehpeyker, Dilâşup’u satın alır. Düşkün kadın kızın ahlakını bozmak için çok uğraşmışsa da başaramaz. Ali Bey, kendisini artık tamamen sefahate verir, babadan kalma serveti elden çıkar, annesi bir kira evinde sefalet içinde ölür. Ali Bey, hal böyleyken dahi Mehpeyker’e dönmez. Tüm planlarına rağmen Ali Bey’i ele geçiremeyen Mehpeyker deliye döner. Ali Bey’i öldürmeyi düşünür. Hile ile Ali Bey Üsküdar’da bir bağ evine eğlence için çağrılır. Mehpeyker, Dilâşup’u da oraya götürür. Dilâşup, Mehpeyker’den Ali Bey için hazırlanan tuzağı öğrenir. Bu durumu olan bitenden habersiz eğlenceye geldiğini sanan Ali Bey’e bildirir. Ali Bey, pencereden bir çarşafa sarılıp inerek oradan kaçar. Bu sırada Ali bey’in paltosunu giymiş olarak bekleyen Dilâşup, Ali Bey zannedilerek öldürülür.”</em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p><strong>Namık Kemal’in İntibah romanı</strong> Türk edebiyatında ilk edebi roman olarak geçer. Bununla birlikte roman kavramının genel özellikleriyle İntibah romanını ele alacak olursak çok eksik kalan yanının olduğunu görürüz. Bu durum, Tanzimat edebiyatında bu türün henüz ortaya çıkması ve yeterince bilinmemesiyle alakalıdır; yani İntibah romanının eksikliklerini, eserin yazıldığı döneme ve Türk edebiyatın gelişim devrelerine bakmadan anlayamayız. Bu çalışmanın konusu eserin kahramanı Ali Bey’in yetimlik açısından incelenmesidir. Böyle bir inceleme için gerekli olan karakterin ruhi açıdan incelenmesi zorunluluğunu, romanın karakterleri derinlemesine inceleyememesi sebebiyle biraz eksik de olsa yapacağız. Ali Bey’in davranışlarını hangi psikolojiyle gerçekleştirdiği romanda tam anlaşılmasa da biz bazı çıkarsamalar yaparak vermeye çalışacağız. Romanda Ali Bey’in babası hakkında düşünceleri pek verilmemektedir. Haliyle Ali Bey’in verdiği kararlarda babasının yokluğunun etkileri varsayım olarak ele alınacaktır.  Romanda, karakterler indirgemeci bir şekilde ele alınıp iyinin her daim iyi, kötünün ise her daim kötü olduğu gibi insan için çok fazla mutlak fikirlerin bulunması yine çalışmamız için zorlayıcı bir sorundur.</p>
<p>İntibah romanını inceleyip anlamaya çalışırken dönemin genel özelliklerini akıldan çıkarmamak lazım. Namık Kemal’in ihtilalci muhtevası her ne kadar çağını aşmaya çalışsa da 19. yüzyıl Türkiye’si günümüzden baktığımızda Namık Kemal’e çok da bu şansı tanımamıştır.</p>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-525 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal.jpg?resize=333%2C240" alt="namik-kemal" width="333" height="240" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal.jpg?w=333&amp;ssl=1 333w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal.jpg?resize=300%2C216&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 333px) 100vw, 333px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<h2><strong>Yetim Kalmanın Ali Bey’in Karakterindeki Etkileri</strong></h2>
<p>Ali Bey’in babası otoriter bir baba değildir; aksine çok mülayim ve şefkatlidir: <em>“Hele babasının, yurdumuzda eşi az görülen, mülâyimliği ve şefkati sayesinde, yaratılışında zaten mevcut olan saffet ve nezaket o kadar kuvvetlenmişti ki, terbiyesine ve davranışlarına bakanlar kendisini âdeta bir melek zannederlerdi.”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Oğlu için elinden gelen tüm fedakârlıkları yapmaktan geri durmaz, oğlunun yetişmesinde çok büyük emeği olur.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Romanda Namık Kemal’in de belirttiği gibi: <em>“Bilhassa babası, evlat kıymetini çok iyi bilenlerdendi.”</em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Roman başkahramanı Ali Bey, daha küçük yaştan beri sarı benizli, fazlaca sinirli ve kanı oynak bir çocuktu.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Böyle özelliklerde olan bir çocuğun sürükleneceği ruh hali melankolidir; kafasına koyduğunu mutlaka yapmaya çalışan, bunu gerçekleştiremediğine ise derin bir hüzün ve buhrana sürüklenerek kendini hırpalayabilecek bir ruhiyata düşmek… Ali Bey’in babası da çocuğunun inatçı karakterini bildiği ve yaşadığı için olgunlukla duruma yaklaşıp bu izi çocuğundan silmek için çok uğraşır;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ancak tüm uğraşlarına rağmen bir sonuç alamaz. Yapacak bir şeyi kalmayınca, çocuğunun bu özelliğini eğitimine ve kültürel gelişimine sevk eder. Böylece Ali Bey, çok iyi bir eğitimden geçerek yetişir. Babasından bu derece teveccüh gören Ali Bey, yirmi yaşına gelip onu kaybedince bundan etkilenmemesi mümkün olmadı. Kendine çokça ilgi ve alaka gösteren bir babayı kaybetmek, genç bir çocuğun ruh halini ve karakterini mutlaka etkiler.</p>
<p>Romanda, Ali Bey’in babasını kaybettikten sonraki duyguları şu şekilde tasvir edilir: <em>“Ali, zaten mahzun yaratılışlı bir çocuktu. Kendi hayatından daha üstün tuttuğu babasını, gönlünün olanca sevgisiyle seviyordu. Hiç ümit etmediği, hatta aklının ucundan bile geçirmediği bir anda o aziz varlığı ebediyen kaybedince yaşamının tadını da beraber kaybetti; büsbütün mahzunlaştı.”</em><a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Ali Bey’in bu denli üzüntü içine düşmesi yüzünden annesi, kocasının ölümünden duyduğu acıları bir kenara bırakarak oğlu için endişelenmeye başlar.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Ali Bey’in annesi, oğlunu düştüğü melankoliden kurtarmak için bin bir çeşit yol düşünür.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>İçine kapanık, aşırı duygusal bir gencin çok sevdiği babasının ölümünden sonra hemencecik toparlanabilmesi zor gözükse de Ali Bey, çok zaman geçmeden babasının yasını unutur. <em>“Ali Bey, dünyada herkesten çok sevdiği babasının ölüm acısıyla yanıp tutuşurken, yine de her karış toprağında nice sevgili vücutlar gömülü olan kırlarda gezip eğlenmeye can atıyordu.”</em><a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Bu durum, baba ile oğul arasındaki çatışmadan kaynaklanır. Bir erkek çocuk, babasını her ne kadar severse sevsin ona karşı mutlaka bir çatışma ve rekabete girer. İnsanın bilinçaltındaki bu karmaşık duygular farkında olmadan su yüzüne çıkar, hal ve davranışlarda kendisini belli eder. Ali Bey, bu yüzden kısa sürede babasını unutur ve başka meşgalelerin peşine düşer.</p>
<p>Babasının yokluğunun hemen akabinde aşkı da tadan Ali Bey, aşkından deli divaneye döndüğü için hayatında ilk kez eve gelmez ve bunu annesine haber vermez. Aslında haber vermek dahi aklına gelmez. <em>“Ali Bey, o yaşa gelinceye kadar hiçbir akşam, evinden başka bir yerde gecelemek değil, böyle geç vakitlere kadar bile kalmamış ve anneciğini böyle bir şeye alıştırmamıştı.”</em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Bu durum, Ali Bey’in baba figürünü artık hayatında hissetmemesinden alakalıdır. Babası yaşamış olsaydı kendini bu denli kaybetmez ve annesini kandırdığı gibi babasını da kolayca aldatabileceğini düşünmezdi.</p>
<p>Ali Bey, hayatında ilk kez annesine söylediği yalandan sonra vicdan muhakemesi yapar. Bu mahkemede yargıç, hiç kuşkusuz babasıdır. Ali Bey, babasının nasihatlerini hatırlar.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Ancak tüm bu vicdan hesaplaşması Ali Bey’i doğruyu söylemeye sevk etmez; çünkü artık babası yaşamıyordur ve eğer yaşasaydı her şey daha farklı gelişirdi. Bu ilk yalandan sonra Ali Bey, artık sık sık yalanlara ve aldatmacalara başvurur; şöyle ki yalanın söylenebileceğini ve babasının artık olmadığını idrak etmesi yeter ona.</p>
<p>Ali Bey’in annesine söylediği yalanlardan dolayı iş yerinde yükseldiğini sanan annesi çok mutlu olur. Buna bir de Ali Bey’in sevdiği kadından karşılık görmesinden sonra yerine gelen neşesi eklenince annesi oldukça keyiflenir. <em>“Dünyada biricik evladı, ciğer-pâresi Aliciğinin neşeli bir gülümseyişine yıllardır hasret çeken ve dünyada büyüklüğü devlet kapısında yükselmekten ibaret bilen annesi, oğlunu böyle neşeli gördükçe ve memuriyet hayatındaki yükselmelerini işittikçe, sevgili kocası yeniden dirilmiş ve aralarına karışmış gibi memnun ve mesut olurdu.”</em><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Anne, oğlunu ölen kocasının yerine koyarak bilinçaltında olan hissiyatı maddi yaşamda uygulamaya geçirir. Anneler, özellikle kocaları öldükten sonra, oğullarını daha fazla sahiplenirler. Bazı durumlarda bu duygunun şiddeti o kadar fazla olur ki, oğlunu başka bir kadınla paylaşmak dahi istemezler. Oğullar ise, sevdikleri kadınları anneleriyle karşılaştırır. Özellikle sevgiliyle bir küskünlük, dargınlık anında annenin tüm iyi ve sevgilinin tüm kötü özellikleri gün yüzüne çıkarılır: <em>“Biraz rahatsızlansa; zavallı kadıncağızın sabahlara kadar üzüntüden gözüne uyku girmez; üzüntülerine, sevinçlerine, her şeyine ortak olurdu. Bilhassa babasını kaybettikten sonra bu şefkat daha da artmıştı. Biricik evladının daima üstüne titrer, gözünün içine bakardı. Hatta en şiddetli muamelelerinde bile başka bir şefkat eseri görülürdü. Anacığı onun her şeyiydi. &lt;&lt;Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar&gt;&gt; olur muydu? Şu anda bütün arzusu Mehpeyker denilen o aşifteyi en ağır hakaretler altında ezmek, rezil etmek, sonra da koşup anneciğinin boynuna sarılmak, ellerini, yüzünü, gözünü öperek kendisinden af dilemekti.”</em><a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Ali Bey’in annesi Fatma Hanım, oğlunun düştüğü beladan kurtulması için başkalarından yardım ister. Oğlunun illetinden nasıl kurtulacağını Mesut Efendi söyler.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Fatma Hanım, kocası yaşamış olsaydı çareyi başka insanlarda aramazdı. Şüphesiz oğlu için otorite olan baba her şeyi hallederdi: <em>“Bir aralık rahmetli kocasını hatırladı. O, sağ olsaydı şimdi kendisi için ne kuvvetli bir dayanak olurdu…”</em><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Fatma Hanım, oğlunu Mehpeyker’den vazgeçirmek için türlü oyunlara başvurur; ancak yine de başarılı olamaz.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Bir babanın kudreti yoksunluğunda biçare annenin yapabileceği pek bir şey yoktur. Baba yaşasaydı, doğrudan oğlunu karşısına alır ne düşünüyorsa açık açık söylerdi. Annenin oyunları çocukları da başka türlü hilelere sevk eder.</p>
<p>Ali Bey, Mehpeyker’in iç yüzünü öğrenmeye başladıkça annesine karşı sevecenlik hisseder. Eğer babası hayatta olsaydı, büyük ihtimalle bu duygu korku olurdu: <em>“Daha birkaç saat öncesine kadar tapınırcasına sevdiği Mehpeyker’e karşı kalbi şimdi nefretle çarpıyor; biricik sevgili anneciğinin kırılan gönlünü almak ve yaptığı küstahlığı affettirmek için zihninde çareler arıyordu.”</em><a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal-2.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-526 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal-2-264x300.jpg?resize=264%2C300" alt="namik-kemal-2" width="264" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal-2.jpg?resize=264%2C300&amp;ssl=1 264w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/namik-kemal-2.jpg?w=484&amp;ssl=1 484w" sizes="(max-width: 264px) 100vw, 264px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>Namık Kemal</strong>, eserinde elinden geldiğince var olduğu toplumun aksayan yanlarını ele alıp kendince değerlendirir. Ali Bey, bu toplumun karikatürize edilmiş bir tipidir. Zengin bir ailenin çocuğu; babasını kaybettikten sonra kendini kaybeder, olmayacak kadınlara sevdalanır, parasını çarçur eder, annesinin tüm çabalarına rağmen yolundan dönmeyerek kendini ve tüm ailesini maffeder. Romanın genel olarak kırılma noktası Ali Bey’in babasının öldüğü andır. Tüm bu olumsuz olaylar dizisi babanın ölüp Ali Bey’in yetim kaldığı andan itibaren başlar. Bu da gösterir ki babanın varlığı bir aile için olmazsa olmazdır. Bütün musibetleri çocuklarının üzerinden uzaklaştıran baba figürünün kendisidir.</p>
<p>Baba öldükten sonra her şey kötü gidiyor gözükse de tüm bu olumsuzlukların sonucunda Ali Bey doğru yolu bulur. Dönemin romanlarında gözüken eksiklerden de kaynaklı iyi ve kötünün değişmezliği Ali Bey için de geçerliliğini gösterir. Şüphesiz Ali Bey de evlenecek, çocuk sahibi olacak ve kendi yetimliği döneminde yaptığı hataları çocuğunun yapmaması için elinden geleni yapacak, çocuğuna en iyi eğitimi verecek…</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><em><strong>[1]</strong></em></a><em> Namık Kemal, İntibah, 5. b. İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul &#8211; 1984, s. 19.</em></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><em><strong>[2]</strong></em></a><em> İntibah, s. 19.</em></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><em><strong>[3]</strong></em></a><em> İntibah, s. 19.</em></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><em><strong>[4]</strong></em></a><em> İntibah, s. 20.</em></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><em><strong>[5]</strong></em></a><em> İntibah, s. 20.</em></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><em><strong>[6]</strong></em></a><em> İntibah, s. 22.</em></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><em><strong>[7]</strong></em></a><em> İntibah, s. 22.</em></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><em><strong>[8]</strong></em></a><em> İntibah, s. 22.</em></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><em><strong>[9]</strong></em></a><em> İntibah, s. 24.</em></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><em><strong>[10]</strong></em></a><em> İntibah, s. 30.</em></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><em><strong>[11]</strong></em></a><em> İntibah, s. 32.</em></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><em><strong>[12]</strong></em></a><em> İntibah, s. 55.</em></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><em><strong>[13]</strong></em></a><em> İntibah, s. 109.</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><em><strong>[14]</strong></em></a><em> İntibah, s. 93.</em></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><em><strong>[15]</strong></em></a><em> İntibah, s. 116.</em></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><em><strong>[16]</strong></em></a><em> İntibah, s. 101.</em></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><em><strong>[17]</strong></em></a><em> İntibah, s. 108.</em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/intibah-romaninda-yetim-ali-beyin-ruhi-sefaleti/">İntibah Romanında Yetim Ali Bey’in Ruhi Sefaleti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/intibah-romaninda-yetim-ali-beyin-ruhi-sefaleti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">523</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Şeyh Bedreddin&#8217;e Tarihsel Bir Bakış: Serçe Kuşun Sonbaharı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/seyh-bedreddine-tarihsel-bir-bakis-serce-kusun-sonbahari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/seyh-bedreddine-tarihsel-bir-bakis-serce-kusun-sonbahari/#comments</comments>
				<pubDate>Sun, 23 Aug 2015 20:37:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[fetret devri]]></category>
		<category><![CDATA[györgy lukacs]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi roman]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsel roman]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=501</guid>
				<description><![CDATA[<p>György Lukacs, tarihsel romanı kısaca günümüzden geçmişe göz atmak, geçmişi yeniden yorumlamak olarak tanımlar.[1] Bu kısa tanımdan yola çıkarak Yılmaz Karakoyunlu’nun 2010 yılında yayımlanan “Serçe Kuşun Sonbaharı” romanını analiz edeceğiz. Yılmaz Karakoyunlu’ya gelinceye kadar farklı açılardan Şeyh Bedreddin’i ve Karaburun İsyanı’nı ele alan edebi eserler kaleme alındı; ancak roman olarak Şeyh Bedreddin’i ve onun çevresinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/seyh-bedreddine-tarihsel-bir-bakis-serce-kusun-sonbahari/">Şeyh Bedreddin&#8217;e Tarihsel Bir Bakış: Serçe Kuşun Sonbaharı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>György Lukacs, tarihsel romanı kısaca günümüzden geçmişe göz atmak, geçmişi yeniden yorumlamak olarak tanımlar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu kısa tanımdan yola çıkarak Yılmaz Karakoyunlu’nun 2010 yılında yayımlanan “Serçe Kuşun Sonbaharı” romanını analiz edeceğiz.</p>
<p><strong>Yılmaz Karakoyunlu</strong>’ya gelinceye kadar farklı açılardan <strong>Şeyh Bedreddin</strong>’i ve Karaburun İsyanı’nı ele alan edebi eserler kaleme alındı; ancak roman olarak Şeyh Bedreddin’i ve onun çevresinde gelişen olayları konu edinen bu denli bir çalışma olmamıştır. Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı” ile edebiyat dünyasına giren Şeyh Bedreddin, Hilmi Yavuz’un “Bedreddin Üzerine Şiirler” çalışmasıyla kendine daha da fazla itibar kazandırdı. Karakoyunlu, Şeyh Bedreddin’i ve dönemin en önemli siyasi olaylarını, yine bu siyasi olaylarına yön veren kişiler üzerinden kurgusal bir forma sokarak <strong>Serçe Kuşun Sonbaharı</strong> eserinde romanlaştırdı.</p>
<p>Karakoyunlu, okurlarını <em>Serçe Kuşun Sonbaharı</em> romanın ana kahramanı Şeyh Bedreddin’in iç dünyasından başlayarak yakın çevresine, oradan aheste aheste uzağa doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculukta Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal öncülüğünde gerçekleşen Karaburun İsyanını’nı; Memluk sarayındaki hayatı ve Sultan Berkuk’u; Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid ve Timur’un ihtiraslı düşmanlıklarını; Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’da başlayan Fetret Devri’nin sancılarını okuyucu tarihsel olayların gerçekliği ve roman dilinin kurgusallığı ve edebiliğinde hazmetmeye çalışır.</p>
<p><em>Serçe Kuşun Sonbaharı romanı</em>, Prolog ve Epilog bölümleri hariç toplam 21 bölümden oluşur. Karakoyunlu, Bedreddin’in hayat merhalelerini bir serçe kuşun hayatına benzedir ve tüm bölümlere serçe kuşun o bölümde halet-i ruhiyesini temsil edecek bir isim verir.</p>
<p>Romanda tüm bölümlerinde başında bir şiir bulunur. Şiirler Mevlana ve Hilmi Yavuz’a aittir. Hilmi Yavuz’un şiirleri doğrudan Bedreddin Üzerine Şiirler’den alınır. Yalnız bu şiirler öyle gelişigüzel yerleştirilmez. Romanın başından başlayarak Şeyh Bedreddin’in düşüncelerin olgunlaştığı dönem dahil direniş ve isyanın başladığı bölümlere kadar ki şiirler Mevlana’dan seçilir. İsyan ve başkaldırı bölümlerin Hilmi Yavuz’un şiirleri bölüm başında yer alır. Sonunda direniş kırılır, Börklüce, Torlak ve Bedreddin öldürülünce kitabın son bölümü Epilog’da tekrar Mevlana’ya döner. Yazar’ın bu sıralamayı seçmesinin sebebi Mevlana’yı barışın ve maneviyatın sembolü olarak görmesinden olabilir. Durmadan kan aktığı, herkesin savaş halinde olduğu ve gerilimin doruğa çıktığı anlarda olay örgüsüne Hilmi Yavuz’un doğrudan aynı konuyu işleyen şiirleriyle katkı sunarak Mevlana’nın uhrevi dilinden romanı kurtararak maddi boyuta indirir. Çünkü artık hırs, intikam, ihanet vb. duygular kol gezmektedir. Böyle bir kurgusallıkta Mevlana’ya yer vermemek yazarın bilinçli bir tercihidir.</p>
<p><strong>Serçe Kuşun Sonbaharı</strong> romanının kahramanı Şeyh Bedreddin ve diğer tüm ana karakterler yanı başlarındaki kadınların düşünce dünyasında kurgulanır. Buna göre Şeyh Bedreddin Mariye’yle, Sultan Berkuk Melike Şirin ile, Sultan Bayezıt Despina’yla, Timur İdil ve Bibi Hatun’la, Börklüce Mustafa İsabella’yla, Mehmed Çelebi Haseki Sultan’la birlikte vardırlar. Romanda bu kadın kahramanların düşünceleri ve eşleri üzerindeki etkileri son derece belirleyici olur. Karakoyunlu’nun tercihini bu yönde yapması romanın kurgusuna katkı yapmasından ileri gelir. Gerçekte bu kadın kahramanların eşleri üzerinde böyle bir etkiye sahip olup olmadığı bilinmemektedir.</p>
<h2><strong><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/serce-kusun-sonbahari.jpg"><img class="td-modal-image wp-image-502 size-full alignleft" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/serce-kusun-sonbahari.jpg?resize=150%2C240" alt="serce-kusun-sonbahari" width="150" height="240" data-recalc-dims="1" /></a>Serçe Kuşun İlkbaharı</strong></h2>
<p>Simavna Kadısı’nın oğlu Bedreddin, Edirne’de 3. hocası Bayburtlu Ekmeleddin’den aldığı eğitimi de genç yaşında tamamlar. Artık yola çıkmaya hazırdır. Gerçek melamet hırkasını giymek ve tasavvufun sınırlarına girmek için Mısır’a, Şeyh Ahlati’nin yanına gitmek için hazırlıklarını yapar: “Yirmi dört yaşına henüz varmış bir Edirne imbiğiydi. Şeyh Mahmud, Şeyh Feyzullah ve Bayburtlu Ekmeleddin bu imbiğin ateşini körükleyenlerdi.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Bedreddin, Mısır’a vardıktan sonra bir süre Şeyh Ahlati’den eğitim aldıktan sonra Memluk sarayında Sultan Berkuk tarafından şehzade Ferec’e öğretmen olarak tayin edilir. Saraya ilk girişinde bu genç yaşta şehzadeye öğretmen olduğunu öğrenen muhafız komutanının şaşkınlığına şu şekilde cevap verir:</p>
<p><em>“Çok dövdüler bugüne kadar beni… Önce Simavna’da Molla Yusuf, sonra Edirne’de Şeyh Mahmud falakadan geçirdi. Bursa’da Koca Efendi, Konya’da Şeyh Feyzullah imanımı gerip gerip gevşettiler… Daha sonra Bayburtlu Ekmeleddin’in minderini bekledim. Şimdi de Ahlatlı Hüseyin’in eşiğindeyim…”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><strong>[3]</strong></a></em></p>
<p>Bedreddin’in sarayda böylesine önemli bir göreve getirilmesinde şeyhi Ahlati’nin etkisi vardı. Çünkü Şeyh Ahlati, Sultan Berkuk’un da hocası konumundaydı. Bedreddin, Sultan Berkuk ve onun eşi Melike Şirin ile ilk karşılaşmasında gizli bir sınava tabi tutulur. Ders olarak neler okutacağını soran sultana verdiği cevapta nasıl bir birikime ve evrensel bilime sahip olduğunu ispatlar:</p>
<p><em>“Tarih ve felsefe için Yunan’ı okuyacak… Hukuk ve adalet için Roma’yı bilecek… İslamın mana ilmi için Arabi’yi, varlık bahsi için Gazali’yi tanıyacak… Aşk için Mesnevi’yi, maşuk için Tebrizli Şems’i okuyacak… Mana ilminde halkın hakkını, halkın hakkı için Hacı Bektaş’ı öğrenecek… Buna yekpare bütünlüğün ufku diyoruz. Bu bütünlükte hiçbir şey parça değildir. Hiçbir parça da bütünleştiği sanılan yerde yekpareyi yaratmaz…”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a></em></p>
<p>Tüm bunlar gerçekleşirken bir yandan Osmanlı, Avrupa’da zaferden zafere koşmaktadır. Ancak Doğu’da Timur’un Sultan Bayezıd’ın hükümranlığına göz dikmiş harekete geçmek için beklemektedir.</p>
<p>Bedreddin, Sultan Berkuk’un huzurunda olduğu bir vakit şeyhi Ahlati ile fikir alışverişinde bulunur. Tüm bu düşünceler hükmetme ve sultanlık üzerine söylevlerdir. Bahis devletin halkına karşı görevlerine gelindiğin Bedreddin: “Biliyor musunuz Şeyhim! Açtığımız mescitlerin yarısı kadar okul açsaydık şimdi dünyanın parmak ısırdığı bir gücün sahibi olmuştuk. Bilimi köylünün kafasına koyduğumuz gün, saltanatın en güçlü olduğu günü yaşarız…”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Bu konuşmaya bakıldığında günümüzde hala Bedreddin’in 600 yıl öncesinden yaptığı bir tespit geçerliliğini korumakta ve insanlığın önünde bir hedef olarak durmaktadır.</p>
<p>Bedreddin, sarayda geçirdiği bir süreden sonra Sultan Berkuk’un izniyle kendisine ve Şeyh Ahlati’ye birer cariye hediye edilir. Bu cariyeler ikiz kardeştir. Cazibe, Bedreddin’in hizmetine; Mariye, Şeyh Ahlati’nin hizmetine verilir. Cazibe’nin kendisine köle olarak hediye edilmesi Bedreddin’in hoşuna gitmez. Cazibe’nin eve geldiği ilk gece Bedreddin ona: “Ne sen benim kölemsin, ne de ben senin efendin… Eşitiz… İçinden geçenlerin hepsini kullan…”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> der ve ilk gecelerin sabahında Bedreddin Cazibe’yi karısı ilan eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Daha sonra Cazibe’den bir çocuğu olur. Bu süreçte Bedreddin Mariye ile de yakınlaşır. Çünkü Mariye’de Şeyh Ahlati’nin terbiyesi ve Bedreddin’in daha önce tatmadığı bir tasavvufi derinlik vardır. Bedreddin bu tasavvufi derinliğe hayran olur. Cazibe, çocuklarının doğumundan bir süre sonra hastalanarak ölür. Cazibe’nin ölümünün ardından Bedreddin ve Mariye daha da yakınlaşır. Diğer yandan Şeyh Ahlati’nin yaşlılığı da hastalığı da ilerler. Bu süreçte Şey Ahlati Bedreddin’e, Bedreddin de Şeyh Ahlati’ye sığınır. İkisi arasındaki muhabbet o kadar güçlenir ki, halvete girip günlerce çıkmadıkları olur.</p>
<p>Memluk sarayında bunlar yaşanırken Karaburun’da Börklüce, eşitlik ve adalet için halka tebliğde bulunur:</p>
<p><em>“Sofranı sen donatacaksın. Senin emeğin yetmezse, biz donatacağız. Emeğin eğer senin sofranı çaresiz bırakıyorsa, benim, onun, ötekinin emekleri birleşecek. Sen, sen olmaktan çıkıp biz olacaksın. Biz de, biz olarak birleşip sen olacağız…”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><strong>[8]</strong></a></em></p>
<p>Yaşı bir pazarcı kadının Börklüce Mustafa’ya cevabı şu şekilde olur: “Bir şeylerin değişmesi lazım Börklüce… Ama nasıl? Asıl sıkıntı burada… Eğer bir şeyin vakti gelmemişse, nasıl değişeceği bilinmez. Vakti gelince de neleri götüreceği bilinmez.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Yaşlı pazarcı bu kadının düşüncesi durumu özetler nitelikteydi. Halk henüz Börklüce’nin düşüncelerine hazır değildir. Bunun biraz daha bekleyip Şeyh Bedreddin gibi güçlü bir sesin onları peşinden sürüklemesi gerekecekti. Tabi bu sürükleyişin nelere mal olacağı da meçhuldü.</p>
<p>Tire’de ise Torlak Kemal diye nam salmış Samuel çocukluk arkadaşı Aron’u ziyaret eder. Torlak Kemal aslen Yahudi bir ailenin çocuğu iken daha sonra İslam’ı seçip hak ve eşitlik için verdiği mücadele nam salar. Aron ise, Torlak Kemal’in çocukluk arkadaşıdır. Şimdilerde bir sinagogun hahamıdır. Her ikisi de dertleşmelerinde insanın insana olan kulluğundan yakınarak insanların bu denli haksızlıklara karşı içlerinde kopan fırtınaları nasıl olur da gizleyebildiklerini düşünmektedirler.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Karaburun’da bunlar yaşanırken ordusunun çadırgahında Timur, Bayezıd’ı nasıl alt edeceğinin planlarını yapmaktadır. Karakoyunlu burada biraz da Timur’un insani tarafı üzerine eğilmeyi uygun bulur. Timur, on yıllarca eşi olan Bibi Hatun’a müthiş bir saygı besler: “Bibi Hatun! Canımın can damarı… Her şeyim… Anam, babam,, sevgilim… Efendim…”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Bibi Hatun ise, kocasına ve hakanına hürmet duyar ve kendi elleriyle İdil adında genç bir kızı sunar. İdil, geldiği ovanın ismini alan genç ve oldukça akıllı bir kızdır. Kısa sürede Timur’un yanından ayırmadığı birisi olur.</p>
<p>Timur, bir yandan da kendi iç hesaplaşması içindedir. Bugüne kadar yanlışlarını yüzüne karşı söyleyen hiç kimse çıkmamıştır. O yüzden dalkavuklardan nefret etmektedir. Yüzüne hatasını söyleyen olmadığı için de her hareketinin doğru olduğuna inanır. Yazar, Timur’un tüm hayallerini süsleyen iki şeyden bahseder: “Birincisi kumral dediği Bağdat, diğeri Yeşil dediği Bursa idi…”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Bağdat da Memluk sultanı Berkuk, Bursa’da ise Osmanlı sultanı Bayezıd hüküm sürmekteydi. O yüzden Timur gece gündüz demeden bu iki hedefi yok etmek için hazırlıklar yapar. Ordusuna emirler verir ve doğru zamanın gelmesini bekler.</p>
<p>Diğer bir yandan Bayezıd ise, çocuklarının hırsını görerek hepsine yetecek toprak bırakmak için Avrupa’yı fethetmek ister ama arkasından Timur tehlikesinin yaklaştığını hisseder. Timur’un Osmanlı’yı tehdit etmesi Bayezıd’ın sinirleri iyice gerer. Böyle zamanlarda Bayezıd’ın yardımına Despina yetişir. Despina, aklı ve ihtişamıyla Bayezıd’ı etkilemesini çok iyi bilir.</p>
<p>Bayezıd, yaklaşan Timur tehlikesine karşılık yeniçerileri hazırlıklı tutmak için onları ziyaret ederek Ganimet Kanunu’nun devam edeceğini söyler. Bir de müjde vererek Devşirme sisteminin ocağın esası olduğunu müjdeler. Bayezıd, askerlerine hedef olarak İstanbul’un fethini gösterir ve son olarak asıl meseleyi söyler: “Doğu’da Timur, Anadolu’ya yaklaşmıştır. Yönü artık Osmanlı’ya dönüktür. Ya başı bugünden ezilir, ya da boyun eğilir.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Bu son söz Osmanlı ordusunun savaş hazırlığı anlamına gelmektedir.</p>
<h3><strong>Serçe Kuşun İlk Vuslatı ve Gonca Keyfi</strong></h3>
<p>Bedreddin, Şeyh Ahlati’nin tedrisatından geçerken bir yandan da Mariye’nin tasavvufi derinliğinin içerisine girmeye başlar. Aradan belli bir süre geçtikten sonra fıkıhta tüm İslam aleminin tanıdığı ve kabul gördüğü Bedreddin kitaplarının tamamını Nil Nehri’ne atarak fıkhın köşeli sınırlarından sıyrılır ve kendini tasavvufun uçsuz bucaksız evrenine bırakır.</p>
<p><em>“Bedreddin, konağın bütün hizmetlilerini odasına çağırmış, bu güne kadar sahip olduğu kitapları küfelere doldurup Nil’in kenarına getirtmişti. Hiçbir ayrım yapmaksızın hepsini nehrin sularına bırakıyordu. Birikimindeki derinliği sığlaştıran bir kahır çekişiydi. Kitaplarını atmakla içindeki yanlışlığın raflarını boşaltıyordu. Babasıyla başlayan, sonra bütün ders gördüğü hocaların yardımıyla genişleyen fıkıh ilminin vahalarından vazgeçip yeni bir tedrisat rahlesinin önüne oturmaya karar vermişti.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><strong>[14]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Bedreddin, çocukluğundan beri aldığı tüm eğitiminin ardından akıl yoluyla ancak belli bir seviyeye kadar ulaşılabileceğini anlar. Mertebelerden mertebeye yükselen Bedreddin, artık bir sevdanın peşine düşmüştü. Bu sevda, içini yakıp kavuran tasavvuf idi.</p>
<p>Bir yandan ise Ege’de Erythrai, Urla ve Çeşme üçgeninin kapsadığı alanda bir mücadele filiz vermeye başlar. Bu üçgende Cenevizli Maona şirketi hüküm sürer. Maona şirketi bu bölgede çıkarılan madenleri mavnalarla Avrupa’ya taşır. Maona şirketi, bu bölgede her ailenin üzerinden tasarruf hakkına sahiptir, kahya ağaları ve izbandutlarıyla bölgede hakimiyetini perçinleştirir.</p>
<p>İşçiler, gece gündüz demeden Maona şirketi için maden çıkarır, daha sonra çıkardıkları madenleri sahile mavnalara taşırlar. Bunun karşılığında ailelerine yetecek kadar bile kazanç elde edemezler. Bir de bu yetmez gibi devamlı hakarete, kötü muameleye ve haksızlığa uğrarlar. Manisa tarafında Torlak Kemal, Karaburun’da ise Börklüce Mustafa’nın adı yavaş yavaş çevre yerleşkelere yayılır. Bu isimler başka bir ağızdan konuşurlar: Hak derler, adalet derler, eşitlik derler ve işçilerin hep birlikte çalışıp hep birlikte yiyeceği bir düzenden bahsederler. Börklüce, düşüncelerini her daim irşad eder:</p>
<p><em>“Siz çalışmazsanız kim çıkarır bu madenleri? Kim taşır sırtında bu tozu toprağı? Kim çeker bu kürekleri… Kim boşaltır bu yükü?”</em></p>
<p><em>Bilin ki, siz katlandıkça bu hal böyle sürüp gidecek. Hakkınızı arayan cesaret içinizde yoksa birleşin. Birlikte kaldırın kollarınızı havaya… Birlikte asılın küreklere… Eğer birisi hakkınızı el koymak isterse, birlikte yapışın gırtlağına…</em></p>
<p><em>Korkarsanız, ezilirsiniz…”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><strong>[15]</strong></a></em></p>
<h3><strong>Serçem Kuşun İlk Feryadı</strong></h3>
<p>Bedreddin, Mariye ile sohbetlerinde fıkhı sorgular. Mariye: “Tanrı iradesi yanlış yorumlanan bir değerdir. Tanrı’nın gerçek iradesi, bir varlığın özünde olanı ortaya çıkarmaktır. Bu Tanrı’nın gerçeği istemesinden başka bir şey değildir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> dediğinde Bedreddin: “Acaba fıkıh ile tasavvuf, İslam’ın özünde bir çelişki miydi?”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> diye kendi kendine sorar.</p>
<p>Mariye, uzun bir muhabbetten sonra Bedreddin’ son darbeyi vurarak din ve fıkha dair bildiği her şeyi altüst ederek “Sırrı-ı hakikat”ı açıklar:</p>
<p><em>“Bütün dünya malları, insanların ortaklaşa yararlanması içindir. Yeryüzü bu yararlanmanın bereket tarlasıdır. Gerçekten bölünmüş toprak parçaları yoktur. İnsanoğlu doğanın düzenini kendisi için böldü. Çünkü doğan, yaşayan ve ölen sadece insandır. İnsan bu hırsla doğanın nimetini kendine alır, külfetini başkasına bırakır. Doğumla başlayan hayat, sonu biline bir maceradır ve değişmez. Mutlaka ölümle sona erer. Ruh, bedenden ayrı, bağımsız varlık değildir. Beden, vakti gelince direnemez ve göçer. Beden göçerken eşini de götürür. O zaman ruh da göçer. Ve hüküm tamamlanır. Çünkü ruhun, beden dışında kendine has hiçbir hayatı yoktur. Özelliği de olmaz.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><strong>[18]</strong></a></em></p>
<p>Mariye, tüm ayrıksı düşüncelerinden sonra tek bir cümleyle görüşlerini özetler: “Bütün manevi varlıklar, insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Gerçek olan insandır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Bu özet cümle, Mariye’nin maneviyatı başka bir boyuta taşıması olur. Ona göre gerçek olan yalnızca insandır. İnsanın dışında yer alan tüm uhrevi bilinenler insan düşüncesinin bir ürünüdür. Bu haliyle Mariye’nin düşüncesi maddeci bir düşüncedir.</p>
<h3><strong>Serçe Kuşun Gönül Vakti</strong></h3>
<p>Timur, Bayezıd’ın hükümdarlığa son vermek adına önünde engel olarak gördüğü Memluk Sultan’ı Berkuk’a karşı savaş açar. Memluk ordusu büyük bir bozguna uğrar. Sultan Berkuk, canını zor kurtarır. İlk fırsatını bulduğu anda savaş alanından kaçar ve Kahire’ye doğru yola çıkar. Timur ise, Berkuk’u elinden kaçırdığı için çok kızgındı. Bir yandan savaşı kazanmanın gururu, diğer yandan da Berkuk’u yakalayıp Memlukluları tamamen ortadan kaldırma fırsatını elinden kaçırmanın kızgınlığını yaşar. Önünde iki ihtimal vardır: Ya Berkuk’un peşine düşüp Kahire’yi kuşatır ya da Osmanlı’nın üzerine yürür. Timur, bu ihtimallerden asıl gönlünde olanı, Osmanlı’nın üzerine yürümeyi tercih eder. Bu görevi komutanı Ahmed Mirza’ya verir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Şeyh Ahlati, Memlukların Timur karşısında tarümar edildiği zamanlarda hastalanır ve yatağa düşer. Hasta yatağında en çok görmek istediği kişi aklına ve gönlünün aydınlığına hayran olduğu Bedreddin’dir. Yine Bedreddin’i yanına çağırdığı bir vakit ona Tebriz’e giderek Timur’la konuşmasını söyler. Çünkü Şeyh Ahlati, Timur’un hırsını görür ve bu hırsın Anadolu medeniyetini yok edeceğini bilir. Bayezıd’ın gözü Avrupa’da olduğu için Timur’’a karşı zafer elde edemeyeceğine inanır. Şey Ahlati, Bedreddin’e:</p>
<p><em>“Hazırlanın ve lütfen Tebriz’e gidin. Timur’a anlatın ki, Anadolu bir medeniyet bahçesidir. Korunması gerekir. Ama onun ruhunda Cengiz Han özentisi var… Yakarak, yıkarak vardığı hiçbir topraktan hayır gelmez.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><strong>[21]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Ahlati, “Anadolu bir medeniyet bahçesidir.” derken yalnızca İslam ve Türk medeniyetinden bahsetmez. Bahsettiği tüm dinler ve kültürlerin beşiği durumunda olan Anadolu medeniyetidir.</p>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-503 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu.jpg?resize=300%2C350" alt="yilmaz-karakoyunlu" width="300" height="350" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu.jpg?resize=257%2C300&amp;ssl=1 257w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<h3><strong>Serçe Kuşun Cengi</strong></h3>
<p>Memluk ordusunu yenilgiye uğratan Timur, Ankara’da Bayezıd’ın ordusunu da bozguna uğratır. Üstelik Sultan Berkuk’u elinden kaçırdığı için kızgın olan Timur’u bu kızgınlığını tamamen unutturan bir gelişme yaşanır. Savaş sırasında Timur’un askerleri Bayezıd ve şehzadelerini ele geçirir. Bununla yetinmeyip komutanı Ahmed Mirza Bursa’ya kadar ilerleyip Despina’yı da esir alarak Timur’a getirir. Bayezıd’ı ibret-i alem olsun diye kafese kapatıp şehir şehir dolaştırmaya başlarlar. Ancak halkın gözünde savaşın kaybedilmesinden çok Timur’un Despina’nın iffetine dokunup dokunmayacağına dair büyük bir endişe vardır. Çünkü bu kalleşlik gerçekleşirse Osmanlı’nın gururu fena halde incinecektir.</p>
<p>Osmanlı, tam anlamıyla bir bozguna uğrarken Manisa’da gittikçe güçlenen Torlak Kemal ve Karaburun ve Tire bölgesinde taraftar toplayan Börklüce Mustafa bir araya gelirler. Osmanlı’nın bu dağınık durumundan da yararlanıp fikirlerini halka tebliğ etmeyi hızlandırırlar. Bir yandan da Osmanlı’nın gidişatını tartışırlar. Börlüce:</p>
<p><em>“Asıl önemlisi Timur’un eski beylikleri tekrar başa geçirmesidir. Bu da yetmez. Dört şehzadenin dördü de alır başını giderse Osmanlı tam dört hünkarlı dört ufak yem olur…       “<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><strong>[22]</strong></a></em></p>
<p>Torlak Kemal ise daha çok bu durumdan nasıl bir yol çizerek halkın lehine bir sonuca çıkacakları ile ilgileniyordu. Börlüce işin biraz daha insani tarafına bakarken Torlak, stratejik yanları ile de ilgileniyordu. Torlak, kendi görüşlerinin halk tarafından ne kadar kabul görürse görsün mutlaka peşinden gidilecek bir lidere ihtiyaç olduğunu belirtiyordu: “Ne sen, ne ben bu halkı sürükleyip götürebiliriz. Bize yol gösterecek birine muhtacız.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Bu düşünceyle kendilerinin, özellikle Börklüce’nin bu önderliği taşıyamayacağını ifade eder. Zaten kendisinin böyle bir iddiası da yoktur; ancak Börklüce tam anlamıyla bir halk önderi olmaya adaydır.</p>
<p>Osmanlı’da bunlar yaşanırken sultan Berkuk, kaybettiği savaştan sonra bir daha kendini toparlayamaz ve kısa süre sonra vefat eder. Oğlu, yani Şeyh Bedreddin’in öğrencisi Ferec tahta geçer.</p>
<p>Börklüce ve Torlak’ın tahmin ettiği üzere Osmanlı’da dört şehzade arasında taht kavgaları başlar. Edirne’yi elinde tutan Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi arasındaki savaş Musa Çelebi tarafından kazanılır. Osmanlı için Bursa ile birlikte en önemli iki kentinden birisi olan Edirne’de artık Musa Çelebi hüküm sürecektir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>Sadece şehzadelerin taht kavgalarıyla Osmanlı’daki fetret bitmez. Bir yandan Karaman, Germiyan, Aydın, Saruhan ve Menteşe Beylikleri yeniden kurulur. Bu durum Anadolu’daki Türk birliğini darmadağın eder ve kardeşler arasında nifakı daha da körükler.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p>Tüm bu karışıklıklar yaşanırken Şeyh Bedreddin Şeyhinin isteği üzerine Tebriz’e gider. Burada seferden dönen Timur’u bekler. Timur şehre girdiğinde tüm ulema el pençe divan hizaya geçer. Yalnız arkalarda bir kişi dimdik, eğilip bükülmeden ayakta bekler. Timur, bu farklılığı görür ve adını sorar. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin kendisini tanıtır. Timur, kendisinin namını işittiğini belirtir. Akşamleyin ise tüm ulema sınıfı Timur’un sofrasına konuk olmak istediklerini iletirler. Timur ise, yalnızca Bedreddin’in gelmesinin yeterli olacağını belirterek Bedreddin’in hem İslam dünyasındaki önemini, hem de Timur’da bıraktığı etkiyi kanıtlar.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Timur, Bedreddin’e öncelikle Despina’ya onur kırıcı bir davranışta bulunmadığını anlatır. Çıkan dedikoduların kendisini de çok üzdüğünü belirtir. Ayrıca Bedreddin’den kendisiyle birlikte kalmasını ve kendisine büyük hürmet duyulacağını belirtir. Şeyh Bedreddin, teklifi nazikçe geri çevirir. Timur, Bedreddin’e:</p>
<p>“Dilediğin an, dilediğin yöne dön. İstediğin yere var, istediğini yap. Eğer bir gün şu ihtiyara bir himmetin olsun istersen hemen dön. Seni başında taşıyacak bir gönül tahtı olduğunu unutma…”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<h3><strong>Serçe Kuşun İkinci Siyahı</strong></h3>
<p>Şey Bedreddin ilk acısını eşi Cazibe’nin ölümüyle yaşarken ikici acısını da gölgesine sığındığı Şeyh Ahlati ile yaşar. Şeyh Ahlati’nin ölümü herkeste olduğu gibi Şeyh Ahlati’de de derin bir üzüntü yaratır. Üstelik Şeyh Ahlati’nin ölümü Bedreddin’e daha ağır bir sorumluluk yükler. Artık Ahlati tarikatının şeyhi Bedreddin’dir. Şeyh Ahlati, ölmeden önce Mariye’yi Bedreddin’e, Bedreddin’i Mariye’ye emanet eder. Bu son konuşmasında tüm dervişlerini toplar ve halifesin Bedreddin olduğunu açıklar: “Halifem Şeyh Bedreddin’dir… Bundan böyle dediğim her şey, size ondan gelecektir…”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>Şeyh Ahlati’nin ölümü yalnızca Mısır’da etki yaratmaz. Tire’de giriştikleri mücadelede mevziler elde eden Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’da büyük bir hüzün yaratır. Bu iki halk önderi de itikat olarak Ahlati’ye bağlı kişilerdir. Artık bu iki kişinin kaderleri Şeyh Bedreddin ile birleşme yolunda bir adım daha atılmış olur. Çünkü bağlı bulundukları tarikatın şeyhi Bedreddin olur.</p>
<h3><strong>Serçe Kuşun Bu Göç Vakti</strong></h3>
<p>Şeyh Bedreddin, Mısır ve Tebriz’in ardından Ahlati tarikatının şeyhi olarak dağılmaya yüz tutmuş Anadolu’ya gelir. Şeyhinin medeniyet bahçesi dediği Anadolu’da kendisini yeni çağıran bir gizil kuvvet vardır. İsyan bayrağının açılıp oldukça mevzi kazandığı Tire’ye Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in davetiyle gider. Yanında Mariye vardır. Tire halkı, Şeyh Bedreddin’in gelişini ilahi bir durum olarak algılar. Karakoyunlu bu durumu şu şekilde ifade eder:</p>
<p><em>“O gün Tire’de meraklı bir bekleyişin sabrı vardı. Kentin talihi yaver gitmiş ve günlerdir süren yağmur bıçakla kesilmiş gibi durmuştu. Bu itibarlı durum, Şeyh Bedreddin’in gelişini kutsayan bir tanrısal lütuf olarak yorumlanmıştı.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><strong>[29]</strong></a></em></p>
<p>Börklüce’nin Şey Bedreddin’e ilk tutkusu İznik’te başlar. Daha önce Şeyh Bedreddin’in ruhunun derinliklerinde adalet ahlaki ve eşitlik terbiyesi olduğunu fark edip meftumu olur. Börklüce, bir mürid terbiyesiyle Şeyh Bedreddin’e bağlanır. Börklüce’nin Ege coğrafyasında anlattığı her şey Şeyh Bedreddin’den aldığı feyzin sonucudur. Halk ise, peygamberi bir dille Börklüce Mustafa tarafından kendilerine tebliğ edilenlerin arkasından gitmeye başlar:</p>
<p><em>“İznik’ten Aydın’a geldiğinde yüreğinde ve zihninde bir heybetli Bedreddin getirmişti. Börklüce Mustafa kadar, söyledikleriyle tesir yaratan bir kimse görülmemişti. Bedreddin’in İznik derslerini, kendi ruhunun ilaveleriyle zenginleştirerek Aydın ilinin köylerinde aktarıyordu. Aydın’da Yahudiler; Urla’da, Karaburun’da, Sakız’da Rumlar ve Müslümanlar, adeta bir peygamber ardına düşmüş gibi Börklüce’nin arkasında gidiyorlardı.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><strong>[30]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Bedreddin, gece Börklüce’nin evine konuk olur. Konuşmalarında emeğin ilahi değil, insana yakışan en değerli varlık olduğunu söyler. Toprağın ise, Tanrı’nın verdiği bir nimet olduğunu belirterek insanların neden buna sahip olmak için zorladığını sorgulayarak birlikte üretip birlikte yemenin gerekliliğinden bahseder. Bu sözleriyle Börklüce Mustafa’nın iltifatını bir kat daha kazanmış olur.</p>
<p>Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa Tire’den sonra Sakız’a geçeler. Sakız meydanında mahşeri bir kalabalık vardır. Çünkü Maona şirketiyle yıllık anlaşma yapılmaktadır. Tüm Sakızlılar şirketin ağasının elini öperek üç kuruş karşılığı açlık fermanlarına imza atmaktadırlar. Böyle bir ortamda Bedreddin, Mariye, Börklüce ve Torlak Kemal meydana varır. Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa atılan imzalara engel oldular. Önce Börklüce Mustafa konuştu:</p>
<p><em>“Hiç kimse başkasını fakirleştirmeden zenginleşemez. Bunu görmezlikten gelmek insan izzetine aykırıdır. Dinleyin ve belleyin. Yârin yanağından başka her şeyimiz ortaktır.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><strong>[31]</strong></a></em></p>
<p>Daha sonra kürsüye Şey Bedreddin çıkar ve hayatında ilk kez bu kadar kalabalık bir topluluğa hitap eder:</p>
<p><em>“Ağa dediğin tanımında mekanın ve zamanın farkı yoktur. İster dağda vurduğun geyik, ister denizde tuttuğun balık, ister tarlada biçtiğin buğday, ister örste dövdüğün demir olsun; hepsinin verdiği imkanlar senin verdiğinin karşılığıdır… Böyle olunca anlarsın ki, yaratılanın sırları emekte gizlidir… Sen emeğine saygı duyarsan, o sana daha çok saygı duyar. Emek artık senin için kutsallaşır.”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><strong>[32]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Bedreddin, bu konuşmasıyla insanları emekleri için mücadele etmeye çağırmış olur. Artık halkın sonuna kadar arkalarında yürüyecekleri saygın bir önderleri ortaya çıkar. Börlüce ve Torlak’ın mücadeleci ruhlarının yanında Şeyh Bedreddin’in itikadi ve alimliği halk hareketi oluşturmak için yeterli unsur gibi gözükmektedir. En azından Torlak Kemal buna inanmaktadır. Torlak Kemal, Börklüce’ye halk hareketini yönetebilmek adına kendilerinin Şeyh Bedreddin’in ardına düşmeleri gerektiği bahsini açar. Her iki yoldaş da Bedreddin’de bekledikleri büyük mücadele azmini görmezler; ancak halkın ona nasıl gıpta ile baktığını da gözlerinde kaçırmazlar. Börklüce’nin eşi İsabella, kendilerinin bunca cefayı çektikten sonra Şeyh Bedreddin’i lider olarak kabul etmelerini istemez. Ancak Torlak Kemal: “Bugün meydandakilere baktım. Bizi dinleyen de azdı, anlayan da… Fakat o üç cümle söyledi herkes kulak kesilip dinledi. Öyleyse fikir bizim olsa bile önderimiz o olmalı…”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> diyerek fikrini açıklar. Börklüce Mustafa da Torlak’a katılır “Halk artık bizi değil onu işin önderi sayar. O yürüdükçe asıl yürüyen biz oluruz… Milletin şifa bulmaz derdi çok. Ama yolunu gösterecek adamı yok. Bedreddin bu işin biçilmiş kaftanıdır.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a> der ve artık Ege diyarının emekten yana halk hareketinin fikirsel önderi Şeyh Bedreddin olur.</p>
<h3><strong>Serçe Kuşun Teshil’i</strong></h3>
<p>Şeyh Bedreddin, Ege’den ayrıldıktan sonra Sultan Musa Çelebi’ye merkez olan Edirne’ye döner. Yıllar önce Edirne’den ayrılırken sıradan bir insan olan Bedreddin, geriye döndüğünde tüm İslam dünyasında müritleri olan bir tarikatın itibarlı genç lideri olarak geri döner. Sultan Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin büyük bir saygıyla karşılar. Saygıyla da yetinmeyip Şey Bedreddin’i Kazaskerlik payesiyle taçlandırır. Sultan Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin’i ilk gördüğünde konuşmasına izin vermeden doğrudan düşüncesini belirtir:</p>
<p><em>“İstedik ki Şeyhimiz Bedreddin Hazretleri memleketimizin nizamında hukukun hakkını versin. İlmiyle, irfanıyla bizi haksız olmaktan korusun. Şeyhimiz, efendimiz, artık devletimizin Kazaskeridir…”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><strong>[35]</strong></a></em></p>
<p>Sultan Musa Çelebi, daha sonra kadıların tayinin de Şeyh Bedreddin’in elinde olduğunu belirterek Şeyh Bedreddin’in iyiden iyiceye şaşırttı. Bu ikinci yetkiden sonra Şeyh Bedreddin, işin ciddiyetini daha da kavrayarak adalet kavramının en büyük düşmanın keyfilik olduğunu belirtir. Buna ek olarak en büyük tehlikenin de Sultan’ın keyfinin en büyük tehlike olduğunu belirterek bunu engelleyecek yegane çare sağlam bir nizam olduğunu belirtir. Bunun da yolu bu sağlam nizamın hükümlerinin yazılı hale getirilmesidir. Herkesin huzurunda belirttiği düşüncelerinin ardından yazar tarafından Şeyh Bedreddin’in ruh dünyası şu şekilde tarif edilir:</p>
<p><em>“Bedreddin’in ruhu rahattı. Rumeli’de kurulan Osmanlı Devleti’nin yeni yönetiminde yeni düzene ihtiyaç olduğunu biliyordu. Bunu halkın huzurunda Sultan’a, Sultan’ın huzurunda da halka söylemişti. Artık halk da, Sultan da bu devletin teşkilata, bu teşkilatın da nizama ihtiyacı olduğunu öğrenmişti. Bedreddin, bu ihtiyacın hükümlerini yazacaktı.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><strong>[36]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Bedreddin, aldığı görevi yerine getirmek adına hemen işe koyulur. Bu amaçla “Teshil”i yazmaya başlar. “Teshil,  İslam’da devletin ilk teşkilat-ı esasiyesi olacaktır.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a> Şeyh Bedreddin’in düşüncesine göre “Teshil” kolaylık olacaktır. Bu sayede devletin işleri daha da kolaylaşacaktır.</p>
<p>Şeyh Bedreddin, Edirne’ye varıp vaazlarını verirken bir toplantı da Börklüce Mustafa’yı da görür. Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ile aldığı karar sonucunda Şeyh Bedreddin’in peşinden gider. Böylece halk da onların peşinden gelecektir. Aynı toplantıda Şeyh Bedreddin bir ilk yaparak dışarda bekleyen kadınları içeri alır ve vaazını kadın erkek karışık bir topluluğa verir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a></p>
<p>Şeyh Bedreddin’in bu iyi günleri çok uzun sürmedi. Mehmet Çelebi ile giriştiği harbi kaybeden Musa Çelebi esir düşer ve Edirne Mehmet Çelebi’nin eline geçer. Bu son savaşla birlikte taht kavgasına düşen dört şehzadeden üçüncüsün ölümüyle biter. Artık Fetret Devri kapanır ve Osmanlı’da tek sultan Mehmet Çelebi olur.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></p>
<p>Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi’den aldığı görevle yazdığı Teshil’i Mehmet Çelebi’ye teslim eder ancak Mehmet Çelebi buna pek aldırış etmez. Üstelik Şeyh Bedreddin’i lütuf gibi gözüken İznik’e sürgüne göndermeye karar verir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> Tam bu zamanlara denk gelen bir gün Börklüce Mustafa, üç adet badem çaldı diye ağanın adamları tarafından öldürülen bir çocuğun acısıyla kızgın bir halk kitlesine kendi yazdığı “Tasvirü’l-Kulûb”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a>un önsözünü özetleyerek Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerden oluşan topluluğu etkiler. Yanı başında eşi İsabella, bir yanda Torlak Kemal vardır. Edirne halkı suspus olmuş Börklüce’yi dinlemektedir. Tam bu anda Şeyh Bedreddin de oradadır. Tabi, Mehmet Çelebi’nin hafiyeleri de oradadır. Şeyh Bedreddin, Börklüce’nin söyleyeceklerini can kulağı ile dinler:</p>
<p><em>“Köylüler! Irgatlar! İşçiler! Osmanlı’nın yoksul dervişleri…</em></p>
<p><em>Adalet sadece Allah’ın takdirine bırakılamaz. Eğer hüküm sizin saf vicdanınızda varlığını hissettiriyorsa ona adalet denmez.</em></p>
<p><em>Eğer her şey Allah’ın adaletine kalıyorsa, mülkün adaleti ne işe yarıyor?</em></p>
<p><em>Ektiğin toprak senindir.</em></p>
<p><em>Diktiğin ağaç senindir! İçtiğin su senin…</em></p>
<p><em>Toprağın da, suyun da, denizin sahibi sensin… Benim… O… Toprakta, suda, havada hepimizin ortaklığı var. Ortaklığa bizden başka kimsenin sahipliği yoktur. Göz koyan olursa hakkımızı korumak için birlikteyiz. Devlet bile el süremez. Devletli dediğin ise hiç süremez…</em></p>
<p><em>Ezilmiş insanın cinsiyeti yoktur. Kadını da erkeği de çalıştığını kölesi olur. Bu yetmez, nafakasız kalmış çocukları da köle sayılır. Bu da yetmez; takatsiz anası, çaresiz babası da köledir. Köle olanın düşüncesinde merhamet varsa, çare yoktur.</em></p>
<p><em>Alnınızın terini alın. Almanıza engel olanların ne atlısı, ne yasası gözünüzü korkutmasın…</em></p>
<p><em>Yârin yanağından başka her şey ortaktır…”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><strong>[42]</strong></a></em></p>
<p>Börklüce Mustafa’nın bu nutku, Edirne’de Mehmet Çelebi’ye karşı açılan isyan bayrağının ilk vakıasıdır. Sonrasında Börklüce ve Torlak Kemal arkalarına Şeyh Bedreddin’in fikirsel ve ruhani desteğini de alarak Ege’ye dönerler ve geniş halk yığınları üzerinde örgütlemeye başlarlar. Şeyh Bedreddin ise İznik’e sürgün edilir. Ancak bir yandan gözü kulağı Börklüce ve Torlak’tadır. Yurdun birçok yerinden Şeyh Bedreddin’e bağlılık mesajları gelir. Osmanlı’nın merkezi Edirne’de pek çok kişi Şeyh Bedreddin’in Edirne’ye gelerek Osmanlı tahtına oturmasını ister.</p>
<h3><strong>Serçe Kuşun Sonbaharı</strong></h3>
<p><em>“Bedreddin artık eski Bedreddin değildi. Hakça bir düzen kurmak için Osmanlı tahtına oturma niyetindeydi. Musa Çelebi’yi görmüştü. Şimdi önünde Mehmet Çelebi vardı. Geriye dönüp baktığında Berkuk karşısında gayretli bir kölenin sultan oluşundaki azim ve ısrar vardı. Hafızası, Timur’un zengin ve haşin hatıralarıyla yüklüydü. Hepsini bir tahtın başına getiren farklı nedenler vardı.”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><strong>[43]</strong></a></em></p>
<p>Şeyh Bedreddin, çok güçlü hissediyordu kendini. Neden tahta oturmasın ki? Üstelik hakça bir düzen istiyordu ve onun peşinden gelen Börklüce ve Torlak gibi halk için canını feda edecek insanlar vardır. Mariye de Şeyh Bedreddin’e hak verir: “Aklınızdan geçen devletin düzenini kurmanız için Osmanlı’nın tahtında olmalısınız. İki kolunuz var. Sağınızda Börklüce, solunuzda Torlak Kemal… Ve onların hükmettikleri var… Sayıları on bini aşmış diyorlar…”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a> Ancak Mariye, Bedreddin’e göre daha stratejik düşünür. Şeyh Bedreddin’in fiilen savaşa katılmasını istemez ve başkalarının başlatacağı savaşta kazanmak kesinleşinceye kadar doğrudan savaşa müdahil olunmasını istemez. Tabi, başkaları diye bahsettiği kişiler Börlüce, Torlak ve onların taraftarlarıdır. Mariye’ye göre önce Börklüce başkaldırmalı, sonra Torlak Kemal ve en son Şeyh Bedreddin hareket geçmelidir. Üç koldan Edirne’ye yürüdüklerinde hedeflerine ulaşacaklarına inanır ve Şeyh Bedreddin’i de inandırır. Çünkü Şeyh Bedreddin’e kalsa Edirne’de gördüğü kötü muamelenin de etkisiyle bir an önce isyanı başlatıp başına geçmek ister.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p>Sultan Mehmet Çelebi, yurdun dört bir yanından aldığı haberlerden dolayı uykusuz geçeler geçirmektedir. Manisa’da Torlak Kemal, Aydın’da Börklüce Mustafa etrafına topladıkları binlerce kişilik orduyla Sultan’ın üstlerine gönderdiği iki orduyu da yenilgiye uğratır. İskender Paşa ve Timurtaşzade Ali Bey’in ordusunu perişan eden Börklüce’nin namı tüm Anadolu ve Rumeli’ye yayılır. Ülkenin her yerinde Manisa ve Aydın’dan gelecek habere umut bağlamış durumdadır. Bu durumun farkında olan Sultan Mehmet Çelebi, halkın Edirne’deki saraydan ümidini kestiğini anlar ve bu duruma bir nihayet vermek gerektiğini düşünür. Oğlu Şehzade Murat’ı ve tüm savaşlarda onun yanında olan Osmanlı’nın en güçlü paşası Sadrazam Bayezıd Paşa’yı yanına çağırır ve Ege’ye başkaldıranların üstüne birlikte bir sefer düzenlemelerini ister. Yazar, Sultan’ın kabusu dediği durumu şu şekilde tanımlar:</p>
<p><em>“Neydi bu kabus?</em></p>
<p><em>Eziyet ve haksızlıktan bıkmış dört bin kişilik silahlı fakirin fukaranın kulağı Manisa’da Torlak Kemal’in emrindeydi. Ne derse yapmaya hazır bu geniş ve yürekli savaşçının hakkından gelmek öyle sanıldığı gibi kolay değildi. Börklüce geniş bir gönüllü ordusu kurmuştu.”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><strong>[46]</strong></a></em></p>
<p>Acımasız ve gaddar Bayezıd Paşa ve Şehzade Murat’ın Börklüce’nin üstüne yürüdüğü haber İznik’te Şeyh Bedreddin’ ulaştığında bunun son savaş olacağını anlar ve hazırlıklarını yapmaya başlar. Börklüce’nin bir kez daha kazanacağı zafer Edirne’nin kapılarını Şeyh Bedreddin’e açacaktır. Diğer bir yandan da Edirne uleması Sultan’ın huzuruna çıkarak Şeyh Bedreddin’in bağışlanıp Edirne’ye kabul edilmesini isterler. Şeyh Bedreddin namı o kadar abartılarak Edirne’ye kadar ulaşır ki, peygamber katına erdiğine inanların sayısı hiç azımsanacak gibi değildir. Bu isteği duyan Sultan Mehmet Çelebi adeta çılgına döner ve oturduğu yerden bir hışımla kalkıp gider.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a></p>
<p>Savaş kapıya dayanınca saflar da belli olmaya başlar. Torlak Kemal’in çocukluk arkadaşı Haham Aron, emrindeki bin kişilik Yahudi ile Torlak Kemal’e katılır. Torlak Kemal’in de asıl ismi Samuel’’dir ve Yahudi bir ailenin çocuğudur. Çocuk yaşta Müslüman olur ve Bektaşi dergahına girer. Torlak Kemal’in Yahudi bir aileden geliyor olması Manisa yöresinde yaşayan çok sayıda Yahudi tarafından desteklenmesine sebep olur.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></p>
<p>Şeyh Bedreddin’in Edirne’de tahta oturması için Börklüce ve Torlak Kemal tarafından tüm planlar kusursuz bir şekilde hazırlanır. Şeyh Bedreddin, kafasında tüm planlarını hazırlar:</p>
<p><em>“Börklüce, İskender Paşa’yı ve Ali Bey’i yenmiş, ne kadar güçlü ve etkili bir orduya sahip olduğunu göstermişti. Şimdi Torlak Kemal’in ordusu da destek olacaktı. Böylece Şehzade Murad’ın ve Bayezıd Paşa’nın akıbeti artık aşikardı. Sonu belli bir diklenmenin diz çöktürüldüğü manzarayı seyredip yola çıkmayı planladı. Önce Deliorman’da kendisine bağlıların oluşturduğu geniş ordunun başına geçerek, oradan Edirne üzerine yürüyecekti.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><strong>[49]</strong></a></em></p>
<p>Savaşın başladığı sabahı, Karakoyunlu şu şekilde tasvir eder: “Bir hilkat sabahıydı. Yer siyah, gök siyahtı.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>Bayezıd Paşa, savaş alanına varmadan önce tüm köylere girer ve yalı, kadın, çocuk demeden önlerine kim gelirse kılıçtan geçirtir. Bayezıd’ın askerleri, girdikleri köylerde evleri ateşe verip dışarı çıkan olursa köy meydanına toplayıp kılıçtan geçirirler.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Savaşlarda daha önce rüştünü pek çok kez kanıtlayan Bayezıd Paşa, Börklüce’nin hazırladığı planı altüst ederek isyan ordusunu tarümar eder. Üstelik Börklüce’nin dağılan ordusundan kimsenin kaçmaması için tüm noktaları kapatır ve herkesi keklik gibi avlarlar. Geri çekilen Börklüce’nin ordusu Bülmüş Boğazı’ndan geçerek Sakız’a kaçmayı planlarlar; ancak burada da tuzağa düşerler ve ölmekten başka çare kalmaz ve ölürler de. Börklüce Mustafa, Bayezıd’ın okçuları tarafından ele geçirilir. Tam okçular tarafından öldürüleceği sırada Bayezıd Paşa okçuları durdurur ve Börklüce’nin kafese koyularak esir alınmasını ister. Börklüce’nin altı bin kişilik ordusundan yalnızca iki yüz kişi esir alınarak canlı çıkar. Büyük bir kırım yaşanır.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Diğer bir taraftan Torlak Kemal, Börklüce tarafından tepelenip Tire tarafına sürülecek Osmanlı ordusunu bekliyordu. Son darbeyi Torlak Kenal’in emrindeki dört bin kişilik ordu vuracaktı. Ancak böyle olmadı. Börklüce’nin yenilgisi ve esir edilişi haberi gelir. Torlak Kemal, arkadaşı Aron’un da tavsiyesiyle Manisa’ya çekilmeye karar verir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<p>Esir edilen Börklüce, Şeyh Bedreddin taraftarlarına bir ders vermek adına Ayasuluğ’a getirilir. Ayasuğ’da meydan kafes içinde getirilen Börklüce’yi görünce iniltiler içinden kıvranır. Herkesin önünde Zeyniye Şeyhi Şahabeddin, Börklüce’yi nifaktan vazgeçip fenafillaha sığınmaya davet eder. Bunun üzerine gözleri kapalı olan Börklüce Mustafa gözlerini açarak: “Gözlerimi sana ayıp olsun diye kapatmadım. Fenafillah denince biz makamlardan vazgeçmeyi anlarız. Hiç makamımız yoktur. Talep de etmeyiz. Dileğimiz sadece adaletin elidir ki bize de adil olsun…”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a> der. Böylece son anlarını yaşayan Börklüce, boyun eğmeyeceğini belli eder. Ak libaslı esir mürüdleri hep bir ağızdan kendilerine öğretilenleri tekrarlar:</p>
<p><em>“Bizim yurdumuz Karaburun etrafıdır. Mülkümüz hepimize ortaktır. Yârin yanağı bizimdir. Gerisinde hepimizin hakkı ve emeği vardır.</em></p>
<p><em>Hepimiz mülkün ortağıyız. Bu ortaklıkta keyif de acı da eşit sayılır. Bizde toprak bizimdir. Ekeriz, biçeriz. Ürün ortak malımız olur. Malın sahibi yoktur. Torak da bizim, su da bizimdir…”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><strong>[55]</strong></a></em></p>
<p>Öleceği aşikar olan ak libaslı müridlerin hala Börklüce’den öğrendiklerini tekrarlamaları inançlarının ve adanmışlarının keskinliğidir. Meydanda toplanan kalabalığın arasından saçları kazıtılmış, simsiyah giyinmiş bir kadın çıkar. Bu kişi İsabella’dır. “İriş Dede Sultan! İriş…” diyerek Börklüce’ye sarılmak için koşar. Ancak zulmün binbir çeşidini bilen Bayezıd’ın askerlerinin kılıcı kellesine iner ve Börklüce yolunda canını feda eder. Bunun üzerine hareketlenen ak libaslı müridler hep bir ağızdan bağırırlar: “İriş Dede Sultan! İriş…”. Tüm hazırlıkları daha önceden yapan Bayezıd Paşa’nın askerleri kılıçlarını çıkarırlar ve ak libaslıların gövde üstünde baş bırakmazlar. Bu sırada kara sakallı birisi öne çıkar ve Börklüce’nin yanına doğru yürüdü: “Gavurdur bu! Asılmak Müslümanlar içindir. Gerin bu kafiri çarmıha…”. Ve söylenen yapılır. Börklüce Mustafa’yı iyice itibarsızlaştırmak adına önceden Bayezıd Paşa tarafından hazırlanan tezgah hayata geçirilir. Elle ve ayaklarından bir çarmıha çivilenen Börklüce, getirilen bir deveye bağlanır. Bunu yaparken Börklüce çırılçıplak soyulur. Sonunda Karaburun İsyanı’nın mimarı, Osmanlı sultanı Mehmet Çelebi’nin kabusu, halkım umudu Börklüce Mustafa öldürülür.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<p>Diğer bir yandan Torlak Kemal’in ordusu Manisa’ya çekilirken yavaş yavaş dağılır. Torlak Kemal’in direnişi ikinci gününde kırılır. Tüm adamları kılıçtan geçirilir. En yakın arkadaşı ile birlikte asılarak idam edilirler.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a></p>
<p>Şeyh Bedreddin, Deliorman’a varır. Kaynarca’da irili ufaklı birçok dergahta saklanır. Kendisi de sonradan Müslüman olup Hristo olan ismini Abdal İsa olarak değiştiren dayısının yanında bir müddet saklanır.<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a> Sultan Mehmet Çelebi, Şeyh Bedredin’i yok etmeden bu savaşın biteceğine inanmaz. Bir de Şeyh Bedredin’in Edirne’ye yaklaşması onu iyice korkutur ve çok güvendiği adamı Elvan Paşa’yı onu yakalamakla görevlendirir. Sonuca ispiyoncularında yardımıyla Şeyh Bedreddin, Elvan Bey, Mihailoğlu ve Bertaz Murtaza tarafında tuzağa düşürülüp yakalanır ve Edirne’ye getirilir.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a></p>
<p>Edirne’de meydanda darağacı hazır bir şekilde Şeyh Bedreddin karşılanır. Sultan Mehmet Çelebi de meydana gelir. Ancak halkta büyük bir öfke vardır. Dört bir yandan Sultan’ın ve Elvan Paşa’nın çevresini sararlar. İçlerinden bir ses: “Fetvasız kazasker asıldığı ne zaman görülmüştür?” diye sorar. Hem bu sözün doğruluğu, hem de halktaki öfkeden dolayı Bedreddin’in divan kurulup yargılanacağı söylenir ve oradan alınıp hücreye götürülür.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a></p>
<p>Sultan Mehmed Çelebi, Şeyh Bedreddin’in ölüm emrini vermediği için çok büyük bir rahatsızlık duyar. Ancak onun zamanına kadar Osmanlı töresinde sorgusuz sualsiz kazasker asıldığı görülmemiştir. Ancak önemli bir mesele vardır: Şeyh Bedreddin’i sorgulayıp ölüm fermanını verebilecek kişi kim olacaktır ve buna kim cesaret edebilecektir. Çevresindekilere danışır ve Heratlı Mevlana Haydar’ın bu iş için uygun isim olduğuna karar verilir. Heratlı Mevlana haydar, Şeyh Bedreddin’in hücresine gider ve sabaha kadar sorgular; ancak ölüm fetvasını veremez. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin kendi ölüm fetvasını verir: “Kanı helal, malı haramdır.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>Gardiyan da bir Bedreddin müridi çıkar. Mariye’yi içeri alır ve Şeyh Bedreddin ile görüştürür. Daha sonra yanına gelerek ak libaslıların sarayın etrafını sardığını ve kendisinin çıkmakta özgür olduğunu söyler. Şeyh Bedredin kabul etmez ve kaderin sadece bu dünya için var olmadığını söyler.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a></p>
<p>Tüm hazırlıklar yapılır ve ertesi gün Şeyh Bedredin’i darağacına getirirler. Saray muhafızlarından birisi “İnfaz yetmez! İbret gerekir…” der. Çırılçıplak soyulur. Cellat tekmeyi vurur. Mariye, kimseye aldırmadan darağacına çıkar ve başında sırma işlemeyle Bedreddin’in edebini örter ve Şeyh Bedreddin’in son sözlerini işitir:</p>
<p><em>“Beni kara toprakta değil, hakikati anlamış insanların yüreklerinde arayın…”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><strong>[63]</strong></a></em></p>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu-2.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-504 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu-2.jpg?resize=364%2C245" alt="yilmaz-karakoyunlu-2" width="364" height="245" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu-2.jpg?w=364&amp;ssl=1 364w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu-2.jpg?resize=300%2C202&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/yilmaz-karakoyunlu-2.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Başlarken özetini verdiğimiz György Lukacs’ın tarihsel roman tanımını biraz açarsak, Lukacs’ın kendi ağzından tarihsel romanın ortaya çıkışı şu şekilde nakledilebilir:</p>
<p><em>“Tarihsel roman, günümüz toplumunun problemlerinin gerçekten anlaşılmasının ancak tarihsel evveliyatın, şimdiki toplumun ortaya çıkışının anlaşılmasıyla mümkün olabileceği hissidir. Yani hayat anlayışının tarihselleştirilmesinin, günümüz toplumsal problemlerine yönelik artan tarihsel kavrayışın şiirsel ifadesidir.”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><strong>[64]</strong></a></em></p>
<p>Tarihin edebiyatın alanına girmesi aslında insanlığın doğrudan geçmişini anlama ve bu geçmişten yola çıkarak yaşadığı günü anlamlandırma ihtiyacındandır. Ünlü tarihçi E. H. Carr, tarih hakkında şöyle der:</p>
<p><em>“Geçmiş, bizim için bugünün aşığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna daha çok egemen olmasını sağlamak tarihin çifte işlevidir.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><strong>[65]</strong></a></em></p>
<p>Bu bilgilerden yola çıkarsak Yılmaz Karakoyunlu’nun “Serçe Kuşun Sonbaharı” adlı romanını tarihsel roman olarak kabul edebiliriz. Öncelikle yaşanmış tarihi dönemleri konu edinen roman, daha sonraki yıllarda kaleme alınarak bulunduğu tarih diliminden geçmişe bakar. Bunun dışında romanın geçtiği dönemler Türkiye siyasi tarihi açısından çok önemli olayların gerçekleştiği dönemlerdir; bu yüzden bu dönemleri anlamak ve anlamlandırmak hem Karakoyunlu’nun romanı yazdığı 2000’li yıllar için, hem de günümüz için çok önemlidir. Yılmaz Karakoyunlu da bu bilinçle hareket ederek romanında dönemin en önemli siyasal ve toplumsal mevzularına yönelerek karakterleriyle yaşanan bu siyasi olayları anlamaya çalışır. Kahramanlar, olayları anlamaya çalışırken okuyucuyu da geçmişten hareketle yaşadığı dönemi anlamak adına birçok soruyu kendine sorar. Tüm bunlar romanı, tarihsel roman yapar.</p>
<p>Şeyh Bedreddin’in yanında Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i romanın ana kahramanları sayabiliriz. Bu kahramanlar dönemin tipik kahramanları değildirler; ancak Lukacs’ın <strong>problematik kahraman<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><strong>[66]</strong></a></strong> olarak tanımladığı “eski değerlere bağlı kalmış, yeni değerlere ayak uyduramayan ve inandığı değerlerin ayaklarının altından kayıp gittiğini düşünen” kahraman tipi tanımına da uymazlar. Çünkü dönemin değerleri ve eski değerlerle barışık olmayan, tam aksine ilerici kahraman tipleridirler. Şeyh Bedreddin, fıkıh ile başladığı eğitimini tasavvuf ile ilerletir ve daha sonra eşitlik ve kardeşlik çerçevesinde bir düşünsel noktaya ulaşır. Börklüce Mustafa, her daim devrimci ve bulunduğu toplumun çürümüş ve köhneleşmiş sistemini kabul etmeyen ve insanları bu konuda uyaran ve karşı çıktığı her şeye karşı birlikte mücadele için örgütleyen bir kişiliği vardır. Torlak Kemal ise fikirden daha çok eylem adamıdır. Daha en baştan beri silahlanma ve haksızlığa karşı halkın kendi savunma gücünü kurmasından yanadır. Torlak Kemal’in tek düşünsel katkısı halk hareketini yönetebilmek için düşünsel bir öndere ihtiyaç olduğunu en baştan beri bilmesi ve bunu Börklüce Mustafa’ya önermesidir. Bu üç kahramanın birleştikleri nokta ilerici ve devrimci olmalarıdır. Hatta feodal bir toplum yapısında imparatorlukların hüküm sürdüğü coğrafyada sosyalist bir toplum hayali kurmalarıdır. Temelde Börklüce Mustafa’nın geliştirdiği toplumcu fikirler önce Torlak Kemal’i, ardından da Şeyh Bedreddin’i etkiler. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Bedreddin’in peşinden giden bu iki kahraman aslında düşünsel olarak Börklüce Mustafa’nın geliştirdiği fikirlerin savunucusudur.</p>
<p>Karakoyunlu, tarihsel olayları ne kadar doğru bir şekilde ele aldığı tartışılır ve buna kesin bir cevap vermek de zordur. Carr, bu konuda tarihçilerin dahi genellemeler yapabileceğini belirtir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a> Tarihçinin bile yaptığı bu genellemeleri sanatçısın tarihi bir olayı ele alırken daha fazla kullanması doğaldır. Bu sebeple Karakoyunlu, tarih kaynaklarına “Karaburun İsyanı” diye giren olayın açıklamasını ana kahramanlar ve birkaç karakter üzerinden tarif eder. Bu durum şüphesiz tüm sebepleri ayrıntılarıyla ortaya koymaz; ancak roman okuyucusu için Osmanlı siyasi tarihinde önemli bir yer tutan Fetret Devri ve Karaburun İsyanı büyük bir ilgi odağı haline getirilir. Gerisi tarih araştırmalarının konusu olur.</p>
<p>Yazarın romanda kullandığı kaynaklara bakıldığında Osmanlı tarihçisi diyebileceğimiz vakanüvisleri pek baz aldığı söylenemez. Onlara bakmış olsa Şeyh Bedreddin için çok farklı bir tablo ortaya çıkardır. Genel olarak Cumhuriyet’ten sonra yapılan bağımsız tarih araştırmalarını göz önünde tuttuğu söylenebilir. Bu araştırmaların kaynakları da genel itibariyle Bizans tarihçelerine dayanmaktadır. Şeyh Bedreddin hakkında bilinen bazı bilgiler ölümünden epey sonra torunu tarafından kaleme alınan bilgilerdir.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a></p>
<p>Şeyh Bedreddin ve Karaburun İsyanı, bizim edebiyatımız için önemli bir yerdedir. Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a> ve Hilmi Yavuz’un “Bedreddin Üzerine Şiirler”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a> eserleri oldukça ünlüdür. Tarihi olaylar, edebiyatımızda neden bu kadar önemli bir yer tutar? Bu soruya Carr şu şekilde cevap verir:</p>
<p><em>“’Tarih Nedir?’ sorusunu cevaplamayı denediğimizde, cevabımız bilerek ya da bilmeyerek, zaman içindeki kendi tutumumuzu yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplum hakkında ne düşündüğümüz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><strong>[71]</strong></a></em></p>
<p>Bu açıklamadan da yola çıkarak Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin için destan yazmasının sebebi tarihimizden devrimci bir tutum çıkarma çabasıdır. Çünkü kendi tahayyülendeki toplum için ondan yüzyıllar önce yaşamış Şeyh Bedredin ve Börklüce gibi devrimciler aynı hayali kurarlar. Karakoyunlu’nun da böyle bir tutumda olması muhtemeldir. Anadolu topraklarında ilerici bir damarın her daim var olduğunu kanıtlamak ve geleceğimizin de bu ilerici ve devrimci vakıalara gebe olduğunu anlatmak adına tarihi bir olayı romanlaştırmak son derece mantıklı bir tutumdur.</p>
<p>Marksist sanat anlayışına göre “Maddi hayatın üretim tarzı hayatın toplumsal, politik ve entelektüel süreçlerini belirler.”<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a> Buradan yola çıkıldığında Şeyh Bedreddin ve müridlerinin başarıya ulaşamamaları maddi hayatın gerçek bir sonucudur. Yine maddi dünyada olup biteni yine maddi dünyada aramanın gerekliliğinden de yola çıkarak feodal bir toplumda ilkel komünal döneme dönüşün de sosyalist bir toplumu kurmanın da mümkünatı yoktur. Materyalist tarih anlayışında Şeyh Bedreddin’in hiçbir şansı yoktur. Nitekim gerçekten de büyük taraftar toplamasına rağmen başarıya ulaşılamaz. Ancak şartlar ne olursa olsun doğru bildikleri eşitlik ve hakça bir düzen için mücadele eden Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa Türk Marksist edebiyatçıları için çok önemlidir. Nazım Hikmet, bunu ilk keşfeden kişidir.</p>
<p>Yılmaz Karakoyunlu’nun tarihi olaylar çerçevesinde ele aldığı Şeyh Bedreddin’in hayatını ve Karaburun İsyanı’nı da içeren romanı, gerek dönemin tarihsel olaylarını ele alışı, gerek geçmişe bakıldığında günümüz olaylarını sorgulayan bakış açısı ve geleceğin ancak eşitlik ve hakça bir düzenle var olacağını düşündürmesi bakımından tarihsel bir romandır.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<ul>
<li>ALİ, Hafız, Manâkıp-ı Şeyh Bedrüddin İbni Kaadıy İsrail, İstanbul Belediyesi Kütüphanesi Muallim Cevdet Kitapları, K.157.</li>
<li>ANDERSON, Perry (2004), Tarihsel Materyaliz İzinde (çev. Mehmet BAKIRCI, H. GÜRVİT), İstanbul: Belge Yayınları.</li>
<li>CARR, Edward Hallet (2006), Tarih Nedir?, çev. M. Gizem Gürtürk, İstanbul: İletişim Yayınları.</li>
<li>KARAKOYUNLU, Yılmaz (2012), Serçe Kuşun Sonbaharı, 6. b. İstanbul: Doğan Kitap.</li>
<li>LUKACS, György (2010), Tarihsel Roman (çev. İsmail DOĞAN), Ankara: Epos Yayınları.</li>
<li>MARKS, K. – ENGELS, F. (2001), Sanat ve Edebiyat üzerine (çev. Murat BELGE), İstanbul: Birikim Yayınları.</li>
<li>RAN, Nazım Hikmet (2008), Tüm Şiirleri, 4.b. İstanbul: YKY Yayınları.</li>
<li>YAVUZ, Hilmi, Bedreddin Üzerine Şiirler, Bağlam Yayıncılık.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> György Lukacs, Tarihsel Roman (çev. İsmail Doğan), Epos Yayınları, Ankara: 2010.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Yılmaz Karakoyunlu, Serçe Kuşun Sonbaharı, Doğan Kitap, 6. b., İstanbul: 2012, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Karakoyunlu, 18.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Karakoyunlu, 20.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Karakoyunlu, 36.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Karakoyunlu, 55.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Karakoyunlu, 74.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Karakoyunlu, 41.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Karakoyunlu, 43.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Karakoyunlu, 59.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Karakoyunlu, 44.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Karakoyunlu, 46.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Karakoyunlu, 61.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Karakoyunlu, 92.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Karakoyunlu, 107.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Karakoyunlu, 122.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Karakoyunlu, 122.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Karakoyunlu, 123.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Karakoyunlu, 124.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Karakoyunlu, 181.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Karakoyunlu, 182.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Karakoyunlu, 209.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Karakoyunlu, 213.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Karakoyunlu, 223, 224.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Karakoyunlu, 232.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Karakoyunlu, 248.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Karakoyunlu, 266.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Karakoyunlu, 263.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Karakoyunlu, 269.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Karakoyunlu, 274.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Karakoyunlu, 292.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Karakoyunlu, 293.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Karakoyunlu, 305.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Karakoyunlu, 306.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a>[35] Karakoyunlu, 309.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Karakoyunlu, 311.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> Karakoyunlu, 312.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Karakoyunlu, 314, 315.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Karakoyunlu, 321.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Karakoyunlu, 326.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> Karakoyunlu, 325.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> Karakoyunlu, 329 – 332.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> Karakoyunlu, 338.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> Karakoyunlu, 339.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> Karakoyunlu, 340.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> Karakoyunlu, 342.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> Karakoyunlu, 350, 351.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> Karakoyunlu, 354.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> Karakoyunlu, 355.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> Karakoyunlu, 356.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Karakoyunlu, 356.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> Karakoyunlu, 359, 360.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> Karakoyunlu, 362.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> Karakoyunlu, 363.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> Karakoyunlu, 364.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[56]</a> Karakoyunlu, 365.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[57]</a> Karakoyunlu, 368.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[58]</a> Karakoyunlu, 369.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[59]</a> Karakoyunlu, 374.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[60]</a> Karakoyunlu, 375.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[61]</a> Karakoyunlu, 382 – 388.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[62]</a> Karakoyunlu, 381.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[63]</a> Karakoyunlu, 389.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[64]</a> Lukacs, 294.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[65]</a> Edward Hallet Carr, Tarih Nedir? (çev. M. Gizem Gürtürk), İletişim Yayınları, 9.b. İstanbul: 2006, s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[66]</a> Lukacs.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[67]</a> Carr, 79.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[68]</a> Hafız Halil, Manâkıp-ı Şeyh Bedrüddin İbni Kaadıy İsrail, İstanbul Belediyesi Kütüphanesi Muallim Cevdet Kitapları, K.157.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[69]</a> Nazım Hikmet Ran, Tüm Şiirleri, YKY Yayınları, 4.b. İstanbul: 2008, s. 481 – 525.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[70]</a> Hilmi Yavuz, Bedreddin Üzerine Şiirler, Bağlam Yayıncılık.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[71]</a> Carr, 10.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[72]</a> Marks – Engels “Sanat ve Edebiyat Üzerine” (çev. Murat Belge), Birikim Yayınları, 2.b. İstanbul: 2001. S. 9.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/seyh-bedreddine-tarihsel-bir-bakis-serce-kusun-sonbahari/">Şeyh Bedreddin&#8217;e Tarihsel Bir Bakış: Serçe Kuşun Sonbaharı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/seyh-bedreddine-tarihsel-bir-bakis-serce-kusun-sonbahari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">501</post-id>	</item>
		<item>
		<title>27 Mayıs 1960’ın Tarihsel Romanı: SIRTLAN PAYI</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/27-mayis-1960in-tarihsel-romani-sirtlan-payi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/27-mayis-1960in-tarihsel-romani-sirtlan-payi/#comments</comments>
				<pubDate>Sun, 23 Aug 2015 20:17:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[aynanın içindekiler]]></category>
		<category><![CDATA[györgy lukacs]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi roman]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsel roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=494</guid>
				<description><![CDATA[<p>György Lukacs, tarihsel romanı kısaca günümüzden geçmişe göz atmak, geçmişi yeniden yorumlamak olarak tanımlar.[1] Bu kısa tanımdan yola çıkarak Attilâ İlhan’ın 1974 yılında “Aynanın İçindekiler” roman serisinin ikinci romanı olarak basılan “Sırtlan Payı” adlı romanını analiz edeceğiz. Aynı yıl “Yunus Nadi Roman Armağanı”na layık görülen bu roman, seri romanın bir parçası olmasına rağmen devam niteliği [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/27-mayis-1960in-tarihsel-romani-sirtlan-payi/">27 Mayıs 1960’ın Tarihsel Romanı: SIRTLAN PAYI</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>György Lukacs, tarihsel romanı kısaca günümüzden geçmişe göz atmak, geçmişi yeniden yorumlamak olarak tanımlar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu kısa tanımdan yola çıkarak <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın 1974 yılında “<em>Aynanın İçindekiler</em>” roman serisinin ikinci romanı olarak basılan “<strong>Sırtlan Payı</strong>” adlı romanını analiz edeceğiz. Aynı yıl “Yunus Nadi Roman Armağanı”na layık görülen bu roman, seri romanın bir parçası olmasına rağmen devam niteliği olmayan bir romandır. Romanı anlamak için serinin ilk romanını veya diğer romanları okumaya gerek yoktur.</p>
<p><strong>Sırtlan Payı</strong> romanının başkahramanı Miralay Ferid’dir. Miralay Ferid, Harbiye’de eğitim almış, 1. Dünya Savaşı’na, ardında da Kuva-yi Milliye’ye katılarak bağımsızlık savaşı vermiş bir subaydır. Roman, 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri darbenin hemen ardından başlar. Miralay Ferid 70 yaşındadır ve 27 Mayıs İhtilali’nin ateşli bir savunucusudur. 27 Mayıs İhtilali’nin üzerinden henüz 2 ay geçmemişken Miralay Ferid kalp krizi geçirir. Bu krizden sonra hasta yatağında ihtilalden önce ve sonra yaşadığı dönemin siyasal olaylarını sorgulayan Miralay Ferid, bir yandan da geçmişine dönerek 1908’in 2. Meşrutiyet’ini; 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Filistin ve Suriye cephelerinde yaşadıklarını; Osmanlı’nın yenilgiyi kabul edişinin ardından bir sivil olarak girdiği gizli teşkilat ile Anadolu’da bulunan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yardım çabasını ve düzenli ordu kurulunca bağımsızlık savaşına katılmasını hatırlar ve geçmişinin siyasi olaylarıyla hali hazırdaki siyasi olayları karşılaştırarak anlamlandırmaya çalışır. Tabi, bu çaba geçmişin şahsi meselelerini de anımsaması anlamına gelir.</p>
<p>Türkiye siyasal tarihinin en önemli evrelerinden ikisi olan “Milli Mücadele” ve “27 Mayıs” dönemleri Miralay Ferid’in ve yakın çevresinin gözüyle en çıplak ve farklı bakış açılarıyla okuyucuya sunulmaktadır. Sırtlan Payı romanından yola çıkarak bu iki evreye biraz daha ayrıntılı bakınca hem Attilâ İlhan’ın roman anlayışını hem de Türkiye siyasi tarihini biraz daha anlamış ve detaylandırmış olacağız.</p>
<p>Romanı incelerken yazarın tarihsel belgeleri ne ölçüde ve hangi yöntemle kullandığını örneklerle vermeye çalışacağız. Sonuçta da Lukacs’ın tarihsel roman tanımına <strong>Attilâ İlhan’ın Sırtlan Payı</strong> romanının girip girmediğini saptamış olacağız.</p>
<h2><strong>Aynanın İçindekiler</strong></h2>
<p>Attilâ İlhan, 6 romandan oluşan roman dizisine<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> “Aynanın İçindekiler” adını verir. Nehir roman anlayışına göre yazılan bu romanlarda giriş kısımlarında neden aynanın içindiler olarak adlandırdığını ortaya koyar:</p>
<p><em>“Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.”</em></p>
<p>İlhan’ın her romanında yer alan bu açıklama önemlidir. Çünkü bu açıklamaya göre romanlarda bireylere, topluma ve olaylara birer ayna tutularak kurgu çerçevesinde Türkiye tarihinin önemli noktaları aydınlatılmaya çalışılır. Attilâ İlhan, düşüncelerini diyalektik bir tarzla, tarihsel materyalist yöntemi kullanarak sentezler. Bu sayede toplumsal bir bakış açısını yakalamış olur. İlhan, bu şekilde Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutmuş olur.</p>
<p><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-496 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan.jpg?resize=225%2C277" alt="attila-ilhan" width="225" height="277" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<h3><strong>Sırtlan Payı</strong></h3>
<p>Roman 5 Temmuz 1960 tarihli bir gazete haberiyle başlar. Haberde “İki günde İzmir’de 63 DP’li tutuklandı” başlığını taşır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> İlhan, daha en başta romanın dönemin siyasal olayları ile yakından ilgili olduğunu okuyucuya hissettirir. Ayrıca romanda gazete ve ajans haberleri en önemli tarihi belge niteliğindedir. Bir gazete haberiyle başlayan roman yine bir gazete haberiyle biter ve romanın her bölümünde gazete haberleri geçiş görevini görürler. Romanın her bölümün başında mutlaka gazete haberleri olur ve bazı bölümlerin hem içinde hem de sonunda yine bu haberlere rastlanır.</p>
<p>Romanın ilk bölümünde emekli Miralay Ferid’in 27 Mayıs İhtilali’nden nasıl heyecanlandığı ve ihtilalin toplumda da aynı heyecanı uyandırması için canla başla mücadelesini anlatır. Onun gibi düşünmeyen arkadaşlarıyla tartışmalarında aşırı heyecan ve sinir taşımaktadır. Yine böyle koşturmayla geçen bir günden sonra evine gelir. Gece yatağındayken uyku tutmaz ve geçmişini hatırlamaya başlar. İhtilali 1919’da başlayan devrimle karşılaştırır, 1. Dünya Savaşı’nda ölümden kıl payı kurtulduğu anları ve kollarında ölen arkadaşlarını hatırlar ve içinde bir sıkışmışlık hisseder. Akşamleyin arkadaş ortamında 27 Mayıs İhtilali’ni eleştiren mühendis Ahmet Ziya ile olan münakaşasını hatırlar ve sinirlenir. İçinde burukluk daha da artar. Kötü bir şey olacağını hisseden Miralar Ferid, karısı Ruhsâr Hanım’ı uyandırır ve ardından fenalık geçirerek yere yığılır.</p>
<p>Ruhsâr Hanım, apar topar durumu Miralar Ferid’in en yakın arkadaşı Eczacı İhsan Bey’e bildirir. Eczacı İhsan Bey de dönemin en ünlü kardiyoloğu olan Doktor Sevim’i arkadaşlık ilişkisi de olmasından mütevellit alır getirir. Doktor Sevim’in incelemesinde Miralay Ferid’in kalp krizi geçirdiğini anlar ve gözetim altında tutulması gerektiğini söyler. Düzenli olarak eve hastayı ziyarete geleceğini belirterek evden ayrılır. Ardından Ruhsâr Hanım, Eczacı İhsan Bey’e kocasının böyle bir hastalık geçirmesinin sebebini askeri ihtilale bağladığını söyler:</p>
<p><em>“İnkılap sabahından beri dur dur bilmedi, içi içine sığmıyor. Siyasete haddinden fazla düşkündür, ne de olsa eski bir asker kızıyım, ordunun her kararı baş mes’ulü kendisiymiş gibi onu telaşa garkediyor. Cemal Paşa’nın İstanbul’a gelişini mesele etti, öğlenin civcivli sıcağında, saatlerce beklemiş…”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a></em></p>
<p>Burada yazar, Doktor Sevim üzerinde durur. Doktor Sevim, geçkin yaşına rağmen yaptırdığı estetiklerle oldukça genç ve dinç bir kadındır. Ayrıca evli olmasına rağmen kocasıyla ayrı yaşamakta ve genç bir sevgilisi bulunmaktadır. Son model Jaguar bir arabası ve yanından hiç ayırmadığı bir köpeği vardır. Doktor Sevim’in tüm özellikleri onu feminist bir kadın olarak gösterir. Doktor Sevim’in kendine olan güveni, kendi ayakları üzerinde duruşu, cinsel özgürlüğü ve meslekte büyük bir başarı elde etmiş olması onun feminist karakterini güçlendirir.</p>
<p>İlhan, romanın ikinci bölümünün sonunda 14 Temmuz 1960 tarihli “Amerika, Muş – Tatvan Demiryolu İçin 6 Milyon Dolar Veriyor” adlı gazete haberini vererek ihtilal hükümetin ABD ile olan bağlantısını okuyucuya hissettirmeye başlar.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Romanın üçüncü bölümünde daha çok Ruhsâr Hanım düşünceleri üzerinde durulur. Yaşı, Miralay Ferid’den küçük olduğu için kocasının ondan önce ölme ihtimali onu hep korkutur ve bu korkudan ötürü kendisi daha önce ölmeyi arzular. Çünkü Ruhsâr Hanım’ın bu dünyada kocasından başka kimsesi yoktur. Miralay Ferid’in ise 10 yıldır konuşmadığı kardeşi Hayrunisa ve ara sıra ziyaretine gelen yeğeni Suat’tan başka akrabası yoktur.</p>
<p>Bu bölümün sonunda 15 Temmuz 1960 tarihli “Türkiye’nin İktisadi İstikrarı İçin Bütün Dünya Yardım Teklif Ediyor” başlıklı gazete haberini verir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu şekilde ihtilal hükümetinin dünya ile entegre oluşunu gazete haberlerinden okuyucuya duyurur.</p>
<h4><strong><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/sırtlan-payi.jpg"><img class="td-modal-image wp-image-495 size-full alignleft" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/sırtlan-payi.jpg?resize=270%2C419" alt="sırtlan-payi" width="270" height="419" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/sırtlan-payi.jpg?w=270&amp;ssl=1 270w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/sırtlan-payi.jpg?resize=193%2C300&amp;ssl=1 193w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" data-recalc-dims="1" /></a>1919 – İzmir İşgal Edildi</strong></h4>
<p>Roman, üç bölümden sonra bir anda 1919 senesine döner. O dönem binbaşı olan Ferid, arkadaşları Doktor Hayrullah ve Yenibahçeli Rıza Muhiddin ile meşhur Sultanahmet Mitingi’ne katılır. Mitingin ateşli konuşmalarını dinledikten sonra üçü birlikte bir meyhaneye giderler ve İzmir’in işgali üzerine konuşurlar. Temel amaçları İstanbul’da gizlice örgütlenen hafiye örgütünün bilgileri doğrultusunda Rıza Muhiddin’i de aralarına katmaktır. Doktor Hayrullah gizli örgütün önemli bir ismidir. Binbaşı Ferid, ordu dağıtılınca bir sivil olarak İstanbul’a gelir ve Doktor Hayrullah sayesinde Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal ve arkadaşlarına istihbarat toplamak adına kurulan gizli örgüte katılır. Rıza Muhiddin’den pek hoşlanmasalar da onu aralarına katarlar; çünkü çalıştığı devlet kurumu itibariyle İngilizlere çok yakın bir konumdadır ve birçok özel bilgiyi herkesten önce örgüte bildirebilir.</p>
<p>Binbaşı Ferid, savaştan döndükten sonra sivil hayata pek alışamamıştır. Özellikle Rıza Muhiddin gibi pislik bir tiple arkadaşmışçasına oturması onun canını fena halde sıkmaktadır. İzmir’in işgalini duyunca eline silahı alıp İzmir’e gidip savaşmak istemektedir, ancak ortada bir cephe ve bir savaş olmadığı için Doktor Hayrullah’ın telkinleriyle kendini zapt edip Mustafa kemal ve arkadaşlarının Anadolu’da bir milli mücadele başlatacağına olan inancı güçlü tutmaya çalışır. Hem Mustafa kemal Paşa değil miydi ona Samsun’a hareket etmeden önce “ Ya kazanacağız, ya kaybetmeyeceğiz.” diyen. Mustafa Kemal’e olan güveni tamdı; çünkü Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal’in kurmay subaylığını üstlenmişti. Binbaşı Ferid, meyhanede oturup arkadaşlarıyla içerken bunları düşünmekte ve bulunduğu durumu hazmetmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Rıza Muhiddin’i ikna etme çabaları onları bir umumi eve kadar getirir. Burada Rıza Muhiddin’in tutulduğu Bilezikli Kalyopi vardır. Ancak Kalyopi, Rıza Muhiddin’den nefret etmektedir. Bu gece Rıza Muhiddin’i bir kenara itip Binbaşı Ferid ile birlikte olur. Binbaşı Ferid, Bilezikli Kalyopi’den çok etkilenir. Sonuç olarak Rıza Muhiddin’i aralarına katmaya ikna ederler.</p>
<p>Binbaşı Ferid, yalnız kaldığı her anda içinde fırtınalar kopar. Hep çocukluğunu, gençliğini hatırlar ve içinde bulunduğu vaziyetle karşılaştırır. Tabi, bu karşılaştırmadan İstanbul, İstanbul’un yaşantısı ve mekanları da payını alır. Örneğin kıraathane kültürü bunlardan bir tanesidir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Kıraathanenin tüm tarihi ve son hali romanda ayrıntılarıyla tasvir edilir. Sonuç olarak kıraathanenin eski canlılığından eser kalmadığını söyler ve bu durumu İstanbul’a benzetir: “… görkemli Ramazan gecesi şenliğine benzeyen eski İstanbul’un, aynı kıraathanenin bugünkü şu sünepe, şu süklüm püklüm haline düşmesiydi.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Bu durumu böyle çıplaklığıyla saptamak Binbaşı Ferid’i derinden üzer.</p>
<p>Binbaşı Ferid, Suriye Cephesi’nde kollarında ölen Mülâzım İhsan Bey’in babası  Manastırlı Salih Paşa’yı ziyarete gider. Emekli paşa, ittihatçıları ve Enver Paşa’yı eleştirmeye başlar. Çünkü tüm olanlardan onları sorunlu tutar. Osmanlı’nın bu duruma düşmesini İttihatçıların Almanlarla yaptığı işbirliğine bağlar. Konuşmanın sonunda Binbaşı Ferid: “İttihatçılar mı bizi oyuna getirdi, yoksa Almanlar mı İttihatçıları?”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> sorusunu kendine sormaktan alıkoyamaz. Binbaşı Ferid’in Salih Paşa’nın konağına devamlı gidip gelmesinin başka bir sebebi de vardı: Ruhsâr Hanım. Ruhsâr, askerde ölen Milâzım İhsan Bey’in dul karısıdır.</p>
<p>Binbaşı Ferid, savaşın getirdiği aşırı pahalılıktan da dem vurur. Çarşı – pazar fiyatları, vapur ulaşım fiyatları ile ev kirası fiyatları gibi halkın ekonomisini ilgilendiren durumları gözden geçirir. Eski fiyatlarla yeni fiyatları karşılaştırır. İlhan, burada söylenenleri ispat etmek için gazete haberine başvurur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Binbaşı Ferid, beklenmedik şekilde Kalyopi’nin isteği üzerine beraber bir mekana yemeğe giderler. Mekanda pek çok yüksek zümre Türk kızının işgalci subaylarla samimi bir şekilde bulunduğunu görür. Üstelik hepsi de hallerinden pek memnundurlar. Bu durum Binbaşı Ferid’e fena halde dokunur ve Beyrut’tan beri onu kovalayan bir soruyu yeniden hatırlar: “Bunlar için mi dövüştük.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Bu durum, romanda iki İstanbul’un varlığını gözler önüne serer: Biri vatanın işgalinden feci halde üzüntü duymakta, diğeri ise hiçbir şey olamamış gibi işgalcilerle ev sahibi – misafir ilişkisi kurmaktadır.</p>
<p>Tüm bunlar yaşanırken Binbaşı Ferid, gece olup uykusuna dalınca daha da eskilere gider ve 1908 meşrutiyet zamanındaki Harbiye öğrenciliğini hatırlar. Gençliğin ateşiyle istibdat şartlarında nasıl Abdülhamid’e karşı mücadele ettiklerini, arkadaşlarının tutuklanışını ve en nihayetinde meşrutiyetin ilanını anımsar. Tüm bu hareketli gençliğinden sonra işgal altındaki İstanbul’da gerçek niyetini gizleyerek işgalci subayların kaldığı bir otelde adeta bir işbirlikçi gibi yaşamayı asla kabullenemez. Bir an boşluğa düşmüş olsa eline silahı alıp önüne ilk gelen işgalci subayın alnına sıkar ama Anadolu’daki havadisleri beklemek, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına istihbarat yollamanın zaruriyeti onu engellemektedir. Bu ikilem içinde yaşamak Binbaşı Ferid için uykularda karabasanlar görmek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Binbaşı Ferid, vapura binip kardeşinin yanına giderken Boğaz’da, payitahtın göbeğinde demirlemiş gemileri görünce cinleri tepesinde toplanır. Çünkü Çanakkale’de onca can ve kan pahasına geçirmedikleri bu gemilerin İstanbul’u zapt edişini hazmetmek Binbaşı Ferid için çok zor olur. Vapurda giderken Alemdar  Gazetesi’nden bir haber gözüne ilişir: “Milli Kongre Reisi Esat Paşa tevkif edildi.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Binbaşı Ferid, kardeşi Hayrunisa’nın evine gitmesindeki asıl amaç, eniştesi Haluk Bey’i görmekti. Haluk Bey, İstanbul’un önemli kişilerinden birisidir. Polis müdürlüğünde çok üst düzey bir görevde bulunmaktadır. Binbaşı Ferid, eve gittiğinde Haluk Bey ve kardeşinin konağına bir İngiliz ve bir de Fransız subayının misafir olarak geleceğini öğreniyor. Bu haber onu iyice sinirlendirir. Üstelik konaktakiler dört dönüp işgalci subayların misafirliğine hazırlık yapması tuz biber olur ve kendi kendine yeniden sorar: “Bunları korumak için mi onca kan döktük?”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Akşam için konakta misafirlere sunulmak için Türk musikisi ve Karagöz oyunu hazırlatılmakta olduğunu gören Binbaşı Ferid’in içindeki karanlık iyice yoğunlaşmaya başlar. Kardeşinin artık eski Hayrunisa olmadığını anlar ve bu duruma çok üzülür. Akşam olmadan eniştesinden Mustafa kemal Paşa’nın Anadolu’dan geri çağrılıp çağrılmayacağına dair hükümetten duyduklarını sorar. Akşam zoraki misafirliğe kalır. İşgalci subaylarınyine önemli ailelerin kızları ile misafirliğe geldiğini görür. Onların arasında, biraz daha bilgi sızdırabilmek adına onlar gibi davranır. Hatta bir ara ona kurulmakta olan İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne katılması teklif edilir.</p>
<p>İlhan, 7 Haziran 1335 tarihli bir gazete haberinde “İngiliz Generali Emrediyor: Mustafa Kemal’i Geri Çağırınız!”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> başlıklı haberi vererek Binbaşı Ferid ve arkadaşlarının yana yakıla malumat edinmeye çalıştıkları bir olayla ilgili gazete haberiyle romanın kurgusunu destekler. Romanda 1919 senesinde geçen bütün bölümlerde verilen gazete haberlerinde tarih olarak Hicri takvimi kullanır. Bu, İlhan’ın dikkat ettiği bir durumdur. Nitekim o dönemde hala Hicri takvim kullanılmaktadır.</p>
<p>Romanda işgal altındaki İstanbul anlatılırken bir yandan kurtuluş için canını vermeye hazır Binbaşı Ferid ve onun gibiler tasvir edilirken bir yandan da İstanbul sosyal hayatına ait bilgiler verilir. Bunun bir örneği de Ramazan-ı Şerif sebebiyle düzenlenen eğlencelerdir. Halkın bir bölümünde İstanbul’daki düşman askerlerinden, İzmir’in işgalinden ve Anadolu’da kaynayan halktan bihaber yaşadığı yine bir gazete haberiyle okuyucuya verilir: “Ramazan-ı Şerif Münasebetiyle Büyük Müsamere: Şehzadebaşı Şark Tiyatrosu’nda 100 Kişilik Büyük Program Var.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<h4><strong>1960 Temmuz’unun Sıcağı</strong></h4>
<p>Roman, 1919’u geride bırakarak yeniden 1960 Temmuz’una geri döner. Bu sıcak temmuz ayında hasta yatağında yatan Miralay Ferid ve ailesi terler dökmektedir. Miralay Ferid, Doktor Sevim’in verdiği kısıtlamalardan rahatsız. İstediği gibi yemek yiyememekte, gazete okuyamamaktadır. Ailesi ise Ferid’in durumun ciddiyetini koruduğu için her an kötü bir sonucu bekleyişin korkusundadır.</p>
<p>Miralay Ferid, hasta yatağında yatarken kalp krizi geçirmeden önce kardeşi Hayrunisa ile yaşadığı münakaşayı hatırlar. Hayrunisa, kendisini eşcinsel olarak tanımlayan, ortalık bir külhanbeyi gibi dolaşan ve isminin Hayrun diye anılması isteyen bir kişidir. Bu sebepten ötürü Miralay Ferid zamanında çok büyük kavgalar etmiştir kardeşiyle. Hele kardeşinin yeğeni Suat için eve alınan Rus mürebbiye ile aşk yaşadığını öğrenince zıvanadan çıkmıştı. İlk başlarda buna inanmamıştı ama daha sonra gizlice konağa gidip kendi gözüyle görünce kardeşini öldürmek istemişti ama evden silahını almaya geldiğinde Ruhsâr, silahı saklayarak onu kardeş katili olmaktan kurtarmıştı. Kardeşinin bu tercihini hiçbir zaman kabul edemedi. Eniştesinin ölümünün ardından ulu orta eşcinselliğini yaşayan Hayrun, Miralay Ferid için sadece bir utanç kaynağı olur.</p>
<p>Miralay Ferid, hastalanmadan önce kardeşini görmek için Akın Limidet Şirketi’ne gitmişti. Maksadı kardeşini büyük bir yanlıştan vazgeçirmekti. Öğrendiğine göre kardeşi kendi konağının yanında sahipleri ölmüş olan büyük bir konak satın almış ve bu konağı evde beraber yaşadığı Rus sevgilisinin üstüne yapacakmış. Bu durumu engellemek ve sefalet çeken yeğeni Suat’ın bu evde hakkı olduğunu bildirmek için şirkete Hayrun’u görmeye gider. Normal şartlarda Hayrun şirkette bulunmazdı. Yalnızca en büyük hissedardı. Ancak Milli Birlik Komitesi’nin emriyle şirketin yönetim kurulu başkanı yurtdışına kaçmış ve diğer yöneticileri tutuklanmıştı. Şirketin ayakta kalması ve sahipsiz olmadığını göstermek için Hayrun şirketin başına geçer. Ağabeyini gördüğünde ona 27 Mayıs İhtilali’ni kötüledi:</p>
<p><em>“Artık her gün buralara taşınıyoruz. Yaptıkları eşkıyalık değil de nedir? Şirketin bankalardaki tekmil muamelatına el koyuyor, gizli kasalarını mühürlüyorlar, Müdir-i Umumi’nin ne kadar mutemed adamı varsa, müdür vs. Balmumcu Kışlası’nda mevkuf, Seyit Sabri canını Napoli’ye dar atmış! Hissedar sıfatıyla ben ortaya çıkmasam, koskoca şirket sahipsiz, reva mıdır?”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><strong>[16]</strong></a></em></p>
<p>İşte, Hayrun‘un bu söyledikleri işveren ve sermayedarlar açısından 27 Mayıs İhtilali’ne bakış açısını ve durumu özetler.</p>
<p>Miralay Ferid, kardeşiyle konuşmasından olumlu bir netice alamaz ve büyük bir kavgadan sonra şirketten ayrılır. Hastalığın hemen önce bir olayın yaşanması kalp krizini tetikleyen nedenlerden birisi de olabilir.</p>
<p>Miralay Ferid, hasta yatağında yatarken gazete okuması yasak olmasına rağmen gizlice gazete başlıklarına bakıyor ve şunları okuyor: “Amerika 1 milyar lire hibe etti. / Serbest bırakılan paranın 500 milyon lirası Milli Savunma hizmetlerine ayrılacak. / Bu yıl Amerika’nın Türkiye’ye 100 milyon dolarlık yapması muhtemel!”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Miralay Ferid, bu haberleri görünce çocuk gibi bir sevince kapılıyor. Çünkü “Hanım Evladı”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> diye nitelendirdiği Menderes iktidardan uzaklaşır uzaklaşmaz Amerika kesenin ağzını açmıştı.</p>
<p>İlhan, romanın bir bölümünde Doktor Sevim üzerinde durur ve onun ruh dünyasına ve yaşantısına girer. Doktor Sevim’in feminenliği ve yaşantısından daha önce bahsetmiştik. Onu bu hale getiren hayat hikayesine baktığımızda ise çok fakir bir hayat ve devamlı şiddet gördüğü bir üvey baba karşımıza çıkar. Arkadaşlarının kitaplarından liseyi bitiren Sevim, tıp fakültesine girdiğinde oynadığı basketbolla Türkiye adını duyurur. Üniversite takımından Galatasaray Basketbol Takımı’na kadar yükselir. Herkesin tanıdığı bir kişi olur. Daha sonra iki evlilik yapar. İkinci evliliği olan anayasa profesörüyle de ayrılma noktasına gelir. Çocukluğu ve gençliğinin acınası hali onu hayat karşısında acımasız ve ketum bir halet-i ruhiye içerisine sokar. Çocukluğunun ve gençliğinin kötülük kaynağı olan üvey babası ise romanın 1919 yılları bölümünde geçen Rıza Muhiddin’dir. Rıza Muhiddin’in daha sonra İngiliz muhbiri olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Roman, kişisel hikayelere girip tarihsellikten koptuğu anlarda hemen devreye gazete haberleri girer. Bu bölümün sonunda da “Hazineye Yardım Kampanyası Devam Ediyor” başlıklı 7 Temmuz 1960 tarihli A.A. haberi yer alır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Bu haberde halkın ve özellikle iş adamlarının hazineye yardım elini uzatmaları anlatılıyor. İlhan’ın bu haberi romanına alarak iş adamları ile Milli Birlik Komitesi arasında buzların yavaş yavaş eridiğini okuyucuya vermeye çalıştığı anlaşılır.</p>
<p>Suat, kocasının babasının cenazesi sebebiyle İzmir’e gitmesini de fırsat bilerek dayısı Miralay Ferid’in konağına taşınır. Dayısı ile siyasi sohbetler yaparlar. Bir konuşmalarında Miralay Ferid, 27 Mayıs İhtilali’nin yeterince sert olmayışından yakınmaktadır. Yeğeni Suat’a idamı savunur. Aslında burada yazar, daha sonra idam edilecek Menderes ve diğer iki bakanın halk nezdinde meşruluğunu vermeye çalışır.</p>
<p><em>“İttihatçılar sokakta gazeteci vururdu, siz o devreye yetişmediniz, Kemal Paşa kaldırdı bu adeti, lakin İstiklal Mahkemelerinin salkım salkım adam sallandırması onun zamanındadır, bunlar da elebaşılardan bir kaçını derhal asacaklardı…”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><strong>[20]</strong></a></em></p>
<p>Suat ise, az buçuk bildiği Marksist terimlerle kendi kendine neden işçi sınıfının bu siyasi olaylara müdahil olmadığını soruyordu: “İşçi sınıfı nerede? Neden hareketin başına geçmiyor? Gerçek üretici güç o olduğuna göre, bütün her yanda…”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Miralay Ferid, bir ara tüm yaşamını düşünerek:</p>
<p><em>“Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet hepsini gördük, lakin bakıyorum, Kemal Paşa’nın sağlığındaki birkaç yıl istisna edilirse, şöyle rahat bir nefes alamamışız hiç. Düzeni hep bir taraftan kurarken, öbür taraftan bozuyoruz, neden?”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><strong>[22]</strong></a></em></p>
<p>Ferid, arkadaşı Eczacı İhsan Bey’den partilerin ocak bucak örgütlerinin kapatılacağı haberini alır. Eczacı İhsan Bey, CHP’nin Emirgan’daki örgüt sorumlusudur. Bu durumu örgütün direği sayılan Miralay Ferid’e bildirerek istişare yapmak istemiştir. Miralay Ferid ise çaresiz karara uyacağız demişse de bir yandan içi içini yer ve ilk kez ihtilali sorgular. Bu kararın tamamen kendi partisine karşı alınmış bir karar olduğunun farkındadır. Çünkü AP’nin ocak bucak örgütü yok denecek kadar azdır. Ayrıca Milli Birlik Komitesi’nin tüm açıklamalarında devrimin herhangi bir partiye karşı yapılmadığını ısrarla beyan etmesi de Miralay Ferid’i derin düşüncelere daldırmıştır. Halbuki ilk günlerde devrimin İnönü’yü iktidara taşıyacağını düşünmekteydi. Yeni seçimin yapılacağının açıklanması ise tam bir hüsrandı onun için. Çünkü AP’liler yeni parti kurup seçime girebilirdi.</p>
<p>Miralay Ferid’i ziyarete gelen Ahmet Ziya, çıkışta Suat ile bir sohbete dalar. Suat, Ahmet Ziya’yı üniversitedeyken ölen devrimci ressam Faris’in cenazesinde konuşma yaparken tanımıştı. Ahmet Ziya, Suat’ı teselli etmek için “Ne de olsa eski toprak, atlatır bu varatayı da! <strong>Miralay’ın nesli, tam bir aksiyon neslidir</strong>: 1908’den 1919’a dek dur otur bilmez.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Ahmet Ziya, romandaki 27 Mayıs askeri darbesi hakkında en tutarlı konuşan kişidir. Ayrıca tüm konuşmalarını teorik bir zemine de oturtmaktadır. Bu anlamıyla aslında Attilâ İlhan, Ahmet Ziya ile kendi 27 Mayıs’a dair kendi düşüncelerini vermektedir. Ahmet Ziya’ya göre 27 Mayıs bir devrim değildir. Belki bir zaruriyetten doğmuştur ama daha ilk sabah emperyalizme bağlılık yemini etmesi ve iş ve sermaye çevreleriyle anlaşma yoluna gitmesi sebebiyle ilk günkü tüm prensiplerini unutup faşizme kayacaktır. ABD’nin de darbecilere sonsuz destek sunması 27 Mayıs’ın devrim olamayacağını göstermektedir. Ahmet Ziya, o dönem ve günümüzde de hala tartışılagelen bir meseleye de değinir. Menderes, iktidardan düşürülmeseydi 2 ay sonra Sovyetler Birliği’ne gidecekti. Belki ABD’ye ve emperyalizme karşı blöf yapıyordu ama bu son derece tehlikeli bir blöftü. 1960’lı yıllar ABD’nin başını çektiği emperyalist devletler nezdinde SSCB’nin adının anılması bile düşman olmaya yetiyordu. Sadece bu sebepten bile Menderes’in iktidardan alaşağı edilmesinde ABD’nin parmağı olabilir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>Ahmet Ziya’nın bu düşünceleri günümüzde de hala sorulan ve tam olarak cevaplanamayan sorulardır. Attilâ İlhan, burada tarafsızlığını koruyarak farklı kişiliklerle 27 Mayıs’a dair tüm düşünceleri ortaya koymaya çalışmıştır.</p>
<p>Bu diyaloglardan sonra bölümün sonuna 12 Temmuz 1960 tarihli bir gazete haberi iliştirilir. Bu haber hükümetin açıkladığı programa dairdir. Programın özeti ise, açıkça dışa bağımlılığı tescilleyen ve emperyalizmi ürkütmeyen bir içeriktedir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p>Miralay Ferid, hasta yatağında ev ahalisinin onu yormamak için memlekette neler olup bittiğini anlatmamasından dertlidir. Bunun da çaresini pencereyi açtırıp komşu evlerden gelen yüksek sesli radyo haberlerini dinlemekte bulur. Böyle bir yolu ilk kez keşfettiğinde ise eski cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın idamının istendiği öğrenir.</p>
<p><em>“… Bayar’ın idamı istendi. Milli Birlik Komitesi, sakıt Reis-i Cumhur’un hıyatet-i vataniye suçu ile yargılanmasına karar verdi. Sâbık devlet reisinin, Anayasa’nın çiğnenmesinde başlıca rolü oynadığı bildiriliyor…”</em></p>
<p><em>“… Devlet ve Hükümet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, bugün Amerikan Büyükelçisini kabul etti. Yarım saat kadar süren görüşme esnasında, Büyükelçi Warner’in Orgeneral Gürsel’e, Amerikan hükümetince, hükümet programının müsbet karşılandığını söylediği belirtiliyor…”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><strong>[26]</strong></a></em></p>
<p>Miralay Ferid’in duyduğu ikinci haber aslında darbe hükümetinin ABD’den aldığı onayın haberidir. Zaten daha en başta emperyalizme bağlılığını ifade eden Milli Birlik Komitesi, hazırladığı programın da ABD’den onay alması onların isteklerini karşılamasının bir sonucudur. İlhan, kendi görüşünü somut bir şekilde gazete ve ajans haberlerini sıralayarak okuyucunun birleştirmesini istemektedir.</p>
<h4><strong>Amerikan Mandası mı, İngiliz Mandası mı?</strong></h4>
<p>29 Ağustos 1335 tarihli gazete haberi “Amerikan Yardım Heyeti Başkanı’nın beyanatı: Türkiye’yi Medeni hale Getirmek İçin 100.000 Amerikalı Kifayet Eder. Binbaşı Arnold, Amerika’nın ‘insaniyet duyguları ile Türkiye mandasını kabul edeceğini” de söylüyor.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>Attilâ İlhan, kitapta tekrar 1919 yazına dönerek kaldığı yerden devam eder. Bu bölümün ve ülkenin en önemli meselesi, “Amerikan mandası mı, yoksa İngiliz mandası mı kabul edilecek ya da üçüncü bir yol olan tam bağımsızlığın mümkünatı var mıdır?”</p>
<p>Bu bölüm Anadolu’da Sivas Kongresi’nin toplanmasının hemen öncesidir. Sivas Kongresi, milli mücadele tarihi için belki de en önemli olaylardan birisidir. Kongreden önce İstanbul’da İngiliz kuvvetlerinin en çok korktuğu şey, kongrede Amerikan mandası kararı alınacağıdır. Bu nedenle İngilizler, hükümete Sivas Kongresi’nin engellenmesi ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tutuklanması konusunda baskı yapar. Binbaşı Ferid ve arkadaşları ise hükümetin ve işgalci güçlerin atacağı adımı önceden bilip Mustafa Kemal ve arkadaşlarına bildirmek için yoğun bir istihbarat çalışması yürütürler. Bu çalışmanın ilk meyvesi Rıza Muhiddin’den gelir. Buna göre İngilizlerin desteğini alan hükümet Malatya’da bulunan Kürt Bedirhan Aşireti’ni silahlandırıp Sivas Kongresi’ni basacak ve Mustafa Kemal’i yakalayacaklardır. Gelen bu önemli istihbaratı doğrulatmak için dört elden harekete geçerler. Bunu araştıran Binbaşı Ferid ve arkadaşları, Fransız jandarma birliğinin de Kongre’yi basmak için harekete geçtiğini öğrenirler.</p>
<p>Binbaşı Ferid, kardeşinin evinde ahbap olduğu İngiliz ve Fransız subay ve Fransız subayın yanında buluna Gülistan Satvet ile yakınlaşmaya başlar. Bu yakınlaşmada da kardeşi Hayrunisa’nın da parmağı vardır. Binbaşı Ferid, bu ilişkiyi pek istemez; çünkü o, Ruhsâr Hanım’a aşıktır. Ancak arkadaşı Doktor Hayrulalh’ın istihbarat sızdırılması ihtimalinden dolayı yaptığı baskıyla istemeyerek de olsa Gülistan Satvet’e yaklaşır. Böyle bir akşam Gülistan Satvet ile buluşunca arkadaşı Fransız subayın Sivas’a gittiğini öğrenir. Bu haber aldıkları istihbaratı kesinleştirmiş olur. Binbaşı Ferid, Gülistan Satvet’ten bir yandan nefret etmekte, diğer yandan da ona karşı cinsel duygular beslemektedir. Bu sebepten dolayı kendisine aşırı kızmaktadır. Hatta hayat kadını Bilezikli Kalyopi’yi Rum olmasına rağmen Gülistan Satvet gibilere göre yeğlemektedir; çünkü Kalyopi ve onun kaldığı umumi evdekiler daha vatanperverdirler.</p>
<p>3 Eylül 1335 tarihli gazete haberi şu şekildedir:</p>
<p><em>“İngiltere Mandası için İmza Toplanıyor. Bazı kimseler kapı kapı dolaşarak, ‘emeklilere şu kadar maaş verilecek, menfaatlarımız şöyle olacak’ diye halkı kandırıyor.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><strong>[28]</strong></a></em></p>
<p>Sivas Kongresi yapılacağı zaman Osmanlı aydınlarında beliren Amerikan mandası fikrine karşı İngiliz ve Fransızlar yoğun bir şekilde İngiliz mandası propagandası yaparlar. Kurulan İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile birçok önemli kişiyi aralarına katarlar. Diğer taraftan Sivas’ta tahmin edildiği üzere yoğun bir şekilde Amerikan mandasını kabul etmek tartışılır. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu fikre karşı çıkar. Kongre’nin ilk günlerinde hakim fikir Amerikan mandasını kabul etmektir. 9 Eylül 1335 tarihli gazete haberi şu şekildedir:</p>
<p><em>“Sivas Kongresi’nde ‘Manda’ Meselesi Tartışıldı. İstanbul murahhasları Amerikan mandasını müdafaa ederken, Anadolu murahhasları buna şiddetle cephe aldılar.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><strong>[29]</strong></a></em></p>
<p>Daha sonra 13 Eylül 1335 tarihli haberde dost düşman herkesin merakla beklediği Sivas Kongresi kararları haberleştirilir:</p>
<p><em>“Sivas Kongresi kat’i kararını aldı. Anadolu, Payitaht ile Bütün İrtibatını Kesti. Dersaadet’te yabancı devlet mümessillerine gönderilen bir tebliğde, Damat Ferid Paşa Hükümeti’nin gayr-ı meşru bir hükümet olduğu iddia edildi.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><strong>[30]</strong></a></em></p>
<p>Mustafa Kemal ve Sivas Kongresi katılımcıları tarafından ısrarlı istifası istenen Damat Ferid Paşa, 1 Ekim 1335 tarihinde istifa eder. Bu haberi veren Attilâ İlhan, romanın 1919 yılıyla ilgili olan bölümünü bitirir. Aslında bu haber Sivas Kongresi’nin bir zaferidir. Bu zafer daha sonra gelecek olan zaferlerin habercisi niteliğindedir.</p>
<h4><strong>27 Mayıs Ruhunun Ölümü</strong></h4>
<p>Attilâ İlhan, romanın son bölümlerini yeniden 1960 yılında Miralay Ferid ve çevresinde gelişen olaylara ayırır. Bu bölümde Miralay Ferid yavaş yavaş ölüme yaklaşırken bir yandan da 27 Mayıs İhtilali’nin ilk günkü söylemlerinden uzaklaşarak emperyalizm ve burjuvazi ile bağlılığını tesciller. İlk günlerde askeri müdahale ve devrimci söylemlerinden fena hale rahatsız olan yerli burjuvalar ilerleyen günlerde fikir değiştirip isteklerini gerçekleştirmek için hükümete her türlü yardımı yapmaya başlarlar. Romanda bunun canlı tanığı Akın Ltd. Şirketi’nin başına geçen Hayrun’dur.</p>
<p>4 Ağustos 1960 tarihli haberde 235 generalin emekliye ayrıldığını ve diğer subayların da emekliye ayrılması için teşvik verileceği söylenmektedir. Bu şekilde 2000 subayın emekli ettirileceği anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Bu haber Miralay Ferid’de derin bir üzüntü yaratır ve yeni bir kriz geçirir. Suat da gazetelerden okuduğu haberleri devrimin aleyhine bularak dayısına söylemek istemez. Onun düşüncesi, generallerin ordudan uzaklaştırılması iki durumdan olabilir: Birincisi, Menderes yanlı subayların uzaklaştırıldığı, ikincisi ise, ihtilali yapan subaylar arasında ayrılık çıktı ve bir taraf diğerini tasfiye ediyor.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> Suat’ın aklına ikinci fikir daha yatkın geliyordu.</p>
<p>Harun, hükümetin esnaf ve tüccara en çok %25 kâr payı koymasını ağır bir dille eleştirir ve tüccarların bu durumdan çok büyük rahatsızlık duyduğunu belirtir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> İhtilal Hükümeti’nin halkın kalkınması için tüccar ve esnafın kârını küçültmesi gerektiğine karar vermesi milli burjuvaziyi büyük bir endişeye sevk eder. Menderes devrinde burjuvazide büyük bir sıçrama olur ve Harun gibi zengin olup daha da zenginleşen kişiler darbeden hiç hoşlanmazlar.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Son günlerinde ölüm döşeğinde dahi memleket meseleleriyle ilgilenen Miralay Ferid, Cemal Gürsel’in seçim tarihini verdiği haberi duyunca iyice sinirlenir ve alışık olduğu eski dönemlerdeki ihtilallere benzemezliği nedeniyle hayıflanır.</p>
<p><em>“… akşam güç bela Cemal Paşa’nın gelecek 27 Mayısta seçim yapacağını işittim, içime bir ateştir düştü. Nedir bu bizim paşalardaki seçim merakı yahu? Rahmetli Atatürk böyleydi. Terakkiperver Fırka diye, Serbest Fırka diye az dert mi açtı başımıza? İsmet Paşa, hakeza: Demokrat Parti belasını, Hanım Evladı’nı tepemize tebelleş eden kendisidir. Şimdi Cemal Paşa, ulan hazır reiskâra oturmuş, memleketin rerakkisi için vacip olanı yapacak yerde, seçim! İsmet Paşa’yla görüşmedi mi, mutlaka ondan kaptı bu fikri. Seçim, amenna seçim, ama ya bu Demokratların kuyrukları yeni bir parti uydurup da efendime söyleyeyim…”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><strong>[35]</strong></a></em></p>
<p>Miralay Ferid romanın en başında çok hararetli ve kızgın bir şekilde tartıştığı Ahmet Ziya’nın “Bu devrim değil.” düşüncesini doğrular. Arkadaşı Ahmet Ziya’nın kendisini ziyarete geldiğinde ona açılır: “… Meğer sen yerden göğe kadar haklıymışsın, meğer inkılap minkılap değilmiş bu.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Ahmet Ziya ise, dostu Miralay Ferid’i dinliyor ama pek yorumda bulunmuyordu. Ancak içinden geçen düşünceleri Miralay Ferid kuşağını özetlemektedir:</p>
<p><em>“Ahmet Ziya ne dese Miralay Ferid Bey’i üzeceğini seziyordu. Fakat onu asıl ağlatasıya etkileyen ölüm döşeğindeki bu ihtiyarın, ülkesinin ve halkının kaderiyle hala bu derece yakından ilgilenişi oldu. Onun ‘<strong>seferberlik kuşağı</strong>” adını verdiği bu kuşağın adamlarında öyle bir güç, öyle sönmek bilmez bir alev vardı ki, sonrakilerde aransa da bulunamıyor, yerini sinsi bir bencilliğin, küçük çıkar hesaplarının aldığı görülüyordu.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><strong>[37]</strong></a></em></p>
<p>Romanın sorunu yine bir gazete haberi getirir. Bu haber siyasi değil Miralay Ferid’in ölüm ilanıdır. İlanı veren kardeşi Hayrunisa ve eşi Ruhsâr Hanım’dır. “Acı Bir Kayıp” başlığını taşıyan ilan şu şekildedir:</p>
<p><em>“Dömeke harbi şehitlerinden Kolağası Rüstem Bey’le Münire Hanım’ın oğlu, Mabeyn Katiplerinden Bayraktar Paşazade Haluk Bey’in eniştesi, Bayraktar Çiftliği sahibi Hayrunisa Bayraktar’ın biricik ağabeyi, Manastırlı Salih Paşa ailesinden Ruhsâr İlbulak’ın sevgili zevci, Çanakkale, Gazze ve İstiklal Harbi gazilerinden, Emekli Süvari Miralayı Ferid İlbulak (Ferid Eminönü) kısa bir hastalığı meteakip rahmetine kavuşmuştur.”</em></p>
<p><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan-2.jpg"><img class=" td-modal-image alignleft wp-image-497 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan-2-223x300.jpg?resize=223%2C300" alt="attila-ilhan-2" width="223" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan-2.jpg?resize=223%2C300&amp;ssl=1 223w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan-2.jpg?resize=763%2C1024&amp;ssl=1 763w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/08/attila-ilhan-2.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w" sizes="(max-width: 223px) 100vw, 223px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<h5><strong>Sonuç</strong></h5>
<p>Başlarken özetini verdiğimiz György Lukacs’ın tarihsel roman tanımını biraz açarsak, Lukacs’ın kendi ağzından tarihsel romanın ortaya çıkışı şu şekilde nakledilebilir:</p>
<p><em>“Tarihsel roman, günümüz toplumunun problemlerinin gerçekten anlaşılmasının ancak tarihsel evveliyatın, şimdiki toplumun ortaya çıkışının anlaşılmasıyla mümkün olabileceği hissidir. Yani hayat anlayışının tarihselleştirilmesinin, günümüz toplumsal problemlerine yönelik artan tarihsel kavrayışın şiirsel ifadesidir.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><strong>[38]</strong></a></em></p>
<p>Tarihin edebiyatın alanına girmesi aslında insanlığın doğrudan geçmişini anlama ve bu geçmişten yola çıkarak yaşadığı günü anlamlandırma ihtiyacındandır. Ünlü tarihçi E. H. Carr, tarih hakkında şöyle der:</p>
<p><em>“Geçmiş, bizim için bugünün aşığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna daha çok egemen olmasını sağlamak tarihin çifte işlevidir.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><strong>[39]</strong></a></em></p>
<p>Bu bilgilerden yola çıkarsak Attilâ İlhan’ın “Sırtlan Payı” adlı romanını tarihsel roman olarak kabul edebiliriz. Öncelikle yaşanmış tarihi dönemleri konu edinen roman, daha sonraki yıllarda kaleme alınarak bulunduğu tarih diliminden geçmişe bakar. Bunun dışında romanın geçtiği dönemler Türkiye siyasi tarihi açısından çok önemli olayların gerçekleştiği dönemlerdir; bu yüzden bu dönemleri anlamak ve anlamlandırmak hem İlhan’ın romanı yazdığı 1970’li yıllar için, hem de günümüz için çok önemlidir. Attilâ İlhan da bu bilinçle hareket ederek romanında dönemin en önemli siyasal ve toplumsal mevzularına yönelerek karakterleriyle yaşanan bu siyasi olayları anlamaya çalışır. Kahramanlar, olayları anlamaya çalışırken okuyucuyu da geçmişten hareketle yaşadığı dönemi anlamak adına birçok soruyu kendine sorar. Tüm bunlar romanı, tarihsel roman yapar.</p>
<p>Lukacs’ın <strong>problematik kahraman<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><strong>[40]</strong></a></strong> olarak tanımladığı “eski değerlere bağlı kalmış, yeni değerlere ayak uyduramayan ve inandığı değerlerin ayaklarının altından kayıp gittiğini düşünen” kahraman tipi tanımına uyan Miralay Ferid, romanın ana omurgasını oluşturur. Ferid’in yaşamöyküsü Türkiye’nin tarihidir. Osmanlı’nın son dönemini yaşar, 1908’de 2. Meşrutiyet’i görür, Balkan Savaşları’na, Çanakkale Savaşına, Filistin ve Suriye cephelerini görür, Kurtuluş Savaşı’ndan önce İstanbul’da milli mücadele için hafiyelik yapan, silahlı mücadele başlayınca Anadolu’da savaşan Miralay Ferid hayatı boyunca siyasetin içinde yer alır. Siyasi alanı, askeri alan gibi gören Miralay Ferid, romandaki arkadaşı Ahmet Ziya tarafından söylenen “<strong>Aksiyon Nesli</strong>” ve “<strong>Seferlik Kuşağı</strong>” adamı olarak ömrünün son nefesine kadar siyaseti düşünür ve toplumun şartlarına göre değişen siyasi koşulları bir türlü anlamlandıramaz. Miralay Ferid için son heyecan yaratan olay Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Mayıs 1960’da zorla iktidara el koymasıdır. İşte, bu darbe Miralay Ferid’in anladığı tarzda bir siyasi hamledir. Darbeyi devrim olarak selamlar. Daha sonrasında devrimin olmadığını ve hiçbir zaman özlediği eski günlerin gelmeyeceğini anlar ve derin bir üzüntü içinde ölür. Bu darbe, onun son ümidiydi. Onun gözünde ülke elden gitmektedir, tabi kendi ömrü de ülkeyle birlikte elden gider.</p>
<p>Tüm bu özellikleriyle Miralay Ferid, Lukacs’ın bahsettiği problematik tip kahramanın romanda özel olarak yaratıldığı halidir. Buna göre Miralay Ferid, yaşadığı dönemin ve ortamın tüm özelliklerini, karşıtlıklarını ve çatışmalarını üzerinde taşıyan bir karakter olarak dönemi sorgulayabileceğimiz her türlü olayda yerini alır.</p>
<p>Miralay Ferid, yaşadığı dönemin koşullarını asla kabullenmez. Dönemin siyasetini, yaşam tarzını kabul etmez. Kardeşinin eşcinsel oluşunu kabul etmez. Arkadaşlarının askeri darbeye devrim demeyişini kabul etmez. Halkın ihtilale sahip çıkmasını ve ihtilalden heyecanlanmamasını kabul etmez. Çünkü Miralay Ferid, 1919 senesinde işgal altındaki İstanbul’da da insanların işgalci subaylarla haşir neşir bir biçimde yaşayıp gitmesini de kabullenemiyordu. Kendisinin istihbarat toplama adına işgalci subaylarla aynı otelde kalmak zorunluluğunu kabul edemiyordu. Yani 1960’da özlediği 1919 – 1920’li yılları, o yıllarda yaşarken de kabul edemiyordu. Yaşadığı dönemle problemi olan Miralay Ferid, tarihsel roman için çok yerinde bir kahraman tipidir. Çünkü problematik bir kahraman, bulunduğu çağın tarihsel sorunlarını yaşar ve bu sayede şahsında dönemin sorunlarını ve çelişkilerini barındırır.</p>
<p>Marksist sanat anlayışına göre “Maddi hayatın üretim tarzı hayatın toplumsal, politik ve entelektüel süreçlerini belirler.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> O yüzden 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri darbenin ilk günkü fikirleri Miralay Ferid’in düşünceleri gibi devrimci olsa bile zamanın koşulları ve maddi hayatın şartları, onları emperyalizmle ve burjuvazi ile aynı çizgiye çeker. Hatta bu zorunlu istikametten ötürü kendi yol arkadaşlarını da harcamak zorunda kalırlar. Miralay Ferid’in anlayamadığı şey budur. Kişi veya kişiler nasıl düşünürse düşünsün, neyi hedeflerlerse hedeflesinler sonucu maddi hayatın koşulları belirler. İşte bu çelişkiler içinde hayatın son anlarını yaşayan Miralay Ferid, diğer bir önemli hayat kesiti olan 1919 yılına gider. Burada da işgal altında yaşayan İstanbulluların neden direnmediğini, neden karşı koymadıklarını sorgular.</p>
<p>Miralay Ferid, hem şahsi geçmişini, hem de tarihsel süreç içerisindeki tarihi şahsiyetini aynı anda yaşamaya çalışır. Şahsi tutumu ve tarihsel süreç içerisindeki konumlanışı daima bir çatışma içerir. Bu sayede Miralay Ferid’in şahsi geçmişi ve tarihsel süreç içerisindeki tarihi şahsiyeti üzerinden bir tarihsel roman karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>AKALIN, Nur (2006), Şehir Filmleri Attilâ İlhan, İstanbul: +1 Yayınları.</p>
<p>ANDERSON, Perry (2004), Tarihsel Materyaliz İzinde (çev. Mehmet BAKIRCI, H. GÜRVİT), İstanbul: Belge Yayınları.</p>
<p>AYDIN, Önder (2013), Attilâ İlhan’ın Şiirlerinde İstanbul, Yayınlanmamış Lisans Bitirme Tezi.</p>
<p>CARR, Edward Hallet (2006), Tarih Nedir?, çev. M. Gizem Gürtürk, İstanbul: İletişim Yayınları.</p>
<p>ÇELİK, Yakup (2010), “Attilâ İlhan’ın Hayatı”, Attilâ İlhan Armağanı, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.</p>
<p>İLHAN, Attilâ (2005), Sırtlan Payı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</p>
<p>LUKACS, György (2010), Tarihsel Roman (çev. İsmail DOĞAN), Ankara: Epos Yayınları.</p>
<p>MARKS, K. – ENGELS, F. (2001), Sanat ve Edebiyat üzerine (çev. Murat BELGE), İstanbul: Birikim Yayınları.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> György Lukacs, Tarihsel Roman (çev. İsmail Doğan), Epos Yayınları, Ankara: 2010.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), O Karanlıkta Biz (1987), Allah’ın Süngüleri ‘Reis Paşa’ (2002).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Attilâ İlhan, Sırtlan Payı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. b., İstanbul: 2005, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> İlhan, 41.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İlhan, 45.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> İlhan, 61.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> İlhan, 86.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> İlhan, 89.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> İlhan, 88.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> İlhan, 119.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> İlhan, 99.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> İlhan, 121.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> İlhan, 124.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> İlhan, 137.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> İlhan, 161.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İlhan, 173.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> İlhan, 185, 189.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İlhan, 185.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> İlhan, 211, 212.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> İlhan, 220, 221.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> İlhan, 221.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> İlhan, 229.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> İlhan, 249.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> İlhan, 250-257.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> İlhan, 259,260.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> İlhan, 274.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> İlhan, 295.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> İlhan, 319.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> İlhan, 345.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> İlhan, 373.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> İlhan, 407.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> İlhan, 409.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> İlhan, 430.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> İlhan, 429.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> İlhan, 490.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> İlhan, 491.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> İlhan, 491.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Lukacs, 294.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Edward Hallet Carr, Tarih Nedir? (çev. M. Gizem Gürtürk), İletişim Yayınları, 9.b. İstanbul: 2006, s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Lukacs.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> Marks – Engels “Sanat ve Edebiyat Üzerine” (çev. Murat Belge), Birikim Yayınları, 2.b. İstanbul: 2001. S. 9.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/27-mayis-1960in-tarihsel-romani-sirtlan-payi/">27 Mayıs 1960’ın Tarihsel Romanı: SIRTLAN PAYI</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/27-mayis-1960in-tarihsel-romani-sirtlan-payi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">494</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
