<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat Tarihi &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/edebiyat/edebiyat-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Sat, 16 Jun 2018 10:03:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Edebiyat Sosyolojisine Genel Bakış</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/edebiyat-sosyolojisine-genel-bakis/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/edebiyat-sosyolojisine-genel-bakis/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 16 Jun 2018 10:03:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=15027</guid>
				<description><![CDATA[<p>Edebi eserler, doğdukları toplumdan izler taşır; ait oldukları toplumun sosyal, tarihsel, politik, ekonomik ve felsefi özelliklerini, yani topyekûn sosyolojisini yansıtır. Toplumların geçirdikleri evreleri, sanat ve özellikle de edebiyat eserlerine bakarak anlamak, onları oluşturan nedenlerle birlikte öğrenmek, neden – sonuç ilişkilerini kurarak anlamak mümkündür. Bu duruma tam tersinden bakacak olursak edebi eserlerin oluşumunu ait olduğu topluma, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/edebiyat-sosyolojisine-genel-bakis/">Edebiyat Sosyolojisine Genel Bakış</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Edebi eserler, doğdukları toplumdan izler taşır; ait oldukları toplumun sosyal, tarihsel, politik, ekonomik ve felsefi özelliklerini, yani topyekûn sosyolojisini yansıtır. Toplumların geçirdikleri evreleri, sanat ve özellikle de edebiyat eserlerine bakarak anlamak, onları oluşturan nedenlerle birlikte öğrenmek, neden – sonuç ilişkilerini kurarak anlamak mümkündür. Bu duruma tam tersinden bakacak olursak edebi eserlerin oluşumunu ait olduğu topluma, toplumun ekonomik, politik, tarihi, kültürel, sosyal ve felsefi özelliklerine bakarak anlamak mümkündür.</p>
<p>Sanat dallarının içerisinde edebiyat, hayatı daha iyi anlamak ve gözlemlemek için yararlanılan en önemli kaynaklardan birisidir. Edebi metinler, ortaya çıktıkları toplum ile hem duygusal hem de sosyal açıdan ayrıştırılamaz bir bağ içerisindedir. Bu bağa edebi eserin yazarı, okuyucusu ve dağıtım kanalları gibi unsurları da eklendiğimizde toplumun tüm katmanlarına temas eden bir bütünlük görürüz. Bu bütünlük temel olarak <strong>edebiyat sosyolojisi</strong> kavramıyla açıklanır.</p>
<p>Toplum ve toplumsal normlar edebiyat sanatının ve sosyoloji biliminin ortak kaynaklarıdır. Her ikisinin de amacı bir bakıma dünyanın sırrını çözmektir. Edebiyat ve toplum böylelikle karşılıklı bir etkileşim içindedirler. Edebiyatın tarihsel sürecini inceleyen bir araştırmacı mutlaka bu karşılıklı etkileşime yönelmesi gerekir. Edebiyatı ve sosyolojiyi ortak bir noktada buluşturan husus insandır. Bu, edebiyat sosyolojisinin temelini oluşturur. Buradan yola çıkarsak edebiyatın tarihsel bir süreç içerisindeki serüvenini inceleyen bir araştırmacı, mutlaka edebiyatın toplumsal değişim veya gelişimi ile olan ilişkisine yönelmesi gerekir. Bu yönelim de sosyoloji biliminin içerisine girmek anlamına gelmektedir. İşte, bu kaçınılmaz birliktelik edebiyat sosyolojisini doğurmaktadır.</p>
<p>Dünyada 20. yüzyıl başlarında, Türkiye’de ise 1960’larda ortaya çıkan <em>edebiyat sosyolojisi</em> kavramı etkisini artırarak günümüze kadar gelmiştir. Artık bazı üniversitelerin edebiyat bölümlerinde ders olarak da edebiyat sosyolojisi okutulmaya başlanmıştır.</p>
<p>Ülkemizde edebiyatın ve edebiyatçıların yeri çok önemlidir. Önemli toplumsal olaylarda, tarihi gelişmelerde edebiyatçılar ya öncü konumdadır ya da önemli bir yerde durmaktadırlar. Bu bakımdan edebiyatın ilgi alanına toplumu ilgilendiren hemen her konu girebilmektedir. Bu sebeple <u>edebiyat sosyolojisi araştırmaları</u> bakımından ülkemizde zengin bir kaynak mevcuttur.</p>
<h2>Kısaca Edebiyat Sosyolojisi</h2>
<p>Edebiyat sosyolojisini ansiklopedik bir tanımlamayla açıklamamız gerekirse, onun edebiyat sanatı ile toplum arasındaki karşılıklı etkileşimi, toplumsal hayattaki edebiyatın fonksiyonunu ve edebiyat sanatının toplumsal koşullardan nasıl etkilendiğini araştırma konusu yapan, 1900’lü yıllarda ortaya çıkan ve edebiyatın olduğu kadar sosyolojinin de metotlarından yararlanan bir disiplin olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Küreselleşen dünyamızda uluslararası edebiyat faaliyetlerinin, edebi çeviri etkinliklerinin, edebiyat &#8211; toplum ilişkisinin ülke sınırlarını aşarak artmasıyla birlikte <em>karşılaştırmalı edebiyat</em> bilimi ve <em>edebiyat sosyolojisi</em> önemli bir konuma yerleşmiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>“<em>Edebiyatın sosyolojik izahını gerçekleştirme düşüncesinden hareketle varlık kazanan edebiyat sosyolojisi, edebiyat ile toplumsal olgular arasındaki karşılıklı ilişkileri inceleyerek, edebiyat-toplum ilişkisinin değişik yönlerini, yansımalarını ortaya koymaya çalışmaktadır. Edebi eserler ve yazarların sosyal ortam, sosyal ilişkiler ve bu ortamın değişik yönlerinin birbirleriyle irtibat noktalarını, geçişliliklerini, birbirlerine etkilerini irdeleyen edebiyat sosyolojisi, edebiyatın toplumsal olayları anlamada merkezi bir role sahip olduğunu öne sürmektedir.</em>”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Köksal Alver’in bu tanımından yola çıkarsak eser ile yazar, sosyal ortam ile ilişkiler ekseninde gelişen <strong>edebiyat sosyolojisi</strong> edebiyat ile toplumsal olgular arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Bu tanımdan yola devam edecek olursak edebiyat sosyolojisi temeline eseri koyar. Ancak eser temel alınırken tek başına düşünülemez. Çıkış noktası eserin kendisi olmakla birlikte eserin yazarı, ortaya çıktığı toplum ve o toplumun sosyolojisi beraber değerlendirilir. “<em>Yazar, metin, okur kitlesi, yazar kuşakları, yayıncılık, okuma sorunu ve okuma nedenleri yahut sonuçları gibi meselelerin oluşturduğu önemli, sürekli ve vazgeçilemez bir ilişki ağını temsil eden edebiyat ilişkileri, edebiyat sosyolojisinin mecrasını belirlemektedir.</em>”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Eserden hareketle oluşan edebiyat sosyolojisi sırasıyla <strong>yazar, basım – yayım –dağıtım</strong> unsurları ve okuyucu ekseninden devam ederek belli bir metot izler. Edebiyat sosyolojisinin yöntemi olarak belirlenen basım – yayım – dağıtım süreçlerinin ayrıntısıyla araştırılması şüphesiz Marksizmin temel yaklaşımından doğmaktadır. Şöyle ki ünlü Marksist düşünür <strong>Terry Eagleton</strong>’un “<em>Eleştiri ve İdeoloji</em>” adlı kitabında şöyle bir bölüm yer alır:</p>
<p><em>“Her üretim tarzı, üretim, bölüşüm, mübadele ve tüketim yapıları tarafından oluşturulur. Üretim bir süreci ya da üreticiler grubunu, üretim malzemeleri, araçları ve teknikleri ve ürünün kendisini ön-gerektirir. Gelişmiş toplumsal formasyonlarda başlangıçtaki özel üretim aşamasından sonraki bir toplumsal üretim tarzına aktarılabilir (baskı ve matbaa) ve böylece ilk ürün (el yazması) bir yeni ürüne (kitap) dönüşür. Edebi üretim güçleri belirli ‘üretim ilişkileri’ içinde örgütlenmiş emek gücünün (yazıcılar, yardımcı üreticiler, basım ve yayın örgütleri) belirli tanımlanmış üretici araçlar yoluyla belirli üretim gereçlerine uygulanmasından meydana gelir. Bu edebi üretim güçleri, edebi bölüşüm, mübadele ve tüketim tarzlarını belirler ve onlar tarafından üst-belirlenir.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a></em></p>
<p>Bu alıntıdan da belli olacağı üzere bir eserin ortaya çıkışı yalnızca yazarının salt fikirsel üretimine bağlı değildir. Eser okuyucusuna ulaşana kadar geçtiği her formasyondan sonra yeni bir ürün haline gelir ve böylece edebiyat sosyolojisinin saç ayağı olan “basım – yayım – dağıtım” ilişkileri ağı oluşur. Bir eseri anlamada bu ilişkilerin mutlaka irdelenmesi ve eserin ne şekilde okuyucuya kadar ulaştığı tespit edilmelidir.</p>
<p>Edebiyat sosyolojisi, her yönüyle edebiyatın ekonomik ve toplumsal koşullarını, geniş anlamda edebiyatın meydana gelirken maruz kaldığı şartları ve etkileşimleri ele almaktadır. <strong>Edebiyat sosyolojisi</strong> yazarın yaşadığı dönemdeki konumunu, ekonomik durumunu, toplum içindeki statüsünü, zamanın moda eğilimlerine bağlılığını veya bunlardan ayrılığını, dünya görüşünü, eğitim durumunu inceler ve halka, diğer yazarlara, sonraki nesillere, ülke sınırları dışındaki karşılıklı etkileşimlerini inceler. Ayrıca iletişim açısından edebî bir eseri kitap piyasasının temeli olarak ele almaktadır. Yani bir kitabın başarısındaki toplumun belirli dönemlerde hangi kitap türlerine ilgi duyduğu, kütüphanelerden hangi dönemlerde hangi kitapların en çok ödünç alındığını incelemek edebiyat sosyolojisinin başka bir uğraş alanını meydana getirmektedir. Kitaba tamamen ticari bir meta olarak bakan bu eylem ile bir edebiyat eseri kitlesel bir medya olarak değerlendirilmektedir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Edebiyat sosyolojisi, hem bir ürün olarak edebi eser, hem de sosyal gerçekliğin bir unsuru olarak edebiyat üzerine yoğunlaşır. Ürün olarak edebiyat eserinin toplumu yansıtması, toplumu ifade etmesi, toplumca algılanması ve bu doğrultuda belli tavırları doğurması ilk elden incelenen sorunlardır.</p>
<p>Edebiyat sosyolojisi için bir tanımı da Ertuğrul Aydın yapar: “<em>Edebiyat sosyolojisi, edebiyatın toplumla kendisi arasında yeni organik bağlar kurmaya çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca, din, kanun ve törelerin edebiyat üzerinde meydana getirdiği etkilerle bu kavramların edebiyatın hanesindeki yerini saptar. Edebiyat sosyolojisi, siyasi rejim, kültür kurumu, sosyal tabaka ve dilbilim problemleri gibi edebi olayları çerçeveleyen sosyal yapı ve teknik durumları inceler. Edebiyat türü, belli bir süreçten ve ekonomik gerçeklikten sonra ortaya çıkar. Sosyologlar için özel bir önem anlamına gelen süreç durumu, edebiyat sosyolojisine kaynaklık eder.</em>”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Aydın’ın yapmış olduğu tanıma göre edebiyat ile toplum arasında organik bir bağ vardır ve edebiyat sosyolojisi bu bağı bilimsel bir yöntemle ortaya çıkarır. Ayrıca pek çok farklı toplumsal nüvenin etkilerini edebiyat eserinde arayan edebiyat sosyolojisi araştırmacıları sosyal ve teknik olarak bu etkileri saptamaktadır.</p>
<p><em>Sosyolojik edebiyat</em> incelemesine göre edebiyat kendi başına var olamaz. Edebiyat toplum içinde doğmuştur ve toplumun bir ifadesi olarak kabul edilir. Yazarı, eseri ve okuru toplumsal koşullar belirler. Bu koşullara eğilmek ve sanatla ilgili sorunları açıklamak gereklidir. <em>Sosyolojik eleştiri</em> aynı zamanda eserin nedenlerine eğilir. Edebiyat ile toplum arasındaki ilişki incelenirken genellikle yapılan, edebi eserin toplumsal olayların ifadesi ve belgesi olduğunu önceden kabullenmektir. Bu eğilim sosyal tarihin genel çizgilerinin ortaya çıkarılmasında etkili bir yöntemdir. Araştırmacı belirli bir motifi, bir dönem içerisinde ele alarak kendisine bir çalışma alanı oluşturabilir. Bu tür çalışmalar oldukça yaygındır.</p>
<p>Edebiyat sosyolojisinde edebiyatın toplumsal durum, ekonomi ve siyaset ile olan ilişkisinden hareketle toplumun edebiyat üzerindeki etkisi ve edebiyatın toplum içindeki yeri belirlenmeye çalışılır. Edebiyata bu perspektiften bakanlar genellikle bir toplum felsefesine inanan kişilerdir. Örneğin Marksist eleştirmenler edebiyat &#8211; toplum arasındaki ilişkiyi inceleyerek sınıfsız toplum ideali konusunda düşünceler üretmişlerdir. Batı’da 19. yüzyılda ilk örnekleri ortaya çıkan edebiyat sosyolojisi çalışmaları 20. yüzyılda özellikle Marksist aydınların katkılarıyla hızlı bir ilerleme kat etmiştir. Bu anlamda edebiyat sosyolojisine en çok katkı koyan edebiyatçı, sosyolog ve araştırmacılar şu şekilde sıralanabilir: Stael, Taine, Louis de Bonald, Wilhelm Dilthey, Georg Lukacs, Gustave Lanson, Lucien Goldmann, Mihail M. Bahtin.</p>
<p>Batılı bu düşünürlere ek olarak 20. yüzyıl Batı aydınını ve düşüncesini etkileyen <strong>Frankfurt Okulu</strong> mensupları olan Leo Lowenthal ve Adorno gibi kuramcılar ve daha sonraları Escarpit, Guy Michaud, Pierre Macherey, LewisCoser, Alan Swingewood, Terry Eagleton, Raymond Williams, Francis E. Merrill, Diana F. Laurenson John Hall, John Orr, Marry F. Rogers, Wendy Griswoold gibi aydınlar edebiyat sosyolojisi ile yakından ilgilenmişlerdir.</p>
<h2>Edebiyat Sosyolojisinin Türkiye’deki Gelişimi</h2>
<p>Türkiye’nin kavramsal olarak edebiyat sosyolojisi ile tanışması 1960’lı yıllara denk gelir. Ancak bu değildir ki edebiyatı tarihseli toplumsal ve sosyal açıdan inceleme daha önceleri yoktu. Daha eskilere dayanan ve hala varlığını devam ettiren yaklaşım edebiyat eserlerimin toplum ile bağını kurarak değerlendirilmesidir. Diğer yaklaşım ise bir bilim olarak belli yöntemleri kullanarak edebiyat sosyolojisi araştırmalarıdır. Batılı anlamda edebiyat sosyolojisi kavramı ikinci yolda ilerlemektedir. Ancak ülkemizde bu tarz bilimsel bir metotla çalışma yürüten araştırmacı sayısı azınlıktadır. Daha çok edebiyat eseri incelemelerinde toplum ile bağından yola çıkılarak yapılan araştırmalar ön plandadır. Bu anlamda Türkiye’deki sosyologlar ve bazı felsefeciler edebiyatla ilgilenmiştir. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: Ziya Gökalp, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Niyazi Berkes, Behice Boran, Mediha Berkes, Nurettin Şazi Kösemihal, Cahit Tanyol, Erol Güngör, Nurettin Topçu, Şerif Mardin, Sabahattin Güllülü, Nermi Uygur, Ahmet İnam, Ömer Naci Soykan.</p>
<p>Bu sosyologlardan özellikle Nurattin Şazi Kösemihal önemlidir. “<em>Nurettin Şazi Kösemihal, Türkiye’de edebiyat sosyolojisinin akademik ve bilimsel nitelik kazanmasında öncü rolü oynamıştır. Üniversitede edebiyat sosyolojisi dersini 1965-66 yıllarında İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde kendisi vermiştir.</em>”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Edebiyat sosyolojisi alanında çalışma yapan bu aydınların yanı sıra edebiyat tarihi alanında da çalışmalar yürütülmüştür. Şüphesiz <strong>edebiyat tarihçileri</strong> de araştırma – inceleme yaparken sosyolojik alana girmiş ve edebiyat sosyolojisi yönteminden faydalanmışlardır. Bu alanda çalışma yürüten Mehmet Fuat Köprülü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Faruk Timurtaş, İnci Enginün, Berna Moran, Durali Yılmaz ve Kazım Yetiş gibi edebiyat tarihçilerini sayabiliriz. Ancak belirtmek gerekir ki edebiyat tarihi çalışması yürüten bilim insanlarımız tam anlamıyla derinlikli bir edebiyat sosyolojisi incelemesi yapmamış ve bu alana eğilmeleri yüzeysel kalmıştır.</p>
<p>1960’ların sonlarından itibaren sosyal bilim araştırmaları edebi metinlere daha çok ilgi duyar hale gelmiştir. Bu ilgide, disiplinler arası yaklaşımların sosyal bilimlerde kazandığı yaygınlığın önemli payı vardır. Edebiyat ile sosyal bilimler arasında bir köprü kurmayı deneyen çalışmalar, bilim dünyası ile hayal dünyası arasında bir ilişki kurmanın anlamsız olduğuna dair sert yargılarla çarpışmak durumunda olsa da, insanı ve toplumu daha iyi anlamak için edebiyattan çeşitli biçimlerde yararlanan çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Edebiyat sosyolojisi, edebiyat ve toplum arasındaki karşılıklı ilişkiyi inceleyen bir disiplin olarak bu anlamda önem taşır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Edebiyat sosyolojisine önemli katkı sunan bir başka grup da sosyal bilimcilerdir. Edebiyat sosyolojisi çalışmaları yürüten sosyal bilimciler şu şekilde sıralanabilir: Sabri F. Ülgener, Halil İnalcık, Kemal Karpat, Taner Timur, Orhan Okay, Sadık K. Tural, Kurtuluş Kayalı, Gürsel Aytaç, Murat Belge, Jale Parla, Nüket Esen, Yıldız Ecevit, Sadık K. Tural, Nurdan Gürbilek, Mehmet Tekin, Şaban Sağlık, M. Fatih Andı, Erol Köroğlu, Ramazan Gülendam, Duygu Köksal, Süha Oğuzertem, Mustafa Özel, Mehmet Narlı, Dursun Ali Tökel, Yavuz Demir, Sezai Coşkun. Bu araştırmacılar arasında doğrudan edebiyatçılar olmakla birlikte çalışmalarını ağırlıklı olarak bilimsel yönde ilerleten kişiler olduğundan bunlara sosyal bilimci demek daha doğru olur.</p>
<h3>Değerlendirme</h3>
<p>Marksist görüşün “<em>Maddi hayatın üretim tarzı hayatın toplumsal, politik ve entelektüel süreçlerini de belirler.</em>”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> şeklinde ifade edebileceğimiz düşüncesi edebiyat sosyolojisinin de temel kaynağını oluşturur. Bu temel yaklaşımla gidildiğinde yalnızca edebiyat sosyolojisi değil tümden sanat sosyolojisi kavramından söz edilebilir. Çünkü sanatsal üretimi toplumsal üretim süreçlerinden ayrıştırmak neredeyse imkansızdır. Yukarıda da değinildiği gibi üretilen eser basın-yayın-dağıtım süreçlerinden geçerek bir meta haline gelmektedir. Yani bir eserin ortaya çıkışında eser sahibinin özgün yaratıcılığı olsa dahi o eser topluma ulaşabildiği ölçüde metalaşır ve artık toplumun bir parçası olur.</p>
<p>Edebiyat alanında meydana gelen sosyolojik gelişmeler edebi eseri doğrudan etkiler. Eserin, yazardan gelen bir bilinç dayanağı kadar, onu varsaydıran dinamikleri etkisi altına alır. Böylece sosyolojinin temel kavram ve gelişmeleri tarih boyunca ilerleyişi edebiyatta da izler taşır.</p>
<p>Kültürün bir parçası olan edebiyat, belirli sosyal koşullarda ve toplumsal ilişkilerde meydana gelir. Bu sebeple toplumun temel yapı taşı olan kültür, edebiyattan ayrı düşünülmemelidir. Her toplumun toplumsal temellere dayanan kendine özgü bir kültürü vardır. Bu unsurların toplum düzleminde şekillenmesi <strong>edebiyat &#8211; sosyoloji ilişkisini</strong> oluşturmaktadır. Toplumu ve kültürü, edebiyat çalışmalarından ayrı düşünmek bilimselliğe aykırı bir tutumdur.</p>
<p>Edebiyat ve toplum birbirinden kopuk değildir. Gerçekliğin algılanmasında yazarın bireysel yaşamı ve iç dünyası kadar topluma ve döneme yön veren değer yargıları da etkendir. Zira yazarın iç yaşamının bireyselliği ve iç dünyası da yaşadığı toplumdan bağımsız düşünülemez. Yaşadığı toplumdan tamamen bağımsız ve ayrıksı bir yazarın varlığı neredeyse imkansız gibidir. Kendi edebiyatımızın tarihi gelişimine de baktığımızda daha Orhun Yazıtları’ndan Kutadgdu Bilig’e, divan edebiyatından Servet- i Fünûn dönemine kadar yaşanılan dönemin toplumsallığından yazarların nasıl etkilendiğini görürüz. Bu etkileşim günümüzün yazar ve eserleri de incelendiğinde gözlenebilir durumdadır.</p>
<p>Edebiyat araştırmalarında edebiyat sosyolojisi metodunun kullanımı artırılmalıdır. Bu amaçla üniversitelerin edebiyat bölümlerinde sınırlı sayıda okutulan <strong>edebiyat sosyolojisi dersi</strong> yaygınlık kazandırılmalıdır. Edebiyat sosyolojisinin edebiyat araştırmalarında kapladığı alan arttıkça hem edebiyat tarihimizi hem de toplumsal tarihimizi daha iyi anlamak ve anlamlandırmak mümkün olacaktır.</p>
<h4><strong>KAYNAKÇA</strong></h4>
<ul>
<li>Alver, Köksal, “Türkiye’de Edebiyat Sosyolojisi Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme”, Sosyoloji Konferansları No: 52 (2015-2).</li>
<li>Aydın, Ertuğrul “Edebiyat Sosyolojine Bakışta Türk Edebiyatı”, Edebiyat ve Toplum Sempozyumu, Gaziantep – 2009.</li>
<li>Cuma, Ahmet, “Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi &#8211; Sanat ve Bilimin Sınır Ötesi Etkileşimi –“, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 22 / 2009.</li>
<li>Eagleton, Terry, Eleştiri ve İdeoloji, çev. Esen Tarım – Serhat Öztopbaş, İletişim Yayınları, İstanbul – 1985.</li>
<li>Kırtıl, Gonca, “Edebi Metinlerin Sosyolojik İmkânı Üzerine Farklı Yaklaşımlar”, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 10, Aralık 2012.</li>
<li>Marks – Engels, Sanat ve Edebiyat Üzerine, çev. Murat Belge, Birikim Yayınları, 2. B. İstanbul – 2001.</li>
</ul>
<h4>DİPNOTLAR</h4>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ahmet Cuma, “Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi &#8211; Sanat ve Bilimin Sınır Ötesi Etkileşimi –“, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 22 / 2009.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Köksal Alver, “Türkiye’de Edebiyat Sosyolojisi Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme”, Sosyoloji Konferansları No: 52 (2015-2) / 343-354.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Alver, Türkiye’de Edebiyat Sosyolojisi Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, çev. Esen Tarım – Serhat Öztopbaş, İletişim Yayınları, İstanbul – 1985, s. 47.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmet Cuma, “Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi &#8211; Sanat ve Bilimin Sınır Ötesi Etkileşimi –“.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ertuğrul Aydın, “Edebiyat Sosyolojine Bakışta Türk Edebiyatı”, Edebiyat ve Toplum Sempozyumu, Gaziantep &#8211; 2009, s. 5-11.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Alver, Türkiye’de Edebiyat Sosyolojisi Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Gonca Kırtıl, “Edebi Metinlerin Sosyolojik İmkânı Üzerine Farklı Yaklaşımlar”, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 10, Aralık 2012.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Marks – Engels, Sanat ve Edebiyat Üzerine, çev. Murat Belge, Birikim Yayınları, 2. B. İstanbul – 2001, s. 9.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/edebiyat-sosyolojisine-genel-bakis/">Edebiyat Sosyolojisine Genel Bakış</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/edebiyat-sosyolojisine-genel-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15027</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cemal Süreya’da İnsandan Yukarıya</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/cemal-sureyada-insandan-yukariya/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/cemal-sureyada-insandan-yukariya/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 13 Feb 2017 05:00:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Can Çakan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=7266</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yaşanacak bir tane hayat var ortada; dünyanın tüm canlarına, hatta evrene bile sunulan budur. İnsan da, dünya da, evren de duracak değil ama, insan şekillendiricidir nihayetinde, insan insanı ve ondan başka kendisine dokunabilmiş her şeyi var edebilir, dokunmamış olana da var edip uzanabilir; hayat alındığında ise Tanrı, bu üstü saklar, hayatın kendisi de geri ödenir, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cemal-sureyada-insandan-yukariya/">Cemal Süreya’da İnsandan Yukarıya</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşanacak bir tane hayat var ortada; dünyanın tüm canlarına, hatta evrene bile sunulan budur. İnsan da, dünya da, evren de duracak değil ama, insan şekillendiricidir nihayetinde, insan insanı ve ondan başka kendisine dokunabilmiş her şeyi var edebilir, dokunmamış olana da var edip uzanabilir; hayat alındığında ise Tanrı, bu üstü saklar, hayatın kendisi de geri ödenir, belki. Ya da hayat bayağı bayağı bayat olabilir, Tanrı da başına çalabilir üste kalanı. Yine de, şüphesiz, söylenene riayet edilirse, burada bir tane hayat varsa, tanınan bir hayattan pişman olmanın abesliği bilinip Tanrı&#8217;ya bahşiş bırakmak gibi bir jest yapabilmek onu büyük çerçevesinden görebilmeye bağlı olmalıdır.</p>
<p>Cemal Süreya&#8217;nın ölümle ilgili dediği ve kitaba başlık olan Üstü Kalsın, diğer şiirlerinde de görülen pek çok öznel ve soyut kavramın aslında afaki bir sona, çoğunlukla somutun soyuta ihtiva olduğu bir gerçekliğe dönmesiyle açıklanabilir; bu yazıda biricik öğelerin şiirde kullanılan dil çerçevesinde hem nasıl insana, hem insandan tüm insanlığa, hem de bireyden bireye değiştiğine değinilecektir.</p>
<p>Kitabın ilk şiiri San&#8217;ı ele alıp başlarsak elde beliren imge ihtirasın solukla bedenlenmesi ile başlar. Kırmızıdır, aşktır, şehvettir; ve bu onların bir hastalık gibi semptomlarıdır: ihtirasın ve iç çekmenin burada bir rengi vardır. Anlatıcının kadına duyduğu aşk durmadan bir evre geçirmekte, hissettikleri, kadının saçlarını dünyasının gök kubbesi belirlemesiyle değişmektedir. Önce bir &#8220;kuş&#8221; belirir, soluğun ağızdan havada süzülmesi gibi o da süzülür, sonra yaptıklarıyla artarak bu kuş da değişir ve biz hastalığın bir diğer emaresini görmüş oluruz, o bacaklarını kucağına almasıyla &#8220;tarifsiz&#8221; dediği bir nevroz seviyesine geçer; şimdi hiddetli bir ağrıyla bir aygır gibi istemektedir karşısındakini, o da farkına varır, yüzünün yandığını bilir. Tabii burada bir unsur var ki şiir bu bireysel, hatta olabilecek en dünyevi halinden bir anda sosyal bir ayrıntıya uğrar; &#8220;yoksuluz&#8221; der, ki bu yoksulluk devam edecektir ve bir tanıma sığmayacaktır.</p>
<p>Öncelikle, gerçekçi, beşeri kullanımında bu söz sahi yoksulluğu simgeleyebilir; maddi bir yoksulluk nihayetinde açlık ve sefahatin sonunu hazırlayan bir temeldir ama bir daha düşünüldüğünde insandan uzaklaşır ve tüm topluma bir kapsayıcılık sunabilir. &#8220;Yok-&#8221; diye tanımlanan şey ihtiyaç ise, iki insanın birleşmesini, sevişmesini söyleyen dizlerde insanın asıl muhtaç olduğu, duru ve arı bir sevgiden ve her türlü bağnazlıktan, onu sınırlayan koşullardan oluştuğunu görmek de olabilir. Yani yoksuluzdur; çünkü insanı arındırıp, yalnızca insanı sevmeyi bilmiyoruzdur. Ki bu, şuradan açıkça görülebilir: yoksuluz diye gecelerimiz çok kısadır; iki insanın bir olduğu an, beden bedene verebildiği an belli ki her şeyin yittiği ve yalnız insanın kaldığı kısacık bir andır; ve böyle bir anı hep bulabilmek kolay değildir. Çünkü insan geçmişiyle, bağlı olduğu inançla, fikirleriyle ya da söylemleriyle, ahlakı ve savunduğu gelenekle soyunmaz, &#8220;tarifsiz&#8221; bacakları uzamaz; bedenini soyan ruhunu da özgürleştirebilmiş, gök bedenli doğabilmiştir; haliyle bunu elde edebildiğinde dörtnala sevişmelidir. Görüldüğü gibi şair bir duygu yükünden toplumsal bir sorunu ele alabilmiş, bir süreci anlatırken bu geçişi sağlayıp çözümlemiştir.</p>
<p>Mesela, yeniden, bu öznelden genele çıkma eylemi Cıgarayı Attım Denize&#8217;de de görülmektedir, ki bu sırada bilinç, durmadan mekan değiştirmekte, eline alabildiğiyle bunu desteklemektedir. Her şehirde görülebilecek bir canlıdır güvercin, pek sıradan bir kuştur aslında; ancak akılla ve aktarımla o birçok şekilde okunmuştur.</p>
<p>Öncelikle güvencin uçabilir, kuş olmak denilen şey, gökyüzüne hakim olmaktır, özgür olabilmek, dolaşabilmek ve aynı zamanda altından geçenlere ait olmadan, onlara dokunmadan, yani, maddeden maneviye ulaşmaktır; ki burada da bilinç bu geçişleri sağlar.</p>
<p>&#8220;Şimdi bir güvercinin uçuşunu [bölüşürken]&#8221; bir anda bu özgürlükten şair, kadına, bir fiziki bedene döner. Ellerinden bahseder önce, onu tanıyordur, bu aşikardır, &#8220;biz&#8221; diyebilmektedir; ve onunla konuşuyor gibidir. Bir kızdır ilkin, sonra yetişkindir de, sonra hayatın içindendir ve bir ekmeği kesmekte, aş için uğraşta, diğer yandan toz ve toprağı, yoksulluğu da görmektedir. O halde burada verilen büyüme eylemi, adım adım genişleyecek ve yine topluma ait bir çaresizliğe uzanacaktır. Sigarayla tütsülenmiş bir akıl beliriverir ve hepsini bir anda kapsar. Yaşam, anlatılan kadının ellerinde her halini almıştır büyüme sürecinde; yine bu eller bütün bunları, bütün biricik noktaları toplar ve onlara üstten bir bakışla süzer: &#8220;hürlük, barış ve sevgi&#8221; yakılıverir sigarada; alevi söndürebilecek en iyi yer de denizdir, ki bu denizi de bir üst kademe ele almakta fayda var; çünkü alevin içinde oluştuğu yer insanlardandır. Kaldı ki boğucu fikirleriyle ve düzeniyle onu en iyi söndürebilecek ya da en başta yakılmasına sebebiyet veren yine insandır. Ancak bu öyle bir bakıştır ki, insandan aldığı alevi insana attığında onlar ne yapacağını bilemeyen bir sürü haline gelir. Deniz kadar geniş olsa da su olduğunu bilmeyen bir deniz hiçbir fikri söndüremeyecektir.</p>
<p>Şimdiye kadar incelediğimiz genelden görebilme ve yoksulluğu anlayabilme, en güzel ve sade biçimlerden biri olarak Tek Yasak şiirinde sunulur. Bu iki mısra şiirin içinde ancak özgür olmuş insanın, yani yaşamaya ancak başlamış olan insanın ölümü lanetlenir. Yoksulluktan anlaşılabileceği gibi hür olmak, insanın kendini sakladığı alanını terk etmesiyle mümkündür; ve bu ulaşıldığında büyük bir çığlıkla yaşam muştulanır. Burada anlatıcının kendisi bir muştucudur; çevresinden umduğu bir şey vardır ki bir peygamber gibi, dünyevi olan insan yaşamından özgürlükteki ölümü lanetleyerek yeniden onu kapsayabilmiştir. Çünkü kutsamak tanrısal bir eylem olabilir; ve tanrıya ait olan bireysel değil, her şeydir.</p>
<p>İşlenilen konuya bir güzel örnek de Üvercinka olarak çıkmaktadır; hatta bu öylesine güzeldir ki, mısra mısra sunulduğunda bir özneden diğerine geçişi, somutun soyuta değişini, toplumsal ve nesnel olanı, duyguya ait ve akla ait olanı hep birlikte anlatırken biricik birçok anlatı hep daha üst bir olguya dokunmaktadır, hatta &#8220;Afrika&#8221; bile bunlara &#8220;dahil[dir]&#8221;.</p>
<p>İlk olarak bir boyundan bahseder anlatıcı, bu maddi uzuvla beraber olduğunu anlatır okuyucusuna. Sonra bu boyun &#8220;dayanmaya ya da umudu kesmemeye&#8221; bir payanda olarak gelir onun aklına; ve yavaş yavaş ilerlemektedir. Bir şehir merkezinden yeniden genele, dünyaya gitmektedir bu cismi bedenle; ama onun da farkına varamadığı bir şeyler olur. &#8220;Yüreğimi elliyorsun&#8221; der ve somut soyutla buluşur, bilinç ise kendini kaybetmeye, cismi her şeyden bir soyutlamaya girişir kendisini ve yine bunu anlatabilmek için kendi maddide bulur; sevişmek, bedenlerin bedenleri bulduğu en yüce yakınlık ortaya çıkmak ister, ki yeniden burada uzaklaşır ve tüm dünyayı sarar; &#8220;Bütün kara [parçalarını]/ Afrika dahil&#8221;.</p>
<p>Kadında aradığı şey, onun saçında, bedeninde bulduğu ile sınırlı kalamaz, hatta yine beşeri bir unsur olan günahla da bir tutulamaz; bedeni sevmek başka şeydir, ama tutku evrenseldir. Çünkü &#8220;Sayın Tanrıya&#8221; kalanı anlatan bu dünyada insandır; ancak anlatıcının ısrarla dile getirmek istediği insanın sığlığından daha yüksek bir mevkide bulunur: Aşk bir kişide başlar, diğer bedeni bulunca ise bu dünyadan uzaklaşır, o yüzden sevişmek bir kapı gibi dört duvardan çıkan insana havayı, toprağı ve evreni sunabilir.</p>
<p>Sonunda her biri yedi mısra olan ve &#8220;Afrika dahil&#8221; diye biten bu şiir, terk edilmeyle yine de kendi cesaretini korumayı bilmiş gibi yaparak son sözünü iletir, yoksulluk bir anlam daha kazanır &#8220;tüm kara parçalarında / Afrika hariç değil&#8221; iken.</p>
<p>Bir münzevi gibi yazılan bunca şiir, ki bunda demek istenilen ayağı toprağa basan bir adamın bedenini unutması için yola çıkması ve yolu bile unutmasından başka bir şey değildir, şair, pek çok anlatısında olduğu gibi Üstü Kalsın&#8217;ı da yine aynı minvalde sonlandırır. Dünyada olduğu halde onu unutmuş, doğrudan tanrıyla bir yüzleşme görülür burada. Sanki evvelden bir anlaşma yapılmış ve bu ruhsal an çizilmiş, bir son konuşma ile anlaşma taahhütünce sonlandırılacaktır. İnsan hayatı somuttur, Tanrı&#8217;nınki kutsal, yani herhangi bir maddeye dönüşmeden evvelinde soyuttur; nihayetinde son bir kıvrılmayla toplum insanı elleriyle baktığı yaşamına bir de yukarıdan bakmayı akıl edebilmiş, hatta bahşişini de arz etmiştir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cemal-sureyada-insandan-yukariya/">Cemal Süreya’da İnsandan Yukarıya</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/cemal-sureyada-insandan-yukariya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7266</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Belki De İlerdedir Yaşanacak Günlerin En Güzelleri… / Nazım Hikmet</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/belki-de-ilerdedir-yasanacak-gunlerin-en-guzelleri-nazim-hikmet/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/belki-de-ilerdedir-yasanacak-gunlerin-en-guzelleri-nazim-hikmet/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:50:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İrem Başaran]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=6777</guid>
				<description><![CDATA[<p>İlerde görecektik o güzel günleri ya da umutla bekleyecektik alnımızda yazılı kaderi. Gelip uzun uzun öpecekti hayat belki ya da bize çelme atıp düşürecek, elimizden tutup kaldıracak ve tekrar düşürecekti. Biz yorulmaktan yorulacak hayat ise devam edecekti. Hayat böyledir işte acımasız, yüzsüz… Nazım’da böyleydi bir nevi. “Romantik devrimci” diyorlardı ona. Fikirleri yüzünden neredeyse bütün hayatı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/belki-de-ilerdedir-yasanacak-gunlerin-en-guzelleri-nazim-hikmet/">Belki De İlerdedir Yaşanacak Günlerin En Güzelleri… / Nazım Hikmet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İlerde görecektik o güzel günleri ya da umutla bekleyecektik alnımızda yazılı kaderi. Gelip uzun uzun öpecekti hayat belki ya da bize çelme atıp düşürecek, elimizden tutup kaldıracak ve tekrar düşürecekti. Biz yorulmaktan yorulacak hayat ise devam edecekti. Hayat böyledir işte acımasız, yüzsüz…</p>
<p><strong>Nazım</strong>’da böyleydi bir nevi. “Romantik devrimci” diyorlardı ona. Fikirleri yüzünden neredeyse bütün hayatı hapiste ve sürgünde geçmişti. Yaşadığı hayat boyunca birçok sıfat sığdırdı kendine. Oyun yazarı, şair, romancı, anı yazarı… Fakat yılmadı. Hapiste de olsa ismini değiştirip yazmaya devam etti. Türk edebiyatına serbest nazım ölçüsünü getirdi. Bu hırs ve edebiyat aşkı ile yanan yüreği ulusal bir üne kavuşmasına neden oldu ve 20.yüzyılın en gözde şairi olma şerefine nail edildi. Şiir yazarken yazıları içine sığmadı taştı, gelişti, hamdı olgunlaştı ve yeni kalıplar bulmaya başladı. Sovyetler Birliğinde olduğu yıllar arasında arayışları doruk noktasına çıktı ve Türkçe’nin ana özellikleri ile bir ahenk uyumu içinde olan “serbest nazım ölçüsü” nü buldu.</p>
<figure id="attachment_6778" aria-describedby="caption-attachment-6778" style="width: 486px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/belkide-ileridedir-yasanacak-gunlerin-en-guzeli-nazim-hikmet.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6778 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/belkide-ileridedir-yasanacak-gunlerin-en-guzeli-nazim-hikmet.jpg?resize=486%2C636" alt="1925 yılında yazdığı şiirlerden dolayı birçok defa yargılandı Hikmet. Hatta orduyu ayaklanması için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl hapsi istendi." width="486" height="636" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/belkide-ileridedir-yasanacak-gunlerin-en-guzeli-nazim-hikmet.jpg?w=486&amp;ssl=1 486w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/belkide-ileridedir-yasanacak-gunlerin-en-guzeli-nazim-hikmet.jpg?resize=229%2C300&amp;ssl=1 229w" sizes="(max-width: 486px) 100vw, 486px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6778" class="wp-caption-text">1925 yılında yazdığı şiirlerden dolayı birçok defa yargılandı Hikmet. Hatta orduyu ayaklanması için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl hapsi istendi.</figcaption></figure>
<p>Dava ve yaşadığı sürgünler hakkında biraz bilgi verelim; 1925 yılında yazdığı şiirlerden dolayı birçok defa yargılandı <strong>Hikmet</strong>. Hatta orduyu ayaklanması için kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl hapsi istendi.  Bursa, Ankara, İstanbul 12 yıl da bu şehirlerde hapis yattı. Neredeyse tüm yaşamını kodeste geçirdi bu usta şair. Yılmadı, durmadı, durdurulamadı. İsmini değiştirdi yine yazdı içindeki duyguları. İnsanlara gerçeği göstermek içindi bunca çabası. Af ile kavuştu özgürlüğüne. Yeniden yargılanacaktı ki yurt dışına kaçmayı tercih etti. Bu tercihinden sonra ise ne yazık ki Türk vatandaşlığından çıkarıldı fakat şunu bilmiyordu <strong>Nazım Hikmet</strong>; 58 yıl sonra tekrar Türk vatandaşlığına alınacaktı. Olsundu. O yine de umudu yitirmedi. Yurt dışında birçok yerde konferans düzenledi konuşmalar yaptı. İnsanları bilinçlendirmek adına kendi kimliğini hiçe saydı.  Savaş ve emperyalizme karşı olan eylemlere katıldı. Durmadı… Radyo programcılığı yaptı. Kimse onu durduramadı. Kendi düşüncesine odaklanmış, kimseyi gözü görmeyen, karşısındaki engellere rağmen yeniden ayağa kalkmayı başaran bir sanatçı vardı karşılarında çünkü. Ölümünden çok sonra birçok eseri bestelendi, hafızalara kazındı. Ölümünden önce yayımlanan ve ölümünden sonra yayımlanan çok fazla eseri vardır Hikmet’in. İşte bu büyük ustanın ölümü aniden geldi ona. 3 Haziran 1963 sabahında gazetesini almak için çıktığı 2. Kattan aşağı indi ve tam gazetesine uzanacakken ani bir kalp krizi ile yumdu hayata gözlerini. Ve daha önce de bahsettiğimiz gibi 58 yıldan sonra 2009’da Türk Vatandaşlığına geri alındı. Böylece kalplerimizde onun eserleri, kulağımızda besteler, hafızalarda usta bir şair olarak kaldı Nazım Hikmet Ran…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/belki-de-ilerdedir-yasanacak-gunlerin-en-guzelleri-nazim-hikmet/">Belki De İlerdedir Yaşanacak Günlerin En Güzelleri… / Nazım Hikmet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/belki-de-ilerdedir-yasanacak-gunlerin-en-guzelleri-nazim-hikmet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6777</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yazarların “İlginç” Yanları</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yazarlarin-ilginc-yanlari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yazarlarin-ilginc-yanlari/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 09 Jan 2017 11:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İrem Başaran]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=6681</guid>
				<description><![CDATA[<p>HONORÊ DE BALZAC Bu ünlü ve bir o kadar başarılı yazarın “ilginç” huylarından biri eserini üretirken başına yün bir atkı takıp ayaklarını soğuk suya sokması imiş. Bir diğer huyu ise yazarken başucunda bir mum bulundurmazsa yazamaması. Kahveye olan düşkünlüğü ile bilinen yazarımız günde 40 fincana kadar kahve tüketiyormuş ve ne yazık ki Balzac kahve zehirlenmesi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yazarlarin-ilginc-yanlari/">Yazarların “İlginç” Yanları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>HONORÊ DE BALZAC</h2>
<p>Bu ünlü ve bir o kadar başarılı yazarın “ilginç” huylarından biri eserini üretirken başına yün bir atkı takıp ayaklarını soğuk suya sokması imiş.</p>
<figure id="attachment_6684" aria-describedby="caption-attachment-6684" style="width: 682px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/honere-de-balzac.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6684 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/honere-de-balzac.jpg?resize=640%2C788" alt="HONORÊ DE BALZAC" width="640" height="788" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/honere-de-balzac.jpg?w=682&amp;ssl=1 682w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/honere-de-balzac.jpg?resize=244%2C300&amp;ssl=1 244w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6684" class="wp-caption-text">HONORÊ DE BALZAC</figcaption></figure>
<p>Bir diğer huyu ise yazarken başucunda bir mum bulundurmazsa yazamaması. Kahveye olan düşkünlüğü ile bilinen yazarımız günde 40 fincana kadar kahve tüketiyormuş ve ne yazık ki <strong>Balzac</strong> kahve zehirlenmesi yüzünden yaşamını yitirmiştir.</p>
<figure id="attachment_6688" aria-describedby="caption-attachment-6688" style="width: 532px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/victor-hugo.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6688 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/victor-hugo.jpg?resize=532%2C762" alt="Victor Hugo" width="532" height="762" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/victor-hugo.jpg?w=532&amp;ssl=1 532w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/victor-hugo.jpg?resize=209%2C300&amp;ssl=1 209w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6688" class="wp-caption-text">Victor Hugo</figcaption></figure>
<h2>VICTOR HUGO</h2>
<p>Hugo’yu bu alışkanlıklara haklı olarak eklemeliyiz çünkü gerçekten mantık dışı bir alışkanlığın altına imzasını atmıştır. <strong>Victor Hugo</strong>, hizmetçisinden tüm kıyafetlerini saklamasını istemiş böylece dışarı çıkamayacak ve eserini yazabilecektir. Kış ayının ortasında üstünde hiçbir şey olmadan sadece battaniyesine sarılarak eserler üretmiştir.</p>
<figure id="attachment_6683" aria-describedby="caption-attachment-6683" style="width: 389px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/dan-brown.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6683 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/dan-brown.jpg?resize=389%2C500" alt="Dan Brown" width="389" height="500" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/dan-brown.jpg?w=389&amp;ssl=1 389w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/dan-brown.jpg?resize=233%2C300&amp;ssl=1 233w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6683" class="wp-caption-text">Dan Brown</figcaption></figure>
<h2>DAN BROWN</h2>
<p>Yeni neslin en çok satan romanlarını yazan Dan Brown’un diğer ünlü yazarlar gibi ilginç bir yönü olmasına şaşırmamak elde değil. <strong>Dan Brown </strong>yazarken masasının başucuna koyduğu kum saatinin boşalmasıyla kalkıp şınav ve mekik çekiyor böylece daha kolay hatalarını gördüğünü ve düzelttiğini itiraf ediyor.</p>
<figure id="attachment_6682" aria-describedby="caption-attachment-6682" style="width: 620px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/charles-dickens.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6682 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/charles-dickens.jpg?resize=620%2C818" alt="Charles Dickens" width="620" height="818" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/charles-dickens.jpg?w=620&amp;ssl=1 620w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/charles-dickens.jpg?resize=227%2C300&amp;ssl=1 227w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6682" class="wp-caption-text">Charles Dickens</figcaption></figure>
<h2>CHARLES DICKENS</h2>
<p>Ünlü yazar ve toplumsal eleştirmen olan <strong>Charles Dickens</strong>, ürettiği eserlerini mavi renkte kâğıtta ve aynı renk mürekkeple yazıyormuş. Ayrıca uyku problemi yaşayan yazar yatağının tam ortasında yatmazsa uyuyamazmış böylece kollarıyla yatağı ortalar öyle uyurmuş.</p>
<figure id="attachment_6686" aria-describedby="caption-attachment-6686" style="width: 465px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/mark-twain.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6686 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/mark-twain.jpg?resize=465%2C671" alt="Mark Twain" width="465" height="671" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/mark-twain.jpg?w=465&amp;ssl=1 465w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/mark-twain.jpg?resize=208%2C300&amp;ssl=1 208w" sizes="(max-width: 465px) 100vw, 465px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6686" class="wp-caption-text">Mark Twain</figcaption></figure>
<h2>MARK TWAIN</h2>
<p>“Bana yatak verin, size başyapıtlar vereyim.” Diyen Amerikalı yazar <strong>Mark Twain</strong>, yatakta yazan yazarlardan biridir. Bir tomar kâğıdı kucağında taşıyan ve yatakta yazarken dolan sayfaları yere savurarak yeni sayfaya yer açan yazar başucundaki komodini sadece piposunu doldurmak için kullanırmış.</p>
<figure id="attachment_6685" aria-describedby="caption-attachment-6685" style="width: 620px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/james-joyce.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6685 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/james-joyce.jpg?resize=620%2C874" alt="James Joyce" width="620" height="874" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/james-joyce.jpg?w=620&amp;ssl=1 620w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/01/james-joyce.jpg?resize=213%2C300&amp;ssl=1 213w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6685" class="wp-caption-text">James Joyce</figcaption></figure>
<h2>JAMES JOYCE</h2>
<p>Writer&#8217;s Museum’da el yazması yapıtlarının bulunduğu <strong>James Joyce</strong>, 500 kelimelik bir yazısında tamlama ve tekrarlayan tek bir kelime olmadan yazan ilk ve tek kişidir. Genellikle yazılarını yüzüstü yatarak yazan yazar, siyah mürekkep kalem kullanır ve düzeltmelerini kırmızı mürekkepli kalemle yaparmış.</p>
<p style="text-align: center;">…</p>
<p>Böylece <strong>ünlü yazarların bu ilginç huyları</strong>nı değişik alışkanlıklarını ve başarılarını öğreniyor, edebiyata kattıkları bu önemli eserler için onlara minnettar kalıyoruz. Bu alışkanlıkları ile şahsına münhasır kişilikleri ile dikkat çeken yazarlar edebiyatın gidişatını değiştirmiş ve birçok insana ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yazarlarin-ilginc-yanlari/">Yazarların “İlginç” Yanları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yazarlarin-ilginc-yanlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6681</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 12 Dec 2016 05:52:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hande Dağ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik bunalımı]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=6323</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kuşkusuz ki, Modernizm tüm dünyada çok yankı uyandıran bir sanat-edebiyat akımıdır. “Geleneksel olanı reddetme tavrı” olarak benimsenen bu akım, diğer dünya edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da çok etkili bir akım olmuştur. Bu kısa tanımdan yola çıkarak, modernist yazarların geleneksel ve yerleşmiş roman anlayışını reddettikleri sonucu çıkarılır. Recaizade’nin Araba Sevdası, hem konu hem de tarz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/">Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kuşkusuz ki, Modernizm tüm dünyada çok yankı uyandıran bir sanat-edebiyat akımıdır. “Geleneksel olanı reddetme tavrı” olarak benimsenen bu akım, diğer dünya edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da çok etkili bir akım olmuştur. Bu kısa tanımdan yola çıkarak, modernist yazarların geleneksel ve yerleşmiş roman anlayışını reddettikleri sonucu çıkarılır. <strong>Recaizade</strong>’nin <em>Araba Sevdası</em>, hem konu hem de tarz bakımından incelendiğinde, yanlış batılılaşma sorununun altını çizerek, Türk edebiyatında modernleşme hareketinin önemli örnekleri arasında yerini almıştır. Roman, ilk bakışta Bihruz Bey’in Periveş Hanım’a olan aşk hikayesini ele alıyor gibi gözükse de, Batı dünyasındaki gelişmelerin etkilerinin hüküm sürdüğü, toplumsal ve sosyal değişimlere ilişkin eleştirilerin yapıldığı dönemin gerçeklerini yansıtmaktadır.</p>
<p>Tarihe kısaca dönmek gerekirse, <strong>Modernizm</strong>in ortaya çıkış noktasında, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının kilit bir rol oynadığı açıktır. İnsan masumiyetinin kayboluşu, bireylerin anlam arayışı ve beraberinde gelen kimlik ikilemleri, tüketim kültürünün ortaya çıkışı, farklı kültür ve etnik kökenlere sahip insanların birbirleriyle olan etkileşimleri, “eski” olanın geride bırakılmasını ve “yeni” bir dünya düzeninin ortaya çıkışını doğrudan tetiklemiştir. Şüphesiz, edebiyat anlayışı da bu değişime cevapsız kalamamıştır. Gregory Jusdanis, <em>Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür</em> adlı kitabında, bu paradokstan söz eder: “Sanat hem estetik özerklik hem de toplumsal etki yaratmak istiyordu. Bir yanda işlevsizdi; diğer yanda toplumsal rabıta arıyordu” (s.154).<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Öte yandan, Jusdanis’in savunduğu gibi, “gelenek ile modernlik arasındaki kopukluk, modernleşme projesinin bir işlevidir” (s. 14).<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p><strong>Edebiyatta Modernizm</strong>, doğrudan insan psikolojisini ve iç dünyasını hedef alır. İnsanın yalnızlaşması, ve bu durumun yansıtılma isteği, edebiyatta yeni tekniklerin ortaya çıkmasına, diğer bir deyişle, modernleşme hareketine zemin hazırlayan en önemli faktör olmuştur. Bu sebeple, insan ve insanın bu karmaşık durumu başroldedir. Diğer bir deyişle, dış dünyadan öte, iç dünyaya bir dönüş söz konusudur. Bu bağlamda incelendiğinde, <strong>Modernist yazarlar</strong>, eski tür edebiyatın tersine, iç diyalog ve bilinç akışı gibi tekniklerin yanı sıra, çağrışımdan da (flashback) faydalanırlar. Roman karakterleri ise daimi bir anlam bulma mücadelesi içindedir. Zira Modernizm’de insan karmaşık bir varlıktır, toplumdan kendini bir tür soyutlama psikolojisinde, alışılagelmişe isyan eder. <strong>Modernist eserler</strong>in, Franz Kafka, Albert Camus ve J.P. Sartre’nin varoşluşçuluk felsefesinden etkilendikleri gözlemlenir. Varoluşçuluk’a göre, kişinin kendi özünü bulması esastır. “Bunalım Edebiyatı” olarak da bilinen Modernist edebiyat, burjuva aydının ruhsal buhranı, iç dünyasının karmaşıklığı ve bireysel yalnızlığının yansıtılmasını esas alır.</p>
<p><strong>Türk edebiyatı’nda modernleşme</strong>, genel anlamda, Batı dünyasının etkisiyle, baş göstermiştir. Türk yazarlar da yeni dünyanın düzenine ilişkin, değişime uğrayan Türk toplumunun yeni halini yansıtmak istemiştir. Fakat, bu değişim pek olumlu anlamda olmamış, modernist eserlerde ise “yanlış batılılaşma” sorunu olarak eleştirel bir bakış açısında yer bulmuştur. Bilindiği üzere, Tanzimat her alanda Batılılaşmanın adıdır. Batı’dan kastedilen ise Fransa’dır. Fakat, halk bu konuda yine zavallıdır. Zira yenileşme aydın kesimden halka doğrudur. Bu adeta toplumsal intiharın başlangıcıdır (Dursun, 67. Sayı).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Tanpınar, bu durumu şu şekilde özetliyor: “Devlet ricalinin resmi elbisesi olarak ‘İstanbulin’ icat ediliyor, saltanat arabası moda oluyor ve sadece arabanın kullanılması ile Cuma ve Bayram alaylarının çok mahalli olan mana ve mahiyeti de değişiyordu” (Tanpınar, s. 133).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Öte yandan, eski ve yeni kimlik üzerine, Tanpınar, toplumdaki keskin değişimlere dikkat çekiyor: [&#8230;] “alafranga” ve “alaturka” (musikide de olduğu gibi) “eski” ve “yeni” (zihniyet meselelerinde) tabirleriyle ifade edilen  bu ikililik realitesi Tanzimat’ın en büyük fatalitesidir” (s. 136). <a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Diğer bir deyişle, Tanzimat, sosyal hayatı değiştirmesinin yanı sıra, taklitçilikle beraber, değişik tiplerin ortaya çıkmasında doğrudan etkili olmuştur. Sosyal hayatın değişiminden kasıt ise, doğrudan İstanbul ile ilintilidir; zira aydın kesim ile halk arasında keskin bir uçurum vardır.</p>
<figure id="attachment_6325" aria-describedby="caption-attachment-6325" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6325 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem-203x300.jpg?resize=203%2C300" alt="Recaizade Mahmut Ekrem" width="203" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg?resize=203%2C300&amp;ssl=1 203w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/12/recaizade-mahmut-ekrem.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6325" class="wp-caption-text">Recaizade Mahmut Ekrem</figcaption></figure>
<p><em>Araba Sevdası</em>’nda Bihruz Bey, yanlış batılılaşmanın bir örneğidir. Edebiyat eleştirmenleri arasında “Tanzimat züppesi” olarak yer bulan bu terim, batılılaşma sorununu ve züppe tipleri ele alır. Moran’ın da ifade ettigi üzere, “Batılılaşmanın beraberinde getirdiği tüketim ekonomisine kendini kaptıranlara en iyi örnek, Batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu’nda eğlenmek ve gösteriş yapmak olarak anlayan züppe tipi” ve tasviri, Ahmet Mithat’ın <em>Felatun Bey’le Rakım Efendi</em> romanınında da önemli bir yer tutar.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Türk Edebiyatı’nda ilk realist roman olarak kabul edilen Mahmut Ekrem’in <em>Araba Sevdası</em>, Moran’ın bahsettiği alafranga züppe tipini eleştirir. Bir dönem vezirlik ve valilik yapmış bir paşanın oğlu olmasına rağmen, Bihruz Bey, aslında sığ , eğitimsiz ve sorumsuz bir gençtir.  Hayat amacı, diğer alafranga tiplerden daha süslü giyinmek, Fransızca konuşmak ve dönemin en göze çarpan hadiselerinden biri olan araba kullanmaktır. Böylece Batılı olduğunu düşünür. Bihruz Bey, dönemin en gösterişli eğlence yerlerinde gezer ve gösteriş yapmayı sever. Bir gün Çamlıca Tepesi’ne çıkar ve Periveş Hanım’ı görür görmez ona aşık olur. Dino bu duruma eleştirel bir bakış açısı getirir: “Taksitle satın aldığı yazlık süslü arabasıyla, &#8220;Kudemai vüzeradan&#8221; bir paşanın, yarım yamalak tahsil görmüş, alafrangalık düşkünü, şımarık oğlu Bihruz Bey, umuma yeni açılmış, kibarların pek sevdiği Çamlıca bahçesine gider; orada, nasılsa kiralayabildiği bir lando arabasıyla gezen, kaşıkçı esnafından Sakin ağanın kızı ve merhum arzuhalci Mağmum efendinin genç dul karısı, zamane yosma güzellerinden Periveş Hanım’a tesadüf eder, ona çiçek vermek, söz atarak iltifat etmek fırsatını bulur; kadını çok kibar bir muhitten, görgülü, kendisi gibi alafranga terbiye görmüş, zarif, nazik ve faziletli farzeden Bihruz Bey, o gün oracıkta ona delice aşık oluverir” (s. 381).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bir düzmece ile kızın öldüğüne inandırılınca, amansız bir sevdaya kapılır ve hayata küser. Aradan zaman geçer ve kızı tekrar görür, fakat ablası sanır. Gerçek ortaya çıkınca, Bihruz Bey trajikomik bir duruma düşer. Dino’ya göre, bu aşk sahte ve aldatıcı unsurlar üzerine kuruludur, Lando araba, gösterişli kıyafetler ve dönem itibariyle sofistike kabul edilen kurmaca dil bu sahteliği destekler. Zira Bihruz Bey’in serveti yokolmak üzeredir, Fransızca ve Türkçe karışımı konuştuğu dil ise, manevi sahteliğini vurgular. Dönemin burjuva kabul edilen kesimi, kendine yabancılaşmanın yanı sıra, Batı’nın da doğru özümsenememesi ile birlikte, derin bir kimlik ikilemine sürüklenir.</p>
<p>İlk bakışta, <em>Araba Sevdası</em>, sıradan bir aşk hikayesi gibi görünse de, dönemin ruhunu yansıtır. 1889 yılında yazılan roman, Bihruz Bey gibi dönemin diğer burjuva gençliğinin Fransız hayranlığını anlatır. Bu hayranlık o denli bir seviyededir ki, onlara göre, Türkler, kaba bir medeniyettir ve Türkçe gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Bu dönemde, aynı zamanda “öz” (self) kavramına yabancılaşma vardır. Edward W. Said, <em>Şarkiyatçılık <a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><strong>[8]</strong></a></em> adlı  kitabında, Batı’nın Doğu üzerindeki etkisinin yanı sıra, öze yabancılaşmanın da zihinsel bir sorgulamasını yapar. Öte yandan, Batı’nın “öteki” dünya üzerindeki hegemonyasının ve basmakalıp düşüncelerinin objektif bir dünya görüşünü baltaladığını savunur. Romanda <strong>Recaizade</strong>, dönemin entellektüel ve aydın kesim olarak kabul edilen ailelerin gösteriş meraklısı çoçuklarına ve yavanlıklarına ağır eleştiriler yapmaktadır. Öte yandan, dönemin aydın kesimi arasında yer alan <strong>Recaizade</strong>, özeleştiri de yapar. Bu yönden roman, dönem itibariyle dikkate alındığında, yenilikçi ve realist bir önem kazanmaktadır. Eski ve yeni düzen arasındaki bağın tamamen koparılamaması, Modernizm’e bir köprü olma özelliği kazandırsa da, esasında “yeni” olarak kabul edilenin, Türk toplumunda yanlış “taklit” (mimicry)<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> ten öteye geçememesi, en temel sorundur. Bu durum, aynı zamanda özeleştiri olarak da değerlendirilebilir. Yanlış batılılaşmanın beraberinde getirdiği toplumsal ve ruhsal çöküntüler, kimlik sorununun ortaya çıkışı, Batı karakterinin özümsenememesi, Türklük kavramına tamamen yabancılaşmanın yanı sıra, burjuva sınıfı ve halk arasındaki uçurumu da aşılamaz bir şekilde derinleştirmiştir. Türk toplumu, ne tam bir Doğulu ne de tam bir Batılı olabilmiştir. Bu durum, arafta olmak kavramıyla pekala özdeşleştirilebilir.  Daimi bir kimlik bunalımı ve dönemin toplumsal buhranı, Batı’nın da yanlış özümsenmesiyle birlikte, özü değersizleştirmeyi (self-degradation) ve kendine yabancılaşmayı (self-alienation) beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, <em>Recaizade’nin romanı</em>, Türk toplumunun değişen yapısına eleştirel bir bakış açısı kazandırırken, dönemin sözde entellektüel ve Batıcı değer yargılarını bu bakış açısında sorgulamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> G. Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, s. 154.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Jusdanis, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> A. Dursun, “Kültür ve Medeniyet Değişimi Üzerine Bir Tahlil Denemesi”</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> A. Hamdi Tanpınar, <em>19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi</em>, s. 133.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Tanpınar, s. 136.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Berna Moran, <em>Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış</em>, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Güzin Dino, “<em>Araba Sevdası</em> Kuruluşu Hakkında bir Deneme”, s. 381.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Edward, W. Said, <em>Şarkiyatçılık</em></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Homi Bhabba, <em>The Location of Culture</em>, (term)“mimicry”: “Öteki” dünya toplumlarının “öz”(Anglo-Sakson) kabul edilen düzene asimile olmak için gösterdiği taklit çabası olarak tanımlanabilir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/">Türk Edebiyatı’nda Modernizm: Araba Sevdası’nda Kimlik Bunalımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/turk-edebiyatinda-modernizm-araba-sevdasinda-kimlik-bunalimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6323</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çınaraltı Öyküleri -3 / Yaşama İnat Yaşamak</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-yasama-inat-yasamak-3/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-yasama-inat-yasamak-3/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 05:00:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Sözü Bulan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt Devlet Kütüphanesi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet Ran]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşamaya Dair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4959</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yaşamaya Dair “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın  bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,  yani bütün işin gücün yaşamak olacak. “ Konuş ! diye bağırıyordu. Buradan sağ çıkacağını mı sanıyorsun? Anlat, bütün bildiklerini anlat ! Diğeri devam ediyordu. Seninle kim temasa geçiyordu, emirleri kim veriyordu? Okulunuzda kaş kişiydiniz? [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-yasama-inat-yasamak-3/">Çınaraltı Öyküleri -3 / Yaşama İnat Yaşamak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>Yaşamaya Dair</h2>
<p><em>“Yaşamak şakaya gelmez, </em></p>
<p><em>büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın </em></p>
<p><em> bir sincap gibi mesela, </em></p>
<p><em>yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, </em></p>
<p><em> yani bütün işin gücün yaşamak olacak. “</em></p>
<ul>
<li>Konuş ! diye bağırıyordu. Buradan sağ çıkacağını mı sanıyorsun? Anlat, bütün bildiklerini anlat ! Diğeri devam ediyordu.</li>
<li>Seninle kim temasa geçiyordu, emirleri kim veriyordu? Okulunuzda kaş kişiydiniz? Senin görevlerin nelerdi?Hepsini anlat. Konuşamadan daha, daha ağzını bile açmamışken&#8230;</li>
<li>Hangi eylemlere katıldın?  Üzerinden çıkan kitapları kim verdi sana?Hadi konuşsan ! Bir tokat, bir tane daha, ardından tekmeler özellikle karnına yağıyordu…</li>
</ul>
<p>17 yaşım, ah benim garip başım… Öğrenciyim ben liseliyim, seneye okulu bitireceğim, üniversiteye gideceğim daha. Kaymakam olarak döneceğim doğup büyüdüğüm kasabaya…</p>
<p>Babam biliyor mu olanı biteni acaba? Ya annem, hele yaşlı haminnem… Eyvahlar olsun biliyorlarsa, nasıl bakarım yüzlerine bir daha?</p>
<p>Okumaya gelmiştim ben, sadece okumaya… Kaymakam olacaktım daha&#8230;</p>
<p>Okumaya gelmişti, çok methetmişlerdi bu liseyi yatılı diye, iyi eğitim alır diye, erkek lisesi diye… Varını yoğunu vermişti ailesi büyük oğullarına, ilk göz ağrıları okuyacak ve diğer 4 kardeşine de yâr olacaktı. Olmadı ama. Askerler koğuşa girdiği anda öylece kalakaldı çocuklar, çünkü çocuktular&#8230; Okul yeni açılmış, dersler yeni başlamıştı. Yaz tatilinin üzerinden birkaç hafta geçmişti, üniversite sınavlarına gireceklerdi, son sınıftılar… Umutları Kaf dağının ardındaydı&#8230; Hatırlıyordu, ranzada kitap okuyordu, korkuyla kitabını düşürüyordu sonra… Ağır ağır kalkıyordu tozlar havaya kalkıyordu… Sonra!</p>
<p>Sonra! Göğsüne aldığı darbeler, nefesini kesiyordu ilkin, sonra dayanamıyordu ince zayıf vücuduyla uykuya dalıyordu acıdan, açlıktan, pişmanlıktan, en çok da korkudan&#8230;</p>
<p><em>Yazamıyorum sonrasını, doktorum “iyi gelir yazarsan geçmişini, kâbuslarından kurtulursun “demişti ama… İçim acıyor, gözaltında kaldığım onca zamanı, yaşadığım onca eziyeti hatırlamak bile istemiyorum artık. Unutmak istiyorum ne yaşadıysam, yaşamadıysam, neyim varsa yoksa da, sadece unutmak istiyorum&#8230;</em></p>
<h2>Yaşamak istiyorum artık!</h2>
<p><em>Geceleri bağırarak uyanıyorum hala… Birisi bana küfrediyor sürekli uykularımda, yüzünü göremediğim birisi, başımdan aşağıya soğuk sular boşaltıyor, titriyorum karanlıkta…</em></p>
<p><em>Yaşamayı ciddiye alacaksın, </em></p>
<p><em>yani o derecede, öylesine ki, </em></p>
<p><em>mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, </em></p>
<p><em>yahut kocaman gözlüklerin, </em></p>
<p><em>beyaz gömleğinle bir laboratuvarda </em></p>
<p><em> insanlar için ölebileceksin, </em></p>
<p><em> hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, </em></p>
<p><em> hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, </em></p>
<p><em>hem de en güzel en gerçek şeyin </em></p>
<p><em>yaşamak olduğunu bildiğin halde. </em></p>
<p><em>Ben halk kahramanı değilim ki! Öğrenciyim ben, Kaymakam olma hayaliyle  İstanbul’a okumaya gelmiş bir taşralı çocuğum. Hiçbir eyleme katılmamışım. Hiçbir siyasi platformda yer almamışım. Yatakhanede yakalanmışım diğer arkadaşlarım gibi. Kitaplıkta buldukları yayınlar yüzünden onca zaman gözaltında tuttular bizi. Aylarca göremedik ailemizi. Sırf kitap okuyoruz diye, başkalarının kabahatini biz çektik bile bile&#8230; Anlatamadık kimseye derdimizi. Tanımadığımızı kimseyi, siyasi olmadığımızı, hiçbir şeye karışmadığımızı… Öğrenciyiz diye yalvardık, dinlemediler, sınav dedik, daha çok dövdüler. Oysa yalnızca bir senemiz kalmıştı… Mezun olacaktık 1981 yılında…</em></p>
<p><em>Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, </em></p>
<p><em>Yetmişin de bile, mesela, zeytin dikeceksin, </em></p>
<p><em>Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, </em></p>
<p><em>ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, </em></p>
<p><em>yaşamak yani ağır bastığından. </em></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Nazım Hikmet</strong></p>
<p><em>Doktora söylemeliyim, ne ‘ben’ formunda ne de ‘o’ formunda anlatamıyorum hissettiklerimi. Aradan geçen üç yıla rağmen iyileşemiyorum bir türlü, bana “iyi şeyler düşün” diyor doktorum… Düşünmeye gayret ediyorum… Çok şükür ki yaşıyorum, dayanamayan bir arkadaşımız vardı koğuşta… Kendini astı bulduğu bir asker potin bağıyla… Gözümün önünden gitmiyor yüzü bir türlü, esmer teninin sarılığı, gözlerinin kara kara bakışı…</em></p>
<p><em>Yaşamak için uğraşıyorum, ölümden korkuyorum, çok korkuyorum! Ama bu kütüphane kapandığında akşam saatinde eve gitmek için kendimde güç bulamıyorum… Kitapların içinde huzur buluyorum yalnızca. Bu yüzden vazgeçtim kaymakam olmaktan. O vahşet günlerinden çıkıp serbest kalınca zar zor bitirip liseyi, edebiyat fakültesine girdim… Kitaplara yakın olayım diye, kütüphaneci olacağım şimdi…</em></p>
<p><em>Bu kütüphanede, Beyazıt Devlet Kütüphanesinde memur olacağım, yaşamak başlasın diye tekrar kitapların arasında gerisin geri…</em></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-gun-icinde-baska-gun-1/">Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün &#8211; 1</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-gun-icinde-baska-gun-2/">Çınaraltı Öyküleri – Gün İçinde Başka Gün &#8211; 2</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-dostum-kucuk-kara-balik-4/">Çınaraltı Öyküleri &#8211; Dostum Küçük Kara Balık &#8211; 4</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-samed-behrenginin-isigi-5/">Çınaraltı Öyküleri &#8211; Samed Behrengi’nin Işığı &#8211; 5</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-salyangozun-izi-6/">Çınaraltı Öyküleri – Salyangoz’un İzi – 6</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-cocuk-palyaco-7/">Çınaraltı Öyküleri – Çocuk Palyaço – 7</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-bir-mektubun-var-8/">Çınaraltı Öyküleri – Bir Mektubun Var – 8</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-bir-dalda-iki-ask-9/">Çınaraltı Öyküleri – Bir Dalda İki Aşk – 9</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-asfalttaki-papatyalar-10/">Çınaraltı Öyküleri – Asfalttaki Papatyalar &#8211; 10</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-bir-mektubun-agzindan-11/">Çınaraltı Öyküleri – 11 / Bir Mektubun Ağzından</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-12-kir-ciceginin-ruyasi-kelebegin-dunyasi/">Çınaraltı Öyküleri &#8211; 12 / Kır Çiçeğinin Rüyası; Kelebeğin Dünyası</a></p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-13-omrum-seni-sevmekle-nihayet-bulacaktir/">Çınaraltı Öyküleri &#8211; 13 / Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-yasama-inat-yasamak-3/">Çınaraltı Öyküleri -3 / Yaşama İnat Yaşamak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/cinaralti-oykuleri-yasama-inat-yasamak-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4959</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Eleştirilerle Attilâ İlhan</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/elestirilerle-attila-ilhan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/elestirilerle-attila-ilhan/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 20 Aug 2016 07:00:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Aleyna Nisa Mülayim]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4915</guid>
				<description><![CDATA[<p>Attilâ İlhan’ın seveni olduğu kadar, eleştireni de var. 12 Eylül döneminde yazdığı şiirlere yer verilen kitap, Korkunun Krallığı’nda Attilâ İlhan şiirleri ve yazıları üzerine yazılmış bu eleştirilere de yer verilmiş. Biz de diğer şairler ve eleştirmenler gözünden bir bakalım dedik. Öncelikle dönemin büyük eleştirmenlerinden olan, Nurullah Ataç’ın eleştiri yazısına kısaca bir göz atalım. Keyifli okumalar.. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/elestirilerle-attila-ilhan/">Eleştirilerle Attilâ İlhan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong>’ın seveni olduğu kadar, eleştireni de var. 12 Eylül döneminde yazdığı şiirlere yer verilen kitap,<strong><em> Korkunun Krallığı’</em></strong>nda <a href="http://www.sanatduvari.com/attila-ilhanin-ben-sana-mecburum-kitabinda-istanbul/"><strong><em>Attilâ İlhan </em></strong>şiirleri</a> ve yazıları üzerine yazılmış bu eleştirilere de yer verilmiş. Biz de diğer şairler ve eleştirmenler gözünden bir bakalım dedik. Öncelikle dönemin büyük eleştirmenlerinden olan, <strong><em>Nurullah Ataç</em></strong>’ın eleştiri yazısına kısaca bir göz atalım. Keyifli okumalar..</p>
<p><strong>Bilmeyenler için yazıya girmeden önce küçük bir bilgilendirme yapalım. <em>Nurullah Ataç</em>, dil ustası olarak anılır. Türkçenin özleşmesinde öncülük etmiştir. </strong></p>
<h2>&#8220;Bir Ozan&#8221; Attilâ İlhan</h2>
<p><em>&#8220;<strong>Cumhuriyet Halk Partisi</strong> ozanlar yarışmasına gönderilmiş yırlar(şiirler) arasında öden(mükâfat) almağa değerli bulacaklarımızı seçmek için toplanmıştık. <strong>Behçet Kemal Çağlar</strong> okuyor, biz de dinliyorduk. <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın &#8220;<strong>Cebbar Oğlu Mehmet&#8221;</strong> koçaklaması okunurken çoğumuz bir doğrulduk:</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Rivayet şöyledir kim:</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Dumanlı bir güz akşamı</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Şu mor dağlar efendim</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Destur demiş de yürümüş,</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Silkinip kalkmış ayağa.&#8221;</em></p>
<p><em>Tanımıyorduk kendisini. Ancak kim olursa olsun, kaç yaşında olursa olsun, bu <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın güzel deme nedir kavramış bir kişi olduğu belliydi. Sekiz yargımandık(jüri), yanılmıyorsam altımız, ikinci öden için oyumuzu ona verdik.&#8221;</em></p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong><em>’ı</em> ilk görüşünü böyle anlatan yazar yine de sadece bir şiir ile bir şairin değerini belirleyemeyeceğini düşünür ve bekler. Şairin <strong><em>Duvar</em> </strong>kitabı yayınlandığında ise artık üzerinde düşünebileceğine karar verir.</p>
<p><em>&#8220;<strong>Duvar</strong>’da sevdiğim yerler de var, sevmediğim yerler de. <a href="http://www.sanatduvari.com/attila-ilhanin-ben-sana-mecburum-kitabinda-istanbul/"><strong>Attilâ İlhan</strong></a>, Anadolu deyişlerine özenince içinde Türkçe olmayan tilcikler(kelimeler) bulunsa bile seviyorum dediklerini. Doğrusu, bunu tellim(daima) başaramıyor, güzel güzel giderken bir de bakıyorsunuz şaşırıveriyorlar, o konuşma sözleri arasına, o toprak kokan sözler arasına birtakım betik sözleri karıştırıveriyorlar. </em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Şimdi bir türkü yakılmaz mı adına</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Dal boylu, dalyan vücutlu çilekeş Ümmühan’ın?</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Pehlivan ile birleşmiş macerası.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Birinin bağrı oyulmuş, diğeri üryan kılınmış,</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Derken ağızdan ağza yayılmış türküsü…&#8221;</em></p>
<p><em>Vücut, macera, diğer gibi tilciklerin ne yeri var burada? Demek istediğim yanlış anlaşılmasın: o tilcikler öz Türkçe olmadıkları için yadırgamıyorum. Üryan da Türkçe değildir, gene de işlemiştir tüzün diline. Vücut, macera, diğer ise işlememiştir. Oysaki <strong>Attilâ İlhan</strong> o çizekleri aldığım yırını tüz dille yazmağa özenmiştir.&#8221;</em></p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong>’ın yazdığı şiirlerden daha birçok örnek gösteren yazar, şairin Amerikalı şair <strong><em>Whitman</em></strong>’ a benzetmektedir. Şiirlerinde onun etkisinin izlerini görür gibi olduğunu söyler.  Şairin kusurlarını görmezden geldiğini belirten <strong><em>Nurullah Ataç</em></strong>, Anadolu esintilerini gördüğü şiirleri beğendiğini dile getirir.  Ve yazısını birkaç notla neticelendirir;</p>
<p><em>&#8220;Duvar’da beğenmediğim, sevmediğim yerler de oldu. Yırların birkaçını, örneğin, betiğe adını veren &#8220;<strong>Duvar</strong>&#8220;ı biraz karanlık buldum, onda da okuyanı sarıveren sözler yok değil, ancak bütünü ışıksız kalmış… Betiğin üçüncü bölümü, &#8220;Aşka dair şarkılar&#8221;… Attilâ İlhan bunlarda da sevgilisiyle baş başa kapanmıyor, gene kişi oğul sevisinden, özgürlük dileğinden ayrılmıyor; yalnız şu var ki bunlarda ozanlığı bırakıp, anadolu dilini bırakıp ozansılığa(şairaneliğe) özeniyor. Bir yırında şöyle diyor;</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Saçların örülmüş, örülmüş olsun</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Ve beyaz ellerin geceye çıplak.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Porselen tabakta yıkanmış kayısılar.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Yere düşmüş bu kitap, bir şiir kitabı.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>İçinde hürriyetten bahseden mısralar.&#8221;</em></p>
<p><em>Bir başka yerde de;</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Saatler gelip geçerken başımızdan</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Usul usul tül yelkenli gemiler…&#8221;</em></p>
<p><em>gibi… </em></p>
<p><em>Bunları okuyana artık <strong>Whitman</strong>’ı, benim gibi<strong> Attilâ İlhan</strong>’ın da sevdiğini sandığım daha başka şairleri değil, Fransızların şu tüyler ürpertici <strong>Samain</strong>’leri, <strong>Paul Geraldy</strong>’leri yok mu? İşte onları andırıyor. ‘’Tül yelkenl gemiler’’, ‘’yıkanmış kayısı dolu porselen tabakların yanında yere yuvarlanmış koşuk betikleri’’ düşünecek olduktan sonra ‘’Çukurova’nın nihayetinde(neden ta bir ucunda değil de nihayetinde?)</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Tutturmuşlar cümle ufku, pervasız</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Yücesinde kuş barınmaz Gavurdağları.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Uçma şahan, uçma garip düşersin,</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Maraş’tan bu yana geçit bulunmaz.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Bu dağlar Gavurdağlarıdır.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Karşı durulmaz.&#8221;</em></p>
<p><em>gibi sözleri neden söylemeli?</em></p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong><em>’ın ozansılıktan günden güne kurtulacağını, dilini daha yalınlaştırıp olgunlaştıracağını, belki de büyük koçaklamalar(destanlar) yazmağa özeneceğini sanıyorum. Şimdiden şunu söyleyebiliriz; onda öyle işlere girişeceğini, girişince de başaracağını umduran bir güç seziliyor, erkekçe bir ses duyuluyor. Yeni ozanlarımızın iyilerinden biri diye sayabiliriz.’’</em></p>
<p>Bir sonraki eleştiri yazısı da <strong><em>Ümit Yaşar</em></strong>’a ait. Zamanın büyük şairlerinden olan <strong><em>Ümit Yaşar</em></strong>, <strong>Attilâ İlhan</strong>’ı çok cephecilikle eleştirmiştir. Sanatına politik fikirlerini işlemiş olması, yazarın hoşuna gitmemektedir. Uzunca bir yazı yazıp, çoğu şiirini tahlil etmiş ve bir sonuca varmıştır. Kısaca tenkitlerine bir  göz gezdirip, neticeye geçelim.</p>
<figure id="attachment_4918" aria-describedby="caption-attachment-4918" style="width: 215px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/elestirilerle-attila-ilhan.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-4918 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/elestirilerle-attila-ilhan.jpg?resize=215%2C320" alt="&quot;Topyekûn Attilâ İlhan&quot;" width="215" height="320" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/elestirilerle-attila-ilhan.jpg?w=215&amp;ssl=1 215w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/elestirilerle-attila-ilhan.jpg?resize=202%2C300&amp;ssl=1 202w" sizes="(max-width: 215px) 100vw, 215px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-4918" class="wp-caption-text">&#8220;Topyekûn Attilâ İlhan&#8221;</figcaption></figure>
<h2>&#8220;Topyekûn Attilâ İlhan&#8221;</h2>
<p>&#8220;…<strong>Attilâ İlhan</strong> çok cepheli, fakat durulmamış bir şairdir. Durulmasını beklemek de kanaatımca boş olur, o daima böyle bozbulanık akmakta devam edecek ve bir gün cılız bir nehir gibi yatağında kuruyup gidecektir. Bu peşin hüküm ağır ve biraz da insafsızca olmakla beraber; şair hakkında zamanın ve vicdanların vereceği hükümlerden daha munis ve daha iddiasızdır. Ben hiç değilse, <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın şairliğine inanmış bir insandım, inanamadığım ve sevemediğim onun garip ve modası geçmiş fikirleri ve şariliğini bu fikirlere feda edişidir. Esasen bir yazısında ‘’Biz Marksistiz, edebiyat işleriz.’’ Diyen, diyebilen bir şairden şairliğini her türlü politika oyunlarından ve ideoloji çığırtkanlıklarından üstün ve münezzeh tutması beklenemezdi.&#8221;</p>
<p><strong><em>Atilla İlhan</em></strong>’ın Sosyal Realizm adı altında yazdığı şiirlere de bir eleştirisi olmuş yazarın;</p>
<p><em>&#8220;…Bir Sosyal Realizm’dir tutturmuş gidiyor… İnsanın sen bir garip kişin nene gerek senin Sosyal Realizm’ler, Marksizsm’ler diyesi geliyor. Kendine sorarsanız bu her şeyden evvel Atatürkçülüktür!..&#8221;</em></p>
<p><em>Uğrunda şairliğini feda ettiği ve çığırtkanlığını yaptığı bu davanın Atatürkçülükten ne kadar uzak olduğunu şairin kendi mısralarında görmek kabildir.</em></p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong><em>’a göre Türkiye sefalet, işsizlik ve esaret içinde bir yerdir.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Sayende sayeban olduk İstanbul şehri</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayatından</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Sağımız sefalet solumuz ölüm,</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>İşte geldik gidiyoruz</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Kahrolasın</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Kahrolasın İstanbul şehri&#8221;</em></p>
<p><em>Bu kabil satırları çoğaltmak mümkün. Fakat yukarıdaki misalden de şairin Türkiye’yi nasıl bir atmosfer içinde gördüğü ve göstermek istediği kolayca anlaşılabilir. Bugün için ‘’Türkiye’mizin hiçbir noksanı, derdi yoktur. Türkiye günlük gülistanlık bir yerdir.’’ Demek ne kadar safdillilikse, onu tamamen aç, fakir, dirliksiz, düzensiz ve hürriyetsiz göstermek de o kadar insafsızlık olur. Sosyal Realizm dediğinin hiçbir zaman Atatürkçülük olmadığını <strong>Attilâ İlhan</strong> da bilir, fakat itiraf edemez. Çünkü o büyük adamın ismiyle ideolojisini maskelemektedir. Diğer taraftan <strong>Attilâ İlhan</strong> ifratla tefrit arasında bocalayan, realitelere gözlerini kapamış bir şairdir.</em></p>
<p><em>&#8220;…Reel Sosyalizmi Sosyal Realizm adı altında benimseyen <strong>Attilâ İlhan</strong> evvela kendisini, sonra etrafında toplananları aldatmakta, başkaları tarafından istismar edildiği gibi, başkalarını istismar etmeğe çalışmaktadır. Bu gayesinde ne dereceye kadar muvaffak olacaktır bilinmez. …’’</em></p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan</em></strong>’ın dilini, şiirlerindeki temalarını, ideolojisini birçok yönden eleştiren yazar, yazısını bir neticeyle sonlandırır;</p>
<p><em>&#8220;…Bütün bu yazdıklarımdan sonra <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın yarına kalacak gerçek ve usta bir şair olmadığını söyleyebilirim. Kendisinde de şairlik vasfı az çok mevcut olmakla beraber ifade ve şiiriyet bakımından daha zayıf oluşu yarına kalmasına mani teşkil edecek sebeplerin başında gelmektedir. Bu arada bazı güzel şiir ve mısraları varsa da, <a href="http://www.sanatduvari.com/attila-ilhanin-ben-sana-mecburum-kitabinda-istanbul/"><strong>Attilâ İlhan</strong> şiir</a> adı altında bütün yazdıkları ile mütalaa ve tahlil edilecek olursa; hüküm ve netice biraz acı ve aleyhinde olacak.&#8221;</em></p>
<p><em>Fikir yazıları ve tenkitleri ise hiçbir zaman müptedi bir yazarın basit kalem denemeleri mahiyetinden öteye geçememekte ve sosyal realizm diyerek bağlandığı davanın acemice çığırtkanlığını intibaını vermektedir.</em></p>
<figure id="attachment_4917" aria-describedby="caption-attachment-4917" style="width: 194px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/attila-ilhan-kitaplari.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-4917 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/08/attila-ilhan-kitaplari.jpg?resize=194%2C260" alt="Attila İlhan &quot;Korkunun Krallığı&quot;" width="194" height="260" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-4917" class="wp-caption-text">Attila İlhan &#8220;Korkunun Krallığı&#8221;</figcaption></figure>
<h2>Attilâ İlhan’ın Romancılığına gelince</h2>
<p><strong><em>Sokaktaki Adam</em></strong><em> güzel bir roman sayılabilir. <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın, kuru ve sevimsiz şiirlerinin yanında, bir roman tekniğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. </em></p>
<p><em>Bir zamanlar şairliğine inandığım <strong>Attilâ İlhan</strong>’ı kötü bir şair olarak yermek ne kadar acı ise, iyi bir romancı olarak takdir etmek de o kadar yerindedir.</em></p>
<p><strong><em>Sokaktaki Adam</em></strong><em>’ın romancılık tekniği bakımından tenkidi bana düşmez, ben sadece lalettayin bir okuyucu olarak onu hazla okuduğumu söyleyebilirim. <strong>Attilâ İlhan</strong>’ın kendisini tamamen romancılığa vermesi kanaatimce en yerinde hareket olacaktır. </em></p>
<p><strong><em>Sokaktaki Adam</em></strong><em> sağ olup da <strong>Sisler Bulvarı’</strong>ndan geçse idi, kendi haline muhakkak kendisi de ağlar ve sisler bulvarına lanet ederdi.</em></p>
<h2>Korkunun Krallığı</h2>
<p><strong>Korkunun Krallığı</strong>’nda daha birçok yazarın ve şairin eleştirileri bulunuyor. Daha kapsamlı bir şekilde görmek isterseniz eleştirileri kitapta bulabilirsiniz. Ve tabii ki <strong><em>Attilâ İlhan</em></strong>’ın da çok güzel şiirleri yer almakta kitapta. Ben de bu yazımı <strong><em>Attilâ İlhan</em></strong>’ın en sevdiğim şiiriyle bitirmek istedim.</p>
<h3 style="text-align: center;">İstanbul Ağrısı</h3>
<p style="text-align: center;">Kanatları parça parça bu ağustos geceleri<br />
Yıldızlar kaynarken<br />
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen<br />
Sen<br />
Eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim<br />
Pançak pançak şiirler tüküreceğim<br />
Demek yine ben<br />
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor<br />
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler<br />
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları<br />
Mavi asfaltlara çökmüş<br />
Diz bağlıyor<br />
Eğer sen yine İstanbul&#8217;san<br />
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan<br />
Sirkeci Garı&#8217;nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp<br />
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa&#8217;dan<br />
Anadolu üstlerine bakıp bakıp<br />
Ağlayan<br />
Sen eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Aldanmıyorsam<br />
Yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa<br />
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar<br />
Yine senin emrindeyim<br />
Utanmasam<br />
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak<br />
Kendimi yani şu bildiğim Attila İlhan&#8217;i<br />
Zehirleyebilirim<br />
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak<br />
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor<br />
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite&#8217;den<br />
Tophane İskelesi&#8217;nde diesel kamyonları sarhoş<br />
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler<br />
Uykusuz dalgalanıyor<br />
Ulan İstanbul sen misin<br />
Senin ellerin mi bu eller<br />
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi<br />
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında<br />
Liman liman götüren<br />
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi<br />
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar<br />
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor<br />
Antenlerinden<br />
Neden<br />
Peki İstanbul ya ben<br />
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy<br />
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas<br />
Ya benim kahrım<br />
Ya senin ağrın<br />
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın<br />
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi<br />
Burgu burgu içime boşalttığın<br />
O senin ağrın<br />
O senin<br />
Eğer sen yine İstanbul&#8217;san<br />
Yanılmıyorsam<br />
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim<br />
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine<br />
Satır satır okumak istediğim<br />
Sen<br />
Eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim<br />
Ulan yine sen kazandın İstanbul<br />
Sen kazandın ben yenildim<br />
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar<br />
Yine emrindeyim<br />
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa<br />
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam<br />
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa<br />
Yanılmıyorsam<br />
Sen eğer yine İstanbul&#8217;san<br />
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar<br />
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan<br />
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir<br />
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul<br />
Kaç kere yazdım kimbilir<br />
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken<br />
1949 Eylül&#8217;ünde birader mirc ve ben<br />
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık<br />
Sana taptık ulan<br />
Unuttun mu<br />
Sana taptık.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/elestirilerle-attila-ilhan/">Eleştirilerle Attilâ İlhan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/elestirilerle-attila-ilhan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4915</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ahmet Arif ve Leylim Leylim</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/ahmet-arif-ve-leylim-leylim/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/ahmet-arif-ve-leylim-leylim/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 09:29:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Rana Arıbaş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3875</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş&#8230; hepsi. En çok da en ilk [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ahmet-arif-ve-leylim-leylim/">Ahmet Arif ve Leylim Leylim</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Sabah gözlerimi sana açarım.</p>
<p>Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.</p>
<p>Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş&#8230; hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini&#8230;&#8221;</p>
<h2><span style="background: white;">Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar</span></h2>
<p>Bu yazıya <strong>Leylim Leylim</strong> isimli kitabın tanıtım yazısından bir alıntı ile başladık. Türk Edebiyatına ve Türk şiirine tek kitabı ile ölümsüz bir eser bırakan <strong>Ozan Ahmet Arif</strong>’in yine Türk Edebiyatının saygı değer yazarlarından<strong> Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar</strong>ın bulunduğu bir kitap bu.</p>
<p>2 Haziran 1991 yılında kaybettiğimiz şair Türk Edebiyatında apayrı bir yere sahiptir. Birçok dizesi zaten şarkı formuna dönüşmüş, çok sevilen eserlerdir lakin burada belki de şu soruyu sormak gerekir. <em>Kimdir Ahmet Arif</em>’e böylesine güzel aşk şiirleri yazdıran kişi?</p>
<figure id="attachment_3877" aria-describedby="caption-attachment-3877" style="width: 589px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/leyla-erbile-mektuplar.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3877 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/leyla-erbile-mektuplar.jpg?resize=589%2C285" alt="Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar" width="589" height="285" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/leyla-erbile-mektuplar.jpg?w=589&amp;ssl=1 589w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/06/leyla-erbile-mektuplar.jpg?resize=300%2C145&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 589px) 100vw, 589px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3877" class="wp-caption-text">Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar</figcaption></figure>
<p>Çünkü ozanın kalemi öylesine güçlüdür ki insanlar bir daha bir daha okumaktan kendini alamaz ama unutulmamalıdır ki şiir ve edebiyat çok yoğun duygu yoğunluğu gerektirir. Sıradan bir duygusallığın çok daha ötesinde ki yaşanmışlardan damıtılmış şiirleri ki vardır. Bunda da yaşadığı dönemin şartları, kendi mevcut gerçekliği ve elbette <em>Leylim Leylim</em> diye hitap ettiği <strong>Leyla Erbil</strong>’e duyduğu büyük aşk yatar.</p>
<p>Sürgün geçen yıllarında onu hayata bağlayan bir aşktır bu. İmkansızdır ama yıllarca yazışırlar. <em>Leyla Erbil</em>’in neler yazdığını bilemesek de (elimizde onun mektupları yok) ortada ki aşkı görmek için ille de diğer mektuplara gerek de yok. Çok güçlü bir aşk var ortada. Zaten bunu kitabı okuduğunuzda o mektuplardan anlamak mümkün.</p>
<p>Kitabı okurken insan şu soruyu sormadan edemiyor. <strong>Ahmet Arif Leylim Leylim</strong>’e böylesi güçlü bir aşk duymasaydı, biz böylesine şiirleri okuyabilir miydik?</p>
<p>Okuyun kararı siz verin ama unutmayın aşk yaşamdır. Anısı önünde saygıyla. Sözlerimi onun en sevdiğim dizeleri ile bitireceğim</p>
<p>“Terketmedi sevdan beni,</p>
<p>Aç kaldım, susuz kaldım,</p>
<p>Hayın, karanlıktı gece,</p>
<p>Can garip, can suskun,</p>
<p>Can paramparça&#8230;</p>
<p>Ve ellerim, kelepçede,</p>
<p>Tütünsüz uykusuz kaldım,</p>
<p>Terketmedi sevdan beni&#8230;“</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ahmet-arif-ve-leylim-leylim/">Ahmet Arif ve Leylim Leylim</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/ahmet-arif-ve-leylim-leylim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3875</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Orhun Yazıtlarının Türk Tarihi, Dili ve Kültürü Açısından Önemi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/orhun-yazitlarinin-turk-tarihi-dili-ve-kulturu-acisindan-onemi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/orhun-yazitlarinin-turk-tarihi-dili-ve-kulturu-acisindan-onemi/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 14 Apr 2016 07:07:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hesna Mıllık]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3148</guid>
				<description><![CDATA[<p>GİRİŞ Ata diyarı olan Orhun vadisinde 1889 yılın da Nikolay YADRINTSEV tarafından bulunan Göktürklere ait olan Bengü taşları en eski Türk yazılı kaynaklardan biri olup Türk tarihi, dili, kültürü ve yaşantısı hakkında bizlere hazine değerinde bilgiler vermektedir. Bu eski yazılı kaynakların bizler açısından önemini kavramak amacıyla hazırlanan bu çalışma Göktürk medeniyetinin, Türk tarihi, dili ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/orhun-yazitlarinin-turk-tarihi-dili-ve-kulturu-acisindan-onemi/">Orhun Yazıtlarının Türk Tarihi, Dili ve Kültürü Açısından Önemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>GİRİŞ</h2>
<p>Ata diyarı olan Orhun vadisinde 1889 yılın da Nikolay YADRINTSEV tarafından bulunan Göktürklere ait olan Bengü taşları en eski Türk yazılı kaynaklardan biri olup Türk tarihi, dili, kültürü ve yaşantısı hakkında bizlere hazine değerinde bilgiler vermektedir. Bu eski yazılı kaynakların bizler açısından önemini kavramak amacıyla hazırlanan bu çalışma Göktürk medeniyetinin, Türk tarihi, dili ve kültürü acısından incelemektedir.</p>
<p>Bu çalışmanın bizler açısından önemine değinirsek her konuda ilk olmasıdır. İlk Türk adını kullanan devlet olması, ilk Türk alfabesi ve ilk yazılı belgeyi ortaya koyması sebebiyle önem arz etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türk tarihi ve edebiyatı açısından büyük önemi olan Orhun abideleri hakkında çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Fakat biz bu çalışmada Göktürk devletinin Türk tarihi, dili ve kültürü açısından önemini inceleyeceğiz. Bu çalışmanın verileri ise Eski Türk Edebiyat tarihi ve dili adı altında toplanmış kitaplar olup, Göktürk tarihi ve yazıtları ile ilgili kısımlardır.</p>
<h2>BÖLÜM 1.</h2>
<p>İlk olarak Muharrem Ergin‘in Orhun Abideleri adlı yapıtındaki ilk paragrafı ile başlamanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum:</p>
<p>“Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları. Türk gururun ilâhi yüksekliği. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği. Türk içtimai hayatının ulvi tablosu. Türk edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık. Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser. İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı…’’ (M.ERGİN. Önsöz)</p>
<p>Türk olma şanını devlet ismi yaparak yücelten Göktürkler Çin kaynaklarına göre hunların kuzey boylarından gelmekte olup , kağan ailesi ise Aşına soyundan gelir. İlk devlet olarak tarih sahnesine çıkmaları ise M.S. 542 yılını tekabül eder. Aynı zamanda da Göktürklerin  kuruluşu tarihi efsaneler ile karışık anlatılır, bu efsanelerden öne çıkanı ise ‘’ kurttan türeme’’ dir. İlk Göktürk devleti kuran ise Bumin kağandır, Bumin kağandan sonra iç savaşlar ve Çin entrikalarına dayanamayan devlet bir süre sonra Çin egemenliğine girmiştir. Çin egemenliğine girmiş olsa da özgürlüğüne düşkün olan Türkler   ( A.Taşağıl s.9-10);</p>
<p>‘’ ben ülkesi olan bir milletim. Şimdi yurdum nerede? Kim için toprak kazanıyorum? Ben hakanı olan bir milletim şimdi hakanım nerede? Kimlere hizmet ediyorum’’(Sami Banarlı 1971:61)</p>
<p>Düşüncesi ile Çin egemenliği sırasında birçok kez isyana kalkışsalar da başarılı olamamışlardır. Ta ki  İlteriş kutluk han’ a kadar. İlteriş kağanın Çin’den kaçmasının ardından ll. Göktürk devleti kurulur.  Orhun yazıtları da ll. Dönem Göktürk devleti zamanında yazılmıştır. Göktürk kitabeleri hakkında ilk bilgileri  Çin kaynaklarından öğreniyoruz. Sonrasında ise Göktürk kitabelerinden ilk olarak Alaeddin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihan-güşa adlı eserinde bahsetmiş, fakat hem döneminde hem de sonra ki dönemlerde ilgi görmemiştir. Orhun abidelerini Avrupa’ya tanıtan  Strahlenberg isimli İsveçli bir subaydır. Fakat abidelerin Türklere ait olduğunu söyleyen ve yine ilk tercümesini yapan Thomsen ‘ dir. Thomsen ‘ nin ilk okuduğu kelimeler ise Tengri , Kül Tigin ve Türk kelimeleri olmuştur. Böylece abidelerin Türklere ait olduğu anlaşılmıştır. Bu konuda  Türkçe yazılmış en kapsamlı eser ise Hüseyin N. Orkun’un ‘’Eski Türk Yazıtları’’ adlı eseridir. (Sami Banarlı 1971:73)</p>
<p>8.yüzyıla geri dönersek  bu yüzyıl ve öncesi adına Türk tarihi hakkında önemli bilgiler veren yazıtlar, ilk Türk adını taşıyan devletin ne zaman ve nerede kurulduğu ve bilhassa etrafındaki kavimlerin adlarına da yer vermesi ile o dönemde yaşamış Türk boyları hakkında bilgi sahip olmamızı sağlamıştır. Kavim adları yanı sıra iç savaşlar ve ardı arkası kesilmeyen Çinliler ile yapılan savaşlar hakkında bilgi veren Bilge Tonyukuk, Kül  Tigin ve Bilge Kağan  kitabeleri , Orta Asya Türk tarihi açısından ve medeniyetler tarihi bakımından önem arz eder. Ayrıca, bu dönemde yapılan iç ayaklanmalar anlatılmakta olup bunların nasıl bastırıldığı ve zaferleri hakkında bilgi bulunmaktadır. Sefer den sefere koşan Kül  Tigin’nin de savaşlarda ki mücadelesi ve zaferleri hakkında bilgilere ise Kül Tiğin abidesinde karşılaşmaktayız. Milli Ulusa örnek olacak kadar gelişmiş bir orduya sahip  olan Göktürkler, sürekli savaş halinde oldukları için yazıtlarda ki en yoğun konu savaşlardır. Ayrıca  kağanların bu savaşlar hakkında bilgi verip abidelere yazdırması yani topluma hesap vermeleri ilk tarih yazısının oluşmasını sağlamıştır. Göktürklerin Türk tarihindeki  önemini özetleyecek olursak eğer; “Türk&#8221; adının kullanıldığı ilk Türk devlet olması , hürriyet  mücadelesi başlatmaları ve boylar arasında birliği sağlamak için savaşmaları, &#8220;millet&#8221; bilinci oluşturmak istemeleri, Türk tarihinin ilk orijinal milli alfabesi olan &#8220;Göktürk alfabesini’ meydana getirmeleri, Türklere ait ilk milli kaynak olan &#8220;Orhun abideleri&#8221; ni yazmaları  Türk tarihi  açısından önemlidir. Birkaç Türk devleti hariç bütün Türk boylarını bir bayrak altında toplayan Göktürkler siyasi ve idari açıdan büyük bir devlet olduğunu kanıtlar.  Yazıtların tarihimiz açısından bizlere verdiği en önemli mesaj tek bayrak altında birleşerek hür olmaktır.</p>
<figure id="attachment_3149" aria-describedby="caption-attachment-3149" style="width: 292px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/orhun-yazitlari.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3149 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/orhun-yazitlari.jpg?resize=292%2C425" alt="ürk adının ve kültürünün yabancı devletler tarafından tanınıp yaygın hale gelmesi de tamamen Göktürkler sayesinde gerçekleşmiştir." width="292" height="425" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/orhun-yazitlari.jpg?w=292&amp;ssl=1 292w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/orhun-yazitlari.jpg?resize=206%2C300&amp;ssl=1 206w" sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3149" class="wp-caption-text">ürk adının ve kültürünün yabancı devletler tarafından tanınıp yaygın hale gelmesi de tamamen Göktürkler sayesinde gerçekleşmiştir.</figcaption></figure>
<h3>BÖLÜM 1.2</h3>
<p>Orhun abideleri 1300 senelik geçmişi ve Türk tarihin de ilk olması sebebiyle en eski edebi metinlerdir. Bu Bengü taşları, alelade mezar taşları değil aynı zamanda da beyanname ve siyasi hatırat özelliği taşıması bakımından önemlidir. Bu abideler Türkçenin gücünü ve köklülüğünü ortaya koyup, güçlü dilimizin varlığının kanıtıdır. Yazıtlarda ki kelimeler Türkçe olup yabancı kelimeler ise Çinli komutanların özel isimleridir. Günümüz Türkiye Türkçesinin kökeni hakkın da ki bilgileri Orhun yazıtları sayesinde öğreniyoruz. Orhun yazıtları Türkçemizin o dönemdeki söz varlığını ortaya koyması bakımından önemlidir. Abideler de sanatlı anlatımlar, eş anlamlı kelimeler, orijinal sayı sistemi, yinelemeler, benzetmeler, aktarmalar, Somutlamalar ve karşıt anlamlı sözcüklere yer vermesi bakımından edebi metin değeri taşıdığı hatta bu sanatlı anlatımların var olması yüksek edebi değer taşıdığının göstergesidir. Ayrıca oturmuş gramer kalıpları olması yazıtlarda birçok sanatlı anlatıma başvurulması yer yer kalıplaşmış ifadelerin kullanılması aynı zamanda da atasözü ve deyimlere yer verilmesi, konuların ise sade,  açık, samimi ve abartısız bir dille anlatılması, bütün duygu ve düşüncelerin etkin bir şekilde ifade edilmesi, bu dilin işlek bir yazı dili olduğunun kanıtıdır.  (N. Sami Banarlı 1971:66)</p>
<p>Abidelerde ki dil günümüz Türkiye Türkçesi ile karşılaştırıldığın da ise cümle, kelime, fiil yapısı arasında büyük farklar olmayışı, günümüz Türkçesinin temeli olduğunun ispatlar. Ayrıca zamanla değişimler dışında, Orhun yazıtları yadırganmadan okunacak kadar Türkiye Türkçesi vasıflarına sahiptir. Türk edebiyatının ilk edebi eseri olan yazıtların, yazarlarından bilge Tonyukuk ilk hatırat yazarı ve ilk tarih müellifidir. Bir diğer yazar olan Yollug Tiğin’in yazmış olduğu Bilge Kağan’ın ise konuştuğu yazıtlar hitabet türünün ilk örneği olması sebebiyle Türk dili ve edebiyatı adına önem arz eder. Göçebe yaşam tarzına sahip olan Göktürk yazıtlarında doğa ve hayvan benzetmeleri bulunması çok da manidardır. Göktürk alfabesi inanç ve dinin etkisiyle oluşan bir alfabe olmayıp orijinal bir sistemdir. Zira Türkçenin kullanıldığı diğer alfabeler dini sistemin kabulünden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Fakat Orhun alfabesi dini sistem ile oluşmamış ayrıca başka diller ile etkileşime geçmediği için saf bir Türkçe kullanılmış olup orijinal ve millidir. Bu kitabeler de kullanılan üslup ise sade, gösterişli ve fiil ağırlıklı olup bozkır üslubudur. Aynı zamanda tarih metni olduğunu ifade ettiğimiz Orhun yazıtları sadece bizler için değil insanlık tarihinin de en önemli kültür mirasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>BÖLÜM 1.3</h3>
<p>Bu kutsal abideler Türk kültürünün temel belgesi olup kültürümüz hakkında ilk bilgileri veren metinlerdir. Göktürkler de  sosyal yaşamın ve Türklüğe mahiyetini veren kaynak ’’ Töre’’ adını verdikleri kanunlardır. Töre yazıtlarda 11 yerde geçmektedir;‘’ devleti ellerine alıp töreyi tesis ettiler…’’    ‘’ey türk bodunu devletini töreni kim bozabilir?’’ Yani bir başka deyişle devletin varlığı törenin varlığına sıkı sıkıya bağlıdır. ‘’ ikin ara idi oksuz kök Türk anca olurur ermiş. Bilge kağan ermiş,alp kağan ermiş.Buyrukı yime bilge ermiş erinç,alp ermiş erinç. Begleri yime budını yime tüz ermiş. Anı üçün ilig anca tutmış erinç. İlig tutuptörüg itmiş’’</p>
<p>‘’ Kültür her öğesi ile topluluk birliğin ve bütünleşmenin açık veya örtülü oluşturucusudur.’’</p>
<p>( Tural 1999:37)</p>
<p>Kutsal abideler aynı zamanda kültürümüzün de ilkler mührünü yansıtır. Günlük yaşamdan da örnekler sunan yazıtlar Orta Asya’nın bağrından kopup Anadolu’ya kadar ulaşmış Anadolu’ya kadar ulaşan gelenek, örf ve adetlerimiz çağlar boyunca süre gelerek günümüze yansımıştır. Bunlardan cenaze törenini ele alacak olursak kültürümüzde ufak değişiklikler sayılmaz ise aynı kaldı söylenebilir.</p>
<p>Eski Türklerde yas törenin yani ‘’yog’’ ların canlı bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Yazıtlarda kağanların ve Tonyukuk ‘un ölümünden söz edilmekte olup ,bunlardan Kül Tigin yazıtında bilge kağan nasıl ağladını şu şekilde anlatılır:</p>
<p>‘’ Kendim yas tuttum, görür gözlerim görmez gibi,erir akıl ermez gibi oldu… Gözlerimden yaş gelse engel olarak, gönülden feryat gelse geri çevirerek yas tuttum’’( Kül Tigin Yazıtı)</p>
<p>Ağlama günümüz insanı için de geçerlidir. 1. Derece aile fertleri  kaybettikleri yakının ölümü üzerine hüzünlenip ağlarlar. Buna örnek verecek olursak Urfa’da derlenen bir ağıtta ölen kardeşi için yas tutan bir ağabey ile karşılaşırız: ‘’Bura peygamber ocağı ,ne güzel olur sancağı ,ağlayarak biçiyorum , gardaş ektiyig göçeği’’( S. SAKAOĞLU:163)</p>
<p>Dönemin toplum düzenine bakacak olursak aile yapısının en üst seviyede tutulduğu da görülmektedir. O halde diyebiliriz ki, aile yapısı geçmişten günümüze kadar her daim önem arz etmiştir. Aile ve toplum yapısı içeresinde de kadına verilen değer günümüzde yaşanan olaylara bakılacak olursa oldukça manidardır. Kadınların savaşçı olduğu, aynı zamanda da kağanın yanında yer aldığını birçok Çin kaynaklarında bahsedilmiştir. Bir diğer kaynak olan Bizans verilerine bakıldığında ise Göktürklerin özgürlüğüne ne kadar düşkün oldukları anlaşılmaktadır. Bu kutsal yazıtlarda kölelikten bahsedilmemiştir. Zaten her daim hür olmaya çalışan bir milletin kölelik gibi kast sistemine başvurması düşünülemez. Bu da devletin o zaman ki çağdaşlarına göre insan hakları yönünden epey ileride olmuş olduğunu bizlere ispat eder. 1300 sene evvelden bizlere seslenen yazıtlar tüm yönleriyle Türklüğün ne olduğunun bizlere anlatır. Göktürklerin bizlere bıraktığı bu miraslar diğer devletler ile etkileşime girmediği için öz kültürümüz olup, milli değer taşımaktadır.</p>
<h4>Sonuç</h4>
<p>Tüm bu verileler gösteriyor ki Göktürk anıtların da ki yaşayış tarzı Anadolu Türkünün ruhuna yansımış olarak devam etmektedir. ( S.Sakaoğlu:165)</p>
<p>Türk adının ve kültürünün yabancı devletler tarafından tanınıp yaygın hale gelmesi de tamamen Göktürkler sayesinde gerçekleşmiştir. Türk milleti ve kültürü bu dönemde her bakımdan sistemli bir şekilde ortaya çıkmış bir bakıma günümüze kadar tarihe yön vermişdir. Köktürk tarihini, mücadelelerini ve idare sistemleri gibi birçok konuyu yazıtlardan öğrendiğimiz gibi Hunların ve Avarlarında yaşam tarzları hakkında bilgi sahip olmamızı sağlalar. Ayrıca şimdi ki ulusa da seslenen bilge kağan birlik ve bütünlük mesajları günümüz Türkiyesi için oldukça manidardır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/orhun-yazitlarinin-turk-tarihi-dili-ve-kulturu-acisindan-onemi/">Orhun Yazıtlarının Türk Tarihi, Dili ve Kültürü Açısından Önemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/orhun-yazitlarinin-turk-tarihi-dili-ve-kulturu-acisindan-onemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3148</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Öykü Kitabı Analizi: Stefan Zweig</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-oyku-kitabi-analizi-stefan-zweig/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-oyku-kitabi-analizi-stefan-zweig/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 07 Mar 2016 12:03:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hazel Güney]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kadının Yaşamından 24 Saat]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Yüreğin Ölümü]]></category>
		<category><![CDATA[Can Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Stefan Zweig]]></category>
		<category><![CDATA[Zweig]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2556</guid>
				<description><![CDATA[<p>“Kuşkusuz devletin mahkemesi bu tip olayları benden daha sert değerlendiriyor; onun görevi genel ahlak kurallarını ve gelenekleri acımasızca korumaktır; bu da onun insanları affetmesini değil, yargılamasını gerektiriyor. Kaldı ki resmi kimliği olmayan ben, neden bir savcının rolünü üsteleneyim ki? Ben savunmayı tercih ediyorum. İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum.” İşte böyle demişti kadın Mrs [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-oyku-kitabi-analizi-stefan-zweig/">Bir Öykü Kitabı Analizi: Stefan Zweig</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>“Kuşkusuz devletin mahkemesi bu tip olayları benden daha sert değerlendiriyor; onun görevi genel ahlak kurallarını ve gelenekleri acımasızca korumaktır; bu da onun insanları affetmesini değil, yargılamasını gerektiriyor. Kaldı ki resmi kimliği olmayan ben, neden bir savcının rolünü üsteleneyim ki? Ben savunmayı tercih ediyorum. İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum.”</p>
<p>İşte böyle demişti kadın Mrs C’ye. Bir Bebek Evindeki Nora gibi kadınların da seçme hakkının olduğunu bir kez daha hatırlıyordu. ilk gün tanıştığı bir erkekle kaçıp gitmesi –hele ki bir kadınsa asla Kabul edilemezdi. Erkeğin durumu sorgulanmazdı; sanki kaçan tek başına bir kadınmış gibi. Stefan Zweig “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” adlı romanında kıvrak zekasıyla inceden inceye dokunduruyor ruhumuza.</p>
<figure id="attachment_2557" aria-describedby="caption-attachment-2557" style="width: 189px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Bir-Kadinin-Yasamindan-24-Saat-Ve-Bir-Yuregin-Olum.jpg" rel="attachment wp-att-2557"><img class=" td-modal-image wp-image-2557 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Bir-Kadinin-Yasamindan-24-Saat-Ve-Bir-Yuregin-Olum-189x300.jpg?resize=189%2C300" alt="Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü adlı iki öyküden oluşan 122 sayfalık bir Stefan Zweig kitabı." width="189" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Bir-Kadinin-Yasamindan-24-Saat-Ve-Bir-Yuregin-Olum.jpg?resize=189%2C300&amp;ssl=1 189w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Bir-Kadinin-Yasamindan-24-Saat-Ve-Bir-Yuregin-Olum.jpg?w=399&amp;ssl=1 399w" sizes="(max-width: 189px) 100vw, 189px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2557" class="wp-caption-text">Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü adlı iki öyküden oluşan 122 sayfalık bir Stefan Zweig kitabı.</figcaption></figure>
<p>Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü adlı iki öyküden oluşan 122 sayfalık bir Stefan Zweig kitabı elimizdeki. Kitabı okurken akışına kapılıp dalgalarla boğuşuyorsunuz. Çünkü Zweig’ın anlatım tarzı sizi alıp başka dünyalara götürüyor. Öyle güzel benzetmelerle kelime oyunları yapıyor ki, siz  ‘o’ kadın ve ‘o’  adam oluyorsunuz. Kitap hem bir kadının, hem de bir adamın hikayesini anlatıyor. Bizi kendi yalnızlıklarına, çaresizliklerine, yapmak istediklerine ve yapamadıklarına; olmak zorunda kaldıkları karakterler oluşlarının sahteliğine ve acımasızca onlara dayatılan normlar altında yaşamaya çalıştıklarını anlatıyor.</p>
<p>İlk hikayede Mrs. C’nin yıllarca kimseye anlatamadığı bir günlük  anısına şahit oluyoruz. Bu hikayeyi de sadece birkaç dakikadır tanıdığı bir kadına anlatıyor. Kadın olmanın, tutkuların, yapabileceklerimizin, aşkın, yalanların, tahribatların, mutsuzluğun, paranın, kumarın, toplumsal olarak ahlakçılığın ve ahlakçıların resmini getiriyor gözümüze. Hangimiz bugün aşkı tatmak istemiyoruz ki? Mantık olmadan sevmek ve tutkularının peşinden gitmek&#8230; Bir erkek olarak her yapılanın normal karşılandığı; ama bir kadının hele ki çocukluysa devrimlere karşı gelmesinin anlamsız olduğu bir çağı; bugünde de, yarında da ve gelecekte de bu durumun asla değişmeyeceğini söylüyor. Öyle güzel metaforlar kullanıyor ki, bir kemanın sesi de size etkileyen tınısı ile kıyas edilemez güzellikte.</p>
<p><em>“Fakat bu ellerin beni öncelikle korkunç derecede şaşırtan yanı tutkularıydı, anlaşılmaz tutkulu ifadeleri, birbirleriyle güreşmeleri ve birbirlerini tutuşlarıydı.”</em></p>
<figure id="attachment_2558" aria-describedby="caption-attachment-2558" style="width: 500px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Stefan-Zweig.jpg" rel="attachment wp-att-2558"><img class=" td-modal-image wp-image-2558 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Stefan-Zweig.jpg?resize=500%2C281" alt="Stefan Zweig" width="500" height="281" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Stefan-Zweig.jpg?w=500&amp;ssl=1 500w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Stefan-Zweig.jpg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2558" class="wp-caption-text">Stefan Zweig</figcaption></figure>
<p>İkinci bölümde bir erkeğin gözünden aile olmayı –olamamayı- yalnızlığı, ölümü ve bu ölümü tercih edişini, yozlaşmışlığını insanların, kavramların altının oyulduğu bir zamanı; Kafka’nın Dönüşüm’ünü andıran baba otoritesini ve günden güne kopma noktasına gelen aile kavramının kasvetli yapısını bir çırpıda okuyoruz. Okurken bazen kahramanımızın düşüncelerine kızıyoruz, bazen de yanında oluyoruz. İçinde sıkıştığı bu distopik vücutta varlığını sorgulayan, var olmanın acısını çeken yüreğini söküp atan ve onu daha canlıyken yok etmeyi başaran bir adamın hikayesini. Yüreği olmayan adam: uyuyor, görüyor; ama hissetmiyor. Hissedemiyor…</p>
<p>Bu iki hikayenin ortak kavramlarından biri de para. Paranın insan dünyasında yarattığı acılar, sinsice ruhumuza girip bizi dağıtan ve  bir uyuşturucu gibi tutsağı olmamızın ve değerleri yitirmemizi sğlayan bir trafik canavarı oluşunun hikayesi. Toplumsal bir yerde konum bulmanın yegane şartlarından biri de önce birey olabilmekken; birey olmamıza karar veren şeyin bu kağıt parçası olmasının trajik durumları kadın ve erkek olmanın üzerinden veriliyor.</p>
<p>Kalbini daha yaşarken durdurmayı başaran adamın nefessiz yaşadığının altını çizen şu satırlarla bitirmek istiyorum:</p>
<p><em>“Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez, hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. Biz insanoğlu, kendi anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz. Ve onun o küçücük cüssesiyle çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman. Kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini savunmaya başlamasıdır ve bu çoğu zaman beyhude bir savunmadır.” </em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-oyku-kitabi-analizi-stefan-zweig/">Bir Öykü Kitabı Analizi: Stefan Zweig</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-oyku-kitabi-analizi-stefan-zweig/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2556</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 27 Feb 2016 16:15:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[ekol]]></category>
		<category><![CDATA[fırka]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevilik]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[tekke edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2438</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, yeraltı şehirlerinde, dehlizlerde, mağaralarda  varlığını sürdürdü. Ta ki Roma İmparatoru I. Theodosius 391 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul edene dek. Dile kolay, 400 yıla yakın bir süre, Hıristiyanlık gizlenerek, takiyye yaparak ve katliam tehlikelerden kaçarak bugünlere gelebildi. Bugün dünya turizminin gözbebeklerinden olan Ürgüp, Göreme, Kapadokya gibi merkezler, Roma zulmünden kaçanların yarattığı yerlerdi çoğunlukla. Herneyse…</p>
<p>Hıristiyanlığın bu misyonuna benzer bir misyon Doğu –ya da İslam coğrafyasında- da sıklıkla denendi, uygulandı. Yaygın sünnî ekole muhalif olan, kendi dünya görüşleri ve inançları çerçevesinde bir hayatı tasavvur eden ve bu ideayla yaşamak isteyen günümüzün ‘’illegal partileri’’ diyebileceğimiz tarikatler, damgalanmış mezhepler, kendi kabuklarına çekildiler bu dönemde. Bu çekilme, silik bir çekilme değildi. Yer yer İsmaililer (Hasan Sabbah örneğinde olduğu gibi üzere) gibi kök söktüren, kimi yerlerde Bektaşiler gibi ta Balkanlara kadar yayılan, Baba İshak, Kalender Şah gibi isyana kalkışan biçimlerinde kendini gösterdi. Anadolu’daki tarikatların ezici çoğunluğu saltanat kavgasına girmeden, obur devletlere yeri geldikçe tavrını göstermekle birlikte, temelde insanı eksene alan bir niyet güdüyordu. Kendilerine bir yol belirlemişlerdi. O yoldan kendi menzillerine gitmenin derdindeydiler. Zaten tarikat de ‘’yol’’ demekti.</p>
<p>Fakat bu temel hat, Mevlânâ ve Mevlevilik özelinde pek uygulanmadı. Mevlevilik hiçbir zaman derdi olanların, yoksulların, zulümden kaçanların sığındığı bir liman olmadı. Çünkü Mevlânâ en baştan beri Selçuklu’nun desturunu alarak girişti ilim-irfan sevdasına. Özet mahiyetinde kısa bir bilgi verecek olursak; Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in Harzemşahlar hükümdarıyla girdiği anlaşmazlık sonucu Anadolu’ya gelirler. Erzincan ve Karaman’a bir süre yaşarlar. Sonrasında Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya yerleşirler. Kendilerine medreseler tahsis edilir. En üst mertebelerden ilgi-alaka görürler.</p>
<p>Esas itibariyle aristokrat bir aileden gelen Mevlânâ Selçuklu’nun bu davetinde bir abes görmez. Kurduğu Mevlevilik tarikatının kendisi de tarihi seyri içinde bugüne dek sönük de olsa gelmesini buna borçludur. Mevlevilik, önce Selçuklu’nun, ardından Osmanlı’nın himayesiyle kendine yer bulmuş, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından neredeyse tüm tekke, zaviye, dergâhlar yasaklanırken Mevlevilik’e pek dokunulmamıştır. Bu, Mevleviliğin bireyci yapısından ileri olsa gerek.</p>
<p>Yine de bir hususa dikkat çekmekte fayda var: Mevlânâ, yukarıda değindiğimiz ekollere, anlayışlara pek de yabancı biri değildir. O, babasından sonraki en büyük hocası olarak bilinen Melameti Şeyhi Seyyid Burhaneddin Muhakkak’tan dersler alır. Seyyid Burhaneddin ki ezoterik Batınî anlayışını benimsemiş, ihtimal ki Mevlânâ’yı da bu yönde eğitmiştir. Batınî fikriyatı, dünyanın temeline insanı alan, insanı yücelten bir fikriyattı. Her şeyin zahiri (açık) yanlarının dışında bir de batınî (gizli/içrek) yanlarının olduğunu düşünüyorlardı. Mühim olan batındı, zahir sadece kabuktu onların nazarında. Mevlânâ’nın  bunlardan da beslendiğini, fakat bunu temel şiar edinmek yerine, dönemin tüccar, esnaf, aristokrat kesimin rağbet ettiği bir ekole girişmesinin sebebini nerede aramak gerek?</p>
<p>Mevlânâ’dan sonra gelen ediplerin nazire niyetiyle söyledikleri ‘’Peygamber değil ama kitabı var’’ sözüne konu olan Mesnevi’ye bakalım biraz. Mesnevi, Mevlânâ’nın ne denli bireysel kaygılar güttüğünün, zamanının sorunlarına eğilmediğinin, davasının insan değil, aşk (ilahî aşk) olduğunun ispatı bir eser. Öyle ki Mevlânâ’ya isnat edilen ‘’Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok nice elbiseler gördüm içinde insan yok’’ sözünün de ona ait olmadığı bugün artık bazı çevreler tarafından tartışılıyor. Aynı yabancılık Mevlânâ’nın can dostu ,Şems’in Makâlât’ında da sezilir. İki eser birbirlerini tamamlarlar böylece. Bu iki dostun temel mevzusu edebî, dinî tartışmalardır. Halka çevirdikleri bir kulak yoktur. Schiller’in ‘’ Dünyanın çarkını döndüren aşk ve açlıktır.’’ Şeklinde hoş bir sözü vardır. Mevlânâ açlığa yabancıdır. O, aşkı arar. Kendinden önce gelen Yunus Emre’de olduğu gibi sistemleşmiş dine, Baba İshak gibi zulme karşı isyancılığa, kendinden sonra gelen Şeyh Bedreddin gibi yoksulları merkeze alan bir yaşam kurma kaygısı yoktur. Dünyanın ne hâli varsa görsün, dercesine aşkı konuşur. Ki o dönem Anadolu diken üstündedir bir yandan. Moğol saldırıları iyice artmıştır. Halk bu mezalimden düçar olmuştur. Fakat Mevlânâ genel olarak dert etmez bu kaygıları. Ama şunu der Mevlânâ Mesnevi’de ‘’Padişahların hırsı yüzbinlerce şehri viran etmiştir.’’ Bu yüzdem olsa gerek elini eteğini çekmiş bu davalardan, etliye sütlüye karışmamıştır. Bunun içindir ki ölümünden sonra Mevlevilik, iyice aristokrat kesimin müdavimi olduğu bir ‘’clup’’ olmuş, sema gösterileri de bu cluplerde içi boşaltılmış dans hâlini almıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2438</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sabahattin Ali: “İyi ki Doğdun ve İyi ki Bu Topraklardan Geçtin”</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sabahattin-ali-iyi-ki-dogdun-ve-iyi-ki-bu-topraklardan-gectin/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sabahattin-ali-iyi-ki-dogdun-ve-iyi-ki-bu-topraklardan-gectin/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 25 Feb 2016 07:40:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Funda Polacanlı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[İçimizdeki Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Kürk Mantolu Madonna]]></category>
		<category><![CDATA[Kuyucaklı Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[öykücü]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2405</guid>
				<description><![CDATA[<p>1907-1948 yılları arasında yaşamış olan edebiyatımızın usta kalemi Sabahattin Ali, öykücü, şair, yazar olarak bilinmesinin yanısıra öğretmenlik ve gazetecilik de yapmıştır. Yazım hayatına şiir ile başlayan Sabahattin Ali, sadece üç romanı olmasına rağmen ülkemizin en iyi romancılarından kabul edilmektedir ve  bu başarısı da sanırım bir kez daha niceliğin değil niteliğin önemini göstermektedir. Cumhuriyet döneminin önde [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sabahattin-ali-iyi-ki-dogdun-ve-iyi-ki-bu-topraklardan-gectin/">Sabahattin Ali: “İyi ki Doğdun ve İyi ki Bu Topraklardan Geçtin”</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>1907-1948 yılları arasında yaşamış olan edebiyatımızın usta kalemi Sabahattin Ali, öykücü, şair, yazar olarak bilinmesinin yanısıra öğretmenlik ve gazetecilik de yapmıştır.</p>
<p>Yazım hayatına şiir ile başlayan Sabahattin Ali, sadece üç romanı olmasına rağmen ülkemizin en iyi romancılarından kabul edilmektedir ve  bu başarısı da sanırım bir kez daha niceliğin değil niteliğin önemini göstermektedir. Cumhuriyet döneminin önde gelen edebiyatçılarından biri olan ve  <strong><em>Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna </em></strong>ve<strong> <em>İçimizdeki Şeytan</em></strong> isimli bu üç romanıyla bilinen yazarın aslında birçok öyküsü, derlemeleri, önemli çevirileri ve bir oyunu mevcuttur. Şairliği yazarlığı kadar bilinmemekle birlikte aslında çok iyi bilinen bestelenmiş şiirlerde de onun imzası vardır. Aldırma Gönül (Edip Akbayram), Eşkiya Dünyaya / Leylim Ley (Zülfi Livaneli), Melankoli / Eskisi Gibi – Ben Yine Sana Vurgunum (Nükhet Duru), Dağlar &#8211; Benim Meskenim Dağlardır (Sezen Aksu) bestelenmiş şiirlerinden bazılarıdır. Eminimki bu şiirler bestelenmiş halleriyle sizlere de çok tanıdık gelecektir.</p>
<p>Sabahattin Ali’ nin öykü ve romanlarında toplumsal bir gerçekçilik hakimdir. Bu hüzünlü coğrafyada ve zor koşullarda geçen hayatı sanki onun bu gerçekçilikten hiç kopmamasını sağlamış; taşıdığı ince ruh ise romantik ve melankolik yanını her daim beslemiştir. Edebiyatımızın gerçekçi romantiği, yan yanyana durması oldukça zor gibi görünen bu iki bakış açısını, gerçekçilik ve romantizmi, ustaca birleştirmiş ve okuyucunun ruhuna dokunan ve onlar üzerinde derin etkiler bırakan eserler üretmiştir.</p>
<p>Öykülerinde insanı toplumsal sorunları içerisinde değerlendirirken, halkın yoksulluğunu, uğradığı haksızlıkları, yaşam mücadelesini olabildiğince gerçekçi bir açıdan yansıtmaya çalışmıştır. Öyle ki onun öykülerini okurken dönemin toplumsal gerçekliğine tanıklık edebilir ve yarattığı kahramanlar ile birlikte o dönemlerde zamanda yolculuğa çıkmışcasına öykülerinin içine girebilirsiniz.</p>
<figure id="attachment_2408" aria-describedby="caption-attachment-2408" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/sabahattin-ali.jpg" rel="attachment wp-att-2408"><img class=" td-modal-image wp-image-2408 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/sabahattin-ali-300x225.jpg?resize=300%2C225" alt="1907-1948 yılları arasında yaşamış olan edebiyatımızın usta kalemi Sabahattin Ali, 25 Şubat 2016 tarihiyle 109 yaşında. Bu vesileyle iyi ki doğdun Sabahattin Ali diyoruz." width="300" height="225" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2408" class="wp-caption-text">1907-1948 yılları arasında yaşamış olan edebiyatımızın usta kalemi Sabahattin Ali, 25 Şubat 2016 tarihiyle 109 yaşında. Bu vesileyle iyi ki doğdun Sabahattin Ali diyoruz.</figcaption></figure>
<p>Sabahattin Ali&#8217; nin üstün gözlem yeteneği, iç dünyasının derinliği ve zenginliği, yaşadığı toplumu anlayabilme ve yorumlayabilme yetisi, eserlerinde müthiş tasvir ve tespitler olarak kendini gösterir. Her ne kadar eserlerinde insanın ve yaşamın kötü, çirkin, umutsuz ve hayal kırıklığı yaratan yanlarını ön plana çıkarıyormuş ve eleştirel bir dili varmış gibi görünsede aslında gerçekleri olabildiğince abartısız bir şekilde ortaya koyarak değerlendirmeyi ve yorumu okuyucuya bırakır. İnsanın ve yaşamın çelişkilerini, toplumun insan gelişimi üzerindeki etkilerini çok iyi yansıtmış; samimi, gösterişten uzak ve naif anlatımı eserlerini daha da etkileyici kılmıştır.</p>
<p><strong><em>“Bir insanı melek diye sevmek budalalıktır. İnsanları, bütün pislikleri, hırsları ve zayıflıkları ile sevebilmek kahramanlıktır. Dostlarımızda kendimizde bulunmayan yücelikler aramak ise insafsızlıktır.”</em></strong> diyerek, insanın da tıpkı yaşam gibi iyi-kötü diye nitelendirilen birçok özelliği birarada barındırdığı üzerine bizi düşünmeye sevkeder.</p>
<p>Eserlerinde bize karşıtlığın her zaman zıtlık ifade etmeyeceğini, bilakis yaşamın ve insanoğlunun karşıtların birliğinden ibaret olduğunu ve bu bağlamda gerçekçilik ile iç içe geçmiş romantizmin ya da romantizm içeren gerçekçiliğin de son derece anlamlı olabileceğini göstermeye çalışmıştır. Yani yaşamın tüm yansımalarını&#8230;</p>
<p>Yaşamının her alanında ve eserlerinde “akla” ve “düşünebilme yetisi”nin önemine de dikkat çekmiştir. “<strong><em>İnsan aklının gündelik hayatı devam ettirmenin ötesinde bir anlam taşıdığını ve bu anlamında onun düşünebilme ve üretebilme yetisinde saklı olduğunu”</em></strong> vurgulamıştır. Tüm yaşamını müthiş bir üretkenlik içerisinde geçirmesi de bu düşüncesinin ıspatı gibidir. Bu yanı ile Sabahattin Ali, söylemleri doğrultusunda yaşayan ve doğruluğuna inandığı düşüncelerden taviz vermeden varoluşunu devam ettirmeye çalışan yazarlarımızdandır.</p>
<p>Sabahattin Ali’ nin eserlerindeki edebi anlatım gücü sizi hemen etkisi altına alıverir ve artık bu etkiden kurtulmanız neredeyse imkansızdır. Zaten bu etkiden sakınmak bir yana onun yazım gücünün gönüllü esareti altına girmekten ve orada kalmaktan müthiş bir keyif bile almaya başlarsınız. Öyleki hep anlatsın hiç susmasın istersiniz. Anlatacakları bittiğinde duyduğunuz hüzün ise kısa sürede yerini diğer eserlerini keşfetmeye yönelik yoğun bir isteğe bırakır.</p>
<p>Nazan Öncel’ in “Ali” isimli bir şarkısı vardır ve bu şarkıyı Sabahattin Ali’ ye ithafen yazdığı söylenir. Şarkının sonu şöyle biter;</p>
<p><strong><em>Git oğlum uzaklara</em></strong></p>
<p><strong><em>Bırakmazlar hayatta</em></strong></p>
<p><strong><em>Düşünürde diyemezsin</em></strong></p>
<p><strong><em>Buralarda</em></strong></p>
<p>Kısa ömrüne sığdırdığı eserleri ve eserlerinde “<strong><em>diyebildiği kadarı</em></strong>” bile çok anlamlı ve değerlidir.</p>
<p>Hayatı, bu ülkede muhalif bir aydın olarak yaşamanın zorlukları ile mücadele içerisinde geçmiştir. Düşüncelerini ve doğruları söylemekten sakınmayan nice insanımızın akibeti gibi onun da yaşamı genç yaşında trajik bir şekilde son bulmuştur. Sabahattin Ali’nin sadece “eserleri” ile edebiyatımızda değil, “yaşamı ve duruşu” ile bir “fikir adamı” olarak tarihimizde de önemli bir yeri vardır.</p>
<p>Yıllar önce dile getirdiği toplumsal ve politik sorunların birçoğunun –ne yazık ki- günümüzde halen geçerliliğini koruyor olması da saptamalarının ne derece doğru olduğunun ve aslında tüm zamanlara hitap eden görüşler olduğunun göstergesidir.</p>
<p>Üreten ve ürettikleri ile dünyada iz bırakan insanların aslında hiç ölmeyeceği, hep bizimle, yanıbaşımızda yaşamaya devam edecekleri inancıyla onu ölümünde değil doğum gününde sevgi ve saygıyla anmak ve bunu sizlerle de paylaşmak istedim.</p>
<p><strong><em>İyi ki bu topraklarda doğmuş ve iyi ki yollarımız kesişmiş…</em></strong></p>
<p>Sabahattin Ali her yönüyle anlattıkça anlatmak isteyeceğimiz insanlardan biri olduğu için, bu yazı da onu anlatmaktan ziyade ondan kısaca bahsettiğim bir yazı olmaktan öteye geçemeyecektir. Henüz onunla tanışmamış olanların ona “Merhaba” demesini sağlayabilir ve bir nebze de olsa onunla ve eserleriyle ilgili merak uyandırabilir ise ne mutlu!</p>
<p>Yazımı Sabahattin Ali’ nin bir dörtlüğü ile sonlandırmak istiyorum. Karamsarlığa düştüğünüzde ya da yılgınlığa kapıldığınızda bu dizeleri anımsayıp gülümseyerek yolunuza devam edebilmeniz ümidiyle..</p>
<p>&#8220;görmesen bile denizi</p>
<p>yukarıya çevir gözü</p>
<p>deniz gibidir gökyüzü</p>
<p>aldırma gönül aldırma&#8221;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sabahattin-ali-iyi-ki-dogdun-ve-iyi-ki-bu-topraklardan-gectin/">Sabahattin Ali: “İyi ki Doğdun ve İyi ki Bu Topraklardan Geçtin”</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sabahattin-ali-iyi-ki-dogdun-ve-iyi-ki-bu-topraklardan-gectin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2405</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Petrarca ve Hümanizm Üzerine</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 28 Dec 2015 14:47:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Alkım Saygın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Adressiz Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[Antik kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Antikçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa kent kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Batı felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Canzoniere]]></category>
		<category><![CDATA[Çoban Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Francesco Petrarca]]></category>
		<category><![CDATA[Gelecek Kuşaklara Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[hümanist]]></category>
		<category><![CDATA[hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[İtalyan edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kent kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Laura de Noves]]></category>
		<category><![CDATA[lirik şiir]]></category>
		<category><![CDATA[manzume]]></category>
		<category><![CDATA[Nüshet Haşim Sinanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Petrarca]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Skolastik]]></category>
		<category><![CDATA[Skolastik felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Stoa]]></category>
		<category><![CDATA[Stoacılık]]></category>
		<category><![CDATA[Stoalılar]]></category>
		<category><![CDATA[Utku Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnız Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşlılık Mektupları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1431</guid>
				<description><![CDATA[<p>Francesco Petrarca, 20 Temmuz 1304’te Arezzo’da doğar. Noter olan babası Petracco di Parenzo, iki yıl önce sürgün edilmiş ve eşini de yanında götürmüştü. Kötü giden işleri nedeniyle çok geçmeden, Avignon’a taşınmak zorunda kalmış ve ailesini de Carpentras’a yerleştirmişti. [1] Burada Petrarca, dönemin ünlü Latince hocalarından dersler alır. Henüz on iki yaşına geldiğinde, Montpellier Üniversitesi’nde hukuk [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/">Petrarca ve Hümanizm Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Francesco Petrarca, 20 Temmuz 1304’te Arezzo’da doğar. Noter olan babası Petracco di Parenzo, iki yıl önce sürgün edilmiş ve eşini de yanında götürmüştü. Kötü giden işleri nedeniyle çok geçmeden, Avignon’a taşınmak zorunda kalmış ve ailesini de Carpentras’a yerleştirmişti. [1] Burada Petrarca, dönemin ünlü Latince hocalarından dersler alır. Henüz on iki yaşına geldiğinde, Montpellier Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başlar ve Antik kültüre olan yoğun ilgisi nedeniyle, çalışmalarını edebiyat alanında yoğunlaştırır. 1326’da babasının ölümü üzerine, Avignon’a dönmeye karar verir ve çalışmalarına burada devam eder. [2] Bu dönemde Petrarca, yaşadığı çağın ve toplumun değerleri üzerinde düşünmeye başlar. Bu değerlerin insan ruhundan uzak, şekilci ve insanın doğal varlık yapısında ağır bir yük olduğuna inanır ve günlüklerine aldığı birtakım notlarla görüşlerini şekillendirmeye başlar. Bu notlardan birinde, şu satırlara yer verir: “Sabahtan akşama kadar giyinmek, sonra soyunup tekrar giyinmek ne yorgunluktu! Saçların modaya uygun olarak salınmaması ve rüzgarın zülüfleri dağıtmaması korkusu ne korkuydu! Ya iskarpinler! Ayaklarımızı koruyacağına acıtıyordu.” [3]</p>
<p>6 Mayıs 1327’de Petrarca, Avignon’daki St. Clare Kilisesi’nde Laura’yı görür ve ondan çok etkilenir. [4] Üç yıl sonra, Kardinal Giovanni Colonna’nın isteği üzerine, özel din görevlisi olarak çalışmaya başlar ve yaklaşık on sekiz yıl boyunca, bu görevi başarıyla sürdürür. 1333’te, Fransa ve çevresini kapsayan bir Kuzey Avrupa yolculuğuna çıkar ve Antik kültür incelemelerini takip eder. Daha sonra ziyaret edeceği Roma’da ise Antik kalıntıları görür ve bunlardan çok etkilenir. [5] Bu dönemde, “Homeros’a ilgi duyuyordu ve başarısızlıkla sonuçlanan bir Grekçe öğrenme girişimi olmuştu. Asıl hayranlık duyduğu ise Antik Roma’ydı. Roma kalıntılarının görüntüsü, onu derinden etkiliyor ve Antik sikkeler topluyordu. Antik Romalılarla tanışma arzusu ise öyle boyutlara varmıştı ki, Cicero ve Seneca’ya mektuplar yazmıştı. Özellikle de Cicero ve Livy gibi isimlere ait yazmaları topluyor ve çoğaltıyordu. Kendi yazısında bile, Gotik yazıyı terk ederek Antikleri taklit etmeye çalışmıştı.” [6] “Roma, üzerinde o derece güçlü bir etki bırakmıştı ki, izlenimlerini hemen ifade etmek için hiçbir kelime bulamadı. O günden itibaren Roma şair, alim ve Hıristiyan yüreğinde yer etti ve düştüğü yozlaşmadan kurtulmak için doğru bulduğu çarelere başvurdu. Dahası Papaların, yerleşmiş oldukları Avignon şehrinden Roma’ya dönmelerinde ısrar etti. Sözlerinin kar etmediğini görünce, <em>Adressiz Mektuplar</em> isimli çalışmasıyla öfkesini açıktan açığa söyledi.” [7] 1337’de Avignon’a döndüğünde ise Sorgue kıyısında bir ev satın aldı ve bu yılın yaz aylarında, evlilik dışı ilişkiden çocuğu oldu; ismini de Giovanni koydu. Aynı yıl, ilk çalışmalarından biri olan <em>Ünlü İnsanlar’</em>ın hazırlıklarını tamamladı ve bu çalışma, Avignon’da Antik kültüre yönelik artan ilginin de etkisiyle oldukça ses getirdi. [8]</p>
<figure id="attachment_1435" aria-describedby="caption-attachment-1435" style="width: 201px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png" rel="attachment wp-att-1435"><img class=" td-modal-image wp-image-1435 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348-201x300.png?resize=201%2C300" alt="Laura de Noves (1310 - 1348)" width="201" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png?resize=201%2C300&amp;ssl=1 201w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png?w=224&amp;ssl=1 224w" sizes="(max-width: 201px) 100vw, 201px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1435" class="wp-caption-text">Laura de Noves (1310 &#8211; 1348)</figcaption></figure>
<p>Burada “düşünür Petrarca, ahlakçı Petrarca’dan çok uzaklaşmamıştı. <em>Ünlü İnsanlar</em> isimli çalışması, Antik Roma’dan ve <em>İncil’</em>den alınan bazı kişilerin yaşamlarını anlatan otuz dört biyografinin toplamından oluşuyordu. Padua hükümdarı da sarayının duvarına resmettireceği şöhretli isimlerin seçiminde Petrarca’ya danışmıştı. Kahramanlarından biri Cicero’ydu. Cicero’nun, tüm felsefi yazmalarına sahipti ve bazı çalışmalarını, gün yüzüne çıkartmıştı; kendi yazılarını da onunkine benzer bir tarzla yazmaya çalışıyordu.” [9] “Petrarca’nın milli dili kullanışı ve Antik kültürü araştırıp incelemesiyle Kilise’nin yaydığı karanlık ve sıkıntılı havada etkisi ise Dante kadar derin olmamakla birlikte, ondan daha devamlı olmuştur.” [10] “Dante’den az sonra yetişen bu şair, daha ziyade Latince yazmış olmakla beraber, Ortaçağ’ın gizemli ve dini ruhundan hümanist kültüre geçiş aşamasının en yüksek ürünlerini meydana getirmişti.” [11] <em>Ünlü İnsanlar’</em>ın hemen ardından, <em>Afrika</em> isimli çalışmasına başladı ve epik şiir konusundaki becerisini, bu çalışmasıyla taçlandırmak istedi. Fakat, henüz yayınlanmadan bu çalışmasının önemi, kulaktan kulağa yayılmaya başladı ve bu sırada, <em>Utku Şiirleri </em>isimli çalışmasını yayınladı; ünü ise İtalya’nın dışına taştı. [12] Petrarca’nın bu çalışmasındaki “yeni insan, kendi gücünü böyle bulurken, dışarıya doğru da sivrilmeye başlamıştı. Artık o, ün peşinde koşabiliyordu. (&#8230;) Eskiden yalnız büyük ermişlerin yurtları kutsal tutulurken Arezzo Belediyesi, Petrarca’nın doğduğu evi müze haline getirir.” [13] <em>Utku Şiirleri’</em>nde Petrarca, “Stoalı bir ahlakçı” olarak karşımıza çıkar ve aşkta, ölümde, şöhrette kazanılan büyük başarıları, Antik Roma imparator ve generallerinin zaferlerini kutlayan bir geçit töreninde betimler. [14]</p>
<p>Bu dönemde ilgisini hâlâ, dünyatarihsel kişilerin yaşam öyküleri çeker ve onların anıtsal kişilikleri üzerinden, yaşamda dengenin nasıl kurulabileceğini araştırmaya yönelir; insana bir kavram, ide ya da geleneksel bir otorite üzerinden değil, “yaşayan insan” ve dünyatarihsel kişiler üzerinden eğildiği için Ortaçağ’dan Rönesans’a geçişte özel bir yer işgal eder. [15] Yaşamları boyunca türlü başarılara imza atmış bu kimseler, hem yaşamdan doyasıya keyif almış, hem de başkalarını ortak hedef ve amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi başarmış; tarihin akışında büyük değişiklikler yaratmış kimselerdir. Ortaçağ’da yaygın olan havarilerin ve Hıristiyan azizlerin yaşamlarını nakletme, onlara methiyeler yazma geleneğinden farklı olarak Petrarca şiirinde, kaynağını geleneksel bir idealden alan hedef ve amaçlara yönelen kişiler değil, dünyevi hedef ve amaçlara yönelen dünyatarihsel kişiler, merkezi bir konum üstlenir ve Petrarca, insanın istediği zaman neler yapabileceğine neler yapabildiğine bakarak ışık tutmaya çalışır; “insanın gücü ve olanakları”nı ortaya koyar. [16] Bu güç ve olanaklar, insandaki “tanrısallık”ı ifade eder ki bu “tanrısallık”, sonsuz bir yaratma gücü ve insanlığa yönelik sonsuz bir merhamet duygusudur. Dünyatarihsel kişilerin yaşamlarında gördüğü temel unsur, bu yaratma gücü ve merhamet duygusuyla hem Kendi’lerini, hem de dünya tarihini yaratmış olmalarıdır. Geleneksel otoritelerden bağımsız bir biçimde kişinin Kendi’sini otorite haline getirerek yaratma gücünü kullanmasını ve merhamet duygusuyla hareket etmesini ifade eden bu “tanrısallık”ın kaynağı ise akıldır. [17] “Petrarca dağlara tırmanıyor, doğanın güzelliklerini kavrıyordu. Yeni insan, çevresini didiklemeye başlamıştı. Evrenin hiçbir sırrını çözmeden bırakmak istemiyordu. (&#8230;) İnsan aklı, her şeyi çözebilir.” [18]</p>
<figure id="attachment_1436" aria-describedby="caption-attachment-1436" style="width: 191px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png" rel="attachment wp-att-1436"><img class=" td-modal-image wp-image-1436 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri-191x300.png?resize=191%2C300" alt="Petrarca - Utku Şiirleri" width="191" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png?resize=191%2C300&amp;ssl=1 191w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png?w=320&amp;ssl=1 320w" sizes="(max-width: 191px) 100vw, 191px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1436" class="wp-caption-text">Petrarca &#8211; Utku Şiirleri</figcaption></figure>
<p>1340’a gelindiğinde Petrarca, hemen tüm Avrupa’da dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştır. Hem Roma Senatosu, hem de Paris Üniversitesi, kendisine baş şairlik tacı önerir; o ise senatonun teklifini kabul eder. Kısa bir süre sonra, Napoli’ye gider ve Kral Roberto’nun huzurunda gerçekleşen üç günlük zorlu bir sınavın ardından, 8 Nisan 1341’de düzenlenen bir törenle baş şairlik tacını giyer. “Vaucluse’deyken, diye bu olayı şu şekilde anlatır Petrarca; “Roma Senatosu ve Paris Üniversitesi’nden mektup aldım; beni, defne tacını giymeye davet ediyorlardı. Hangisini kabul etmem gerektiği konusunda, bir süre kararsız kaldım. Sonradan, Roma’yı tercih etmeyi kararlaştırdım. Kendi başıma verdiğim bu kararla hareket etmekten utanarak Napoli’ye gittim ve orada, büyük kral ve filozof Roberto Angio’dan, bu kadarına layık olup olmadığımı danıştım. Belirlenen bir gün, öğleden akşama kadar sınav edildim. Bu sınav, az görüldü ve iki gün daha sürdü. Sonunda, doktoraya layık olduğuma karar verildi. Böylece, Roma’ya gittim ve Paskalya günü taç giydim.” [19] Tüm yaşamı boyunca gurur duyacağı bu törenin ardından Petrarca, henüz yayınlanmadan ünü dilden dile dolaşan <em>Afrika</em> isimli çalışması üzerinde yoğunlaşır ve bunu, 1342’nin bahar mevsiminde tamamlar.</p>
<p>“Petrarca, der Burke; “hem epik, hem de lirik bir şair olarak önemliydi. Romalı general Scipio Africanus’un yaşamını anlatan epik şiiri <em>Afrika</em>, Latince yazılmış ve Virgillius’un epik şiirlerini model almıştı.” [20] “Petrarca, <em>Ortaçağ</em> dediğimiz önceki son birkaç yüzyılın, ışık çağı olarak gördüğü Antikçağ’ın aksine, karanlık bir çağ olduğuna inanıyordu. <em>Afrika </em>şiirinde, ‘Karanlık aralandığında gelecek nesiller, Antik geçmişin ihtişamına yönelen yolu bulacaklardır!’ umudunu ifade ediyordu. Petrarca’yı takiben birçok bilgin kendi zamanlarını, karanlığın ardından gelen bir <em>ışık</em>, uykudan sonra bir <em>uyanış</em>, ölümden sonra <em>yaşama dönüş</em>; bir <em>restorasyon</em> ya da <em>yeniden doğuş</em> olarak ifade ettiler.” [21] Aynı dönemde, kızı Francesca dünyaya gelir ve Petrarca, art arda pek çok çalışmasını yayınlar. <em>İç Dünyam</em>, <em>Unutulmaz Şeyler</em> ve <em>Sır</em> isimli çalışmaları, bu dönemde yayınlanmıştır. [22] Bunlardan <em>Sır</em>, “azap içinde itiraflarından ve kendi kendisini savunmasından ibarettir. İçinde, gizemli ruh ve şehvetine düşkün ruh çarpışmaktadır. Augustinus, onun bütün bu sırlarını ayıplamakta; Petrarca ise kah günahlarını itiraf etmekte, kah kendisini savunmaktadır.” [23] Bu duygularına bir anlam vermeye çalışırken, hiçbir “mahrem duvar” örmeksizin düşüncelerini kendi yaşamı üzerinde yoğunlaştırır.</p>
<figure id="attachment_1441" aria-describedby="caption-attachment-1441" style="width: 238px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1441"><img class=" td-modal-image wp-image-1441 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-238x300.png?resize=238%2C300" alt="Petrarca" width="238" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png?resize=238%2C300&amp;ssl=1 238w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png?w=370&amp;ssl=1 370w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1441" class="wp-caption-text">Petrarca</figcaption></figure>
<p>“<em>Sır’</em>da, en sevdiği kitaplardan biri olan <em>İtiraflar’</em>ın yazarı, Petrarca’nın bilincini temsil eder. <em>Afrika</em> isimli çalışması, bir çeşit biyografidir; lirik şiirleri ise çoğu edebiyat tarihçisinin de kaydetmiş olduğu gibi, birinci tekil şahısta yazılmıştır ve neredeyse tümüyle, aşığın duygularını içerir. Kişisel mektupları, başkalarının da okuyabilmesi için dikkatle düzeltilmiştir.” [24] Kral Roberto’nun ölümü üzerine ise Napoli’de, büyük bir otorite boşluğu ortaya çıkar ve siyasi düzen sarsılır. Petrarca, elçilik göreviyle Napoli’yi ziyaret eder ve düzeni sağlamaya çalışır. Birbirlerine karşı husumet dolu ailelerin çıkarttığı ayaklanmalar nedeniyle, çok geçmeden Napoli’yi terk etmek zorunda kalır ve önce Verona’ya sığınır, sonra da Provence’a geçer. 1346’ya gelindiğinde Petrarca, siyasi görevlerinden uzaklaşmış bir biçimde, çalışmalarını yayınlamayı sürdürür; <em>Yalnız Yaşam</em>, <em>Dini Huzur</em> ve <em>Çoban Şiirleri</em> isimli çalışmalarını da bu dönemde yayınlar. Siyasetten bütünüyle uzak durmayı ise başaramaz ve 20 Kasım 1347’de, Cola di Rienzo’nun Roma Cumhuriyeti’ni yeniden canlandırma mücadelesine destek vermek için Roma’ya doğru yola çıkar. [25] Oysa işler, umduğu gibi gitmez ve Rienzo’nun başarısız olacağını anladığında, siyasi bir manevra yaparak geri çekilip önce Verona’ya geçer, sonra da birçok kenti ziyaret eder.</p>
<p>Bu dönemde, “aşkta ve şiirdeki duyarlılığı onda, yeni şeyler görme isteği uyandırmıştı. O zamanlar, sırf zevk için yolculuk yapanlar yoktu. Petrarca, ilk defa bir modern turist gibi Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı dolaştı. Bu yolculukları için birtakım nedenler uyduruyordu. Bu nedenler, üstlerinden izin alabilmek için uydurulmuştu.” [26] Hem, Avrupa’da kol gezen veba salgını da bu yolculuklar için önemli bir bahaneydi; “sağlığını koruma” gerekçesi, üstlerini ikna etmeye yetiyordu. 19 Mayıs 1348’de Laura ve Kardinal Colonna’nın ölüm haberlerini aldığında ise derin bir üzüntüye boğuldu, bundan sonraki çalışmalarında da ölüm düşüncesi ve ölüm karşısında duyulan korku üzerinde yoğunlaştı; <em>Tanıdık Olaylara İlişkin Mektuplar</em> isimli çalışması başta olmak üzere tüm çalışmalarında artık, ölüm konusu ön plana geçti. Ayrıca, şiirden denemeye doğru yöneldi ve içindekileri kağıda dökmede deneme türünün sunduğu olanaklardan yararlandı. Laura’nın ölümü üzerine şunları yazdı: “O kısa süren şerefli ömrün son saati, dünyayı titreten şüpheli adımlarıyla gelip çatmıştı. Ölüm merhamet edecek mi acaba, diye bir grup kadın, onu yoklamaya gelmişti. Bunca iç çekmeler, yaslar arasında o, iyi geçen ömrünün meyvesini şimdiden toplayarak sessiz ve mutluydu. Biliyordu ki, onu tanımış olanlar, dünyayı göz yaşına boğacaklardı. (&#8230;) Şans, nasıl da ters dönüyor? Dürüstlük yatağının etrafında toplanmış kadınlar, içleri yanarak ‘Güzellik ve zerafet ölmüş bulunuyor. Bundan sonra, halimiz ne olacak? (&#8230;)’ diyorlardı. Gök, o güzel sineden bütün meziyetleriyle uçan ruhu ağırlamak için açılıp aydınlanmıştı. Hiçbir düşman, çirkin yüzüyle görünen ölüm kadar küstah olmamıştır. (&#8230;) Ruhu artık ondan ayrılmış bulunduğu için gözlerinde, budalaların <em>ölüm</em> dedikleri tatlı bir uyku hali vardı. Güzel yüzünde, ölüm bile güzel görünüyordu.” [27]</p>
<figure id="attachment_1438" aria-describedby="caption-attachment-1438" style="width: 598px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png" rel="attachment wp-att-1438"><img class=" td-modal-image wp-image-1438 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?resize=598%2C299" alt="Petrarca ve Hümanizm" width="598" height="299" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?w=598&amp;ssl=1 598w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?resize=300%2C150&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1438" class="wp-caption-text">Petrarca ve Hümanizm</figcaption></figure>
<p>Bununla birlikte, Petrarca’nın Laura’ya yönelik bu güçlü duyguları ve şiirlerinde onu baş sıraya yerleştirmesine ilişkin olarak henüz sağlığındayken bile, büyük tartışmalar yapılmış; Laura’nın bütünüyle hayal ürünü bir kişilik olduğunu, şiirlerinde kullandığı imgelerin yaşamla bağını kurmak için Petrarca’nın böyle bir karakter yarattığını iddia edenler çıkmıştır. “Petrarca ise dostlarından da bu şüpheye düşen birine yazdığı mektupta şöyle diyor: ‘Diyorsun ki ben, sevilecek bir şeyler bulmak ve başkalarına kendisinden bahsettirmek için güzel Laura ismini hayal etmişim. Yani, güzelliğine tutkun göründüğüm bu Laura, baştan başa benim icadım mıdır? Şiiri uydurma ve hasreti gösteriş midir? Öyle bir fantezi olsaydı keşke. Hayır, inan bana! Kimse sıkıntı duymadan, böyle uzun uzun acı rolü yapamaz.” [28] Bu sıralarda Petrarca, Floransa’da Boccaccio’yla tanışır ve kısa zamanda, dostluk ilişkilerini geliştirir. 1351’de Boccaccio, Floransalıların talebi üzerine, Petrarca’yı vatanına dönmeye ikna etmek için yanına gider ve onunla uzun zaman geçirir. [29] Bu dostluğun yansımalarını, <em>Canzoniere</em> isimli çalışmasında görmek mümkündür. “Petrarca, konuştuğu dilde de bir dizi lirik şiir yazmıştı. Bu şarkı kitabının acı tatlı şiirleri kendi acılarını, iç geçirmelerini, göz yaşlarını, metresinin güzelliğini ve insafsızlığını dile getirerek şairi, yalnız ve dalgın bir aşık olarak anlatır.” [30]</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_1439" aria-describedby="caption-attachment-1439" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png" rel="attachment wp-att-1439"><img class=" td-modal-image wp-image-1439 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura-300x247.png?resize=300%2C247" alt="Petrarca ve Laura" width="300" height="247" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?resize=300%2C247&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?resize=168%2C137&amp;ssl=1 168w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?w=546&amp;ssl=1 546w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1439" class="wp-caption-text">Petrarca ve Laura</figcaption></figure>
<p>“<em>Canzoniere</em>, 366 manzumeden oluşur. Bunların 317’si sone, 29’u şarkı, 9’u altılı, 7’si balat, 4’ü madrigaldir. Kendi yaptığı sırada kronolojik, psikolojik, sanatsal ve gizemli amaçlar gözetilmiştir. İlk parça, bir başlangıç sonesidir. Arkasından, Laura’yı ilk defa görüp ona aşık olduğunun hatırasını kaydeden manzume gelir. Bunlardan sonra şiirler, başlıca iki bölüme ayrılarak sıralanmıştır; Laura’nın sağlığında yazılmış olanlar ve ölümünden sonra yazılmış olanlar. Bu iki bölümün arasına, bütünüyle doğru olmayan kronolojik bir sırayla, aşkının psikolojik gelişimini takip etmek ve bir tür sanatsal değişim temin etmek için türlü parçalar konmuştur.” [31] Bu çalışmasında birçok açıdan Petrarca, bir “Ortaçağ şairi” de sayılabilir; örneğin, şans üzerine yazdığı şiirlerden birçoğu, Ortaçağ geleneğine bariz bir biçimde yaslanır. Augustinus’a duyduğu hayranlık ve Aziz Bernard’ı yüceltmesinde de Ortaçağ’ın izlerini görmek mümkündür. Augustinus’ta bulduğuna inandığı en önemli şey ise insan düşüncesinin merkezine kişinin Kendi’sini yerleştirmesinin ilk izleriydi. “Gözlerimi böyle gezdirirken, der Petrarca; “Augustinus’un daima yanımda taşıdığım <em>İtiraflar’</em>ına baktım. Şansıma ne çıkarsa okumak üzere rastgele bir sayfa açtım. Tanrı şahidimdir ki, şu satırları okudum: ‘İnsanlar dağların tepelerine, denizlerin dalgalarına, ırmakların akışına ve yıldızların dönüşüne hayran oluyorlar; Kendi’lerini ise ihmal ediyorlar.’ Şaşakaldım, kitabı kapattım ve yüreğimi dinlemeye koyuldum. Daha sonra, ovaya ininceye kadar tek kelime bile söylemedim.” [32]</p>
<figure id="attachment_1440" aria-describedby="caption-attachment-1440" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png" rel="attachment wp-att-1440"><img class=" td-modal-image wp-image-1440 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte-300x232.png?resize=300%2C232" alt="Petrarca, Laura ile birlikte" width="300" height="232" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png?resize=300%2C232&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png?w=422&amp;ssl=1 422w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1440" class="wp-caption-text">Petrarca, Laura ile birlikte</figcaption></figure>
<p><em>Canzoniere’</em>deki şiirler, Dante’nin <em>Yeni Yaşam’</em>ındakilere benzer bir anlatı formuna da yaklaşmıştır; Beatrice’in yerine Laura’yı koymak, çok da olanaksız değildir ve “modern Petrarca”yı “Ortaçağlı Dante”den ayırmak güçtür. Yine de “‘gerçek insan’ı arayan Rönesans düşüncesinin öncülü, İtalyan şairi ve düşünürü Petrarca’dır. Bir geç Ortaçağ düşünürü olarak Rönesans’ı müjdelerken, düşüncesinin arka planını kaçınılmaz olarak Hıristiyan dünya görüşü oluşturuyordu. Ama o, sıkı sıkıya bu dünyaya bağlıydı. Düşüncesinin ağırlık merkezini, aslında Kendi’si oluşturuyordu; benliğini, kişiliğini yaşayıp duyumsamış olan <em>ilk modern birey</em> diyebiliriz onun için. Petrarca’ya göre insanın en büyük ödevi Kendi’sini geliştirmesidir.” [33] Çalışmalarını kendi yaşamı üzerinde yoğunlaştırdığı bu dönemde Petrarca, Avignon’daki Papalık’tan davet alır; kendisine sekreterlik görevi verilmek istenmiştir. Fakat, daha önce yaşadıklarının etkisiyle, bu görevi kabul etmediğini bildirir ve yeniden çalışmalarına yoğunlaşır. Papa VI. Clemens’in ölümü ise Avignon’da dengeleri değiştirir. Papa seçilen VI. Innocentius, Petrarca aleyhine bir tutum sergiler ve onu, Avignon’da barındırmak istemez. Bunun üzerine Petrarca, bir daha dönmemek üzere burayı terk eder ve bu konudaki düşüncelerini, <em>İyi ve Kötü Şansa Karşı Çareler</em> isimli çalışmasında dile getirir. Akıl yetisini haz, umut, acı ve endişe gibi dört allegorik figürle sorguladığı bu çalışmasında, başından geçen olayları, şansının yaver gitmemesine bağlar ve kişinin yalnızca akıl yoluyla mutluluğa ulaşamayacağını savunur. [34]</p>
<figure id="attachment_1433" aria-describedby="caption-attachment-1433" style="width: 206px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png" rel="attachment wp-att-1433"><img class=" td-modal-image wp-image-1433 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan-206x300.png?resize=206%2C300" alt="Francesco Petrarca - Divan" width="206" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png?resize=206%2C300&amp;ssl=1 206w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png?w=257&amp;ssl=1 257w" sizes="(max-width: 206px) 100vw, 206px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1433" class="wp-caption-text">Francesco Petrarca &#8211; Divan</figcaption></figure>
<p>1354’te Bohemya Kralı Karl, İtalya üzerine sefer düzenler ve Roma’da, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun tacını giyer. Aralık’ta Petrarca, Kral Karl’la Mantova’da karşılaşır ve onun hizmetine girer. Yedi yıl boyunca, başta büyükelçilik olmak üzere türlü devlet görevlerinde bulunur ve işlerinden artakalan zamanlarında, yeni çalışmaları üzerinde yoğunlaşır; önceki çalışmalarını da gözden geçirir. 1361’de ise oğlu Giovanni’nin vebadan öldüğü haberiyle sarsılır ve tüm devlet görevlerinden çekilerek yeniden şiir çalışmalarına döner. [35] Giderek yalnızlaşan ve hüzne boğulan Petrarca, bu sıralarda kaleme aldığı <em>Yaşlılık Mektupları</em> isimli çalışmasında, kendi yaşamını gözden geçirir ve oldukça kötümser birtakım değerlendirmelerde bulunur. Ani bir kararla, Venedik’e taşınmak ister ve ölümünden sonra tüm kütüphanesini Venedik Cumhuriyeti’ne bırakmayı taahhüt eder. Venedik’te ise eski dostu Boccaccio’yu evinde misafir eder ve dostunun da etkisiyle, yeniden yaşam sevinci duymaya başlar. Dostunun tavsiyesi üzerine, orta çaplı bir Avrupa gezisine çıkar ve bu yolculuk sırasında, eleştirmenler tarafından en başarılı çalışması olarak görülen <em>Kendisinin ve Başka Birçoklarının Bilgisizliği Üzerine’</em>yi yazar. [36] “Petrarca ve takipçileri, der Burke; “Aristotelesçilerle aralarına mesafe koymaya özen göstermişlerdi. Oldukça Sokratik bir başlığı olan bu çalışmasında, <em>çılgın ve yaygaracı okullular tarikatı</em> dediği zamanının akademik felsefecilerini, Aristoteles’e olan müthiş sadakatleri yüzünden eleştirmişti.” [37] Bu çalışmasının yarattığı etkiyle 1370’e kadar, gezilerini aralıklarla sürdürür ve tanıştığı insanların sorunlarıyla ilgilenir. 4 Nisan 1370’te ise rahatsızlıklarının artması üzerine, vasiyetini kaleme alır. Daha sonra, <em>Gelecek Kuşaklara Mektup</em> isimli çalışmasını yayınlar ve inzivaya çekilir. 18 Temmuz 1374’te ise Arqua’daki evinde ölür.</p>
<figure id="attachment_1434" aria-describedby="caption-attachment-1434" style="width: 225px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1434"><img class=" td-modal-image wp-image-1434 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-225x300.png?resize=225%2C300" alt="Francesco Petrarca" width="225" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png?resize=225%2C300&amp;ssl=1 225w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png?w=445&amp;ssl=1 445w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1434" class="wp-caption-text">Francesco Petrarca</figcaption></figure>
<p>Ortaçağ ve Rönesans arasında kesin sınırlar çizmek isteyen bazı tarihçi ve felsefeciler, bu geçişin merkezindeki ismin Petrarca olduğundan kuşku duymazlar. “Eski” ve “yeni” arasında birtakım şablonlar çizerek Skolastik felsefeyi bunlardan ilkine, Petrarca’nın çalışmalarını ise ikincisine yerleştirirler. Petrarca’nın gerek yaşamında, gerekse de çalışmalarında ise “eski” ve “yeni”nin çoğu kez iç içe geçtiğini ve bunların kesin olarak ayrılamayacağını görmekteyiz. Hümanizmin ağırlık merkezinde yer alan insanı Petrarca, Kendi’siyle ilişkisinde konu edinir; bu Kendi ise Tanrı’yla bağlarını koparmamıştır; iradesini, kendi başına kullanmamaktadır. Öyle ki, ünlü kişiler üzerine yazdığı biyografilerde, insanın Tanrı’yla bağını sürekli korur, Latin şiirinin anlatım tekniklerinden yararlanır ve insanın “inanan bir varlık” olduğu gerçeğini gözetir. Bu çalışmalar dikkatle incelendiğinde Petrarca’nın, teorik felsefe konuları üzerinde hemen hiç durmadığı ve bütün ağırlığı erdemlere verdiği görülebilir. Yaşamın bir sanat eseri olarak değerlendirildiği ve yaşam tarzının bir tür sanat olarak ele alındığı bir dönemde ve kültür coğrafyasında Petrarca, Stoalıların görüşlerinden de büyük oranda etkilenmiştir.</p>
<p>Stoalılar, erdemlere uygun yaşamın övülmesi, yaşamın amacının mutluluk olarak belirlenmeyip erdemli olmak şeklinde değerlendirilmesi, kişinin oto-kontrol mekanizmalarıyla arzularını denetim altında tutmaya çalışması, bunlara söz geçiremeyen kişinin kendi insani konumundan uzaklaşarak doğadaki diğer canlılardan biri haline geleceği, vb. görüşleriyle, Petrarca üzerinde önemli bir etki bırakmıştır ve Petrarca’nın etkisiyle hümanizm, başta insan felsefesi olmak üzere hemen her alanda Stoalıların görüşlerini sahiplenmiştir. Gerek Stoalılar, gerekse de Petrarca için mutluluk, herhangi bir dış etkinin sağladığı bir duygu değil, bu etkilerden uzak bir biçimde ruh dinginliğinin ifadesidir ve kişi yaşamında en yüksek amaç değil, ulaşılabilecek bir sonuçtur. Mutluluğu amaç edinen bir yaşam tarzı, kaçınılmaz olarak onu bir dış etkide aramaya yönelir ve kişi, hazların kölesi haline gelir. Gerçek mutluluk, hazların kontrolüyle ruh üzerinde denetim kurulmasıyla açığa çıkar ki, bu da ruhun erdemlere uygun etkinliğidir. Bu nedenle yalnızlık, Petrarca’nın üzerinde durduğu en önemli konulardan biridir. Ruhun gelişimi için zorunlu bir unsur olan yalnızlık kişiye, Kendi’si üzerinde denetim kurma olanağı sunar. Belirli bir sosyal çevrede ve belirli birtakım ilişkilerle kişi, Kendi’si üzerinde düşünme olanağını her zaman bulamaz; kurduğu ilişkilerle Kendi’sinden sürekli uzaklaşır ve mutluluğu, bir dış etkinin varlığına bağlar. Petrarca, “<em>Yalnız Yaşam</em> isimli çalışmasında, yalnız yaşamanın erdemini savunur. (&#8230;) İnsanın ilk ödevi, Kendi’sini geliştirmektir ve bu, yalnız yaşamakla gerçekleştirilebilir.” [38] “Yalnızlık içinde okuma ve yazmayla edindiği kültür, onu bütün siyasi, medeni, vb. değerlere taşıyacağından toplumdan kaçması, ‘vahşilik’ olarak yorumlanmamalıdır. Kültür ufkunu genişletmek, insani mükemmelliğe erişmek için bir yoldur bu. Yaşamdan çekilme gibi görünen olay, onun için bir hazırlanmadır; yaşamın temeli ve övgüsüdür.” [39]</p>
<p>Petrarca için yalnızlık, kişinin “başkalarından tiksinme”si veya onları “hor görme”si nedeniyle tercih edilen bir durum değildir; tam tersine, insana yüksek bir değer atfetmenin ve insan onurunu kavramaya çalışmanın bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Erdemler üzerinde yoğunlaşmak, onları kavramaya çalışmak ve Kendi’sini sorgulamak isteyen bir kimse, yalnızlığı zorunlu olarak benimsemelidir. <em>Kitabı Mukaddes’</em>te anlatılan peygamber kıssalarında da olduğu üzere kişi, kendi yalnızlığı içinde Kendi’siyle yüzleşerek eksikliklerinin farkına varır ve Tanrı’nın sesini duyar. “<em>Yalnız Yaşam’</em>da, der Öncel; “kültürünü yalnızlık içinde kazandığını açıklar. Bir sayfasında Seneca’nın, kişinin Kendi’sini bilgeliğe adamasını öğütleyen ve meşguliyet içinde hiç kimsenin ona asla erişemediğini açıklayan sözlerini aktardıktan sonra Petrarca, şöyle devam eder: ‘Yalnızlığın böylesine bir bilgeliği kazandırmakla kalmayıp onu koruduğuna ve en yüksek dereceye ulaşmasını sağladığına inanıyorum.’” [40] Petrarca’ya göre, erdemlere uygun bir yaşam sürdürmek, Stoalıların da kabul ettiği üzere kişi için ödevdir; ancak Stoalıların aksine, bu ödevi Petrarca, yalnızca bu dünya için değil, Hıristiyanlıktan gelen etkilerle ötedünya için de geçerli ve zorunlu görür.</p>
<figure id="attachment_1432" aria-describedby="caption-attachment-1432" style="width: 194px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1432"><img class=" td-modal-image wp-image-1432 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca-194x300.png?resize=194%2C300" alt="F. Petrarca" width="194" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png?resize=194%2C300&amp;ssl=1 194w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png?w=387&amp;ssl=1 387w" sizes="(max-width: 194px) 100vw, 194px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1432" class="wp-caption-text">F. Petrarca</figcaption></figure>
<p>İmdi Petrarca’da, Kilise’nin ve Skolastik felsefenin izlerini bulmak da mümkündür; bu dünyada mutluluğun hiçbir zaman olanaklı olmadığı, mutluluk olarak görülen şeylerin kısa süreli duyu yanılsamaları olduğu, gerçek mutluluğun yalnızca Tanrı’nın huzurunda olanaklı olduğu görüşleriyle, “eski”yi dile getirir. Ortaya koyduğu hümanizm, insanı hem inanç boyutuyla, hem de dünyevi boyutuyla ele alır ve kişi, aklın zorlamasıyla erdemlere uygun eylemleri gerçekleştirerek ödevini yerine getirir. Aklın ve ödevin kaynağı aynı olduğu için, akla aykırı bir ödev ya da ödeve aykırı bir akıl, asla olanaklı değildir. Bununla birlikte, Kilise ve Skolastik felsefe, bu dünyayı henüz baştan ve tanrısal bir zorunlulukla hor görmüştür; Petrarca’nın görüşleri ise birer öncül değil, sonuçtur; etik alanındaki çözümlemeleriyle vardığı sonuçlardır. İlk gençlik dönemlerinden itibaren kendisini, “ikinci Virgillius” olarak görmüş ve en çok okuduğu kaynaklar Virgillius, Seneca ve Cicero olmuştur. “Cicero’yla beraber Virgillius’u, Horatius’u, Livius’u ve meşhur imparator Neron’un hocası filozof Seneca’yı da seviyordu. Latin edebiyatını seve seve okuduğu sırada, ilk olarak Grek edebiyatını da inceleme sevdasına düşmüştü.” [41] Bu o kadar öyleydi ki, “hareketlerini ve yazısını, Romalı filozof ve devlet adamı Cicero’ya göre biçimlendirmişti. Modern kültür hakkındaki düşüncelerini, özel yaşamında Romalı senatörlere has yün harmanileri giyerek ve sohbetlerinde keşişlerin çat pat konuştukları şekilde değil, sevgili Tullysi’nin kullandığı Latinceyle ifade etmişti.” [42] Çalışmalarında, fizyolojik betimlemeye de büyük önem vermiş ve kimi zaman ağır, kimi zaman da hafif bir dille, bireyin yaşamında yer alan hemen tüm öğelere dokunmuştur. Fakat, lirik şiiri Stoa ahlakıyla sentezlemeye çalışmış olsa da bu dengeyi, bazı çalışmalarında bozmuştur.</p>
<p>Diğer taraftan, şiirlerinde dikkat çeken temel bir özellik de bireye ilişkin kullandığı imgelerin son derece güçlü olması ve adeta, kelimelerle resim çizmesidir. Kullandığı imgelerde Antik şiirden gelen etkiler, açıkça tespit edilebilir; “sivri uçlu şimşekler hazırlayan Zeus”, “insan kılığında pazarlarda gezinen Apollo”, “aşıklar için birbiriyle savaşan Satürn ve Mars” [43], vb. kullandığı Grek imgeleridir. Bu yönüyle “Petrarca, Ortaçağ zihniyetinden ayrılarak ilk defa, Antik ve Hıristiyan kültürler arasındaki kopmayı sezmiş; Ortaçağ’ın Antik Roma üzerine kurulmuş olduğu hakkındaki fikirlerin yanlışlığını keşfetmişti. Hümanistlerden farklı olarak Antikleri diriltme sevdasına ise düşmedi, kendisinin modern duygularına ve Hıristiyan fikirlerine Antiklerin sanatsal güzelliğini vermek istedi.” [44] Dolayısıyla, bu imgelerle Antik şiiri tekrara yönelmedi, bu imgeleri kendi şiirine uyarlayarak insan dünyasına özgü olanaklı duygulanımları değerlendirdi. Örneğin, gökyüzü olayları ve kişileştirilen tanrılar arasında Antik şiirde, güçlü bağlantılara rastlanır. Petrarca da sevgiliden ayrı kaldığında güneşin battığını, havanın karardığını, şimşeklerin çaktığını; sevgiliye kavuştuğunda ise tüm bunların geride kaldığını söyler ve sevgiliyi yücelttiği kadar, sevgili karşısında hissedilen duyguları da yüceltir. [45]</p>
<p>Panofsky’ye göre “Roma kalıntılarının etkisiyle ‘dili tutulacak’ kadar kendisinden geçen, yüceliği sanat ve edebiyat kalıntılarından ve kurumlarının hâlâ canlı hatırasından yansıyan bir geçmişle içini keder, öfke ve nefretle dolduran ‘iğrenç’ bir şimdiki zaman arasındaki karşıtlığın kesinkes farkında olan Petrarca, yeni bir tarih anlayışı geliştirdi. Kendisinden önceki tüm Hıristiyan düşünürler bunu, dünyanın yaradılışıyla başlayan ve yazarın yaşadığı döneme kadar devam eden sürekli bir gelişim olarak tasarlarken Petrarca, <em>Antik</em> ve <em>yeni</em> diye iki ayrı döneme kesin bir biçimde ayrılmış olarak tasarlıyordu. İlki <em>historiae antiquae</em>yi, ikincisi ise <em>historiae novae</em>yi kapsayan iki ayrı dönemdi bunlar. Kendisinden öncekiler, bu sürekli gelişimi dinsizliğin karanlığından İsa’nın ışığına doğru düzenli bir ilerleme olarak tasarlıyordu; Petrarca ise İsa’nın isminin Roma’da kutlanmaya ve Roma imparatorları tarafından ağza alınmaya başlandığı dönemi, çürümenin ve ‘zulmetin’ karanlık çağı olarak yorumluyor; krallık Roma’sı, cumhuriyet Roma’sı ve imparatorluk Roma’sı diye basitçe sınıflandırdığı daha önceki döneme de şan şöhret ve aydınlıklar çağı gözüyle bakıyordu.” [46]</p>
<p>İtalyan yarımadasında savaş ortamının bu yeni dönemde sona ermesini dileyen Petrarca, paralı askerlerin kaldırılmasını savunuyor; yabancı askerlerin Roma’yı mahvettiğini düşünüyordu. Bu bağlamda, Ortaçağ’ın komüncü ve feodal toplum yapısının terk edilmesiyle milli monarşilerin kurulmasını arzuluyor, İtalyan siyasi birliğinin sağlanmasını istiyor, bu birliğin İtalya için en doğru çözüm olduğuna inanıyordu. Kendisi de İtalya’da yaşamını sürdürmeyi hayal ediyor, siyasi çalkantılar nedeniyle ülkesinden uzak kaldıkça buna üzülüyor ve bu üzüntüsünü, şiirlerinde açıkça dile getiriyordu. Antikçağ’ı erdem ve bilgelik kaynağı olarak ışık imgesiyle şiirlerine taşıyan Petrarca, Ortaçağ’ı ise türlü çirkinlik ve kötülüklerin yayıldığı bir dönem olarak karanlık imgesiyle ifade ediyordu. Antikçağ ve Ortaçağ’ın değerler hiyerarşisini de tersine çeviriyor; Antikçağ’ın değerlerini daha üstün tutuyordu. İnanç alanında ise bu tutumu, beraberinde türlü iç sıkıntılarını gündeme getiriyor ve çeşitli gerekçelerle itham ettiği Kilise’ye itaatsizlik etmekte olduğu hissine kapıldıkça, ruhunda fırtınalar kopuyor; şiirlerine de bu duygu ve düşüncelerini yansıtıyordu. Tanrı’yı merkeze alan ve ölümden sonraki yaşamı amaçlayan bir geleneğe Petrarca, insanı merkeze alan ve Tanrı’ya sırtını dönmeyen bir insan tasarımıyla karşı çıkıyor ve bu da şiirlerini, Rönesans insanının din karşısındaki tutumunu ifade eden ilk ürünler haline getiriyordu.</p>
<p>“Petrarca için, der Nüshet Haşim Sinanoğlu; “<em>ilk modern birey </em>ifadesini kullananlar olmuştur. Orijinalliğini temin eden özelliği, modernliğini de ortaya koyan özelliğidir. Gönül üzüntüleri, içliliği ve devamlı hüznü, ruhunun modern bir ruh olduğuna kanıttır. Bu karakteriyle on dokuzuncu yüzyılın romantiklerine pek benzeyen Petrarca’da, Antiklerin huzuru ve Ortaçağ’ın ulviliği yok olmaktadır.” [47] Erdemlere uygun eylemler kişiyi, vefa sahibi yapar; bu eylemlerin kişide bıraktığı bir kül ve bu külü alevlendiren rüzgara benzeyen vefa duygusunun dolayımında açığa çıkan güven ise kişinin ayaklarını sağlam bir biçimde yere basmasını sağlar ve onu, erdemlere uygun eylemler konusunda daha da kararlı kılar. Bu konuda ortak bir irade sergileyen kişiler, birbirlerinin kaderine ortak olurlar. [48] Petrarca’nın vatan sevgisi konusundaki görüşleri de aslında, vefa duygusuna dayanır ve ortaya koyduğu hümanizm, İtalyan milliyetçiliğinin doğuşunda önemli bir rol üstlenir. [49] Ayrıca bu hümanizm, Hıristiyanlığa karşı bir hümanizm de değildir. Antik kültüre yönelişi ise en temelde, İsa’dan önce yaşamış ve erdemlere uygun eylemler gerçekleştirmiş kişilere yönelik bir ilgiye dayanır. Skolastik felsefenin erdem anlayışına karşı Petrarca, insanı merkeze alan ve tanrısal iradeyi gözeten başka bir erdem anlayışı geliştirmiş; Floransa başta olmak üzere hemen tüm Avrupa’da geleneksel görüşler sorgulanırken hem Felsefe’de, hem de şiirde yeni bir yol açma girişiminde bulunmuş ve Hıristiyan değerlerini “içeriden” sorgulayarak bu değerlere bağlı kalmanın bundan böyle nasıl olanaklı olduğu üzerinde düşünmüştür. İsa aracılığıyla ve kutsal metinlerle Tanrı, kendi doğası ve iradesi hakkındaki bilgileri insana bildirmiştir. İnsan da Tanrı kadar gizemli bir varlıktır; ancak, ruhundaki fırtınalar nedeniyle, kendi eylemlerini bile çoğu zaman doğru değerlendiremez. İnsan hakkındaki bilgiye, Tanrı’ya ilişkin bilgilerden çıkarım yoluyla ulaşılamaz; insan ve Tanrı, iki farklı doğaya sahiptir ve insanın, kendi doğasına sahip bir varlık olarak incelenmesi gerekir ki, bunun en başarılı biçimde gerçekleştirilebileceği alan edebiyat; özellikle de şiirdir. Bu yönüyle sanat, Felsefe’de yol açıcı bir niteliğe sahiptir ve filozoflara yol gösteren bir aynadır.</p>
<p>Petrarca’dan itibaren hümanizm, insan kültürünün türlü yaratımlarını, insanlar arası ilişkilerde farklı türden bir “iletişim aracı” haline getirmiş; zaman ve mekan sınırlaması olmaksızın farklı insanlar arasında ve kültürel ortamlarda bu tür bir alışverişin gerçekleştirilebileceği bir zemin inşa etmiştir. Evrensel kültür kavramının şekillenmesini sağlayan bu hareket, insan doğası kavramını da beraberinde getirmiş; özellikle de on yedi ve on sekizinci yüzyıl Batı felsefesinde gerek insan, gerekse de siyaset ve hukuk felsefesi alanlarındaki çözümlemelere esin kaynağı olmuştur. Fakat, Petrarca’nın hümanizminde “tanrısallık” akılla ilişkilendirildiği halde insan, Tanrı’nın merhametine muhtac bir varlık olarak görülmüştür. Ortaçağ’da Batı felsefesinde ortaya konulan çalışmalar, didaktik ve kuru bir anlatımla kaleme alınmıştır; Rönesans’ta ise Felsefe’nin dili de değişmiş ve hümanistlerin etkisiyle, insan dünyasındaki çeşitliliği incelemeyi olanaklı kılan bir dil kullanılmış; deneme türünde canlı ve doğal bir anlatım tarzı yaygınlaşmış ve filozoflar, görüşlerini kişisel deneyimleriyle ifade etmeye başlamıştır. Skolastik felsefede sıklıkla karşılaşılan otoriteye dayalı temellendirme anlayışı, bu yolla etkisini yitirmiş ve düşünsel bir özgürlük ortamı açığa çıkmıştır. Yalnızca içeriğin değil, biçimin de önem kazanması, sanatçıların olduğu kadar filozofların da çalışmalarında etkisini hissettirmiştir.</p>
<p>Diğer hümanistler gibi Petrarca da yaptığı yolculuklarla, Avrupa kent kültürünün şekillenmesine ciddi katkılarda bulunmuş; etnik ve dilsel farklılıklarına bakılmaksızın farklı kişi ve halkların evrensel kültür şemsiyesi altında bir araya toplanabileceğini savunmuştur. Edebiyatın; özellikle de şiir sanatının yalnızca belirli kesimlerin ve geleneksel otoritelerin tahakkümünde kalmasına bir tepki olarak Petrarca’nın hümanizmi gerek şiirde, gerekse de edebiyatın diğer türlerinde oldukça verimli sonuçlar doğurduğu gibi, Felsefe’de de etkisini hissettirmiş; zamanla pek çok filozof, kendisini <em>hümanist</em> olarak nitelendirmiştir. Petrarca’nın bu yolculukları sırasında bulduğu ve koruması altına aldığı Antik yazmalardan öğrendikleri, öteden beri etkisinde kaldığı düşünür ve şairleri yeniden gündeme getirmiş ve bu isimler, hemen her alanda olağanüstü etkiler yaratmıştır. Yaşadığı dönemde neredeyse unutulmuş olan şiir türlerinin de yeniden hatırlanmasını sağlayan Petrarca, Batı şiirinin gelişiminde çok önemli bir kilometre taşı haline gelmiş; Virgillius’un destanları, Horatius’un manzum mektupları ve diğer Antik şairlerin lirik, epik ve pastoral şiirleri, Petrarca’yla yeniden gün yüzüne çıkmış; Batı şiirinin Ortaçağ’da çizilen sınırların dışına çıkması da bu yolla mümkün olmuştur. Çalışmalarında ne aşk, ne arzu, ne acı, ne erdem, ne teselli, ne de özgürlük birer simgedir; Petrarca, bu kavramlarla başka şeyleri temsil ederek onları incelemeye çalışmamıştır; bunlar, doğrudan doğruya “yaşayan insan”la bağlantısında incelenmiş ve birbirleriyle olan ilişkileriyle değerlendirilmiştir. Petrarca, kişinin duygu ve düşüncelerinin belirli birtakım simgeler üzerinden değil, olduğu gibi kavranılmasını amaçlamış ve elini, doğrudan doğruya insan gerçekliğinin içine sokmuştur. Bu nedenle kimi şiirlerinde, birtakım tutarsızlıklar da görülür; ancak bu tutarsızlıkları, şairin “kafa karışıklığı”na bağlamak yanıltıcı olur. Kullandığı imgeler, “yaşayan insan”ı konu edinen bir şairin en doğal malzemeleridir. Ortaçağ geleneğinden farklı olarak Rönesans’ın başlangıcına Petrarca’nın yerleştirilmesinin en önemli nedenlerinden biri de budur; imgeleri, yaşanan bir gerçekliğe göndermede bulunur. Örneğin aşk, Laura imgesinde açık bir biçimde işlenir ve Laura, idealize edilmiş bir varlık değil, yaşayan ve türlü insani özellikleri olan bir varlıktır. <em>Yaşayan </em>sıfatıyla kast ettiğimiz ise Laura’nın fizik dünyada gerçekten de yaşamış olduğu inancımız değil, gerçekten de yaşamış bir insan gibi betimlendiğidir.</p>
<p>İnsanın duygu ve düşünceleriyle çelişki dolu bir varlık olduğuna inanan Petrarca, çalışmalarında farklı anlam katmanları yaratarak bu çelişkilerin üzerine gitmek ister. Bu bakımdan, Antik felsefede insanı her şeyin ölçüsü haline getiren sofizmin izinden yürüdüğü ve temel amaçları bakımından da ortak bir biçimde, “İyi yurttaş nasıl yetiştirilir?” sorusu üzerinde sıkça düşündüğü söylenebilir. Her iki anlayış da hem etik, hem de insan ve siyaset felsefesi bağlamlarına sahip olduğu gibi, eğitim felsefesi bağlamlarına da sahiptir ve modern eğitim felsefesinin gelişiminde etkin olmuştur. Bu çelişkiler konusunda Öncel’in şu tespitlerine katılmamak mümkün değildir: “Petrarca, fikir yönüyle sapasağlam sivrilirken, ruh yönüyle bocalayan, çıkmaza giren bir insan izlenimi uyandırır. <em>Canzoniere’</em>yi baştan sona kadar izleme olanağı bulan bir okuyucu, onu <em>çelişkiler şairi</em> olarak tanımlasa yeridir; (&#8230;) ruhundaki bunca çelişki ve bocalamalar, başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu konu eklenmelidir ki, duygu yaşamındaki çatışmalar, Petrarca’nın çalışmalarının değerini asla gölgelemez. O, dünün olduğu kadar bugünün ve yarının hümanistleri için de en büyük kılavuzlardan biridir.” [50]</p>
<p>Şimdi, Petrarca’nın yaşadığı çelişkiler, duygu ve düşüncelerinin çatışmasının doğal bir sonucudur; bu çelişkilerin şiirlerine yansıması ise geleneksel tanrı inancıyla bunları bastırmaya çalışmak yerine, düşüncesine konu edinmek ve Kendi’sini bilmek şeklinde olmuştur. Özellikle de aşk konusundaki düşünceleri incelendiğinde ruhundaki kırılganlık, kolayca fark edilebilir; aşka verdiği büyük önem ise Batı şiirinde benzeri görülmedik bir düzeydedir. On dokuzuncu yüzyıl Batı felsefesinin en önemli akımlarından biri olan romantizmin şekillenmesinde de Petrarca’nın bu görüşlerinin etkisi olmuş ve hümanizm, romantizmle birlikte gelişmiştir. İnsanın yalnızca akıl varlığı değil, aynı zamanda duygu varlığı olduğunu da savunan romantizm, başta Petrarca olmak üzere İtalyan hümanistlerine çok şey borçludur. Ancak Petrarca, arzulama yetisi üzerinde aklı bağımsız bir otorite olarak konumlandırarak akıl ve duygular arasında özel bir dengenin kurulması gerektiği düşüncesindeydi. Romantizmde ise insan, daha çok bir duygu varlığı olarak ele alınmış ve Aydınlanma’ya tepki olarak insanın akıl varlığının önüne duygu varlığı yerleştirilerek aklın bağımsız bir otorite olduğu görüşüne karşı çıkılmış; ilk varlık olarak akıl değil, isteme görülmüştür. Yine de Petrarca, Aydınlanma filozoflarından çok, romantikler üzerinde etki bırakmıştır. Aydınlanma’nın en sert biçimde eleştirildiği bir kültür ortamında romantikler, insanın iç dünyasında yaşadığı çelişkilere, farklı değerlerin birbirleriyle çatışmasına, bu çatışmalar sırasında aklın nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusundaki belirsizliklere, vb. konulara yönelirken, Petrarca’nın henüz on dördüncü yüzyılda ortaya koyduğu tespitlerin yeniden gündeme gelmesini sağlamış ve bu çabalarla hümanizm de Batı felsefesinde ağırlığını hissettirmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında ise öncülüğünü yine Alman filozoflarının üstlendiği “değerler felsefesi”nin şekillenmesinde de hümanizm, kilit bir rol üstlenmiştir.</p>
<p>Öbür taraftan, Batı felsefesinde zamanla hümanizm, insanın Tanrı’yla bağını koparmış ve insan, ayrı bir töz; birey (individual) olarak görülmüştür. İnsan aklına duyulan güven, beraberinde bilimsel ve teknik başarıları da getirmiş ve insanın bu şekilde yüceltilmesinin örnekleri, Descartes felsefesinden itibaren Aydınlanma’da açıkça ortaya çıkmıştır. Bireyciliğin güçlenmesiyle Batı felsefesinde hümanizmin zirvesindeki filozof ise Nietzsche olmuş; tanrılaştırılan insan, tüm yaşamın amacı haline gelmiştir. Bu insan, iyinin ve kötünün üzerinde olan; değerleri Kendi’si yaratan, iyiyi ve kötüyü belirleyen, yeryüzüne anlamını veren “Üstinsan”dır. Batı felsefesinde hümanizmin aldığı bu yeni şekil doğrultusunda on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren filozoflar, insanı beden varlığından ibaret görüp ruhu, bedenin bir fonksiyonu haline getirmişlerdir. Yani bu filozoflar, ruhu Tanrı’nın bir parçası olarak görüp insan ve Tanrı arasındaki bağı korumak yerine bedenin bir fonksiyonu olarak görmekle, Petrarca’nın hümanizminde insan ve Tanrı arasında kurulan bağı koparmışlar; bu da bireyci bir medeniyette, sosyal kurumların temeline bireyin konulması, bireyin çıkarlarının yüceltilmesi gibi insan hakları olarak da ifade edilen birtakım kavramları açığa çıkartmıştır.</p>
<p><strong>Dipnotlar: </strong></p>
<p><strong>[1]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 25</p>
<p><strong>[2]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 7</p>
<p><strong>[3]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 28</p>
<p><strong>[4]</strong> Canzoniere, CLXXVI. Sone</p>
<p><strong>[5]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 28-9</p>
<p><strong>[6]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[7]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 31</p>
<p><strong>[8]</strong> A.g.e. syf: 34</p>
<p><strong>[9]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[10]</strong> Dante ve Petrarca; Murat Uraz, Türk Neşriyat Yurdu, İstanbul 1955, syf: 15</p>
<p><strong>[11]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 10</p>
<p><strong>[12]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 229</p>
<p><strong>[13]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 143</p>
<p><strong>[14]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[15]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 236</p>
<p><strong>[16]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 35</p>
<p><strong>[17]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 267</p>
<p><strong>[18]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 144</p>
<p><strong>[19]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 44-5</p>
<p><strong>[20]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[21]</strong> A.g.e. syf: 25</p>
<p><strong>[22]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 8</p>
<p><strong>[23]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 52</p>
<p><strong>[24]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24-5</p>
<p><strong>[25]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 9</p>
<p><strong>[26]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 29</p>
<p><strong>[27]</strong> Dante ve Petrarca; Murat Uraz, Türk Neşriyat Yurdu, İstanbul 1955, syf: 15-6</p>
<p><strong>[28]</strong> A.g.e. syf: 17</p>
<p><strong>[29]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 29</p>
<p><strong>[30]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[31]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 72-3</p>
<p><strong>[32]</strong> A.g.e. syf: 30-1</p>
<p><strong>[33]</strong> Ortaçağ’dan Yeniçağ’a Felsefe ve Sanat; Engin Akyürek, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1994, syf: 121</p>
<p><strong>[34]</strong> Rönesans ve Laiklik; Hüsen Portakal, Cem Yayınevi, İstanbul 2003, syf: 118</p>
<p><strong>[35]</strong> “Francesco Petrarca Travelling and Writing to Prague’s Court”; Jiri Spicka, Verbum Analecta Neo-Latina, S. 12, 2010, syf: 28</p>
<p><strong>[36]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 10</p>
<p><strong>[37]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 22</p>
<p><strong>[38]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 143</p>
<p><strong>[39]</strong> Petrarca’nın Hümanizmi; Süheyla Öncel, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1970, syf: 52</p>
<p><strong>[40]</strong> A.g.e. syf: 46-7</p>
<p><strong>[41]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 33</p>
<p><strong>[42]</strong> Hümanizm; Tony Davies, Elips Kitap, Ankara 2010, syf: 76</p>
<p><strong>[43]</strong> Canzoniere, XXXIII. Sone</p>
<p><strong>[44]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 34</p>
<p><strong>[45]</strong> Canzoniere, XXXV. Sone</p>
<p><strong>[46]</strong> “‘Rönesans’: Kendi’sini Tanımlamak mı, Kendi’sini Tanımamak mı?”; Erwin Panofsky, Gergedan, S. 13, 1988, syf: 22</p>
<p><strong>[47]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 112-3</p>
<p><strong>[48]</strong> Canzoniere, X. Sone</p>
<p><strong>[49]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 13-4</p>
<p><strong>[50]</strong> A.g.e. syf: 88</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/">Petrarca ve Hümanizm Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1431</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Reşat Ekrem Koçu</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 05 Dec 2015 20:12:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Can Yasa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Hüzünlü Yalnız Adam]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek Kızlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler]]></category>
		<category><![CDATA[Forsa Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Haşmetli Yosmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul - Hatıralar ve Şehir]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Kösem Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
		<category><![CDATA[Patrona Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Reşat Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Reşat Ekrem Koçu]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi roman]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsel roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1048</guid>
				<description><![CDATA[<p>Orhan Pamuk’un &#8220;Dört Hüzünlü Yalnız Adam&#8221; diye andığı İstanbul yazarlarından biri: Reşat Ekrem Koçu Reşat Ekrem Koçu 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Bursa Erkek Lisesi’ni tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne girdi ve bu bölümden mezun oldu. Reşat Ekrem’i yalnızca bir tarih bilimci ve bir tarih öğretmeni olarak anlatmak mümkün değildir. Kendisi aynı zamanda epey ünlü [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/">Reşat Ekrem Koçu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Orhan Pamuk’un &#8220;Dört Hüzünlü Yalnız Adam&#8221; diye andığı İstanbul yazarlarından biri: Reşat Ekrem Koçu</strong></p>
<p>Reşat Ekrem Koçu 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Bursa Erkek Lisesi’ni tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne girdi ve bu bölümden mezun oldu. Reşat Ekrem’i yalnızca bir tarih bilimci ve bir tarih öğretmeni olarak anlatmak mümkün değildir. Kendisi aynı zamanda epey ünlü bir tarihsel romancıdır<em>. Forsa Halil, Patrona Halil, Erkek Kızlar, Haşmetli Yosmalar, Osmanlı Padişahları, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler, Kösem Sultan, Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş</em> gibi eserleri ile tarihsel romancılık alanında adından söz ettirmeyi daima başarmıştır. Tüm bu eserleri dışında onu daha da ünlü kılan ve uzun yılların emeği olan, tamamlayamadan hayatını kaybettiği <em>İstanbul Ansiklopedisi</em> şüphesiz ki ülkemiz için de çok kıymetli bir kaynaktır.</p>
<figure id="attachment_1049" aria-describedby="caption-attachment-1049" style="width: 193px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-1049 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul-193x300.jpg?resize=193%2C300" alt="Orhan Pamuk &quot;İstanbul - Hatıralar ve Şehir&quot;" width="193" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg?resize=193%2C300&amp;ssl=1 193w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/orhan-pamuk-istanbul.jpg?w=270&amp;ssl=1 270w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1049" class="wp-caption-text">Orhan Pamuk &#8220;İstanbul &#8211; Hatıralar ve Şehir&#8221;</figcaption></figure>
<p>Orhan Pamuk; <em>İstanbul &#8211; Hatıralar ve Şehi</em>r adlı kitabının 18. bölümünde “Reşat Ekrem Koçu’nun Bilgi ve Tuhaflık Koleksiyonu” başlıklı yazısında; Koçu’nun kaleme almış olduğu <em>İstanbul Ansiklopedisi</em> için şöyle der: “Bakmaya doyamadığım elle çizilmiş siyah-beyaz resimlerinin yanında kitabı o kadar hoş yapan şey Osmanlı tarihini, ders kitaplarının yaptığı gibi mağrur ve milliyetçi bir dille anlatan birtakım savaşların, zaferlerin, yenilgilerin ve anlaşmaların toplamı olarak değil, bir dizi tuhaflıkların, acayip olay ve kişiliklerin, çarpıcı, ürpertici, korkutucu, hatta tiksindirici bir resmi geçidi olarak görmesiydi.”</p>
<p>Orhan Pamuk’un, dört hüzünlü yalnız adam diye andığı İstanbul yazarlarından bir tanesi Reşat Ekrem Koçu’dur. Orhan Pamuk; <em>İstanbul Hatıralar ve Şehir </em>adlı kitabında Reşat Ekrem Koçu’nun yalnızlığı ve cesaretine dair şunları söyler: “…Ama yoksullaşan bir ülkede, okur ilgisinin azlığı ve İstanbul’un kendisinden başka Reşat Ekrem Koçu’nun hüzünlü olmak için başka bir kuvvetli nedeni daha vardı: Yirminci yüzyılın ilk yarısında İstanbul’da bir eşcinsel olmak.  Popüler romanlarının konularına bakmak, şiddet ve cinsellik yüklü renkli havalarını solumak ve daha çok <em>da İstanbul Ansiklopedisi</em>’ni gelişigüzel karıştırarak okumak Reşat Ekrem Koçu’nun ta 1950’lerde kendi sıra dışı cinsel tutkularını, zevklerini ve takıntılarını dile getirmekte benzeri ve çağdaşı bütün İstanbul yazarlarından çok daha cesur davrandığını gösterir.”</p>
<p>Doğan Kitap,  Reşat Ekrem Koçu’nun pek çok eserini 2015 baskıları ile yayınladı. Popüler tarihsel romanlara karşı bir ilginiz varsa ya da tarihe karşı biraz ilgi duyuyor ve tarihsel romanlar aracılığı ile farklı bir dünyaya adım atmak istiyorsanız, Reşat Ekrem Koçu sizin için doğru adres. Keyifli okumalar dilerim.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Pamuk, Orhan. (2013). <em>İstanbul Hatıralar ve Şehir</em>. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/">Reşat Ekrem Koçu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/resat-ekrem-kocu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1048</post-id>	</item>
		<item>
		<title>KIYAFETNÂME</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kiyafetname/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kiyafetname/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 19 Nov 2015 11:39:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Özge Öztürk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Divan Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[firaset]]></category>
		<category><![CDATA[firasetname]]></category>
		<category><![CDATA[Firdevsi]]></category>
		<category><![CDATA[fizyonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Hamdullah Hamdi]]></category>
		<category><![CDATA[kıyafet]]></category>
		<category><![CDATA[kıyafetname]]></category>
		<category><![CDATA[Kutadgu Bilig]]></category>
		<category><![CDATA[Mârifetnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Muradname]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=796</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kıyâfe(t) kelimesi, Arapça olup &#8220;iz sürüp gitmek, takip etmek, peşi sıra gitmek&#8221; mânâsına gelen kavf kökünden gelir. Kelimenin Türkçe’de ve Farsça’da ayrıca &#8220;kılık kıya­fet, elbise, şekil, görünüş&#8221; mânaları da vardır. Kıyafetname ve firasetname birbirine çok yakın olan iki kavramdır. Konumuz kıyafetname firasetnamenin bir alt dalıdır. Firaset, zeki ve anlayışlı olmak demektir. Kıyafetname ise firaset ilminin dar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kiyafetname/">KIYAFETNÂME</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kıyâfe(t) kelimesi, Arapça olup &#8220;<em>iz sürüp gitmek, takip etmek, peşi sıra gitmek&#8221;</em> mânâsına gelen kavf kökünden gelir. Kelimenin Türkçe’de ve Farsça’da ayrıca &#8220;kılık kıya­fet, elbise, şekil, görünüş&#8221; mânaları da vardır.</p>
<p>Kıyafetname ve firasetname birbirine çok yakın olan iki kavramdır. Konumuz kıyafetname firasetnamenin bir alt dalıdır. Firaset, zeki ve anlayışlı olmak demektir. Kıyafetname ise firaset ilminin dar manada bir bilgi şubesine delalet eder.</p>
<figure id="attachment_801" aria-describedby="caption-attachment-801" style="width: 336px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-yuz-okuma.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-801 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-yuz-okuma.jpg?resize=336%2C384" alt="Türk edebiyatında Kıyafetnâmeler" width="336" height="384" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-yuz-okuma.jpg?w=336&amp;ssl=1 336w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-yuz-okuma.jpg?resize=263%2C300&amp;ssl=1 263w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-801" class="wp-caption-text">Türk edebiyatında Kıyafetnâmeler</figcaption></figure>
<p>Bir kimsenin saç, göz, kulak, el, ayak, alın gibi organlarından ve dış görünüşünden onun ahlâk ve karakter husûsiyetlerini, diğer bir ifadeyle zâhirinden bâtinî vasıflarını tahmin ve tespit etmek olan ilme kıyâfet ilmi, eserlere de kıyafetname denir. Bu işi yapan yani insanın görünen dış özelliklerine bakarak görünmeyen iç özelliklerini anla­maya çalışan kimseye de kâyif veya kıyâfet-şinâs denilmiştir. Kıyafet-nameler edebî maksatla yazılmamıştır.</p>
<p>Dış görünüşün iç dünyayı yansıtması tezi, divan edebiyatında kıyafetname denilen metinlerin hazırlanmasına yol açmıştır. Bugün Batı’da fizyonomi adıyla bilinen ve kullanılan bir bilim dalı olarak devam eder. Alimler kıyafetname ilmini açıklarken ayet ve hadislerden de istifade etmişlerdir.</p>
<p>Bir kişinin dış görünüşüne bakarak onun tabiatı hakkında ileri atılan yargılar zaman içerisinde kalıplaşmıştır. Kalıplaşmasının bir sebebi de deneyim ve tecrübe ile bu yargıların doğruluk payının yüksek oranda doğru çıkmasıdır. Aslında bu tür eski Türk edebiyatının halktan kopuk olması tezini bir nebze hafifletir, çünkü insanın dış görünüşüne, davranışlarına, kıyafetine varıncaya kadar ilgi göstermiş bir edebiyat vardır karşımızda.</p>
<figure id="attachment_799" aria-describedby="caption-attachment-799" style="width: 224px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-firaset.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-799 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-firaset.jpg?resize=224%2C225" alt="Kıyafetnâmeler çeşitli şekillerde yazılırdı." width="224" height="225" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-firaset.jpg?w=224&amp;ssl=1 224w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname-firaset.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 224px) 100vw, 224px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-799" class="wp-caption-text">Kıyafetnâmeler çeşitli şekillerde yazılırdı.</figcaption></figure>
<h2><strong>Kıyafetname Türünün Alt Başlıkları</strong></h2>
<p><strong>1) Şer’i Firaset: </strong>Nefsin ıslahı ile ulaşılan ruh gücüdür. Bu güce peygamberler, veliler ve nefsini olgunlaştırarak eşyanın arka planına ulaşmayı başarmış kişiler sahip bulunmaktadır.</p>
<p><strong>2) Hükmi Firaset: </strong>Çalışma ile elde edilecek bir bilim koludur. Bazı alt bölümleri vardır.</p>
<p><strong>a) <em>İnsan Kıyafeti İlmi (Kıyafet-i Beşere): </em></strong>Dış görünüşten ahlakı anlamaya çalışan ilimdir.</p>
<p><strong><em>b) El ve Ayak İlmi: </em></strong>İnsanın elinde ve ayağındaki çizgilerle kişinin durumunu ortaya koyan ilimdir.</p>
<p><strong><em>c) Titreme/Seyirme İlmi: </em></strong>Vücuttaki seyirmelerden çıkarılan hükümleri bildiren ilimdir.</p>
<p>İlk olarak Hipokrat <em>(m.ö. 5. yüzyıl)</em> tıpta bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde bu ilimden yararlanmış ve insanları tip­lerine göre tasnif etmiştir. Daha sonra Eflâtun, İladus ve Aristo da konuy­la ilgilenmişlerdir. Türkler kı­yâfet ilmini tıbbın yanı sıra siyasette de kullanmışlar, ayrıca saraya adam alırken, esir ve hizmetkâr seçerken kişilerin dış görünüşlerinden karakter yapıları hakkın­da fikir edinmeye çalışmışlardır. Manzum ya da mensur olarak yazılabilirler fakat yazılan eserlerin çoğu mensurdur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_798" aria-describedby="caption-attachment-798" style="width: 358px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-798 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname.jpg?resize=358%2C575" alt="Kıyafetnâmeler Divan edebiyatında rağbet gören bir türdür." width="358" height="575" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname.jpg?w=358&amp;ssl=1 358w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/kıyafetname.jpg?resize=187%2C300&amp;ssl=1 187w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-798" class="wp-caption-text">Kıyafetnâmeler Divan edebiyatında rağbet gören bir türdür.</figcaption></figure>
<h2><strong>İlk Tertip Edilen Kıyafetnameler:</strong></h2>
<p><strong>Arap ve Fars Toplumundaki İlk Kıyafetnameler</strong></p>
<p>İlk kıyafetname yazarlarından biri İmam Şafiîdir. Ancak eseri hacimli değildir. (Arapça)</p>
<p><em>EbûSehl el-Mesîhî, Firâsetnâme</em> (Arapça)</p>
<p>Derviş Abdurrahman; <em>Mîrek&#8217;inTuhfetü&#8217;l-Fakîr&#8217;i</em> (Farsça)</p>
<h2><strong>Türk Edebiyatındaki İlk Kıyafetnameler</strong></h2>
<p>Türk kültüründe, bu ilim çerçevesindeki hükümlerle ilk kez <strong>Kutadgu Bilig</strong>’de karşılaşılmıştır. İnsanın iyilik ya da kötülüğünü, karakterini dış görünüşünden anlamak mümkündür.</p>
<p>Kutadgu Bilig dışında ilk sayılabilecek Bedri Dilşad Bin Muhammed Oruç’un Sultan II . Murad’a ithafen yazmaya başladığı <strong>Murad-name</strong> isimli mesnevisidir. Birkaç beyitte, cilt rengi, göz rengi ile musiki arasında bir münasebet kurulmuştur.</p>
<p>Bu konuda günümüze ulaşan en eski tarihli ilk müstakil Türkçe eser, <em>Hamdullah Hamdi&#8217;nin manzum Kıyâfetnâmesi</em>dir. Mesnevi şeklinde yazıl­mış 153 beyitlik eserdir.</p>
<p>Ayrıca;</p>
<p>Firdevsî-i Rûmî&#8217;nin Firâset-nâmesi, Abdülmecid b. Şeyh Nasûh&#8217;un manzum Kıyâfetnâmesi, Mustafa b. Evranos&#8217;un Kıyâfetnâmesi, Bâlîzâde Mustafa&#8217;nın Kıyâfetnâmesi, Nesîmî&#8217;nin Kıyâfetü&#8217;l-firâse&#8217;si, Gevrekzâde Hasan Efendi&#8217;nin Kıyâfetnâmesi de oldukça önemlidir.</p>
<p>Kıyâfetnâmelerin son meşhur örneği, Erzurumlu İbrahim Hakkı&#8217;nın <strong>Mârifetnâme</strong>&#8216;si içinde yer alan bölümünün dışın­da, onun manzum olarak yazdığı Kıya­fetnâme adlı eserdir.</p>
<p>Edebiyatımızdaki mevcut kıyafetnamelerin genellikle mensur olduğunu ve yabancı eserlerden tercüme yahut adapte edilmiş eserler olduğunu söyleyebiliriz. Tercümeler de gözlemlere dayanarak oluşturulmuştur. Bu tür 18. asra kadar artarak devam etmiştir. Bunların içerisinde telif denebilecek en mühim eser Hamdullah Hamdi’nin Kıyafetnamesi’dir.</p>
<h3><strong>Kaynakça</strong></h3>
<ul>
<li>Çakır, Müjgan, (2007), “Kıyâfet-Nâme”ler Hakkında Bir Bibliyografya Denemesi.” Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, cilt 5, sayı 9, s. 333-350.</li>
<li>Ceyhan, Âdem, (1997), Bedr-i Dilşâd’ın Murâd-nâmesi, C I, II, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yay.</li>
<li>MENGİ, Mine, (2002), “Kıyâfet-nâme” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C 25, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kiyafetname/">KIYAFETNÂME</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kiyafetname/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">796</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 18 Nov 2015 16:03:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Özge Öztürk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[milenyum romanları]]></category>
		<category><![CDATA[türk romanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=767</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#160; Edebiyatımız milenyum yılı diye adlandırılan 2000 yılına girerken romancılığımız da bir aşama kaydetmeye başlar. Birçok romancımızın önemli romanları 2000 yılında yayınlanarak kitabevlerinin ve kütüphanelerin tozlu raflarında yerini alır. Şimdi gelin &#8220;Milenyum Romanları&#8221; diye tanımlanacak 2000 yılında yayınlanan romanları tekrar hatırlayalım ve aradan geçen 15 yıllık bir sürede hangilerin edebiyat denilen kalıcılığın zor olduğu camiada [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/">Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Edebiyatımız milenyum yılı diye adlandırılan 2000 yılına girerken romancılığımız da bir aşama kaydetmeye başlar. Birçok romancımızın önemli romanları 2000 yılında yayınlanarak kitabevlerinin ve kütüphanelerin tozlu raflarında yerini alır.</p>
<p>Şimdi gelin &#8220;Milenyum Romanları&#8221; diye tanımlanacak 2000 yılında yayınlanan romanları tekrar hatırlayalım ve aradan geçen 15 yıllık bir sürede hangilerin edebiyat denilen kalıcılığın zor olduğu camiada hafızalarımızda yer edindiğine bakalım.</p>
<ul>
<li>AÇAR, Mehmet (2000), “<strong>Siyah Hatıralar Denizi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>AK, Behiç (2000), “<strong>Yıldızların Tembelliği</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>AKARSU, H. Temel (2000), “<strong>Media-İstanbul Dörtlüsü:4 (Rock’n Roman)</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>AKARSU, H. Temel (2000), “<strong>Alelâdelik Çağı</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>AKKURT, Bülent (2000), “<strong>Bir Şizofrenin Aşk Mektubu</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>AKYILDIZ, Tülin (2000), “<strong>www. seni arıyorum. com</strong>”, İlke Kitabevi, Ankara</li>
<li>ALİCAN, Fikri (2000), “<strong>Koca Meşenin Gölgesi</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ANGI, Suat Kemal (2000), “<strong>Cadde</strong>”, Ankara Kitaplığı, İstanbul</li>
<li>ARIKAN, Meltem (2000), “<strong>Evet… Ama… Sanki…</strong>”, Arkadaş Yayıncılık</li>
<li>ARSLANOĞLU, Kaan (2000), “<strong>Çağrısız Hayalim</strong>”, Adam Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ATASÜ, Erendiz (2000), “<strong>Gençliğin O Yakıcı Mevsimi</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>ATİLLA, Mehmet (2000), “<strong>Yüzümde Kırlangıç Gölgesi</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>AYDINSEL, Cemre (2000), “<strong>Gözlerine Doğabilir Miyim?</strong>”, 7 Renk, İstanbul</li>
<li>AYVAZ, Sezer (2000), “<strong>Yeryüzü Taksim</strong>”, Cem Yayınevi, İstanbul</li>
<li>BALKU, Yücel (2000), “<strong>Sükût Ayyuka Çıkar</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>BATUR, Enis (2000), “<strong>Acı Bilgi</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_772" aria-describedby="caption-attachment-772" style="width: 205px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-772 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik-205x300.jpg?resize=205%2C300" alt="Bedri Baykam &quot;Kemik&quot;" width="205" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg?resize=205%2C300&amp;ssl=1 205w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/bedri-baykam-kemik.jpg?w=614&amp;ssl=1 614w" sizes="(max-width: 205px) 100vw, 205px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-772" class="wp-caption-text">Bedri Baykam &#8220;Kemik&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>BAYKAM, Bedri (2000), “<strong>Kemik</strong>”, Piramit Yayınları, İstanbul</li>
<li>BENER, Erhan (2000), “<strong>Işığın Gölgesi</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BENER, Erhan (2000), “<strong>Köleler ve Tutkular</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BIÇAKÇI, Barış  (2000), “<strong>Herkes Herkesle Dostmuş Gibi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>BİLDİRİCİ, Faruk (2000), “<strong>Kuzum Bülent</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>BİLDİRİCİ, Faruk (2000), “<strong>Siluetini Sevdiğimin Türkiye’si</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>BİNARK, Erner  (2000), “<strong>Şakir Paşa Köşkü</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BİRGÜL, Cahide (2000), “<strong>Gece Uyananlar</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>BUĞRA, Ayşe (2000), “<strong>Devlet-Piyasa Karşıtlığının Ötesinde</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>CELAL, Metin (2000), “<strong>Ne Güzel Çocuklardık Biz</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>CEYLAN, İ. Fatih (2000), “<strong>Unutulmuş Günler</strong>”, Nesil Yayınları, İstanbul</li>
<li>CORAL, Mehmet (2000), “<strong>Sonsuz Meltem</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ÇAHA, Ömer (2000), “<strong>Aşkın Devletten Sivil Topluma</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÇAKAR, Tuğrul (2000), “<strong>Akşamüstü Yine Hüzün</strong>”, İmge Kitabevi, İstanbul</li>
<li>ÇAMUROĞLU, Reha (2000), “<strong>Son Yeniçeri</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>DEMİRKIRAN, Ozan (2000), “<strong>Hayalimin Zaman Aşımı</strong>”, Yankı Yayınevi, İstanbul</li>
<li>ERAY, Nazlı (2000), “<strong>Ayışığı Sofrası</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERDEM, Hamit (2000), “<strong>Mustafa Suphi &#8211; Bir Yaşam Bir Ölüm</strong>”, Sel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ERENUS, Bilgesu (2000), “<strong>Kazı</strong>”, Broy Yayınevi, İstanbul</li>
<li>ERGİL, Doğu (2000), “<strong>Siyasetini Arayan Ülke</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERGİNÖZ, Aytaç (2000), “<strong>Sarayın Gözyaşları</strong>”, Yalçın Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERGÜL, Teoman (2000), “<strong>Nurbanu</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>EROĞLU, Mehmet (2000), “<strong>Yüz:1981</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>ERSOY, Tolga (2000), “<strong>Halkların Melodramı</strong>”, Sorun Yayınları</li>
<li>FERAH, Tülay (2000), “<strong>Erkek</strong>”, Telos Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>FERAH, Tülay (2000), “<strong>Kırmızı Erik</strong>”, Sel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>GÖVENÇ, Turgan (2000), “<strong>Taşın İçinde Gizlenen</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>GÜN, Güneli (2000), “<strong>Bağdat Yollarında</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>GÜNDAY, Hakan (2000), “<strong>Kinyas ve Kayra</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>GÜREL, Fatma (2000), “<strong>36 Baharı</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>GÜRSEL, Nedim (2000), “<strong>Resimli Dünya</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>GÜRSOY, Deniz (2000), “<strong>Sohbetin Bahanesi Kahve</strong>”, Oğlak Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>HAFİFBİLEK, Celal (2000), “<strong>Zamanla Belki</strong>”, Telos Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>HİDAYET, Sadık (2000), “<strong>Aylak Köpek”</strong>, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_771" aria-describedby="caption-attachment-771" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-771 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?resize=300%2C300" alt="Selim İleri &quot;Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin&quot;" width="300" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/solmaz-hanim.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-771" class="wp-caption-text">Selim İleri &#8220;Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>İLERİ, Selim (2000), “<strong>Solmaz Hanım – Kimsesiz Okurlar İçin</strong>”, Oğlak Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>İPEKÇİ, Leyla (2000), “<strong>İlk Kötülük</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>İNAN, Esin (2000), “<strong>Karanlıktaki Aydınlar</strong>”, Berfin Yayınları</li>
<li>İZGÜ, Muzaffer (2000), “<strong>İçimde Çiçekler Açınca</strong>”, Bilgi Yayınevi, İstanbul</li>
<li>KAMURAN, Solmaz (2000), “<strong>Hadım Edilmiş Bir Aşk</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>KAMURAN, Solmaz (2000), “<strong>Kirâze</strong>”, İnkılap Kitabevi, İstanbul</li>
<li>KARACA, Zeynep (2000), “<strong>Dondurulmuş Şeftaliler</strong>”, Güncel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>KARAKOYUNLU, Yılmaz (2000), “<strong>Çiçekli Mumlar Sokağı</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>KARCILAR, Ahmet (2000), “<strong>Gülden Kale Düştü</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>KAVUKÇU, Cemil (2000), “<strong>Pazar Güneşi</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>KAYA, Zülal (2000), “<strong>Kardaki Ayak İzleri</strong>”, Berikan Yayınları, Ankara</li>
<li>KAYMAZ, Sezgin (2000), “<strong>Lucky</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>KIZILKAYA, Muhsin (2000), “<strong>Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık</strong>”, Gendaş Yayınları,</li>
<li>KOÇ, Zerrin (2000), “<strong>Islak Kentin İnsanları</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>KÖSEOĞLU, Latif  (2000), “<strong>Kaf Dağı’nın Ötesi</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<ul>
<li>
<figure id="attachment_768" aria-describedby="caption-attachment-768" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-768 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya-300x300.jpg?resize=300%2C300" alt="Ayşe Kulin &quot;Füreya&quot;" width="300" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/fureya.jpg?w=500&amp;ssl=1 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-768" class="wp-caption-text">Ayşe Kulin &#8220;Füreya&#8221;</figcaption></figure>
<p>KULİN, Ayşe (2000), “<strong>Füreya</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>METE, Levent (2000), “<strong>Aşk Romanları Yazan Adam</strong>”, İletişim Yayınları, İstanbul</li>
<li>MÜTERCİMLER, Erol (2000), “<strong>21.yy ve Türkiye</strong>”, Güncel Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>OKUR, Yiğit (2000), “<strong>Hulki Bey ve Arkadaşları</strong>” Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>OKUR, Yiğit (2000), “<strong>Güvercinler</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ORAL, Zeynep (2000), “ <strong>Uzakdoğu’m</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
</ul>
<ul>
<li>ÖCAL, Pınar (2000), “<strong>Kadın Kalbine Çikolata</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>ÖĞÜT, Gündüz (2000), “<strong>Şafağı Getirenler</strong>”, Ege Meta Yayınları, İzmir</li>
<li>ÖNER, Çetin (2000), “<strong>Şu Bizim Çerkesler”</strong>, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖYMEN, Onur (2000), “<strong>Geleceği Yakalamak</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
</ul>
<p><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg"><img class="td-modal-image wp-image-770 size-full alignleft" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?resize=300%2C300" alt="romantika" width="300" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/romantika.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<ul>
<li>ÖZAKMAN, Turgut (2000), “<strong>Romantika</strong>”, Bilgi Yayınevi, Ankara</li>
<li>ÖZBEN, Raif (2000), “<strong>Asyalı Ayyaş</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖZDAMAR, Emine Sevgi (2000), “<strong>Haliçli Köprü</strong>”, Turkuvaz Kitap, İstanbul</li>
<li>ÖZİNAL, Mucize (2000), “<strong>Alayın Kızları</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÖZKAN, Tuncay (2000), “<strong>Operasyon</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ÖZTÜRK, Handan (2000), “<strong>Mor Tecavüz</strong>”, Gala Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>PAKER, Esat Cemal (2000), “<strong>Kırk Yıllık Hariciye Hatıraları</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>ROZENTAL, İzel (2000), “<strong>Yol Boyunca</strong>”, Remzi Kitabevi, İstanbul</li>
<li>SAĞLAM, Süleyman (2000), “<strong>Dağı Dağa Kavuşturan</strong>”, Can Yayınları, İstanbul</li>
<li>SARICA, Nil (2000), “<strong>İkiz Yaşamlar</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>SARIHAN, Zeki (2000), “<strong>Kurtuluş Savaşı’nda İkili İktidar</strong>”, Kaynak Yayınları, İstanbul</li>
<li>SEPETÇİOĞLU, Necati (2000), “<strong>Zaman Yürüyüşü</strong>”, İrfan Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>ŞAFAK, Elif (2000), “<strong>Mahrem</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>ŞAHİN, Osman (2000), “<strong>Başaklar Gece Doğar</strong>”, Berfin Yayınları, İstanbul</li>
<li>ŞANCI, Cem (2000), “<strong>Eyvah Yine Kızlar Kazandı</strong>”, Altın Kitaplar, İstanbul</li>
<li>ŞENLİKOĞLU, Emine (2000), “<strong>Harcandıktan Sonra Bilseydim</strong>”, Mektup Yayınları, İstanbul</li>
<li>TİRALİ, Naim (2000), “<strong>Karanlığa Işık Tutmak</strong>”, Yön Yayıncılık, İstanbul</li>
<li>TOPÇUOĞLU, Nazif (2000), “<strong>Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
<li>TOSUNER, Necati (2000), “<strong>Yalnızlıktan Devren Kiralık</strong>”, İş Bankası Kültür Yayınları</li>
<li>TOZLU, Hülya (2000), “<strong>Bataklıkta Asansör Var</strong>”, Buğra Yayınları, İstanbul</li>
<li>TUNA,Barış (2000), “<strong>Düş Bilimi</strong>”, İmge Kitabevi, Ankara</li>
<li>TUNÇ, Ayfer (2000), “<strong>Aziz Bey Hadisesi</strong>”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</li>
<li>TURHAN, Mustafa (2000), “<strong>Hislerimin Albümünde Bir Akrebin Aşkı</strong>”, Şekerbank Yayınları</li>
<li>TURHANLI, Halil (2000), “<strong>Bir Erdem Olarak Sapkınlık</strong>”, Çivi Yazıları Yayınevi, İstanbul</li>
<li>TÜMEN, Asuman (2000), “<strong>Ayarı Bozuk Çayevi</strong>”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul</li>
<li>TÜRKELİ, Nalan (2000), “<strong>İki Hayat</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>TÜRKELİ, Nalan (2000), “<strong>Varoşta Kadın Olmak</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
</ul>
<figure id="attachment_773" aria-describedby="caption-attachment-773" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-773 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?resize=310%2C500" alt="Buket Uzuner &quot;New York Seyir Defteri&quot;" width="310" height="500" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?w=310&amp;ssl=1 310w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/New-York-Seyir-Defteri.jpg?resize=186%2C300&amp;ssl=1 186w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-773" class="wp-caption-text">Buket Uzuner &#8220;New York Seyir Defteri&#8221;</figcaption></figure>
<ul>
<li>UZUNER, Buket (2000), “<strong>New York Seyir Defteri</strong>”, Everest Yayınları, İstanbul</li>
<li>ÜÇTUĞ, Yıldırım (2000), “<strong>Şah-Mat ve Ölüm</strong>”, Altın Kitap, İstanbul</li>
<li>ÜMİT, Ahmet (2000), “<strong>Patasana</strong>”, Om Yayınevi, İstanbul</li>
<li>YANPAR, Murat (2000), “<strong>Tanrıçalar Zamanı</strong>”, Sezen Yayınları, İstanbul</li>
<li>YİĞENOĞLU, Çetin (2000), “<strong>Gasteci</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>YILDIZ, İrfan (2000), “<strong>Çiçek Tozu Günleri</strong>”, Doğan Kitap, İstanbul</li>
<li>YILMAZ, Sadık (2000), “<strong>Sevgiler Tükenmeden</strong>”, Bumerang Yayınları, İstanbul</li>
<li>YÜCEL, Şükran (2000), “<strong>Ölüme Karşı Oyun</strong>”, Gendaş Yayınları, İstanbul</li>
<li>ZİLELİ, Gün (2000), “<strong>Yarılma</strong>”, Ozan Yayıncılık, İstanbul</li>
</ul>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/">Milenyum Romanları: 2000 Yılında Yayınlanan Romanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/milenyum-romanlari-2000-yilinda-yayinlanan-romanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">767</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
