<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Ümit Yiğit &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/umityigit/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 07:50:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>14 Şubat Mektup Yazamayan Sevgililer Günü Öyküsü</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/14-subat-mektup-yazamayan-sevgililer-gunu-oykusu/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/14-subat-mektup-yazamayan-sevgililer-gunu-oykusu/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 08:30:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgililer Günü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8242</guid>
				<description><![CDATA[<p>Diplerimde bir yerlerde hâlâ cesaret kırıntıları var. Bir de fazla harcanmaktan artık tükenme raddesine varan gururum… Bir arkadaş var. İsmi yağ gibi akar ağızdan söylenince. Öyle kolay, öyle basit. Bazı isimler yorar insanı seslenince. Leyla yormaz mesela beni, Züleyha takatimi götürür ama. Ya da ‘’Kerim abi!’’ diye çığıramam. Üşenirim. Kerim zor bir isim. Ama bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/14-subat-mektup-yazamayan-sevgililer-gunu-oykusu/">14 Şubat Mektup Yazamayan Sevgililer Günü Öyküsü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Diplerimde bir yerlerde hâlâ cesaret kırıntıları var. Bir de fazla harcanmaktan artık tükenme raddesine varan gururum… Bir arkadaş var. İsmi yağ gibi akar ağızdan söylenince. Öyle kolay, öyle basit. Bazı isimler yorar insanı seslenince. Leyla yormaz mesela beni, Züleyha takatimi götürür ama. Ya da ‘’Kerim abi!’’ diye çığıramam. Üşenirim. Kerim zor bir isim. Ama bu arkadaş, güzel olan tek vasfını, ismini bırakıp gitti. Bir mektup yazayım dedim ona.</p>
<p>Arayıp ses verip, ses duymak cesaret kotamı aşıyordu. Bir mesaj atıp 2 saniyede iletmek de korkutuyordu beni. Hız, insanoğlunun düşmanıydı. <em>Erişir menzil-i maksuda aheste giden</em> demiş eskiler o yüzden.  İlkokulda yazdığımız mektup denemelerinden bu yana mektup yazmamıştım. Gönderen nereye, alıcı nereye yazılır hiç bilmiyordum. Sonra bir mektup ne kadar sürede varırdı? Bunu bilmemek iyiydi. Ulaşmasa bile iyiydi. Yazmak istiyordum sadece, yazmak.</p>
<p>Kötü günler için müsvedde bir kâğıda yazıp bir yerlere sıkıştırdığım adresine baktım. Buradan ‘oraya’ bir mektup, meçhule kurban gitmezse on güne varırdı herhalde. Elimi kardeşimin Türkçe ders kitabına uzattım. Son sayfadaki <em>Türkiye Siyasî Haritası’</em>na baktım. Dikine gidilince arada tam 6 şehir vardı. En az.. Bu uzayabilirdi, hatta uzasaydı.. Fizikî haritalarda bu şehirler azalırdı. Dağlar, nehirler, ovalar daha mühim yer tutardı. Ona da baktım, yalnızca 3 şehir vardı. Dağlar koca şehirleri yutmuştu adeta. Mavi bir damar gibi kıvrılıyordu nehirler. Şehirlerin isimleri yoktu. İyisi mi, hesabımı siyasî haritaya göre yapıp, oldukça politik davranmalıydım.</p>
<p>Bu denli ince hesaptan sonra cesaretimde bir kıpırdanma meydana geldi. O arkadaşa, ismini seslendiğimde içimde bir daha seslenme şevkini uyandıran o arkadaşa yazmalıydım. Cûşa gelmiştim, bendlerimi yıkıp kendimi ifşa etmeliydim.</p>
<p>Kalemi elime alınca Rodin’in meşhur heykelindeki duruşa büründüm ama. Kâğıda bakıyorum, kalemin ucuna bakıyorum. Öyle bakıyorum ki, başım o heykelden daha eğik. Sırtım küçük bir tepe oluveriyor. ‘’Bu kalem ne renk yazıyordu acaba?’’ gibisinden yersiz ve hadsiz sorular bile soruyorum kendime. Fakat ne yazmam gerektiğini bir türlü bilemiyorum. İçimde bir şeyler vardı, fakat ulaşamıyordum. Acaba bu devirde mektup yazmamı komik bulur mu, diye soruyorum sonra kendime. Mektubun kendisini, onu götürecek postacıyı, PTT kurumunu, 6 şehiri, her şeyi düşünüyorum. Mektup yazarak bir nostaljiyi mi canlandırıyordum? Bu benim görevim miydi? <em>Nostalji inkâr demektir</em> diyordu bir film, <em>şimdiki zamanın inkârı</em>. İlim için Çin’e gidenleri gücendirmemeliydim, çağın gerekliliğini yerine getirmeliydim.</p>
<p>Peki, posta mı, e-posta mı&#8230; Çok gittim geldim bu ikisi arasında, hiçbir şey bulamadım.  6 şehire bulaşmadan şimdiye çoktan yollayabilirdim. Onca zaman sonra diplerimde kalan cesaretimi derleyip toplamışken, bu kısırlık, açmaza sürükledi beni. İçimde taşmak isteyen bir sel vardı, ben ise buna bir kanal bulma derdindeydim. Yersizdi, biliyordum. Tekrar Türkçe ders kitabına uzandım. Sahiden 6 şehir miydi? Evet! İşte! 6!</p>
<p>O’na, o ismi kolayca söylenebilen arkadaşa yazmak için romantik bir gün mü seçseydim acaba? Doğum günü, tanışma günü, sevgili olma günü -Jorge Luis Borges’in doğum günüyle aynı-ilk defa bir sahile gitme günü. İlk, ilk, ilk. Sevgiliyle yaşanan her gün ilk değil miydi? Sevgiliyle iki günü bir olan zarardaydı. Bir de bizim dışımızda icat edilen günler vardı; Dünya Kediler Günü, Sevgililer Günü. Sevgiliye, anneye, babaya, kediye gün ayırma.. Bir kedim olmadı hiç. Kitaplığımın arasında ona sıcak, temiz bir yer yapmak hep tatlı geldi ama, kedim olmadı hiç. Olsaydı, Dünya Kediler Günü’nde ne yapmam gerektiğini bilemezdim. Nasıl kutlanırdı bu gün? Daha fazla mama? Dışarı çıkarıp gece geç saatlere kadar hoyratça gezmek? Uzayan bıyıklarını kesmek? Sevgililer Günü de öyle olmalıydı. Daha fazla çiçek? Gece geç saatlere dek bir yerlerde oturmak? Onun senin için, senin onun için kişisel bakımına o gün daha fazla itina göstermek? Böyleydi. Sevgililer Günü gibi bir günü, kediler gibi sevişken canlılardan öğrenecek değildik. Hem 14 Şubat, Öykü Günü’ydü, sevgili değil. Mektup yazamamamın öyküsü.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/14-subat-mektup-yazamayan-sevgililer-gunu-oykusu/">14 Şubat Mektup Yazamayan Sevgililer Günü Öyküsü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/14-subat-mektup-yazamayan-sevgililer-gunu-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8242</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Aziz’in Elleri</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/azizin-elleri/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/azizin-elleri/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 08 Sep 2016 05:00:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5084</guid>
				<description><![CDATA[<p>Aziz’in ellerini hep sıcak bulurdum. Bir şairden okuduğuma göre çöpçülerin elleri de hep sıcak olurmuş. Olurmuş, diyorum, çünkü çöpçülerle hiç tokalaşma imkânım olmadı. Fırıncılarla da öyle.. Ama Aziz her gün gelirdi ve ben hiç tereddüt göstermeden Aziz’in isli, kirli elleriyle tokalaşırdım. Aziz, bir oto lastikçinin gönülsüz elemanıydı. Alnının hemen üstünde son bulan saçları, daha fazla [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/azizin-elleri/">Aziz’in Elleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Aziz’in ellerini hep sıcak bulurdum. Bir şairden okuduğuma göre çöpçülerin elleri de hep sıcak olurmuş. Olurmuş, diyorum, çünkü çöpçülerle hiç tokalaşma imkânım olmadı. Fırıncılarla da öyle.. Ama Aziz her gün gelirdi ve ben hiç tereddüt göstermeden Aziz’in isli, kirli elleriyle tokalaşırdım.</p>
<p>Aziz, bir oto lastikçinin gönülsüz elemanıydı. Alnının hemen üstünde son bulan saçları, daha fazla çekilmeye niyeti olmayan çekik gözleri buralı olmadığının ispatıydı. Birçok yerden olabilirdi, ama buralı değildi, belliydi. Suriyelilerin, Gürcülerin, Afganların, Nijeryalıların ve Pakistanlıların bol bulunduğu bu muhitte,  Aziz Türkmenistan’ın gönülsüz temsilcisiydi. Tam çekilmemiş gözleri, onu potansiyel Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan vatandaşlarından biri gibi gösterse de, Türkmenistanlıydı, en güzel Türkmenistanlılardandı.</p>
<p>Hep öyle olur; mazluma ağrıyan yeri değil, bu ağrıyı nereden getirdiği sorulur buralarda.</p>
<p>Aziz, 7 sene evvel, gayet de yasal yollardan, kapı gibi pasaportuyla kapıları aça aça Türkiye’ye girince, tüm gurbetçilerin evrensel hayâlini beslemiş: Memleketine elinde parayla geri dönmek. İşte bu oto lastikçiye de öyle girmiş Aziz. Girmiş ama çıkamıyor bir türlü. Önce lastikçinin kapıları, ardından ülkenin çıkış kapıları kapanmış kendisine. Bir hâlden bilmez patrona pasaportunu rehin verince, geri alması mümkün olmamış. ‘’Biraz daha çalış, öyle veririm pasaportunu’’ demişler. Aziz tam 7 yıldır hep ’’biraz daha’’ çalışır. Kimi, kime şikâyet edecek?</p>
<p>7 yıldır en lüks araçlar geçer Aziz’in elinden. Her renkten, her modelden arabalar..  Birine dahi binip sürmüşlüğü yoktur. Sokrat’ın kuyumcu vitrinine bakması gibi umarsız bakmıştır Aziz de bu arabalara. Patronu da Aziz’e öyle bakar. Herkesin umarsız baktığı bir şeyler vardır bu dünyada, kimin neye baktığıdır esas mesele. İnsanın eşyaya heves etmemesi anlaşılır elbet, fakat insanın insana kem gözle bakması, eşyadan insana bulaşan bir özellik olsa gerek.</p>
<p>7 senedir  sıcaktır Aziz’in elleri. 7 senedir lastiklerin, hasta arabaların, sızan mazotların arasında uyur. Aziz’in yalnız elleri sıcaktır. Etrafı metal soğukluğuyla sarılmıştır.</p>
<p>Her akşam muhakkak gelir dükkâna Aziz. Üzerinde kocaman harflerle ‘’Yüksek Oto Lastik’’ yazan mavi tulumu Aziz’in kara yüzüyle tezattır. Yüksekliği de tezattır. Aziz buralara tezattır. Uyumadan evvel içini ısıtacak içecekler alır her gece. Bana sorsa ama, elleri gibi içi de sıcaktır Aziz’in.</p>
<p>Kendi ülkesinden bahseder bazen. Türkmenistan’da evler buradakilerden daha geniş, elektrik ve doğalgaz beleşmiş. Ne yaman çelişkiydi. Buradakilerin para yetiremediği, uğrunda sabah-akşam çalıştığı, aşağılandığı, hırpalandığı, yeri gelince ondan mahrum kaldığı şeyler başka ülkelerde öylesine veriliyordu. Ama oralarda da para kazanılamıyordu. Burada para kazanılıyor ama yetirilemiyodu. Aziz’e bu çelişkiyi anlatsam anlar mıydı, bilemiyordum.</p>
<p>Bir gece tüm mahalle önce turuncuya sonra griye bulandı. Pencerelerini açanlar turuncu alevlerin cadde boyunca uzayıp gittiğini gördüler. Hâlâ uyuyanlar ise alevlerin göğe uzadığı yerlerden gelen sevinç çığlıklarıyla uyandılar. Yüksek Oto Lastik’in bulunduğu caddeye atılmış onlarca araba lastiği yakılmış, simsiyah dumanlar kesif bir koku yaymıştı. Sokak çocukları lastiklerin üzerinden atlıyor, kendilerine eğlence yaratıyorlardı. Üzerimde beyaz atlet ve pijamayla, terlikleri bile ters giyerek alelacele çıktım evden. Atölyenin kapısı açıktı. İçeri girdiğimde bütün arabalarının lastiklerinin sökülmüş olduğunu gördüm.  Dişsiz kalmış ihtiyarları andırıyordu arabalar. Hemen Aziz’in geceleri uyuduğu yere baktım, Aziz yoktu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/azizin-elleri/">Aziz’in Elleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/azizin-elleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5084</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ebu’l Âlâ’nın Ütopyası</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/ebul-alanin-utopyasi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/ebul-alanin-utopyasi/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 19 Jul 2016 08:30:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu romanı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu türü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik bilim - kurgu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4513</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gözlüklerinin camını silerken bir yandan da hastasını izliyordu Josephus Romin. Hasta yine dalmıştı. Sesli bir şekilde ‘’Bay Montague, evet, sizi dinliyorum.’’ diye seslendi. Böyle seslenmesi zorunlu oluyordu. Montague’nin 12. seansıydı  bu, istisnasız her seansta böyle olurdu. Josephus Romin bazen bozuk bir televizyonu çalıştırmak istercesine vururdu hastanın omzuna hafifçe, bazen de yüksek sayılabilecek bir desibelde bağırırdı. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ebul-alanin-utopyasi/">Ebu’l Âlâ’nın Ütopyası</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlüklerinin camını silerken bir yandan da hastasını izliyordu Josephus Romin. Hasta yine dalmıştı. Sesli bir şekilde ‘’Bay Montague, evet, sizi dinliyorum.’’ diye seslendi. Böyle seslenmesi zorunlu oluyordu. Montague’nin 12. seansıydı  bu, istisnasız her seansta böyle olurdu. Josephus Romin bazen bozuk bir televizyonu çalıştırmak istercesine vururdu hastanın omzuna hafifçe, bazen de yüksek sayılabilecek bir desibelde bağırırdı.</p>
<p>Hasta irkilerek şaşkın gözlerle Josephus’a baktı. ‘’Affedersiniz bay Josephus.. Evet.. Ne diyordum ben en son?’’ Bu kaçıncı unutuşuydu hastanın. Önceki cümlesini dahi hatırlamakta zorluk çekiyordu. Josephus terapinin devamı için hastayı konuşturmakta ısrarlıydı.</p>
<p>&#8220;Çocuk yapmama kararına nasıl vardığınızı anlatıyordunuz. Bu kararı eşinizle birlikte mi aldınız?&#8221;</p>
<p>Hastanın bakışları dalgındı, Josephus’un yüzüne bakıyordu ama duyduklarını anlayıp anlamadığı yüzünden seçilemiyordu.</p>
<p>&#8220;Ah, evet.. Çocuk yapma.. Bu kararı eşimle birlikte mi aldık.. Hayır.. Yani önce hayır ama sonra evet..’’ Josephus sabırlı davranmaya devam etti. ‘’Bunu biraz daha açar mısınız bay Montague?&#8221;</p>
<p>&#8220;Gençliğimde bir Arap düşünürün babasını imâ ederek sarf ettiği bir vecizini okumuştum bir kitapta. Çocuk yapmamayı düşünmemin başlangıcı olmuştu o kitap ve o düşünür.&#8221;</p>
<p>Josephus söylediklerine dikkat kesildi. Demek bu adam kitap da okuyordu.. Üstelik binlerce kilometre ötedeki bir coğrafyadan birinin kitabını.</p>
<p>&#8220;Kimdi o bay Montague? Ve sizin bu kararı almanıza neden olan cümle neydi?&#8221;</p>
<p>‘Kim miydi.. Uzun bir ismi vardı bay Josephus.. Hay Allah, eski Arap düşünürlerinin çoğunun ismi uzundur zaten değil mi? Tüm soyağaçlarını isimlerinden öğrenebilirsiniz. Umarım ismini yanlış hatırlamıyorumdur.. Immhh…’’</p>
<p>Montague uzun bir ‘’ımmhh’’ çektikten sonra isim ağır ağır, tane tane döküldü dudaklarından; &#8220;<strong>Ebu&#8217;l Âlâ el-Maarrî</strong><em>&#8220;</em></p>
<p>Josephus şaşırmıştı. Acaba durum sandığı gibi kötü değil miydi? Montaugne’nin psikolojik rahatsızlığı ona has bir şey değildi. Aksine son 50 yılda tüm dünyada nüfus hızla düşerken, erken yaşta Alzheimer, şizofrenik davranışlar, depresyon, anoreksi ve anksiyete rahatsızlıklarda yükselme meydana geliyordu. Hükümetler ise ciddi bir çalışma yürütmüyordu bu soruna karşılık.</p>
<p>Josephus Romin, Montague’nin söylediği ismi not etti. Daha sonra etraflıca bakardı. Montague’yi konuşturmaya devam etti. ‘’Ne diyor peki bu Arap düşünür?’’</p>
<p>Montague eliyle alnındaki teri sildi. Gözleri yere bakıyordu. &#8220;Beni dölleyenin günahını çekiyorum, kimse benim günahımı çekmeyecek.&#8221;</p>
<p>Montague kafasını kaldırmadı. Yine daldı.. Josephus gözlüklerini çıkardı. Sonraki seansta devam ederlerdi artık. Montague’yle sonraki seansı Perşembe günüydü, 2 gün vardı daha. Zaten 4 dakika kalmıştı terapinin bitimine. Montague bugünkü son hastasıydı Josephus’un. 28 hasta ediyordu böylece. Dün de 32 hasta gelmişti. Talep gün geçtikçe artıyordu ve Ulusal Psikoloji Dairesi tüm eyaletlerde Tıbbî Etik Komiteleri’nin sayısının artırılması için hükümete rapor üstüne rapor yolluyordu.</p>
<p>Josephus masasındaki gözlüğünü, cep telefonunu ve okuduğu &#8220;<em>Düşlerin Yorumu&#8221; </em>kitabını çantasına koydu. Montague’nin başında dikildi ve hafifçe dokundu koluna &#8220;Bay Montague, isterseniz çıkabilirsiniz. Perşembe günü görüşmek üzere.&#8221; Kapısını açtı, muayenehanesinin salonunda yardımcısı Leo’ya ‘’Sen de çıkabilirsin Leo. Yarın görüşürüz.’’ deyip çıktı. Kliniğin bahçesindeki beyaz 052 Mozaic marka arabasına doğru giderken telefonu çaldı. Çantasını açtı, arayan Karta’ydı. Karta’nın sesi durguncaydı:</p>
<p>&#8220;Selam, bu akşam ne yapıyorsun?&#8221;</p>
<p>Daha dün görüşmüşlerdi Karta’yla. Gümüş renkli saatine baktı, 19:12’yi gösteriyordu.</p>
<p>&#8220;Bir planım yok. Eve gidiyordum ben de. Neden sordun?&#8221;</p>
<p>&#8220;Görüşünce anlatırım. Ben Yuks and Duşu’dayım. Seni bekliyorum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tamam, 15 dakikaya orada olurum ben de.&#8221;</p>
<p>Josephus telefonu kapatınca tekrar saatine baktı. Otomobile girdi ve aracı çalıştırdı. Yol boyunca Karta’nın ne söyleyebileceğini düşündü. Dünkü konuşmalarında yarım kalmış, yahut ters bir şey yaşanmamıştı.</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Yuks and Duşu, balıkçı teknelerinin demirlendiği  ve balıkçılardan başka neredeyse hiç kimsenin de uğramadığı bir balık lokantasıydı. Akşama doğru tüm deniz güneşin batışıyla portakal rengine bürünürdü. Balıkçılar avdan döner, yorgunluklarına bir de akşamın sessizliği eklenince tuhaf bir durgunluk olurdu. Deniz ölü gibi olurdu, öyle ki karıncalar su içerdi.</p>
<p>Josephus otomobilini Yuks and Duşu’nun arkasına park ettikten sonra Karta’ya doğru yürüdü. Karta oturmuş kitabını okuyordu. Kitaba daldığı için Josephus’u fark edemedi. Josephus kulağının dibinde parmaklarını şıklatınca irkildi Karta Make.</p>
<p>&#8220;Geldin mi? Geç otur.&#8221;</p>
<p>Josephus’un masaya geçmesiyle Osman bitti yanlarında. Osman Rizeli’ydi. Hem balıkçılık yapıyordu hem de bu balık lokantasının sahibiydi. 38 yıl önce tüm dünyada sınırlar kalkınca o da Rize’den kalkmış önce kuzeydeki Rusya’ya gelmişti. 10 yıl kadar burada, Anapa kentinde yaşadıktan sonra yolculuk serüveni ABD’de nihayet bulmuştu. Osman’ın hayâlinde Norveç’e gitmek vardı hep. Türkiye’de yaşadığı yıllarda TV’de <em>Neutrogena </em>el kremi reklamlarında oynayan Norveçli balıkçıları görmüş, hayran kalmıştı. Zaten o gün bu gündür <em>Neutrogena </em>kremlerini de eksik etmemişti yanından. Norveçli balıkçılar da sık kullanırdı bu kremi. Bir de <em>Neutrogena</em>’nın telaffuzunda Osman’ı hoş eden bir yan vardı ve ‘’<em>nötrocina</em>’’ demeyi pek severdi.</p>
<p>İşte yine her zamanki gibi sipariş almaya gelmişti Osman. Baş parmaklarını pantolonunun arasına sıkıştırmış, diğeriyle de darbuka çalıyormuş gibi hızla hareket ettiriyordu.</p>
<p>&#8220;Evet beyler, ne vereyim size?&#8221;</p>
<p>Karta sipariş için Josephus’un gelmesini beklemişti.</p>
<p>&#8220;Deniz bugün neler verdi sana Osman?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bol miktarda Barbun var. Bir de Ramazan koca bir Somon yakaladı bugün. Çoğunu biz erittik, biraz kaldı. İsterseniz közleyeyim?&#8221;</p>
<p>&#8220;Sen bize Barbun getir Osman. Yanında da soğuk birer bira.&#8221;</p>
<p>&#8220;Okey!&#8221;</p>
<p>Osman parmaklarını oynata oynata uzaklaştı yanlarından.</p>
<p>Josephus iyice yerleşti sandalyesine. Çantasını yanındaki boş sandalyeye bıraktı. Karta’nın elindeki kitaba uzandı, kapağına baktı. <em>Montesquieu</em>’nun <em>Kanunların Ruhu Üzerine</em> kitabını okuyordu.</p>
<p>&#8220;Bu kaçıncı okuyuşun be adam!&#8221;</p>
<p>&#8220;20 vardır.&#8221;</p>
<p>&#8220;İyi, aferin. Eee, neden çağırdın beni?&#8221;</p>
<p>Karta gözlüğü çıkardı masaya bıraktı. Burnunu ovaladı.</p>
<p>&#8220;Bak Josephus, sanırım psikolojik rahatsızlıkların neden son 50 yılda tüm dünyada çığ gibi yükseldiğini buldum?&#8221;</p>
<p>Şaka mı yapıyordu bu adam? Bunun için mi çağırmıştı yani?</p>
<p>&#8220;Karta ne demek bu? Neyin var senin oğlum ? Beni özlediğin için çağırdığını söyleseydin güle-oynaya gelirdim zaten. Böyle aptalca bir laflaşmadan daha iyi bir gerekçe olurdu en azından. Hem ‘buldum’ ne ayrıca? Ortada ‘bulunacak’ ne var?&#8221;</p>
<p>Karta tekrar taktı gözlüğünü. Konuşma boyunca en az 10 defa çıkarır takardı.</p>
<p>&#8220;Önce bir dinle beni be adam! İki hafta önce Toplum Sağlığı Merkezi olarak 12 fabrikada toplam 752 işçi üzerinde bir anket yaptık. Sonuçlar bugün ulaştı elimize. Buna göre toplam 612 kişi psikolojik rahatsızlıkları için ilaç kullanıyor. Geri kalan 140 kişi ise yakın dönemde bu ilaçlardan kullandığını fakat artık bıraktıklarını söylemişler.&#8221;</p>
<p>Josephus’un buruşuk alın derisi yavaşça gevşedi. Çünkü kendi muayenehanesine gelen hastaların da büyük bölümü fabrika işçilerinden oluşuyordu. Bu işçiler ekonomik olarak oldukça düşük ücrete ve kötü şartlarda çalışıyorlardı. Buna karşın psikoterapi vizite ücretleri çalıştıkları fabrika tarafından karşılanıyordu. Josephus aklındaki bulanıklığı dağıtmak istedi:</p>
<p>&#8220;Peki bu sadece bu eyalet için mi geçerli Karta?&#8221;</p>
<p>Karta gözlüğünü çıkarıp yanıtladı:</p>
<p>&#8220;Biz bu anketi sadece kendi eyaletimiz için yaptık fakat sonuçlar böylesine vahim çıkınca iyice işkillendim ben. Bugün seni aramadan önce şehir kütüphanesine uğradım. 2012 yılında, yani 40 yıl önce Amerikalı bir anket şirketiyle Türk bir anket şirketinin ortaklaşa yürüttükleri anket sonucuna ulaştım. Üstelik anket 17 şehirde olmak üzere toplam 20.400 kişiyle yapılmış. Ankete katılanların %87’si psikolojik rahatsızlıklarından dolayı ilaç tedavisi gördüklerini söylemiş. Bir dönem ilaç alıp bırakanların oranı ise %5.&#8221;</p>
<p>Konuşmasına devam edecekti ki iki elinde iki tabakla masalarına doğru gelen Osman’ı gördü. Ardından garsonu tepside iki bira şişesiyle takip ediyordu onu.  Osman tabakları masaya koydu, garsonun tuttuğu tepsiden de biraları alıp önlerine bıraktı.</p>
<p>&#8220;Afiyet olsun beyler&#8221; deyip baş parmaklarını pantolonuna sıkıştırıp ayrıldı yanlarından.</p>
<p>Josephus koca bir yudum aldı biradan. Karta’yı dinlerken bir yandan da söylediklerini zihninde tartıyordu. Karta, mavra atacak biri değildi. Roma Üniversitesi’nde öğrenci olduğu zamandan bu yana tanırdı Karta Make’yi. Karta’nın branşı sosyolojiydi. Doğu toplumlarının tarihini, kültürlerini çok iyi bilirdi. Uzun yıllar Ulusal Göçmen Uyum Projesi’nde görev aldıktan sonra 2042 senesinde kurulan Toplum Sağlığı Merkezi’nde işe başlamıştı. Bireysel değil, toplum sağlığı.. Tam da Karta’lık bir işti.</p>
<p>Josephus, Osman’ın getirdiği balıkları çatalladı. Osman balıkları kendi üsûlune göre pişirirdi. Balığın cinsi mühim değildi, Osman’a göre hepsinin buğulaması yapılabilirdi. Balıkları öyle pişirirdi ki Osman, pamuk gibi yumuşacık olurdu. Ağızda erirdi adeta. Önce balık boğazdan aşağı yüzercesine kayar, ardından balığın dudakta kalan tuzu soğuk birayla karışıp peşi sıra inerdi boğazdan aşağı. Yutkunmakta hiç zorlanmazlardı.</p>
<p>&#8220;Peki&#8221; dedi Josephus, &#8220;Verdiğin istatistikler gerçekten çok ciddi. İyi de bunun sebebini nerede aramak gerekiyor? Yani bu insanları bu ilaçları kullanmaya iten gerekçeler neler?&#8221;</p>
<p>Karta birasından büyük bir yudum daha aldı. Biranın köpükleri bulaştı bıyıklarına, elinin tersiyle sildi.</p>
<p>&#8220;Birtakım düşüncelerim var. Umarım bu kadar korkunç değildir. Elime geçen anket sonuçlarını bir bütün olarak doktor dostum Alex’e  yolladım. Niye yolladım inan bilmiyorum ama yolladım işte.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şu İtalyan olan mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Hay yaşa! Evet o.&#8221;</p>
<p>Josephus’un muazzam bir sima ve isim hafızası vardı. 2 dakika görüp konuştuğu bir insanı kolay kolay unutmazdı. Herkesin herkesleri unuttuğu, nörolojik hastalıkların gün geçtikçe arttığı bu deliler çağında Josephus’un bu meziyeti arkadaş çevresinde sıklıkla dillendirilirdi. Alex’i de 3 ay önce Karta aracılığıyla tanımıştı. Yine Yuks and Duşu’da randevulaştıkları bir gün Karta Make yanında Alex ile gelmiş, Josephus belli etmese de buna fena halde bozulmuştu. Tanımadığı bir insanla tüm akşamı geçirecek olma düşüncesi Josephus’u rahatsız etmiş, fakat Alex’in konuşmalarını dinleyince bu düşüncesinden çabucak sıyrılmıştı. Onun meslekî yetkinliğine hayran kalmıştı hatta.</p>
<p>&#8220;Eee, ne dedi peki Alex?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu ‘şıp’ diye söylenecek bir şey değil Josephus. Alex’e maille gönderdim anket verilerini. Sanırım yarın bir geri dönüş yapar.&#8221;</p>
<p>Her ikisi de aynı anda birer Barbun attı ağızlarına. Ardından birayı yudumladılar. Bu sefer Josephus sildi elinin tersiyle ağzını.</p>
<p>&#8220;Bak ne diyeceğim Karta. Yarın Alex’i de alıp bize gelsenize. Şu meseleyi etraflıca bir konuşalım, ne dersin?&#8221;</p>
<p>&#8220;Ben de bu teklifi ne zaman yapacaksın diye bekliyordum doğrusu. Tabii, geliriz. Saat 20:00 uygun mu?&#8221;</p>
<p>&#8220;Uygun uygun. Yarın yine haberleşiriz gün içinde.&#8221;</p>
<p>Karta kalan son Barbun’u ağzına götürdü ve bardakta kalan birayı da dikti kafasına. Garsondan hesabı istedi.</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Josephus Romin o gece eve vardığında eşi Ivana ve kızı Lisa çoktan uyumuşlardı. Ayaklarının ucuna basa basa çalışma odasına geçti. Deri çantasını masasına koyup gözlüğünü ve not defterini çıkardı. O gün terapilerde hastaları için aldığı notlara baktı. Her gece muhakkak göz atardı defterine. Sayfaları çevirirken Montague’nin terapisinde not aldığı ismi gördü; <em>Ebu&#8217;l Âlâ el-Maarrî</em>. Ve o söz; &#8220;Beni dölleyenin günahını çekiyorum, kimse benim günahımı çekmeyecek.&#8221;</p>
<p>Josephus bu isim üzerinde durmak istedi. İlgisini çekmişti bu adam ve bu söz. Birden aklına bir fikir geldi. Yarınki yemeğe Montague’yi de mi davet etseydi acaba? Aslında hasta ve terapistlerin bu ilişkilerini kendi hayatlarına taşımaları yasaktı. İlişki terapistin muayenehanesiyle sınırlıydı. Aksi halde meslekten men edilebilirlerdi. Fakat Montague’nin unutkanlığı ve Alex ile Karta’nin de güvenirliği sayesinde bu risk bertaraf edilebilirdi. Evet evet, yarın aramalıydı Montague’yi.</p>
<p>Defterini kapattı ve yatak odasına geçti Josephus. Ivana uyuyordu. Yüzüne düşen perçemi, soluduğu nefesle bir inip bir yükseliyordu. Bir süre öylece izledi onu Josephus. &#8220;Mutluluk bu&#8221; dedi içinden.. &#8220;Mutluluk bu nefes ve yan odada kızının uyuduğunu biliyor olmak.&#8221; dedi. Çocuğu olduğu için ne kadar sevinmişti Josephus.. Doğum oranlarının tüm dünyada yere çakıldığı, hükümetlerin, küresel şirketlerin TV’lerde, gazetelerde, radyolarda, internet mecralarında reklam üzerine reklam verdikleri, çocuk yapmayı teşvik ettikleri, tehlikenin artık çok yakında olduğunu bas bas bağırdıkları bir zamanda baba olmuştu Josephus. Devletin verdiği yüksek miktarda çocuk parası umurunda değildi, çocuk sahibi olmayı para için değil, mutluluğu için istemişti. Üzerini değiştirirken bir yandan da bunları düşündü Josephus.. Ivana’nın koynuna girince Ivana’yı hatırlayabildiğine sevinerek…</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Josephus muayenehanesine geldiğinde Leo’yu randevu defterine bakarken buldu. &#8220;Günaydın Leo, bugün ilk gelen hasta kim?&#8221; Leo defterden kaldırdı başını. &#8220;Günaydın bay Josephus. Bugün ilk hastamız Alfredo Roswell.&#8221;</p>
<p>&#8220;Teşekkürler&#8221; deyip odasına yönelmişti ki, kapıdan Leo’ya bakıp &#8220;Leo, senden bir şey rica edeceğim. Bugün gelen hastalarımızın portmantoya astıkları ceketlerini bir kurcalar mısın? Biliyorum, istediğim hoş bir şey değil fakat gelen hastaların ilaç kullanıp kullanmadıklarını öğrenmek istiyorum. Şâyet böyle bir şey bulursan ilaç kutusundan bir adet çıkarıp ilacın ismi ve kullanan hastanın ismiyle not almanı istiyorum.&#8221;</p>
<p>Leo gülümsedi. İşin içinde kendince bir heyecan sezdi. &#8220;Tabii bay Josephus, yaparım tabi.&#8221;</p>
<p>Josephus tekrar teşekkür edip odasına geçti. Masasındaki saate baktı, 09.50’yi gösteriyordu. Bay Alfredo’nun randevusu 10.00’daydı. Zamanı varken Ivana’yı aramak istedi. Telefon iki defa çaldıktan sonra açıldı. ‘’Günaydın hayatım. Uyuyor muydun yoksa hâlâ?’’</p>
<p>&#8220;Tabi ki de hayır Joseph. Kendime çay yapıyorum.&#8221; Başkalarının aksine Josephus demezdi Ivana, Joseph demeyi daha uygun bulurdu.</p>
<p>&#8220;Güzel. Bak ne diyeceğim sana. Bu akşam eve Karta ve Alex gelecek. Ve belki Montague.. Bizim için hazırlık yapar mısın?&#8221;</p>
<p>Ivana’nın sesi şenlendi. &#8220;Tabi ki Joseph. Hem Karta’yı da özledim. Kaçta gelirsiniz?&#8221;</p>
<p>&#8220;Akşam 8 için sözleştik.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tamam hayatım. Akşam görüşürüz o halde.&#8221;</p>
<p>&#8220;Görüşürüz hayatım.&#8221;</p>
<p>Josephus telefonu kapatınca saate baktı tekrar; 09.55’ti. Hasta birazdan gelirdi. Josephus geçen terapi notlarına baktı. Alfredo Roswell, 35 yaşında’ydı, 6. seansıydı, terapide bir ilerleme yoktu. İstisnasız her gece rüya görüyordu. Alfredo önceki terapide kendini bir limonata şişesinde yüzerken görmüş, şişenin dibinden kapağa doğru çıkmaya çabalarken tekrar dibe battığını söylemişti.</p>
<p>Kapı tıklandı, Josephus ‘’girin’’ dedi. Giren olmadı, daha yüksek bağırdı Josephus; &#8220;Girin!&#8221;. Pot kırmış bir çocuğun mahcubiyetiyle kafasını soktu içeri önce Alfredo. Sonra uysal bir şekilde içeri girdi. &#8220;Günaydın bay Josephus&#8221; deyip divana oturdu.</p>
<p>Josephus’un muayenehanesindeki divan, Doğu tarzında düzenlenmişti. 7 sene önce bu muayenehaneye taşınınca Karta’nin da tavsiyelerini almıştı. Ne de olsa Doğu toplumları üzerimde engin bir bilgisi vardı. Odasında yere serili bir Acem halısı, kendi masasının solunda, tam duvarın dibine dayanmış bir de haki renginde kanepe vardı. Kanepenin baş ucunda üzeri mor işlemelerle bezeli flamingo figürlü bir yastık konulmuştu. Kanepede uzanan kişinin statüsü ne olursa olsun masalsı ve çocuksal bir etki yaratıyordu bu.</p>
<p>Alfredo kanepeye uzanınca Josephus’un sorusunu beklemeden dün geceki rüyasını anlatmaya başladı. &#8220;İki dağın arasında, üzerine ağaç yaprakları dökülmüş şirin bir göl vardı. Ben, penceresi göle bakan kulübemin önünde oturmuş dalgın bir şekilde gölü izliyordum. Kulübem göle 20 adım uzaklıktaydı. Gölden bir kaplumbağa çıktığını gördüm. Kaplumbağa babamdı.&#8221;</p>
<p>Josephus, Alfredo’nun çocukluğuna dair çok az şey biliyordu. Hidrofobi korkusu olduğunu, buna rağmen babasının onu ısrarla balığa götürmekte direttiğini anlatmıştı bir terapide. Babasını gölden çıkan bir kaplumbağaya benzetmesini bu korkusuyla eşitlediğini düşündü Josephus.</p>
<p>&#8220;Daha önce hiç öyle bir kulübede yaşadın mı Alfredo?&#8221;</p>
<p>Alfredo gözlerini tavandan ayırmadı. ‘’Hayır ama hep istemişimdir. Bilirsin, doğa bizi umursamadığı için kendimizi en çok onda rahatlamış hissederiz. Sanırım Nietzsche söylemişti bunu.’’</p>
<p>&#8220;Peki rüyalarınla geçmiş yaşantın arasında bir bağ kurmayı başarabiliyor musun?&#8221;</p>
<p>&#8220;Biliyorum bay Josephus, Freudisyen terminolojiye göre muhakkak vardır. Fakat ben rüyaların bende yarattığı hazla ilgileniyorum. Ve bitsin istemiyorum bunlar&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Hoşuna mı gidiyor rüya görmek?&#8221;</p>
<p>&#8220;Hem de çok.. Rüyalarımın her birini kayda almayı ne çok isterdim. Uyurken bir gözlük taksaydık ve rüya gördüğümüzün bilincine varınca gözlük onu kaydetseydi. Tabi bunun için gözlüğün kaç Epicbyte kapasitesi olması gerekiyordu bilemiyorum.&#8221;</p>
<p>Fikir Josephus’a da hoş göründü. &#8220;Doğrusu çok harika olurdu Alfredo.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>İlk hastası Alfredo’dan son hastası Issa’ya her terapiye 40 dakika ayırdı Josephus. Bu arada Leo da boş durmamış, muayenehaneye giren hastaların ceketlerini, çantalarını kurcalamış, gördüğü her ilaç kutusundan bir adet almış ve hastanın adı ve ilacın adıyla birlikte bir deftere not etmişti. Leo iyi bir iş becermişti. Bu ilaçların bazılarının ne amaçla kullanıldığını biliyordu Josephus. Diğerlerini akşam yemeğinde Karta ve Alex’le konuşurdu belki. Çıkmaya hazırlanırken Montague’yi aramadığını hatırladı. Hemen hasta randevu defterinden ismini buldu ve aradı. Uzun bir çalıştan sonra telefon açıldı.</p>
<p>&#8220;Evet?&#8221;</p>
<p>&#8220;Selam Montague, Josephus ben&#8221; Birkaç saniyelik bir es verildi.</p>
<p>&#8220;Ah, evet, selam doktor.&#8221;</p>
<p>&#8220;Seni ne için aradığımı merak ediyor olabilirsin, endişelenme. Seni bu akşam bana yemeğe çağıracaktım.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tabi, seve seve. Nereden alırsın beni? New Nose iyi midir?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet evet. 20 dakika sonra alırım seni oradan. Görüşürüz.&#8221;</p>
<p>Telefonu kapatınca Montague’nin kendisini aradığına hiç şaşırmadığını, hele hele yemeğe davet edişini gayet doğal karşıladığını anladı Josephus. Ne tuhaf adamdı.. Onunla doktor-hasta ilişkisi dışında sohbet edebilme fikri heyecanlandırdı Josephus’u. Karta ile Alex’ten çok onun söyleyeceklerini merak ediyordu.</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Yugoslavya dağıldığında 5 yaşındaydı henüz Ivana. Anne, baba ve 2 büyük abisiyle uzun bir yolculuktan sonra ABD’ye göç etmişlerdi. Annesi o toprakların yemeklerini, bildiği 3 dili küçük yaşlarından itibaren öğretti kızına. Ivana bir yandan üniversitede Roma hukuku dersleri verirken, bir yandan da evinde Boşnak ve Arnavut yemeklerini de yapıyordu. Tükenmez enerjisi Josephus’u kendisine hayran bırakan en güçlü yanıydı.</p>
<p>Yine mükellef bir sofra kurulmuştu. Karta aşinaydı bu sofraya ama Alex ve Montague’nin gözleri bir an önce yemeğe geçmek istercesine dolanıyordu masada. Josephus’un şarabın mantarını ‘lap’ diye açmasıyla yemeğin işareti de verilmiş oldu. Montague bu yemeği anlatacak kadar anımsayacak mıydı acaba? Josephus bir yandan yemek yerken bir yandan da konuşmayı uygun buldu.</p>
<p>&#8220;Alex, Karta’nın gönderdiği anket verileri hakkında ne düşünüyorsun?&#8221;</p>
<p>Alex önündeki garnitürlü pilavdan bir kaşık aldı ve yutkundu.</p>
<p>&#8220;Benim için şaşılacak bir şey değildi bu Josephus. Çünkü durum daha vahim ve ben Sağlık Bakanlığı’na gönderdiğim son raporumda ayrıntılı bir malumat yollamıştım.&#8221;</p>
<p>Montague elindeki kadehi masaya bıraktı, dikkat kesildi. Alex devam etti.</p>
<p>&#8220;Bu anket sonuçları birçok sebebin bir sonucu aslında. Biliyorsunuz son 50 yılda dünya nüfusu hızla düşüyor ve devletler bunun insanların bilinçli aldığı bir karar olduğunu söylüyorlar. Şüphesiz ciddi bir oranı tutuyor ama tamamı değil.&#8221;</p>
<p>Karta, Alex’in ilk cümlesinden sonra dikkat kesilmişti. &#8220;Diğer sebep ne Alex?&#8221;</p>
<p>Alex sepetten bir dilim ekmek alıp ikiye yardı. &#8220;Şunu diyorum; insanların aldığı kararların dışında bir de devletlerin aldığı kararlar var Karta.  Devletlerin ön göremediği bir şeydi bu. Konformizmi yaygınlaştırarak ve artırarak mevcut süreğenliğin devam edeceğini sandılar. Fakat bu kayış 2040’lı yıllarda koptu. Bireyler çocuk yapmayı bir külfet saydılar. Bu konformizm sayesinde yaşama sınırları uzadı ve konformizmi çocuk yaparak bozmak istemediler. Devletler işte o zaman insanlara sağılan bir inek misyonu yüklediler. Baksana işçi sınıfına.. 100 yıl önceden ne farkı var. Hatta daha kötü durumdalar. 100 yıl önce insanlar 65-70 yıl yaşayıp bunun 30 yılı aşkın süresini çalışarak geçiriyorlardı. Şimdi ise 100-110 yıl yaşayıp bunun 70 yılını çalışarak geçiriyorlar. Bu uzun yaşamayı da sentetik ilaçlar, değiştirilmiş organizmalarla sağladılar. İşte devletler ve küresel şirketler bunu teşvik ettiler baylar. Doğurganlığın yere çakıldığını gördüler ve en azından doğmuş olanlardan uzun süre faydalanmak için ömürlerini uzattılar. İlaçların yan etkilerini de ya hesap etmediler, ya da umursamadılar. Bu deliler çağına böyle geldik. Yaşamaya değil, çalışmaya geldik.&#8221;</p>
<p>Montague başı eğik dinledi hepsini. Alex hem kendisini anlatmıştı, hem değil. Çocuk yapmama düşüncesini taşıyalı beri, bunun konforunu bozmamakla ilgisini olmadığını biliyordu. Aksine yaşadığı bu hastalıklı çağa <em>Ebu’l Âlâ</em>’nın deyimiyle bir günahkâr daha kazandırmak istemiyordu.</p>
<p>Alex konuşmasını bitirince masadakiler sustu. Hepsi sustu. Topluma bu kadar yabancı kaldıklarını, teoriler arasında boğulup kaldıklarını, fakat asıl gerçeğin; hayatın kendisinin yabancısı olduklarını anladılar. Konuşmak kandırmaca olacaktı. Sözün hakkı Montague’nindi&#8230; O da sustu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ebul-alanin-utopyasi/">Ebu’l Âlâ’nın Ütopyası</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/ebul-alanin-utopyasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4513</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Güzel Hislerin Şairi: Ahmet Muhip Dıranas</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/guzel-hislerin-sairi-ahmet-muhip-diranas/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/guzel-hislerin-sairi-ahmet-muhip-diranas/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 13 May 2016 09:22:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3628</guid>
				<description><![CDATA[<p>Ahmet Muhip Dıranas… Üç kelimelik bir şiir gibi. Gibi değil, öyle. Uzun bir ‘’I’’ gibi baş verir döşümüzde. Şiirlerini açıp okuyunca, hemen hemen her birinde, sevginin, insan kalma arzusu ve çabasının tadını yakalamak mümkün. Ahmet Muhip Dıranas bu yüzden eşi Münire Dıranas’a ithaf ettiği ve yazdığı tek şiir kitabı olan Şiirler adlı eserine şöyle bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/guzel-hislerin-sairi-ahmet-muhip-diranas/">Güzel Hislerin Şairi: Ahmet Muhip Dıranas</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahmet Muhip Dıranas</strong>… Üç kelimelik bir şiir gibi. Gibi değil, öyle. Uzun bir ‘’I’’ gibi baş verir döşümüzde. Şiirlerini açıp okuyunca, hemen hemen her birinde, sevginin, insan kalma arzusu ve çabasının tadını yakalamak mümkün. Ahmet Muhip Dıranas bu yüzden eşi Münire Dıranas’a ithaf ettiği ve yazdığı tek şiir kitabı olan <em>Şiirler </em>adlı eserine şöyle bir not düşmüş: <em>‘’Bu kitapta savaş sözcüğünü bulmayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir.’’</em></p>
<p>Ne vardır peki Dıranas’ın şiirlerinde sahiden? Sadece güzel komşumuz <em>Fahriye Abla</em> mı? Hayır, aksine Dıranas’ı öldürendir Fahriye Abla. Dıranas çok daha fazlasıdır ve Fahriye Abla gerçekten bir komşudur. Nasıl bir komşu? Tahayyüllerle, imgeler ve metaforlarla yüklü değil, pencere önlerinde, saksı başlarında arz-ı endam eden bir komşu. Sinemaya da uyarlanan ilk şiir olma özelliğine sahip olan Fahriye Abla, Dıranas’ın gençlik arzusunu alevlendiren bir kadın. Dıranas’ı özgün kılan da budur biraz. Yaşadığını, hissettiğini yazar. İlham derdi pek yok gibidir, bu sebeple sembolizmin anlaşılmazlığına başvurmaz, şiirleri berraktır. Hem de bildiğimiz berraklıktandır. Fahriye Abla o yüzden kanlı-canlıdır karşımızda.</p>
<p><strong>Ahmet Muhip Dıranas</strong>, şairliğinin yanında nesir yazılarıyla da bilinir. Döneminin ünlü gazetelerinden <em>Zafer, Ulus</em> ve <em>Vatan</em>’da yazıları yayımlanır. Bu gazetelerde günlük atmosfere dair yazılar yazar. Dıranas’ın asıl entelektüel derinliği gazete yazılarından daha net anlaşılır. Müthiş bir edebî birikimi vardır, mitolojiye aşinadır. Doğu ve Batı edebiyatını özümsemiştir. Ülke sorunlarına da duyarsız değildir. Ölümünden sonra <em>Yazılar </em>adlı kitapta toplanan yazılarında yer yer militarist söylemler göze çarpsa da, bir bütün olarak değerlendirildiğinde Dıranas’ın kalemi barışçıdır. Tabulara/kalıplara dokunur, eleştiriler getirir. En çok değindiği konular orman mevzusu, sanata olan duyarsızlık ve politik basiretsizliktir. Özellikle orman/ağaç kıyımı hakkında Dıranas’ın kalemi kanatıcıdır. Yazılarının 5/1’i buna ayrılmıştır, desek abartmış sayılmayız.</p>
<figure id="attachment_3630" aria-describedby="caption-attachment-3630" style="width: 475px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/05/ahmet-muhip-diranas-yazilar.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3630 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/05/ahmet-muhip-diranas-yazilar.jpg?resize=475%2C771" alt="Ahmet Muhip Dıranas, şairliğinin yanında nesir yazılarıyla da bilinir." width="475" height="771" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/05/ahmet-muhip-diranas-yazilar.jpg?w=475&amp;ssl=1 475w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/05/ahmet-muhip-diranas-yazilar.jpg?resize=185%2C300&amp;ssl=1 185w" sizes="(max-width: 475px) 100vw, 475px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3630" class="wp-caption-text">Ahmet Muhip Dıranas, şairliğinin yanında nesir yazılarıyla da bilinir.</figcaption></figure>
<p>Hâl böyleyken Dıranas nesir yazarlığından ziyade, şairliğiyle bilinir. Dıranas, salt bir şiir yazan değil, şiire kafa yorandır. Çok sevdiği dostu – bizim de çok sevdiğimiz- <em>Cahit Sıtkı Tarancı</em>’yla şiirde sese ve biçime önem veren gayretlere girişiyorlar. Dıranas’ın Tarancı’yla giriştikleri bu eylem şiirlerinde vücut bulur. Dıranas’ın şiirlerindeki uyak/kafiye dizimi ağzı yormaz. Kafiye, kelimenin özgül yapısı ve telaffuzla yoğrulunca kendini hissettirir. Uyum, kelime bitince çınlar havada. Yani, kafiye gibi durmayan, ama kafiye gibi kafiyedir bu şiirler. Dize dizimleri de öyledir. Farklı şiirlerde, farklı kalıplarda dizilseler de, her biri kendi içinde gözü yormaz. Sesin ve şeklin hoş bir uyumu vardır.</p>
<p>Dıranas, Cahit Sıtkı gibi karamsar değildir. Ve eşi Münire Dıranas’ın iddia ettiği gibi bohem de.. Tabi şiirleri için konuşuyoruz biz. Çocuğu olmadığından, baba olamadığından dolayı hayatı boyunca bohem bir hayat yaşadığını söyler Münire Dıranas. Dıranas’ın fotoğraflarında sezilir bu. Meyûs bir bakışa sahiptir. İçrek ve derin… Fakat şiirleri? Hayır, asla.. Dıranas’ın şiirleri ne Cahit Sıtkı’nın şiirleri gibi çıkmaz sokaklardan ve dönülmez yollardan oluşur, ne de eşinin söylediği gibi bohemlik taşır. Belki fazlaca lirik, belki fazlaca arzu ve özlem.. Ama asla karamsar ve bohem değil..</p>
<p>Dıranas doğaya tutkundur. Şiirlerinde ve nesirlerinde sıklıkla işler bunu. Uzun, destansı <em>Ağrı </em>şiiri Ağrı için yazılabilecek en iyi güzellemelerdendir. Yamacına uzanmış, öyle yazmış gibidir şiiri. Ki bu muhtemeldir. Zira, Dıranas Ağrı’da yapmıştır askerliğini. Bunun yanında Dıranas’ın hemen her şiirinde bir ağaç, bir yıldız, bir rüzgâr, bir park baş verir. Bu, salt bir pastoral tasvir değildir, bilakis iç gıdıklayan bir arzu uyandırır içlerde.</p>
<p>Arzu demişken… Dıranas’ın şiir dilinde arzu/tutku hafiften hissettirir kendini. <em>Bahar Şarkısı </em>şiiri bir arzu dışavurumudur. O kadar ustaca işler ki, bunu bazen aşikâr, bazen de gizli-saklı yapar şairimiz. Bir de <em>Parkta Serenad</em> şiiri vardır ayrıca. Adeta bir sahneyi canlandırır:</p>
<p style="text-align: center;"><em>…</em></p>
<h2><strong><em>Parkta Serenad &#8211; Ahmet Muhip Dıranas</em></strong></h2>
<p><em>’Bir kedi sever gibi okşasın istiyorum </em></p>
<p><em>Parmakların saçlarımı. </em></p>
<p><em>Bu gece bütün ömrüm yaşasın istiyorum </em></p>
<p><em>Doyur bütün açlarımı! </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Birleşelim bu gece tek bir göğüste atan </em></p>
<p><em>Kalbinde bin sevişmenin. </em></p>
<p><em>İçsem şu damlayan ayışığını dallardan </em></p>
<p><em>Ak südü sanki memenin. </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ölsek bile ne çıkar! tek böyle sarmaş dolaş </em></p>
<p><em>Şuracıkta sabah sabah </em></p>
<p><em>Birbirinde başlamış, birbirinde tükenmiş </em></p>
<p><em>İki ölücük&#8230; &#8211; Kah kah kah&#8230; </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Erkek susamış yılan gibi sokulgan, kıvrak </em></p>
<p><em>Uzanıyor gözlerine; </em></p>
<p><em>Bir şey boşalıyor lık lık lık, kadında sıcak </em></p>
<p><em>Bir kan gibi ta derine.’’</em></p>
<p><em>Ahmet Muhip Dıranas</em>, estetik kaygının şairi. İyi hislerin dışavurumcusu. Şiirleri hüznü ve sevinci yarıştırır, sevinci galip çıkarır hep. Yunan lirizminin havası sezilir kimilerinde şiirlerinde. Kimileri, müziğe dökülse çok güzel gece şarkıları olabilecek kalitede.. Hep tanıktır Dıranas, o şiirin anlattığı yerdedir. Yoksa ‘’<em>Akşamla ebedî kızlar anne oldu’’ </em>dizesi başka nasıl yazılır?</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/guzel-hislerin-sairi-ahmet-muhip-diranas/">Güzel Hislerin Şairi: Ahmet Muhip Dıranas</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/guzel-hislerin-sairi-ahmet-muhip-diranas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3628</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Kuple Kubbe</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-kuple-kubbe/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-kuple-kubbe/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 23 Apr 2016 12:00:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3274</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bu kubbeye yakışır en çok sakalım Dolanır durur elim elime Aaaa! Derim ağzım hep pavarotti Sanki buralar hep soğuk opera Bir el daha derim bu kubbede Bir el yalnız ne yapabilir ki Senin elin belki bu kubbenin altında Sayısız pencere açar önümde &#8230; Bir bir kapattım kapıları bu kubbede Bir bir zaten bir tane vardı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-kuple-kubbe/">Bir Kuple Kubbe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Bu kubbeye yakışır en çok sakalım</p>
<p style="text-align: center;">Dolanır durur elim elime</p>
<p style="text-align: center;"><em>Aaaa! </em>Derim ağzım hep pavarotti</p>
<p style="text-align: center;">Sanki buralar hep soğuk opera</p>
<p style="text-align: center;"><em>Bir el daha </em>derim bu kubbede</p>
<p style="text-align: center;">Bir el yalnız ne yapabilir ki</p>
<p style="text-align: center;">Senin elin belki bu kubbenin altında</p>
<p style="text-align: center;">Sayısız pencere açar önümde</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">Bir bir kapattım kapıları bu kubbede</p>
<p style="text-align: center;">Bir bir zaten bir tane vardı</p>
<p style="text-align: center;">Bu elinle hangisine baksak bilemedim</p>
<p style="text-align: center;">Gözümüzde milyon tane kırık pencere.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-kuple-kubbe/">Bir Kuple Kubbe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-kuple-kubbe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3274</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hikâyecilikte Yeni Bir Kalem: Mustafa Öztürk</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/hikayecilikte-yeni-bir-kalem-mustafa-ozturk/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/hikayecilikte-yeni-bir-kalem-mustafa-ozturk/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 12 Apr 2016 15:32:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk hikaye kitabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3110</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Kazanlar kaynatalım, sofralar kuralım, halaylar çekelim, bütün komşu köyleri davet edelim barışalım, eğlenelim.&#8221; [Mustafa Öztürk – Gülmez Köy’ün Çocukları] Nicelerinin arasından kaybolup gitmesin diye bazı yazarları ısrarla gün yüzüne çıkarıp, tanıtıp, okunmasını sağlamak gerekiyor. Her türden her türlü yazarın gırla olduğu çağımızda bunu yapmak, artık görev oluyor. Mustafa Öztürk, bunu hak edenlerden.. İkinci çocuk hikâye [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hikayecilikte-yeni-bir-kalem-mustafa-ozturk/">Hikâyecilikte Yeni Bir Kalem: Mustafa Öztürk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Kazanlar kaynatalım, sofralar kuralım, halaylar çekelim, bütün komşu köyleri davet edelim barışalım, eğlenelim.&#8221; [</em><strong>Mustafa Öztürk – Gülmez Köy’ün Çocukları</strong><em>]</em></p>
<p>Nicelerinin arasından kaybolup gitmesin diye bazı yazarları ısrarla gün yüzüne çıkarıp, tanıtıp, okunmasını sağlamak gerekiyor. Her türden her türlü yazarın gırla olduğu çağımızda bunu yapmak, artık görev oluyor. <strong>Mustafa Öztürk</strong>, bunu hak edenlerden..</p>
<p>İkinci çocuk hikâye kitabı <strong>Gülmez Köy’ün Çocukları</strong>’yla hikâye dilini ve hikâyecilik üslûbunu iyice rayına oturtan Mustafa Öztürk’ün kitaplarında diğer çocuk kitaplarında pek de denk gelemediğimiz bir tat var. Günümüz çocuk hikâye kitaplarında baskın olan unsur, içeriklerin çoğunlukla rekabetçi, ütopyacı yahut fantastik konulardan seçilmesi. Bu kitaplarda çocuklar genelde edilgen, sadece dinleyen, kendi özgül dünyalarının gerekliliği es geçilmiş figürler olarak seçiliyor. Çocuk dünyasından uzakta bir hayat sunuluyor bu kitaplarda. Bu dil, pedagojik açıdan sağlıklı olmadığı gibi, çocuk hikâyeciliği kalıbına da uygun değildir artık.</p>
<figure id="attachment_3113" aria-describedby="caption-attachment-3113" style="width: 600px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Özgürlüğe-Kaçış.jpg" rel="attachment wp-att-3113"><img class=" td-modal-image wp-image-3113 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Özgürlüğe-Kaçış.jpg?resize=600%2C557" alt="Mustafa Öztürk &quot;Özgürlüğe Kaçış&quot;" width="600" height="557" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Özgürlüğe-Kaçış.jpg?w=600&amp;ssl=1 600w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Özgürlüğe-Kaçış.jpg?resize=300%2C279&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3113" class="wp-caption-text">Mustafa Öztürk &#8220;Özgürlüğe Kaçış&#8221;</figcaption></figure>
<p>Mustafa Öztürk, ilk hikâye kitabı <strong>Özgürlüğe Kaçış</strong>’la giriş yaptı yazın dünyasına. Fabl örneği olan bu kitapla Öztürk, aslında hikâyecilik anlayışının prototipini çizmişti. İleride daha sağlam temele oturtacağı bu anlayış, Mustafa Öztürk’ün hikâyeciliğinde doğaya özlemin nişanesi olacaktı.</p>
<p>Gülmez Köy’ün Çocukları gerek içeriğiyle, gerek kitap tasarımıyla gerekse resimleriyle dolu dolu bir hikâye kitabı. Aynı zamanda kitapçılık mesleğinin içinden gelmesinin de avantajlarını kullanan Mustafa Öztürk, yetkin edebî kültürünü, çok iyi tanıdığı çocuklarla harmanlayarak oluşturmuş kitabını.  Hâlihazırda edebiyat dergilerinde deneme yazıları da yayımlanan Öztürk’ün çocuk hikâye türüne katacağı çok şeyler var.</p>
<p>Gülmez Köy’ün Çocukları, Aziz Nesin’in bir kitap ismini andırıyor ilk etapta. Fakat sayfalar ilerledikçe Mustafa Öztürk’ün yaratmak istediği güzel ve saf dünyaya doğru ilerliyoruz biz de. İki güzel köy var. Cömert ve engin bir doğanın bereketiyle yaşıyorlar. Yemyeşil bir vadi, gürül gürül akan nehirler, mevsimlerin tüm zevkinin yaşandığı bir köy. Hangimiz ‘’benim köyüm çirkindir’’, deriz ki? Çünkü köy, şehre taşınmış biri için pastoral bir hayâl kaynağıdır hep. Ama bir köy nasıl çirkin olur? Sanırım şehre benzemeye çalışırsa… Çünkü şehir rekabet demektir, yabancılık demektir, uzaklık demektir. İşte bu iki köyden, daha sonra Gülmez Köy olarak adlandırılacak olan köy, doğaya hırs ve kibir gözüyle bakmaya tevessül eder. İlkin ağaçlar talan edilir, vadinin bağrı deşilir, amaç tarla yapıp menfaat ummaktır. Altın yumurtlayan tavuk nasıl ki sabırsız sahibinin gazabına uğradı, işte bu uçsuz-bucaksız Yeşil Vadi’de Gülmez Köy’lülerce aynı hüsrana uğradı. ‘’İnsan’’ kalmakta direten köy ise ‘’Bu böyle olmayacak, biz sizinle yaşayamayız’’ diyerek başka yerde kurarlar köylerini. Doğayla iç içe, bu adı konulmamış barış antlaşmalarını yürütmeye devam ederler. Oysa Gülmez Köy günden güne batar adeta. Doğaya karşı giriştikleri bu savaş, kendi aralarında savaşmaya da neden olur. Gülmez Köy, artık birbirine dahi huzur vermeyen, kimin tarlası iyiyse onunkini bozan, diğerinin tavuğuna ‘’kışt!’’ diyen bir köy olup çıkar. Öyle ki gülmeyi bile unuturlar sonra. İsimleriyle böyle müsamaha olurlar.</p>
<figure id="attachment_3111" aria-describedby="caption-attachment-3111" style="width: 397px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Gülmez-Köyün-Çocukları.jpg" rel="attachment wp-att-3111"><img class=" td-modal-image wp-image-3111 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Gülmez-Köyün-Çocukları.jpg?resize=397%2C600" alt="Mustafa Öztürk &quot;Gülmez Köy'ün Çocukları&quot;" width="397" height="600" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Gülmez-Köyün-Çocukları.jpg?w=397&amp;ssl=1 397w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/Gülmez-Köyün-Çocukları.jpg?resize=199%2C300&amp;ssl=1 199w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3111" class="wp-caption-text">Mustafa Öztürk &#8220;Gülmez Köy&#8217;ün Çocukları&#8221;</figcaption></figure>
<p>Ama çocuklar… ‘’Bir dünya bırakın biz çocuklara&#8230;’’ şarkısında da denildiği üzere, büyüklerinin bu yanlışlıklarıyla daha fazla yaşamak istemezler. Çünkü mutsuz ebeveynler bu mutsuzluğu çocuklara da intikal ettirirler ve bu bir neslin topyekûn mutsuz olmasına da sebebiyet verebilir. İşte Gülmez Köy’ün çocukları ve diğer köyün çocukları bir plan yapmaya koyulurlar. Okulun yılsonu müsameresinde bazı oyunlar, tiyatrolar oynayacak, müzik dinletileri vereceklerdir. Plan tutar. Gülmez Köy’den gelen köylüler çocukların bu muhteşem performansları karşısında kendilerini daha fazla tutamazlar. Önce ufak ufak kıkırdamalar yerini gülmelere, gülmeler kahkahalara bırakır. Gülmenin bir utanç olduğuna kendilerini inandıran Gülmez Köy’lüler bu kara bulutu atmışlardır üzerlerinden. Öyle ki köyleri Neşeli Köy olarak bilinmeye başlar… Yaptıkları hatayı çok geç olmadan fark eden köylüler, köylerini tekrar eski görkemine döndürmenin gayretine girerler.</p>
<p><em>Gülmez Köy’ün Çocukları </em>hikâye kitabı, çocuk yetkinliğinin, ‘’çocuktan al haberi’’ deyişinin bir ispatı kitap. Çocuklara ket vurmazsak, onların dünyalarına engel olmazsak, onların geleceğiyle oynamazsak aslında nasıl işler başarabileceklerinin delili bir kitap. Mutlu bireylerin doğa ve hayvanlarla barışık olan bireyler olduğuna dikkatlerimizi çeken Mustafa Öztürk, bunun olmaması durumunda sağlıklı bir toplumun varolamayacağını anlatıyor. Bundan da en kötü etkilenen çocuklarımız oluyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/hikayecilikte-yeni-bir-kalem-mustafa-ozturk/">Hikâyecilikte Yeni Bir Kalem: Mustafa Öztürk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/hikayecilikte-yeni-bir-kalem-mustafa-ozturk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3110</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İsmiyle Müsemma Bir Canlı: Bok Böceği</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/ismiyle-musamaha-bir-canli-bok-bocegi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/ismiyle-musamaha-bir-canli-bok-bocegi/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 01 Apr 2016 15:39:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2930</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Yazıldığı zaman bokun kokusu yoktur.&#8221; [Dominique Laporte – Bokun Tarihi] Eski insanların canlılara bakışı daha derin ve nitelikliydi. Doğayla kopmaz bir bağ içerisinde oldukları için, doğayı ve canlıları anlamaya çalışıyorlardı. Onu yüceltiyorlar, onda bir gizem, bir ruh olduğuna inanıyorlardı. Bu kimi medeniyetlerde insanları o canlıya tapınmaya itti, kimi medeniyetlerde ise tapınma olmasa da aşırı yüceltme [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ismiyle-musamaha-bir-canli-bok-bocegi/">İsmiyle Müsemma Bir Canlı: Bok Böceği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Yazıldığı zaman bokun kokusu yoktur.&#8221; [</em><strong>Dominique Laporte – Bokun Tarihi</strong><em>]</em></p>
<p>Eski insanların canlılara bakışı daha derin ve nitelikliydi. Doğayla kopmaz bir bağ içerisinde oldukları için, doğayı ve canlıları anlamaya çalışıyorlardı. Onu yüceltiyorlar, onda bir gizem, bir ruh olduğuna inanıyorlardı. Bu kimi medeniyetlerde insanları o canlıya tapınmaya itti, kimi medeniyetlerde ise tapınma olmasa da aşırı yüceltme ve sembolleştirmeye götürdü. Tıp biliminin yılanla özdeşleşmesi, eski saray girişlerinin heybetli aslan heykelleriyle sembolik olarak korunması, mitolojik çift başlı kartalın nice imparatorluk tarafından figürsel olarak kullanılmasının geri planında hep bu vardı. Bu heybetli canlıların aksine, boyutları küçük fakat işlev ve etkileri hayli büyük olan bir canlı daha vardı: Scrabeus sacer. Yani bok böcekleri.</p>
<p>Eski Mısır uygarlığından Yunan uygarlığına kadar gizemiyle büyük bir coğrafyaya ilham olan bok böceği bizzat ameliyle aşina oldu. Bok böceği yumurtalarını dışkının içerisine bırakıyor ve başı Doğu’ya dönük bir şekilde arka ayaklarıyla bu dışkı topağını toprağın içerisinde ite ite yuvasına götürürdü. Topak geometrik küreye taş çıkartacak yuvarlakta olurdu. Yumurtanın çatlama zamanı gelince bu dışkı topağını suyun içine bırakır. Topak suyun içinde çatlar ve yeni bok böcekleri larvaları doğumunu gerçekleştirmiş olur ve içinden çıktığı bok (dışkı) topağını yiyerek hayatta kalır. <em>‘’Bu yuvarlanan topak, Mısırlılara göre, güneşin gökteki hareketini simgeler. Dışkıdan tabutlarını parçalayan bok böcekleri de ölümden sonra dirilişi simgelerler. Aslında piramitler de dışkıdan yapılmış, biçimlendirilmiş devasa dışkı şekilleri değil midir? Ölülerin, tıpkı bok böceği gibi, bir gün oradan çıkacakları, neşeyle yeniden işlerine güçlerine koyulacakları umulmamış mıydı?’’ <strong>(1)</strong></em></p>
<p>Eski Mısır uygarlığında, sanatta, dinde, mitolojide, söylencelerde bok böceğinin önemli bir yeri vardı. O, ölümsüzlüğün simgesi, ölümden sonra da yaşamın delili olarak algılandı. Farkında olmadan bir uygarlığa rehber ve ilham oluyordu. Üstlendiği içgüdüsel görev bugün yeni yeni fark ediliyorken, Mısırlılar ona hakkettiği değeri çoktan vermişti.</p>
<figure id="attachment_2932" aria-describedby="caption-attachment-2932" style="width: 181px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-tarihi.jpg" rel="attachment wp-att-2932"><img class=" td-modal-image wp-image-2932 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-tarihi.jpg?resize=181%2C279" alt="Bok böceğine ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti" width="181" height="279" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2932" class="wp-caption-text">Bok böceğine ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti</figcaption></figure>
<p><em>&#8220;Bok böceği, yerleşik dinde olduğu kadar halk inancında da türlü türlü güçlerle donatılmıştı. Ona ölümsüzlük simgesi, dolayısıyla canlılık, sağlık, bolluk simgesi payesi verilmişti. Lahitlere konmak üzere taş bok böcekleri yapılırdı. Sertleşmiş kilden bok böcekleri de mühür olarak kullanılıyordu.</em></p>
<p><em>Mühür, belgenin nereden geldiğini göstermek, bozulmazlığını ve kalıcılığını doğrulamak amacıyla alt tarafa vurulurdu. Sonsuzluk simgesi bok böcekleri bu kullanım için birebirdi. Firavunlar yeniden yaşama dönebilselerdi, binyıllar boyunca papirüs üstüne kaydedilmiş değerli arşivlerinin yok olup gittiğini, buna karşın sertleşmiş kilden mühürlerin günümüze ulaştığını görürlerdi. Kutsal böcek ölümsüzlük sözünü kendine göre yerine getirmişti.’’ <strong>(2)</strong></em></p>
<p><em>Sisyphos</em> misali, cüssesini kat be kat aşan bok topağını badireleri atlata atlata yuvasına götüren bok böceği, bugün kimin dikkatini çeker ki? Kendi sesini dahi duymayan 21. yüzyıl insanı, tabiata kulak vermeyi çoktan unuttu. Oysa eski insan öyle değildi. O, doğayı dinliyor ve o ruha kulak kabartıyordu:</p>
<figure id="attachment_2933" aria-describedby="caption-attachment-2933" style="width: 400px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-yazisi.jpg" rel="attachment wp-att-2933"><img class=" td-modal-image wp-image-2933 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-yazisi.jpg?resize=400%2C400" alt="Firavunlar döneminde bokböceği kutsal bir varlık olarak görülürdü." width="400" height="400" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-yazisi.jpg?w=400&amp;ssl=1 400w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-yazisi.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/bok-boceginin-yazisi.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2933" class="wp-caption-text">Firavunlar döneminde bok böceği kutsal bir varlık olarak görülürdü.</figcaption></figure>
<p><em>&#8220;Firavunlar döneminde bok böceği kutsal bir varlık olarak görülürdü. Özellikle &#8221;kutsal bok böceği&#8221;, Scarabeus sacer adıyla bilinen tür böyleydi ya genel anlamda bu güçlü böceğin tüm çeşitleri aynı şekilde değerlendiriliyordu. Onun büyülü güçlere sahip olduğuna ve yaşamın önemli sırlarını bildiğine inanılırdı. II.Ramses&#8217;in dışkı yiyen bu küçük böceklerden biri önünde yerlere kapandığını bilmek bir kınkanatlılar uzmanı için neler ifade eder düşünebiliyor musunuz? Bok böceğine tapma geleneği Mısır sınırlarını aşmış, Yunanistan&#8217;a, Fenike&#8217;ye, Mezopotamya&#8217;ya yayılmıştı; Romalı lejyonerlerde kılıç kabzasına bir bok böceği silüeti kazıtmak alışkanlıktı; Etrükslüler bok böceği şeklinde zarif, ametist mücevherler işliyorlardı.’’<strong>(3)</strong></em></p>
<p><strong>(1), (2), (3)</strong><em>, Béatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl, Amin Maalouf, YKY</em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ismiyle-musamaha-bir-canli-bok-bocegi/">İsmiyle Müsemma Bir Canlı: Bok Böceği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/ismiyle-musamaha-bir-canli-bok-bocegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2930</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Takayoshi Sakabe</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/takayoshi-sakabe/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/takayoshi-sakabe/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 21 Mar 2016 10:04:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<category><![CDATA[ressam]]></category>
		<category><![CDATA[tablo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2776</guid>
				<description><![CDATA[<p>‘’Özgün sanatçı taklit etmeyendir.’’ minvalinde bir söz var mıdır bilmiyorum. Bir yaratma uğraşı olan sanat, sanatçının arayışıdır hep. Kesin bir menzil, kesin bir netice yoktur onda. Beşikten mezaradır. Özgünlüğünü yakalayabilen, ‘’kendine’’ yönelen sanatçılar, koşularda birinci olurlar. Edebiyatta, resimde, müzikte, sinemada ve dahi diğer sanat dallarında emsal olmuş, ses olmuş bütün sanatçıların yapıtlarında tarif edilemeyen bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/takayoshi-sakabe/">Takayoshi Sakabe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>‘’Özgün sanatçı taklit etmeyendir.’’ minvalinde bir söz var mıdır bilmiyorum. Bir yaratma uğraşı olan sanat, sanatçının arayışıdır hep. Kesin bir menzil, kesin bir netice yoktur onda. Beşikten mezaradır. Özgünlüğünü yakalayabilen, ‘’kendine’’ yönelen sanatçılar, koşularda birinci olurlar. Edebiyatta, resimde, müzikte, sinemada ve dahi diğer sanat dallarında emsal olmuş, ses olmuş bütün sanatçıların yapıtlarında tarif edilemeyen bir ruh vardır. Yaratıcısından bağımsız olmayan bu ruh, bu sebeple de yaratıcısına mahsustur ve onda gizlidir.</p>
<p>Takayoshi Sakabe, resim ve dans sanatında yaptıklarıyla görenleri ve izleyenleri heyecanlandıran bir beynelmilel sanatçı.  Japonya’da doğup büyüyen Sakabe, Japon Sanat Üniversitesi’ni bitirince içinde depreşmeye başlayan yeni diyarlara açılma isteğini gerçekleştirmek için Fransa’ya gider. Daha doğrusu bunu bir ‘’kaçış’’ olarak ifade eder. Kendi ruhunu ve sesini bulmak için girişilen bir kaçış.. Fransa’ya gidince Güzel Sanatlar Akademi’sinde 4 sene daha okuyan Sakabe, ardından 30 yıl boyunca yaşayacağı Paris’te de sanatının tohumlarını atmaya başlar. Fransa’nın en büyük sanat fuarında açtığı sergide bütün tabloları satılınca birden tanınan bir sanatçı hâline gelen Takayoshi Sakabe, bu popülerliği kaldıramaz. Bir röportajında ‘’O fuardan sonra 10 yıl tablo yapamadım. İnsanlar biraz basit olmalı. Basit yaşamadıktan sonra hiçbir şey yapamaz’’ diyen Takayoshi Sakabe kendi sanatının kilit cümlesini de söylüyordu böylece.</p>
<p>Sakabe’nin insanlık, basit ve sade yaşama arayışı onu İstanbul’a sürükler. Çünkü sanatını bununla besler O. Sakabe’nin tabloları gerek kendinden öncekilerden gerekse çağdaşlarından oldukça farklı. Renk seçimi olsun, ışık olsun bakılınca bu fark direkt sezilir. Kum ve toprağa su katılıp çamurla yoğurmuş gibi yapıldığı sanılan tabloların, daha ayrıntılı bakılınca aslında bir renkler armonisi olduğu anlaşılacaktır.</p>
<figure id="attachment_2777" aria-describedby="caption-attachment-2777" style="width: 554px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Sakabe-tabşosu.jpg" rel="attachment wp-att-2777"><img class=" td-modal-image wp-image-2777 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Sakabe-tabşosu.jpg?resize=554%2C312" alt="Kum ve toprağa su katılıp çamurla yoğurmuş gibi yapıldığı sanılan tabloların, daha ayrıntılı bakılınca aslında bir renkler armonisi olduğu anlaşılacaktır." width="554" height="312" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Sakabe-tabşosu.jpg?w=554&amp;ssl=1 554w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Sakabe-tabşosu.jpg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 554px) 100vw, 554px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2777" class="wp-caption-text">Kum ve toprağa su katılıp çamurla yoğurmuş gibi yapıldığı sanılan tabloların, daha ayrıntılı bakılınca aslında bir renkler armonisi olduğu anlaşılacaktır.</figcaption></figure>
<p>Tablolarında görülen anlamdan ziyade, daha derin bir estetik kaygıdır. İzleyende yaratılan bu estetik onu kendi anlamını yaratmaya zorlar. Tablolarında seçtiği renk, tablonun konusu ne olursa olsun. izleyende kıpırdama yaratır. Algıyı direkt olarak tablonun özüne yoğunlaştıran bir kıpırdamadır bu.</p>
<figure id="attachment_2778" aria-describedby="caption-attachment-2778" style="width: 593px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-Şeytan.jpg" rel="attachment wp-att-2778"><img class=" td-modal-image wp-image-2778 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-Şeytan.jpg?resize=593%2C591" alt="Takayoshi Sakabe - Şeytan" width="593" height="591" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-Şeytan.jpg?w=593&amp;ssl=1 593w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-Şeytan.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-Şeytan.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 593px) 100vw, 593px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2778" class="wp-caption-text">Takayoshi Sakabe &#8211; Şeytan</figcaption></figure>
<p>Sakabe’nin farklı tatlarda fakat özünü koruyarak yaptığı tablolarından en meşhuru Japon mistisizminden ilham alarak yarattığı <em>‘’Şeytan’’ </em>temalı tablosudur. Bu temada şeytan kızgın bir suratla, şeytanlıkta kendisini geçen insanlara karşı hiddetini gösterir. Bu,  Sakabe’nin getirdiği eleştirinin de derinliğini gösterir.</p>
<figure id="attachment_2783" aria-describedby="caption-attachment-2783" style="width: 635px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Yemeğe-doymayan-kuş.-Patlayacak-kadar-yiyor.-Kapitalizm-eleştirisinin-Takayoshi-Sakabe-özeti.jpg" rel="attachment wp-att-2783"><img class=" td-modal-image wp-image-2783 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Yemeğe-doymayan-kuş.-Patlayacak-kadar-yiyor.-Kapitalizm-eleştirisinin-Takayoshi-Sakabe-özeti.jpg?resize=635%2C540" alt="Yemeğe doymayan kuş. Patlayacak kadar yiyor. Kapitalizm eleştirisinin Takayoshi Sakabe özeti" width="635" height="540" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Yemeğe-doymayan-kuş.-Patlayacak-kadar-yiyor.-Kapitalizm-eleştirisinin-Takayoshi-Sakabe-özeti.jpg?w=635&amp;ssl=1 635w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Yemeğe-doymayan-kuş.-Patlayacak-kadar-yiyor.-Kapitalizm-eleştirisinin-Takayoshi-Sakabe-özeti.jpg?resize=300%2C255&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 635px) 100vw, 635px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2783" class="wp-caption-text">Yemeğe doymayan kuş. Patlayacak kadar yiyor. Kapitalizm eleştirisinin Takayoshi Sakabe özeti</figcaption></figure>
<p>Gerek portre tablolarında gerekse nü tablolarında da algıları yanıltan bir hava ağır basar. Grimsi, kum renginde portreler duvarlara asılmış ölü büyükleri anımsatır. Solgun ve durgun… Gözlerde yorgunluk sezilir. Bu karamsar hava, nü tablolarda daha derin ve ayrıksı bir havaya girer. Gören kişinin hissettiği şehvet değil, bedenin sıradanlığı/aciziyetidir. Renk ve ışıkla bedeni kutsayan, bir haz abidesine dönüştüren ressamlara karşın, Sakabe olanı serer gözlerimizin önüne.</p>
<figure id="attachment_2781" aria-describedby="caption-attachment-2781" style="width: 533px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-tablosu.jpg" rel="attachment wp-att-2781"><img class=" td-modal-image wp-image-2781 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-tablosu.jpg?resize=533%2C534" alt="Takayoshi Sakabe tablosu" width="533" height="534" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-tablosu.jpg?w=533&amp;ssl=1 533w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-tablosu.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-tablosu.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 533px) 100vw, 533px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2781" class="wp-caption-text">Takayoshi Sakabe tablosu</figcaption></figure>
<p>Takayoshi Sakabe’nin sanatçı kişiliğinin başka bir yanı da Japon ulusal dansı Butoh dansını yapması. Butoh dansının hüzünlü bir geçmişi var. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombasıyla ölen yüzbinlerce insanın tahribatını anlatır Butoh. Radyasyondan etkilenen insanların çırpınışlarını, devinimlerini ağır bir hareketle anlatan Butoh, izleyende savaşın çirkinliğini hat safhalara çıkarır. Kireç gibi beyaz bir yüz ve ağır-aksak hareketler, dekor ve müzikle birleşince izleyenleri adeta Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüyor. Sakabe’nin hüzünlü yüzü, Butoh dansının figürleriyle harmanlanınca, etki daha da artıyor.</p>
<figure id="attachment_2780" aria-describedby="caption-attachment-2780" style="width: 480px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-portresi.jpg" rel="attachment wp-att-2780"><img class=" td-modal-image wp-image-2780 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-portresi.jpg?resize=480%2C480" alt="Takayoshi Sakabe portresi" width="480" height="480" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-portresi.jpg?w=480&amp;ssl=1 480w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-portresi.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-portresi.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2780" class="wp-caption-text">Takayoshi Sakabe portresi</figcaption></figure>
<p>1 yıl kaldığı Batman’da kurslarda, açık alanlarda sanatını öğretmekten de geri kalmayan Takayoshi Sakabe, Türkçe’yi bütün meramını anlatacak kadar biliyor. Şuan eserlerini, tablolarını İstanbul’da yapan Sakabe, ‘’Burada insanlar anlam istiyor, estetiğe değer vermiyor.’’ diyerek ülkesi Japonya’da galerilerde buluşturuyor tablolarını. Ressamımızın Fransa’da, Beyrut’ta, Japonya ve İstanbul’da açtığı sergilerle tabloları nice duvarlara renk katıyor.</p>
<figure id="attachment_2779" aria-describedby="caption-attachment-2779" style="width: 768px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-1-yıl-batmanda-kaldı..jpg" rel="attachment wp-att-2779"><img class=" td-modal-image wp-image-2779 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-1-yıl-batmanda-kaldı..jpg?resize=640%2C360" alt="Takayoshi Sakabe 1 yıl batman'da kaldı." width="640" height="360" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-1-yıl-batmanda-kaldı..jpg?w=768&amp;ssl=1 768w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Takayoshi-Sakabe-1-yıl-batmanda-kaldı..jpg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2779" class="wp-caption-text">Takayoshi Sakabe 1 yıl batman&#8217;da kaldı.</figcaption></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/takayoshi-sakabe/">Takayoshi Sakabe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/takayoshi-sakabe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2776</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 11 Mar 2016 12:33:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Afrikalı Leo]]></category>
		<category><![CDATA[Amin Maalouf]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğunun Limanları]]></category>
		<category><![CDATA[Ölümcül Kimlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Semerkant]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2618</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dünyaca ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık adlı şaheser romanında; “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” der. Toprak ve insan arasındaki bağ o denli kuvvetlidir ki, bülbüle dahi altın kafes için de ‘’ille de vatanım’’ dedirtmiştir. Sürgünlerde memleket hasretiyle ölen şair-yazarları varın siz düşünün. Her yazarın kalemini [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/">Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyaca ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez <em>Yüzyıllık Yalnızlık</em> adlı şaheser romanında; “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” der. Toprak ve insan arasındaki bağ o denli kuvvetlidir ki, bülbüle dahi altın kafes için de ‘’ille de vatanım’’ dedirtmiştir. Sürgünlerde memleket hasretiyle ölen şair-yazarları varın siz düşünün.</p>
<p>Her yazarın kalemini kuvvetlendiren bir özlemi vardır. Bazı okuyuculara mübalağalı bir tespit gibi gelebilir fakat; sürgün yemiş, hapis yatmış, zoraki göç etmiş yazarlar en çok tutkuyla okunan , ölümsüzleşen yazarlar olmuşlardır. Gerek Türkiye edebiyatı, gerekse dünya edebiyatı bu emsallerle doludur. <em>Namık Kemal, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Aziz Nesin, İsmail Beşikçi, Musa Anter (Apê Mûsa), Necip Fazıl </em>ve daha bir bu kadar edip/düşünür bu havanda dövülmüş, bu yollarda pişmişlerdir. Amin Mallouf’un da kaderi böyledir.</p>
<p><strong>Amin Maalouf</strong> , Beyrut doğumlu bir yazar. 26 yaşında, doğup büyüdüğü Lübnan’da gazetecilik yaparken Lübnan iç savaşından sonra Paris’e göç ediyor. Giderken de bu coğrafyaya dair izlenimlerini kendiyle götürüyor. Maalouf roman olsun, deneme yazıları olsun, hemen hemen bütün eserlerinde Doğu’ya da değinmeyi, Doğu’nun sorunlarına da eğilmeyi ihmal etmez.</p>
<figure id="attachment_2623" aria-describedby="caption-attachment-2623" style="width: 478px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg" rel="attachment wp-att-2623"><img class=" td-modal-image wp-image-2623 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=478%2C322" alt="Semerkant romanı" width="478" height="322" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?w=478&amp;ssl=1 478w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=300%2C202&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Semerkant.jpeg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2623" class="wp-caption-text">Semerkant romanı</figcaption></figure>
<p>Peki Maalouf’u dünya çapında bu denli bilindik kılan yanı neydi? Bunda, Maalouf’un öz kimliğinin ve ardından göç etmişliğinin payı en büyük dilimi oluşturuyor pastanın. Doğup büyüdüğü kültür ve çevre Maalouf şahsında da kalıcı bir etki bırakır. Amin Maalouf ‘’Lübnanlı’’ demiştik. Fakat o, çoğunun sandığı gibi Müslüman değil, Hıristiyan Arap ailede büyür. Bugün dahi Lübnan-Suriye hattı Hıristiyan Arapların en yoğun yaşadığı bölgedir. İslam denilince birlikte anılan, Kur’an’a ‘dil’ini vermiş bu halkın, Hıristiyan inancını benimsemiş ailesinden gelmiş olması, Maalouf’a, Doğu hakkında keskin bir düşünce avantajı kazandırmış. Bu avantajla Doğu’ya tek bir pencereden bakmıyor, Batı’ya da yaranma derdine düşmeyip iki zıt kutbun birbirini anlamasını istiyor. Çoğu eserinde bu niyeti sezilir Maalouf’un.</p>
<figure id="attachment_2619" aria-describedby="caption-attachment-2619" style="width: 805px" class="wp-caption alignnone"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg" rel="attachment wp-att-2619"><img class=" td-modal-image wp-image-2619 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?resize=640%2C282" alt="Afrikalı Leo romanı" width="640" height="282" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?w=805&amp;ssl=1 805w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Afrikalı-Leo.jpg?resize=300%2C132&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2619" class="wp-caption-text">Afrikalı Leo romanı</figcaption></figure>
<p>Amin Maalouf, uzun yıllar Fransa’da yaşıyor olmasının da getirisiyle iki coğrafyayı da lâyıkıyla benimsemiş bir yazar. Eserlerinde Semerkant, Beyrut, Türkiye, Fırat, Dicle, Kuzey Afrika, Paris Amerika, Avrupa fışkırır. Gazeteci kimliği, gözlem gücünün de zenginleşmesini sağlamıştır. Asya’yı ve Avrupa’yı iyi tanır.</p>
<p><em>Semerkant</em> romanında örneğin, tarihin içinde canlanıp karşımıza çıkan bir Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizam’ül Mülk vardır. Bir de günümüzde, Amerika’da geçen canlı bir hayat. Titanic’le bir facia. Semerkant, İran, İstanbul, Amerika gözümüzde ayân beyân gibidir. Hayyam’ın <em>Rubaiyat</em>’ı elimizde gibidir. Geçmişi ve çağımızı harmanlar Maalouf.</p>
<figure id="attachment_2621" aria-describedby="caption-attachment-2621" style="width: 700px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg" rel="attachment wp-att-2621"><img class=" td-modal-image wp-image-2621 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=640%2C400" alt="Doğunun Limanları romanı" width="640" height="400" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?w=700&amp;ssl=1 700w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=300%2C188&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=343%2C215&amp;ssl=1 343w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=326%2C205&amp;ssl=1 326w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Doğu’nun-Limanları.jpg?resize=163%2C102&amp;ssl=1 163w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2621" class="wp-caption-text">Doğunun Limanları romanı</figcaption></figure>
<p><em>Afrikalı Leo</em> ile Müslüman iken Hassan el-Wazzan olarak bilinen fakat sonunda Roma’da Hıristiyan olup Giovanni Leone de Medici adını alan bir kahramanın biyogrofik serüvenine tanık oluruz. Granada, Roma, Osmanlı diyarı, Afrika birbirine siner. Maalouf, Afrikalı Leo’da kendini bulmuştur sanki. Beyrut’tan çıkıp Paris’te yaşadığı hayat ister istemez hatırımıza Afrikalı Leo’yu getirir.</p>
<p>Aynı izlenim daha yoğun bir şekilde <em>Doğu’nun Limanları </em>romanında da sezilir. Bu sefer kahramanımız annesi Ermeni, babası Türk bir Osmanlı prensidir. Serüven Beyrut-Paris hattında geçer. Kahramanımız Paris’te hoş bir Yahudi kadınla evlenir.</p>
<p>Gerek sıraladığım eserlerinde, gerekse kalan diğer eserlerinde Maalouf’un, Doğu’yu ve Batı’yı işlemediği eseri yok gibidir. Sınırları bertaraf ederek kültürleri birbirine tanıtır, onun meylini buna, bunun meylini ona verir.</p>
<figure id="attachment_2622" aria-describedby="caption-attachment-2622" style="width: 191px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg" rel="attachment wp-att-2622"><img class=" td-modal-image wp-image-2622 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler-191x300.jpg?resize=191%2C300" alt="Ölümcül Kimlikler romanı" width="191" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg?resize=191%2C300&amp;ssl=1 191w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/03/Ölümcül-Kimlikler.jpg?w=204&amp;ssl=1 204w" sizes="(max-width: 191px) 100vw, 191px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2622" class="wp-caption-text">Ölümcül Kimlikler romanı</figcaption></figure>
<p>Maalouf’un romanlarının dışında kurgusuz bir şekilde görüşlerini en net çizdiği eseri <em>Ölümcül Kimlikler</em> adlı eseridir. Bu eserle  Maalouf, Doğu’nun ağırlıklı din olmak üzere, siyasî, dil ve kültür çekişmelerine değinir ve bundan duyduğu üzüntü her satırında sezilir. Doğup büyüdüğü ülkesi Lübnan dahil, savaşların bir gün olsun durmadığı bu coğrafyaya Paris’ten bakıp ‘’Oh olsun size!’’ umarsızlığına düşmez. Ki Hıristiyan kimliğiyle bugün artık Doğu’nun bir ‘’öteki’’si olduğu hâlde. <em>Beatrice&#8217;den Sonra Birinci Yüzyıl</em> romanında dikkat çektiği gibi; ‘’Ta 1000 yılına dayanan anlaşmazlıkları çözmek için 2000 yılının silahları kullanılıyor’’ bu coğrafyada.</p>
<p>Amin Maalouf eserlerini Fransızca yazıyor. Batı’nın en estetik diliyle anlattığı Doğu, O’nun sadece eserlerine meze ettiği bir konu değil, bilakis kendine görev bildiği bir dava. Bu, Doğu’yu allayıp pullayıp Batı’ya şirin göstermek değil. Bu, Batı’nın Doğu’yu anlaması için girişilen bir gayret. Yine Beatrice&#8217;den Sonra Birinci Yüzyıl romanından bir alıntıyla bitirelim yazıyı:</p>
<p>‘’Benim vatanımın bir kentler galaksisi olduğunu anlat onlara! Senin ve benim Doğu’nun ışığından doğduğumuzu ve Batı’nın bizim ışığımızla uyandığını anlat onlara! Bizim Doğumuzun her zaman karanlıklara gömülü olmadığını söyle! Onlara İskenderiye’yi, İzmir’i, Antakya’yı, Selanik’i, Krallar Vadisi’ni ve Ürdün’ü ve Fırat’ı anlat.’’</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/">Amin Maalouf Eserlerinde Doğu ve Batı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/amin-maalouf-eserlerinde-dogu-ve-bati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2618</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kuşlara Konser</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kuslara-konser/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kuslara-konser/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 05 Mar 2016 16:32:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Feqîyê Teyran]]></category>
		<category><![CDATA[İsfendiyar Şardağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2544</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bir ezgi öğrendim ki tüm kuşlar anlar. Islak bir ıslık ağzımda … Süleyman’da lisan olan ben de ıslıktır. Yine de muhasebe Feqîyê Teyran’ın çömeziyim … Buğday serper gibi etrafa bir ıslık bırakmışım. Hani başka yerden duyacak olsam ben de koşardım bu ses.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kuslara-konser/">Kuşlara Konser</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">Bir ezgi öğrendim ki</p>
<p style="text-align: center">tüm kuşlar anlar.</p>
<p style="text-align: center">Islak bir ıslık ağzımda</p>
<p style="text-align: center">…</p>
<p style="text-align: center">Süleyman’da lisan olan</p>
<p style="text-align: center">ben de ıslıktır.</p>
<p style="text-align: center">Yine de muhasebe</p>
<p style="text-align: center">Feqîyê Teyran’ın çömeziyim</p>
<p style="text-align: center">…</p>
<p style="text-align: center">Buğday serper gibi etrafa</p>
<p style="text-align: center">bir ıslık bırakmışım.</p>
<p style="text-align: center">Hani başka yerden duyacak olsam</p>
<p style="text-align: center">ben de koşardım bu ses.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kuslara-konser/">Kuşlara Konser</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kuslara-konser/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 27 Feb 2016 16:15:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[ekol]]></category>
		<category><![CDATA[fırka]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevilik]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[tekke edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2438</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, yeraltı şehirlerinde, dehlizlerde, mağaralarda  varlığını sürdürdü. Ta ki Roma İmparatoru I. Theodosius 391 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul edene dek. Dile kolay, 400 yıla yakın bir süre, Hıristiyanlık gizlenerek, takiyye yaparak ve katliam tehlikelerden kaçarak bugünlere gelebildi. Bugün dünya turizminin gözbebeklerinden olan Ürgüp, Göreme, Kapadokya gibi merkezler, Roma zulmünden kaçanların yarattığı yerlerdi çoğunlukla. Herneyse…</p>
<p>Hıristiyanlığın bu misyonuna benzer bir misyon Doğu –ya da İslam coğrafyasında- da sıklıkla denendi, uygulandı. Yaygın sünnî ekole muhalif olan, kendi dünya görüşleri ve inançları çerçevesinde bir hayatı tasavvur eden ve bu ideayla yaşamak isteyen günümüzün ‘’illegal partileri’’ diyebileceğimiz tarikatler, damgalanmış mezhepler, kendi kabuklarına çekildiler bu dönemde. Bu çekilme, silik bir çekilme değildi. Yer yer İsmaililer (Hasan Sabbah örneğinde olduğu gibi üzere) gibi kök söktüren, kimi yerlerde Bektaşiler gibi ta Balkanlara kadar yayılan, Baba İshak, Kalender Şah gibi isyana kalkışan biçimlerinde kendini gösterdi. Anadolu’daki tarikatların ezici çoğunluğu saltanat kavgasına girmeden, obur devletlere yeri geldikçe tavrını göstermekle birlikte, temelde insanı eksene alan bir niyet güdüyordu. Kendilerine bir yol belirlemişlerdi. O yoldan kendi menzillerine gitmenin derdindeydiler. Zaten tarikat de ‘’yol’’ demekti.</p>
<p>Fakat bu temel hat, Mevlânâ ve Mevlevilik özelinde pek uygulanmadı. Mevlevilik hiçbir zaman derdi olanların, yoksulların, zulümden kaçanların sığındığı bir liman olmadı. Çünkü Mevlânâ en baştan beri Selçuklu’nun desturunu alarak girişti ilim-irfan sevdasına. Özet mahiyetinde kısa bir bilgi verecek olursak; Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in Harzemşahlar hükümdarıyla girdiği anlaşmazlık sonucu Anadolu’ya gelirler. Erzincan ve Karaman’a bir süre yaşarlar. Sonrasında Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya yerleşirler. Kendilerine medreseler tahsis edilir. En üst mertebelerden ilgi-alaka görürler.</p>
<p>Esas itibariyle aristokrat bir aileden gelen Mevlânâ Selçuklu’nun bu davetinde bir abes görmez. Kurduğu Mevlevilik tarikatının kendisi de tarihi seyri içinde bugüne dek sönük de olsa gelmesini buna borçludur. Mevlevilik, önce Selçuklu’nun, ardından Osmanlı’nın himayesiyle kendine yer bulmuş, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından neredeyse tüm tekke, zaviye, dergâhlar yasaklanırken Mevlevilik’e pek dokunulmamıştır. Bu, Mevleviliğin bireyci yapısından ileri olsa gerek.</p>
<p>Yine de bir hususa dikkat çekmekte fayda var: Mevlânâ, yukarıda değindiğimiz ekollere, anlayışlara pek de yabancı biri değildir. O, babasından sonraki en büyük hocası olarak bilinen Melameti Şeyhi Seyyid Burhaneddin Muhakkak’tan dersler alır. Seyyid Burhaneddin ki ezoterik Batınî anlayışını benimsemiş, ihtimal ki Mevlânâ’yı da bu yönde eğitmiştir. Batınî fikriyatı, dünyanın temeline insanı alan, insanı yücelten bir fikriyattı. Her şeyin zahiri (açık) yanlarının dışında bir de batınî (gizli/içrek) yanlarının olduğunu düşünüyorlardı. Mühim olan batındı, zahir sadece kabuktu onların nazarında. Mevlânâ’nın  bunlardan da beslendiğini, fakat bunu temel şiar edinmek yerine, dönemin tüccar, esnaf, aristokrat kesimin rağbet ettiği bir ekole girişmesinin sebebini nerede aramak gerek?</p>
<p>Mevlânâ’dan sonra gelen ediplerin nazire niyetiyle söyledikleri ‘’Peygamber değil ama kitabı var’’ sözüne konu olan Mesnevi’ye bakalım biraz. Mesnevi, Mevlânâ’nın ne denli bireysel kaygılar güttüğünün, zamanının sorunlarına eğilmediğinin, davasının insan değil, aşk (ilahî aşk) olduğunun ispatı bir eser. Öyle ki Mevlânâ’ya isnat edilen ‘’Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok nice elbiseler gördüm içinde insan yok’’ sözünün de ona ait olmadığı bugün artık bazı çevreler tarafından tartışılıyor. Aynı yabancılık Mevlânâ’nın can dostu ,Şems’in Makâlât’ında da sezilir. İki eser birbirlerini tamamlarlar böylece. Bu iki dostun temel mevzusu edebî, dinî tartışmalardır. Halka çevirdikleri bir kulak yoktur. Schiller’in ‘’ Dünyanın çarkını döndüren aşk ve açlıktır.’’ Şeklinde hoş bir sözü vardır. Mevlânâ açlığa yabancıdır. O, aşkı arar. Kendinden önce gelen Yunus Emre’de olduğu gibi sistemleşmiş dine, Baba İshak gibi zulme karşı isyancılığa, kendinden sonra gelen Şeyh Bedreddin gibi yoksulları merkeze alan bir yaşam kurma kaygısı yoktur. Dünyanın ne hâli varsa görsün, dercesine aşkı konuşur. Ki o dönem Anadolu diken üstündedir bir yandan. Moğol saldırıları iyice artmıştır. Halk bu mezalimden düçar olmuştur. Fakat Mevlânâ genel olarak dert etmez bu kaygıları. Ama şunu der Mevlânâ Mesnevi’de ‘’Padişahların hırsı yüzbinlerce şehri viran etmiştir.’’ Bu yüzdem olsa gerek elini eteğini çekmiş bu davalardan, etliye sütlüye karışmamıştır. Bunun içindir ki ölümünden sonra Mevlevilik, iyice aristokrat kesimin müdavimi olduğu bir ‘’clup’’ olmuş, sema gösterileri de bu cluplerde içi boşaltılmış dans hâlini almıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2438</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yol Meramı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yol-merami/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yol-merami/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 18 Feb 2016 09:38:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2295</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bu suyu kuyudan getirdim sana, …bu suyu kuyudan …suyu kuyudan Söylerken zorlandım suyu, çekerken değil Çünkü hep çektim sana gelirken; Zembili çektim, suyu çektim, çileyi çektim. Testimden damlayan damlayı sakınmadım hiç. Onu çiğnediğim toprağa iade saydım. Bu yolları bilmezdim, şimdi öğrendim. ‘’Yollar en iyi yollarda bilinir’’ dedim. Çok şeyler dedim kendime sana gelirken. Ama kendimi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yol-merami/">Yol Meramı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Bu suyu kuyudan getirdim sana,</p>
<p style="text-align: center;">…bu suyu kuyudan</p>
<p style="text-align: center;">…suyu kuyudan</p>
<p style="text-align: center;">Söylerken zorlandım suyu, çekerken değil</p>
<p style="text-align: center;">Çünkü hep çektim sana gelirken;</p>
<p style="text-align: center;">Zembili çektim, suyu çektim, çileyi çektim.</p>
<p style="text-align: center;">Testimden damlayan damlayı sakınmadım hiç.</p>
<p style="text-align: center;">Onu çiğnediğim toprağa iade saydım.</p>
<p style="text-align: center;">Bu yolları bilmezdim, şimdi öğrendim.</p>
<p style="text-align: center;">‘’Yollar en iyi yollarda bilinir’’ dedim.</p>
<p style="text-align: center;">Çok şeyler dedim kendime sana gelirken.</p>
<p style="text-align: center;">Ama kendimi kendime getiremedim.</p>
<p style="text-align: center;">Senin şu kapında ne var bilemiyorum.</p>
<p style="text-align: center;">Kendimi hiç böylesine üryan göremedim.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yol-merami/">Yol Meramı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yol-merami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2295</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Soap Opera Örneği: ELİF</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 10 Feb 2016 21:23:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Elif]]></category>
		<category><![CDATA[Paulo Coelho]]></category>
		<category><![CDATA[pembe diziler]]></category>
		<category><![CDATA[sabun köpüğü]]></category>
		<category><![CDATA[sabun operası]]></category>
		<category><![CDATA[soap opera]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2167</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yazıya öncelikle biraz terimsel izahatla giriş yapmak sanırım faydalı olacaktır. Çünkü Elif romanı için ‘soap opera’ demem açıklamaya ihtiyaç duyuyor. Soap opera, Türkçe’ye ‘’sabun operası’’ şeklinde çevrilebilir. Tabii bu bir mecazî yakıştırmadır. Fakat mecaza mecaz eklendi ve sabun operası değil de ‘’sabun köpüğü’’ tabiri, Türkiye’deki pembe diziler için kullanılmaya başlandı. Pembe diziler, ilk olarak İtalya’da [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/">Bir Soap Opera Örneği: ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Yazıya öncelikle biraz terimsel izahatla giriş yapmak sanırım faydalı olacaktır. Çünkü <strong>Elif</strong> romanı için ‘<em>soap opera’</em> demem açıklamaya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Soap opera, Türkçe’ye ‘’sabun operası’’ şeklinde çevrilebilir. Tabii bu bir mecazî yakıştırmadır. Fakat mecaza mecaz eklendi ve sabun operası değil de ‘’sabun köpüğü’’ tabiri, Türkiye’deki pembe diziler için kullanılmaya başlandı.</p>
<p>Pembe diziler, ilk olarak İtalya’da hayat bulmuş, sonra Fransa’ya, oradan özellikle Latin Amerika ülkelerine sıçramış, Türkiye’de de bir dönem oldukça popüler olmuş, –ki hâlâ popüler- genelde düşük bütçeli, az mekânlı, basit olay örgüsüne sahip melodram yanı oldukça ağır dizilerdir. Öyle ki 90’lı yılların ortalarında Rosalinda’lar, Maria’lar, Manuela’lar fırtınalar estiriyor, adeta evlerin rutin misafirleri oluyorlardı. Melodram yanlarıyla ve göze hitap eden güzel kadın-yakışıklı erkek oyuncularıyla büyük izleyici kitleleri ediniyorlardı.</p>
<figure id="attachment_2168" aria-describedby="caption-attachment-2168" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg" rel="attachment wp-att-2168"><img class=" td-modal-image wp-image-2168 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?resize=640%2C362" alt="Brezilyalı olan Paulo Coelho, eserlerinde Latin Amerika çoğrafyasının durgunluğunu ve misitik havasını yansıtır." width="640" height="362" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Paulo-Coelho.jpg?resize=300%2C170&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2168" class="wp-caption-text">Brezilyalı olan Paulo Coelho, eserlerinde Latin Amerika çoğrafyasının durgunluğunu ve misitik havasını yansıtır.</figcaption></figure>
<p>Peki, bu soap opera dizileriyle <strong>Paulo Coelho</strong>’nun <strong>Elif</strong> romanı arasındaki ilişki nedir? İlişki oldukça derin. Çünkü Paulo Coelho’nun roman karakterleri ve edebî dili pembe dizilerin karakterleriyle ve örgüsüyle aynı kaynaktan besleniyor. Kendisi de bir Brezilyalı olan, eserlerinde o coğrafyayı işleyen, coğrafyanın o durgunluğunu, mistik havasını da vermekten geri durmuyor Coelho. Soap opera dizilerinde mistik hava, melodramla verilir. Ağır ağır akan müzik izleyicide bir dinginliğe, beyin yorgunluğunu boşaltmaya etki eder. İzleyici olayın örgüsünü takipte zorlanmaz, çünkü olay örgüsü zaten basittir. Paulo Coelho’nun genelde edebî dilinde, özünde ise Elif romanında olay örgüsü basit ve durağan olmakla kalmıyor, mistik hava da Asya gizemciliği ve Hıristiyan söylenceleriyle dolduruluyor. Gizemcilik zaten mistikliğin temel kaynağı, söylencenin/efsanenin kendisi de masalımsı bir tat veriyor, her masal zaten mistiktir. Mit/mitos masaldır, mitoslar zaten mistiktir. Coelho’nun romanlarında bunlar teferruatlı ele alınmaz maalesef, karakterler büyütülürken akış, örgü ve kurgu söndürülür. Böyle olunca da kitap ‘sabun köpüğü’ misali okunup bitince, tamamıyla bitmiş olur. Ne bir koku, ne de bir tat kalır sonraya.</p>
<p>Elif’teki Asya gizemciliği yukarıda da dikkati çektiğim üzere, derinlemesine ele alınmaz. Coelho salt olarak kişisel gelişim kitaplarında sıklıkla rastlanabilecek birkaç öğreti ve aforizmalardan kotarılmış sözlerle ve romandaki Şaman karakter üzerinden yapar bunu. Elif’teki temel unsur ve konu belki de budur: Yeni kitabının tanıtım ve imza törenleri için dünya turnesine çıkan bir yazarın, bu turnenin Sibirya ayağında önce kaldığı oteldeki Hilâl adında bir Türk kadınla tanışması, ardından menajeri aracılığıyla Şaman bir rahiple temasa girmesi… Hilâl, romandaki baş karakter olan yazarı önceki hayatlarında aslında tanışmış olduklarını ikna etmeye çalışır. Ardından baş karakterin Şaman rahibiyle tanışması, romanı bir reenkarnasyon ile Şamanizm etrafında gelişen Asya gizemciliği ile sınırlı kalıyor. Sonra da gelsin ‘’Enerjilerini harca ki dinç kalasın’’, ‘’Öfkeni dışarı atabilirsen tazelenirsin’’, ‘’Gözyaşları ruhun kanıdır’’ şeklindeki pohpohlamalar. Kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi gözüken bu cümleleri Coelho, Şamanik bir havada vermeye çalışıyor, bu da sırıtıyor hâliyle.</p>
<figure id="attachment_2170" aria-describedby="caption-attachment-2170" style="width: 193px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg" rel="attachment wp-att-2170"><img class=" td-modal-image wp-image-2170 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım-193x300.jpg?resize=193%2C300" alt="Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım" width="193" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg?resize=193%2C300&amp;ssl=1 193w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Piedra-Irmağının-Kıyısında-Oturdum-Ağladım.jpg?w=305&amp;ssl=1 305w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2170" class="wp-caption-text">Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım</figcaption></figure>
<p>Bu yavanlık Coelho’nun <strong>Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım</strong> romanında da görülür.  Bu romanda da Coelho dikkat çektiğim benzer şeyleri bu sefer münzevi bir hayat yaşayan kilise papazı aracılığıyla sürdürür. İçerikte bu sefer Şamanik öğretiler yerine Hıristiyan bir söylence/efsane vardır.  Coelho yalnız bir aktarıcıdır. Aktarıcı olmanın bir dezavantajı varsa, o da aktarandan ziyade aktarılan olayın kendisidir.</p>
<p>Elif romanını bitirdikten sonra da aklımızda sadece birkaç kısa vecize ve kendimize yakın bulacağımız Türk kızı Hilâl kalıyor. Onun dışındakiler sabun köpüğü misali bitip yok oluyor. Oysa bir kitap tekrar okunma ihtiyacı uyandırıyorsa iyi bir kitaptır. Bir film tekrar tekrar izlenip hâlâ bıkılmıyorsa iyi bir filmdir. Calvino’nun sözü meramımızı iyi anlatacaktır: Klasikler, insanların hiçbir zaman ‘’okuyorum’’ demedikleri, genellikle ‘’yeniden okuyorum’’ dedikleri kitaplardır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/">Bir Soap Opera Örneği: ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-soap-opera-ornegi-elif/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2167</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nazire</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/nazire/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/nazire/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 24 Jan 2016 12:34:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1888</guid>
				<description><![CDATA[<p>Duvar senlik olur mu oluyor işte O el o belde en çok duvar dibinde güzel Gerdanından akan ter değil kolye Nereye süzülür düşünmek ayıp Bir eşek geçer duvar dibinden mahzun mazlum Bir çıngırak boynunda ama kendine çalar Ağzı su’suzluktan çatlamış testi Su’suzluk en çok testide hüzün Sen yürü ayağın derman toprağa Yağmurlara çok var daha.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nazire/">Nazire</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Duvar senlik olur mu oluyor işte</p>
<p style="text-align: center;">O el o belde</p>
<p style="text-align: center;">en çok duvar dibinde güzel</p>
<p style="text-align: center;">Gerdanından akan ter değil kolye</p>
<p style="text-align: center;">Nereye süzülür düşünmek ayıp</p>
<p style="text-align: center;">Bir eşek geçer duvar dibinden mahzun mazlum</p>
<p style="text-align: center;">Bir çıngırak boynunda ama kendine çalar</p>
<p style="text-align: center;">Ağzı su’suzluktan çatlamış testi</p>
<p style="text-align: center;">Su’suzluk en çok testide hüzün</p>
<p style="text-align: center;">Sen yürü ayağın derman toprağa</p>
<p style="text-align: center;">Yağmurlara çok var daha.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nazire/">Nazire</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/nazire/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1888</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 07:37:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Agatha Christie]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ümit]]></category>
		<category><![CDATA[Edgar Allan Poe]]></category>
		<category><![CDATA[John le Carré]]></category>
		<category><![CDATA[Kar Kokusu]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel Vazquez Montal-ban]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye roman]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Dashiell Hammett]]></category>
		<category><![CDATA[TKP]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Komünist Partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1787</guid>
				<description><![CDATA[<p>Polisiye türü, dünyada yazarı bol, fakat Türkiye&#8217;de bir elin parmağını geçmeyen yazara sahiptir. Oysa ki polisiye roman altyapısının ve malzemesinin bolca bulunduğu bir ülke Türkiye. Bazı edebiyat eleştirmenleri polisiye romanın geç-kapitalist dönemin bir sonucu olduğunu, toplumun bu maruz kalmışlığının etkisiyle kendini var ettiğini savunur. Yani özünde polisiye roman, bir kapitalizm yaratımıdır. Oysa polisiye türünün konu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/">Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Polisiye türü, dünyada yazarı bol, fakat Türkiye&#8217;de bir elin parmağını geçmeyen yazara sahiptir. Oysa ki polisiye roman altyapısının ve malzemesinin bolca bulunduğu bir ülke Türkiye. Bazı edebiyat eleştirmenleri polisiye romanın geç-kapitalist dönemin bir sonucu olduğunu, toplumun bu maruz kalmışlığının etkisiyle kendini var ettiğini savunur. Yani özünde polisiye roman, bir kapitalizm yaratımıdır. Oysa polisiye türünün konu aldığı cinayet olgusu, ilk insana kadar gider.</p>
<p>Bir tür olarak polisiye roman, yükselişini bu minvalde sürdürse de, içerik olarak zıt bir rota çizdi kendine sıklıkla. Polisiye türünün dünyaca ünlü temsilcileri Edgar Allan Poe, Agatha Christie, Samuel Dashiell Hammett, Manuel Vazquez Montal-ban ve John le Carré gibi yazarlar toplumu sorgulamayı da ihmal etmediler.</p>
<p>Ahmet Ümit, &#8221;polisiye&#8221; deyince Türkiye&#8217;de ilk akla gelen isim şüphesiz. Yazdığı onlarca eserle -sonuncu dahil 24- sahip olduğu bu haklı ünvan, onun polisiye türüne adeta gönül vermiş bir yazar olduğunu tescil ve teyit ediyor.</p>
<figure id="attachment_1788" aria-describedby="caption-attachment-1788" style="width: 199px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/ahmet-umit.gif" rel="attachment wp-att-1788"><img class=" td-modal-image wp-image-1788 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/ahmet-umit-199x300.gif?resize=199%2C300" alt="Ahmet Ümit, Türkiye'nin en çok bilinen ve okunan polisiye roman yazarıdır." width="199" height="300" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1788" class="wp-caption-text">Ahmet Ümit, Türkiye&#8217;nin en çok bilinen ve okunan polisiye roman yazarıdır.</figcaption></figure>
<p><strong>Ahmet Ümit</strong></p>
<p>Yalnız gayet tabiidir ki, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi, her roman da aynı lezzete ve başarıya sahip değil. Ahmet Ümit&#8217;in Kar Kokusu romanı bunlardan biri.</p>
<p>Kar Kokusu, Ahmet Ümit&#8217;in 1998 yılında yazdığı şiir ve öykü kitaplarını saymazsak 3. romanı.</p>
<p>Yazın hayatının bu üçüncü romanı olması sebebiyle, Ümit&#8217;in polisiye roman dilinin henüz tam olarak oturmadığını, bir polisiye romanda olması gereken merak ve gerilimden oldukça yoksun olduğunu söylemek mümkün. Bu yoksunluk, Kar Kokusu romanının her noktasında seziliyor.</p>
<p>Kar Kokusu, Moskova&#8217;da teorik eğitim veren bir okulda ders görmeye giden TKP&#8217;li (Türkiye Komünist Partisi) gruptan birinin öldürülmesini konu alır. Okul sadece TKP&#8217;lilere değil, dünyanın her noktasından eğitim almaya gelen devrimcilere eğitim verir. Amaç bir bakıma ideoloji pazarlamaktır. Burada eğitim gören gençler, daha sonra ülkelerine gidip gördükleri teorik eğitimi faalde uygulamaya çalışırlar. Tabii illegal bir şekilde.. Çoğu kendi ülkelerinde aranan gençlerdir. Bu yüzden Moskova&#8217;daki bu okul, Türk istihbaratı tarafından da takiptedir. Cinayetin ardından, Sovyet istihbaratı KGB soruşturmayı yürütür. Diğer yandan TKP de kendi bünyesinde bu cinayeti kimin işleyebileceğini araştırır. İlk etapta okuyucuların aklına birden çok fikir gelebilir. Yazar, bunu değerlendirip gerilim ve merak duygusunu olabildiğince arttırabilir. Cinayeti kim işledi? TKP grubundan biri mi? Yoksa diğer ülkelerden eğitim almaya gelen başka bir devrimci mi? KGB mi? Ya da Moskova&#8217;ya kadar gidip TKP&#8217;li gurubu takip eden MİT mi? Görüldüğü gibi malzeme bol, soru bol, merak unsuru bol. Bir polisiye roman için her şey var. Üstüne üstlük, yazarımız Ahmet Ümit&#8217;in bu konuya olabildiğince aşinalığı da var. Zira Ahmet Ümit&#8217;in kendisi de gençlik yıllarında illegal sol örgütlerde bulunmuş, hatta bu örgütün teşvikiyle Sovyet Rusya&#8217;ya sanat eğitimi almaya gitmiştir. Bir bakıma Kar Kokusu Ahmet Ümit&#8217;in o yıllarının bir yaratımıdır. Olayın bizzat içinden biri olarak yazmıştır.</p>
<figure id="attachment_1789" aria-describedby="caption-attachment-1789" style="width: 180px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png" rel="attachment wp-att-1789"><img class=" td-modal-image wp-image-1789 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu-180x300.png?resize=180%2C300" alt="Ahmet Ümit &quot;Kar Kokusu&quot;" width="180" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png?resize=180%2C300&amp;ssl=1 180w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/kar-kokudu.png?w=285&amp;ssl=1 285w" sizes="(max-width: 180px) 100vw, 180px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1789" class="wp-caption-text">Ahmet Ümit &#8220;Kar Kokusu&#8221;</figcaption></figure>
<p><strong>Ahmet Ümit – Kar Kokusu</strong></p>
<p>Tüm bu avantajlı noktalar ne yazık ki romanın içine düzenli serpilmemiş. Ahmet Ümit Kar Kokusu&#8217;nda TKP&#8217;li grubun yapısını, artık çökmekte olan Sovyet rejimini eleştirel bir dilde yansıtıyor. KGB&#8217;nin yabancı devrimcilere üstten bakışını, devrimin ilk yıllarındaki o muazzam heyecandan artık yoksun olduklarını görürüz. Fakat bir polisiye romanda okuyucu bunlardan çok olayın örgüsüne bakar. Hissettiği gerilime kulak verir, aldığı zevk onunla ölçülür zira. Oysa Kar Kokusu&#8217;nda katil direkt &#8221;Ben buradayım!&#8221; der. Katilin &#8221;ben buradayım&#8221; demesi polisiye romanlarda yazarın bir taktiği olarak görülebilir bazen. Yazar böyle yaparak komiseri/amiri sınar. Fakat Kar Kokusu&#8217;nda bunu göremeyiz. Sorguya alınan TKP&#8217;li devrimcilerin verdiği ifadelerle katili ufak bir akıl yürütmesiyle hemen tanırız.</p>
<p>Bir polisiye roman okuru için hüsran sayılabilir bu durum. Çünkü polisiye roman okuru cinayeti kendi de cinayet büro ekibinden biriymişcesine yürütmek ister. İhtimalleri kendi kafasında tartar, amirin gözünden kaçan detayları düşünür, hasılı yazarın attığı bütün yemleri heybesinde toplar. Bunu edebî bir tat alarak yaparken yazarın oyunu bozmasına, yemleri yekten ortaya serpiştirmesine kızar. Kar Kokusu da olan da budur. Yazar katili gizlemekte yetersiz kalır.</p>
<p>Olay örgüsü olarak vasat, fakat betimlemeler ve kokuşmaya yüz tutan Sovyet Rusya&#8217;sına getirilen eleştirilerle başarılı sayılabilecek Kar Kokusu romanı, Ahmet Ümit&#8217;in yazın hayatı için bir istisna olarak görülmeli şüphesiz. Bu, Ahmet Ümit&#8217;in yetkin polisiye kaleminin kaidesine halel getirmez.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/">Sonunu Bildiğim Romana &#8221;Polisiye&#8221; Demem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sonunu-bildigim-romana-polisiye-demem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1787</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Beyân</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/beyan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/beyan/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 09:45:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1479</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#160; Beyân Bülbülün öttüğü oysa; Her dem bir arz û hal &#160; Diyordum ki derdim yeşil mi yeşil, ayaklarımsa uymaz bu asfalta &#160; Ama lalenin heybeti lalezarda hep -ki sonra ellerde suyu çekilmiş bir sap- &#160; Kırılsın bu çit, bend, kemend. Kendi eli kendinedir insanın.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/beyan/">Beyân</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Beyân</strong></p>
<p>Bülbülün öttüğü oysa;</p>
<p>Her dem bir arz û hal</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyordum ki derdim yeşil mi yeşil,</p>
<p>ayaklarımsa uymaz bu asfalta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ama lalenin heybeti lalezarda hep</p>
<p>-ki sonra ellerde suyu çekilmiş bir sap-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kırılsın bu çit, bend, kemend.</p>
<p>Kendi eli kendinedir insanın.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/beyan/">Beyân</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/beyan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1479</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnci Küpeli Kız’ın Kulakları</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/inci-kupeli-kizin-kulaklari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/inci-kupeli-kizin-kulaklari/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 23 Dec 2015 11:00:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[İnci Küpeli Kız]]></category>
		<category><![CDATA[Johannes Vermeer]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzeyin Mona Lisası]]></category>
		<category><![CDATA[ressam]]></category>
		<category><![CDATA[Vermeer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1365</guid>
				<description><![CDATA[<p>‘’Tarihin asıl kahramanları, hiç bilinmeyenlerdir.’’  der Dostoyevski, binlerce yıllık bir özet geçercesine.  Hükümdarların ihtiraslarına kurban gitmiş nice künyesiz askerler, dereyi geçenlerin kaymaması için iri taşları çıkaranlar, ya da dereden rahat geçsinler deyü o taşları oraya bırakanlar, ve hatta sanatçılarına ‘’konu mankeni’’ olmuş nice kadınlar, erkekler.. Kimilerinin rehberi niyetti, kimilerinin şöhret, kimilerinin felaket… İnci Küpeli Kız… [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/inci-kupeli-kizin-kulaklari/">İnci Küpeli Kız’ın Kulakları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em>‘’Tarihin asıl kahramanları, hiç bilinmeyenlerdir.’’  </em>der Dostoyevski, binlerce yıllık bir özet geçercesine.  Hükümdarların ihtiraslarına kurban gitmiş nice künyesiz askerler, dereyi geçenlerin kaymaması için iri taşları çıkaranlar, ya da dereden rahat geçsinler deyü o taşları oraya bırakanlar, ve hatta sanatçılarına ‘’konu mankeni’’ olmuş nice kadınlar, erkekler.. Kimilerinin rehberi niyetti, kimilerinin şöhret, kimilerinin felaket…</p>
<p>İnci Küpeli Kız… Nam-ı diğer, yine İnci Küpeli Kız. Hep ama hep İnci Küpeli kız. Zira isimsizler hep ‘şey’lerle, ‘eşya’larla ve teşbihlerle anılır. Ne <em>Mona Lisa</em> gibi bir adı, ne de efsanevî  <em>Jan Dark</em> gibi şanı vardı. Döneminin çoğu resimlerine zıt bir yönde, erotikten yoksun, bir manastır talebesini andıran kız. <em>Venüs</em>’ün anadan üryan hâlinden, Mona Lisa’nın bir tepeyi andıran gerdanından,  Jan Dark’ın elbiseyi yırtarcasına dışarı salınan göğüslerinden eser yoktur onda. Yalnız çocuksuluğunu andıran bir kırmızı boya dudaklarında, ve küpenin bir kanca misali tutunduğu kulak memesi.</p>
<figure id="attachment_1367" aria-describedby="caption-attachment-1367" style="width: 229px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/image002.jpg" rel="attachment wp-att-1367"><img class=" td-modal-image wp-image-1367 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/image002-229x300.jpg?resize=229%2C300" alt="Johannes Vermeer" width="229" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/image002.jpg?resize=229%2C300&amp;ssl=1 229w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/image002.jpg?w=236&amp;ssl=1 236w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1367" class="wp-caption-text">Johannes Vermeer</figcaption></figure>
<p>Yüzyıllar sonra &#8220;<em>Kuzeyin Mona Lisa</em>sı&#8221; olarak tanıtıldı sonra. Hollandalı Mona Lisa. İsimsizlerin kaderidir bu. Hep gölgelerin altında hayat bulurlar, fakat bilinen gölgelerin kendisi olur.</p>
<p>Yaratıcısı, ressam <em>Johannes Vermeer</em> çoğu tablosuna olduğu gibi, ona da bir tarih vermedi. İnci Küpeli Kız’ın bir yaşı bile yok. Sadece şunu biliyoruz; tablonun kendisi bir dönem bakımsızlıktan deforme olmuş. Hafif çatlamalar, kabarmalar&#8230; Bu bile soldurmamış İnci Küpeli Kız’ın gül cemâlini.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/inci-kupeli-kizin-kulaklari/">İnci Küpeli Kız’ın Kulakları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/inci-kupeli-kizin-kulaklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1365</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Babanın Ayrıksı Evladı: CAN YÜCEL</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-babanin-ayriksi-evladi-can-yucel/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-babanin-ayriksi-evladi-can-yucel/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 09 Dec 2015 07:48:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[baba ve devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Can Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Ali Yücel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1074</guid>
				<description><![CDATA[<p>Baba; dünya sol literatürün dilinde ‘’iktidar/devlet’’ tanımının bir nüvesi, bir yaratımıdır. Babalık, evdeki iktidardır, reisliktir. Baba, bu rolünü erkek olmasından kazanır. O erktir, zira erkektir. Bu sebeple dünyayı kasıp kavuran 68 gençlik hareketlerinin karakteristik özelliklerinden biri de babaya/devlete/iktidara olan itiraz ve protestoydu. Yalnız analistler Türkiye için aynı şeyi söylemeyeceklerdi maalesef. Şu farka dikkat çekildi hep [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-babanin-ayriksi-evladi-can-yucel/">Bir Babanın Ayrıksı Evladı: CAN YÜCEL</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Baba; dünya sol literatürün dilinde ‘’iktidar/devlet’’ tanımının bir nüvesi, bir yaratımıdır. Babalık, evdeki iktidardır, reisliktir. Baba, bu rolünü erkek olmasından kazanır. O erktir, zira erkektir. Bu sebeple dünyayı kasıp kavuran 68 gençlik hareketlerinin karakteristik özelliklerinden biri de babaya/devlete/iktidara olan itiraz ve protestoydu. Yalnız analistler Türkiye için aynı şeyi söylemeyeceklerdi maalesef. Şu farka dikkat çekildi hep Türkiye 68 hareketi için: Kendini babaya ispat etmek.</p>
<p>Babaya itiraz ve babaya <em>‘’ben varım’’</em> demenin ayrımı&#8230; İtiraz hakkı varlığı ispatla mükelleftir. İspat etmek, kendini kabullendirmektir. Türkiye 68 hareketi dünya hareketlerinden bu yönüyle biraz geriden gelirken, söylemi ve varlığıyla bir emsal doğdu edebiyata. O hem öz babaya, hem devlet babaya ayrıksıydı: Can Yücel</p>
<figure id="attachment_1077" aria-describedby="caption-attachment-1077" style="width: 250px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/hasan-ali-yucel.jpg" rel="attachment wp-att-1077"><img class=" td-modal-image wp-image-1077 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/hasan-ali-yucel.jpg?resize=250%2C250" alt="Hasan Ali Yücel" width="250" height="250" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/hasan-ali-yucel.jpg?w=250&amp;ssl=1 250w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/hasan-ali-yucel.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1077" class="wp-caption-text">Hasan Ali Yücel</figcaption></figure>
<p>Can Yücel; Maarif (Millî Eğitim) bakanı Hasan Âli Yücel’in oğlu. Can Yücel’in düşüncede babasıyla düştüğü ayrıksı fark, devlete düştüğü ayrıksılığın da nişanesiydi. Zira Hasan Âli Yücel ideolojisiyle Cumhuriyet Türkiye’sinin bir prototipiydi. Fakat ne çare.. Rûmî’nin deyimiyle ‘’öz çocuğunu yiyen bir dev anadır dünya.’’ Can Yücel babasının savunucusu/gönüllüsü olduğu devlet baba tarafından uzun yıllar mahpusta kaldı.</p>
<p>Muhakkak onları ortak paydada tutan baba-evlad ilişkisi hep girift kalmış, bunu da büyük bir sorun olarak görmemişlerdi. Fakat Can Yücel geldiği aristokrat/devletçi gelenekten de kendini sıyırmasını bilmiş ve kendi deyimiyle <em>“Dionysos kavmindenim, yani yaşama sevinci veren bir Anadoluluyum’’</em>sözünün ispatlayıcısı olmuştu. O’nun hapisliği, sürgünlüğü devlet-babayla giriştiği sapak yollardan, ayrıksı kişiliğinden, Anadolu’nun bağrından yetişmişçesine argolarından, küfürlerinden gelir. O<em>, ‘’hurûc-u alessultan’’</em>dır. O munis bir nazır oğlu olmaktansa, kalemiyle kizir oğlu olmuştur.</p>
<p>Oğul Can Yücel ile baba Hasan Âli Yücel yazın ve yaşam dünyalarında iki ayrı kutuptu. Baba Yücel eylemleriyle sistem/devlet babanın varlığını yaşatırken, oğul Yücel bu babanın soğuk nefesini hep ensesinde hissediyordu. <em>Ak koyunun kara kuzusu olmuştu.</em></p>
<figure id="attachment_1078" aria-describedby="caption-attachment-1078" style="width: 208px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/pazartesi-konusmalari.jpg" rel="attachment wp-att-1078"><img class=" td-modal-image wp-image-1078 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/pazartesi-konusmalari-208x300.jpg?resize=208%2C300" alt="Hasan Ali Yücel &quot;Pazartesi Konuşmaları&quot;" width="208" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/pazartesi-konusmalari.jpg?resize=208%2C300&amp;ssl=1 208w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/pazartesi-konusmalari.jpg?w=310&amp;ssl=1 310w" sizes="(max-width: 208px) 100vw, 208px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1078" class="wp-caption-text">Hasan Ali Yücel &#8220;Pazartesi Konuşmaları&#8221;</figcaption></figure>
<p>Hasan Âli Yücel makalelerinden oluşan <em>Pazartesi Konuşmaları</em> adlı eserinde <em>‘’Varsın Arabcalı, Farsçalı sözlerden ayrılmak istemeyen üç beş tiryaki Osmanlıca ile (haşr) olsun. Biz Sadabad bahçelerinden arta kalmış bülbüllerin sesini değil. yaşamak isteyen bir yığının dilek haykırışını duymak, can kulağımızı onun bağrı üstüne koymak istiyoruz.’’ </em>derken Can Yücel <em>Gezintiler</em> adlı şiir kitabında <em>‘’Fuzulî’den okuyorum / İranlı barmen anlamıyor.’’</em> diyerek içerleniyordu. Yine baba Hasan Âli Yücel aynı adlı eserinde <em>‘’Öz Türkçeyi varsın üç beş eskici anlamasın, anlamak istemesin. Biz milyonluk ulusla konuşmak, onunla anlaşmak istiyoruz. Ona &#8220;Uyan, iyi yaşa. Eski Türk ataların gibi güçlü, kuvvetli ol.’’</em> şeklinde telkinlerde bulunurken, ayrıksı evlad Can Yücel aynı adlı eserinde <em>‘’Kurmanci ne tuhaf /Bunca mutsuzluğun içinden umum /Bir nedircik yavrusu baş veriyor döşünde..’’ </em>diyordu.</p>
<p>Baba ile oğul arasındaki bu çekişmenin özünde en hafif olanıdır bu restleşme.</p>
<p>Can Yücel’in İbrahim Ethem misali tahtı/tacı terk eyleyip yazın hayatında ayrı bir soluk araması ileride kendi doğuşunun habercisi olacaktı. Sancılı bir doğuş fakat.. Mahpusluk, tütünden sararmış bıyık, sürgünlük, rakı sofraları… Metaforik izahatı yapılabilecek tüm bu çeşitlilikler Can Yücel şahsında bir anti-baba tutum olarak var oluyordu.<br />
Tabii ‘’Baba’’yı terk etmek babanın gücünden de azade olmak demekti. Türkiye gibi askerî vesayetlerin etkisinin hissedildiği ülkelerde politika yapıyor olmak ve hele ki bunu ülkenin körpe zamanlarına denk gelirken yapmak, şüphesiz çok güçlü bir konum ve olanak verir. Hasan Âli Yücel böylesi bir ortamda  cumhuriyet tarihi boyunca en uzun süreli bakanlık yapanların başında geliyor. Böylesi bir politik çevrenin atmosferi altında büyüyen Can Yücel’in <em>‘’Refah güzel bir çiçekse eğer / N’aapayım hiç kokmuyor’’</em> demesi, yahut benzer bir şekilde <em>‘’Gurbet el kadar somun / Ye ye bitmiyor’’</em> demesi ciddi bir refleksin belirtisi. Can Yücel’i böylesine yoğuran ne olmuştur?</p>
<figure id="attachment_1076" aria-describedby="caption-attachment-1076" style="width: 171px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/can-yucel-gezintiler.jpg" rel="attachment wp-att-1076"><img class=" td-modal-image wp-image-1076 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/can-yucel-gezintiler.jpg?resize=171%2C249" alt="Can Yücel &quot;Gezintiler&quot;" width="171" height="249" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1076" class="wp-caption-text">Can Yücel &#8220;Gezintiler&#8221;</figcaption></figure>
<p>Ünlü şair <em>Enis Akın,</em> <em>heves dergisi</em>ne verdiği bir röportajda ‘’Nazım Hikmet cezaevine girmeseydi <em>‘’Bugün Pazar / Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar’’</em> demezdi. Deseydi de beni ilgilendirmezdi.’’ der. Bizim için açıklayıcı bir örnek olması itibariyle önemli. Hasıl-ı kelâm kendisini ‘’özgürlük uğruna hapis yatan bir ozan’’ olarak özetleyen Can Yücel de kaleminin mürekkebini cezaevlerine Çukurova’ya, Toroslar’a, tütün ekicilerin tarlalarına bandırdı. Kâh şair grev gözcüsü oldu O, kâh başka bir  toplumsal mecrada.</p>
<p>Kitleler tarafından benimsenen neredeyse her dizesi bir kabullenmezliğin, itirazın belirtisiydi. Şu dizesi onu olabildiğince özetliyordu: <em>‘’Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.’’</em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-babanin-ayriksi-evladi-can-yucel/">Bir Babanın Ayrıksı Evladı: CAN YÜCEL</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-babanin-ayriksi-evladi-can-yucel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1074</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
