<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Şahin İmğa &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/sahinimga/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 08:14:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Bisiklet</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bisiklet/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bisiklet/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 11 Jul 2016 08:30:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4381</guid>
				<description><![CDATA[<p>“O bisiklet ya tüm çocuklara alınmalı ya da hiç kimse bisiklete binmemeliydi…” Karne zamanı bütün çocuklar için hayallerle gerçeklerin savaştığı bir dönem olmuştur bizim gibi arka mahalle çocukları için. Hepimizin hayalleri kırmızı mavi ya da beyaz bisikletlerle süslenirdi. Ama hep karnesi iyi olan çocuklara değil, babasının durumu iyi olanlara alınırdı o bisiklet. Biz ise iyi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bisiklet/">Bisiklet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>“O bisiklet ya tüm çocuklara alınmalı ya da hiç kimse bisiklete binmemeliydi…”</strong></p>
<p>Karne zamanı bütün çocuklar için hayallerle gerçeklerin savaştığı bir dönem olmuştur bizim gibi arka mahalle çocukları için. Hepimizin hayalleri kırmızı mavi ya da beyaz bisikletlerle süslenirdi. Ama hep karnesi iyi olan çocuklara değil, babasının durumu iyi olanlara alınırdı o bisiklet. Biz ise iyi kalpli arkadaşlarımızın bisikletine binebilmek için kaldırımda tur sırasını bekleyenlerden olduk hep.</p>
<p>Murat bizim yan sınıfta okuyordu. Dersleri pek de iyi sayılmazdı. En azından benim derslerim Murat’ın derslerinden daha iyiydi. Paralı bir futbol okuluna gidiyor, gıcır gıcır spor ayakkabılar giyiyordu. Resim defterini bir birinden güzel renkli boyalarla süslüyor, Tombo marka kalem ucu kullanıyordu.  Daha da kötüsü -evet bu durum benim için dünyanın en büyük kötülüğüydü- Yasemin benimle değil Murat’la arkadaşlık kuruyordu.</p>
<p>Ve sonunda okul bitmişti. Karneler dağıtıldığında Murat ağlıyor bense gülüyordum. Onunkinden çok daha iyi bir karnem vardı. Ama o gün Yasemin Murat’ı teselli etmeye çalışıyordu. Benimse başarımı bile kutlamamıştı. Elimde kırmızı kurdaleli karnemle eve gittiğimde ağlamaklı yüzümü gören annem karnemin kötü olduğunu düşünüp &#8220;seneye daha çok çalışır düzeltirsin bexga mın üzülme&#8221; diyerek teselli etmeye çalıştı. Yazık ki annemin okuma yazması olmadığı için karne bakmasına rağmen tüm derslerimin pekiyi olduğunu anlamadı. Bende açıklama yapma gücünü bulamadım kendimde. Akşam babam annemle konuşmuş olmalı ki karnemi isterken yüzü asıktı babamın. Karneme baktıktan sonra güzü güldü. &#8220;E hani zayıfın vardı. Aferin benim aslanıma&#8221; diyerek kucakladı beni.</p>
<p>Çocuklara alınan karne hediyeleri tam bir haksızlık olarak kaldı hatırımda. O bisiklet ya tüm çocuklara alınmalı ya da hiç kimse bisiklete binmemeliydi, benim için.</p>
<p>Karnesinde zayıfı olan bir çocuk mahalledeki diğer çocukları başına toplayıp son model bisikletiyle hava atarken, yabancısı olduğum bir dilde okutulan tüm derslerden pekiyi alan ben kavgacı bir serseri olduysam bunun sorumlusu inşaat işçisi babam değildi hiçbir zaman için.</p>
<p>Var olmaya çalışan bir çocuğun yaşadığı bu ikilemin toplumsal savaşlarında sebebi olduğunu çok zaman sonra öğrendim. Neyse…</p>
<p>O gün bisiklet isteyemedim babamdan. İstesem alırdı belki ama bisiklet pahalı bir oyuncak olmalıydı. Babamı para kazanmak için inşaatta üstü başı çamur içinde gördüğüm günden sonra ondan bir şey istemeye gönlüm razı olmadı. Bir kaç gün sonra Murat babasının aldığı son model bisikletini göstermek için çocukları etrafına toplamıştı arka sokakta. Bende gittim tabi ki. Kıpkırmızı bir bisikletti. Simsiyah tekerleklerine daha hiç çamur bulaşmamıştı bile. Çelik jantlarının parıltısı güneş vurdukça gözümü alıyordu. Pezevenk yememiş içmemiş bisikleti alır almaz hava atmak için toplamıştı çocukları başına. Hepimiz hayran hayran bakarken içimizden biri ilk turu isteme cesaretini göstermiş ama Murat, &#8220;olmaz olum daha yeni aldım kırarsınız, vermem&#8221; diyerek ret etmişti tabi. Diğerleri &#8220;hadi be olum bir tur lan&#8221; diye ısrar ederken ben &#8220;baban sana niye aldı bu bisikleti? Karnen iyi değildi ki senin&#8221; diye yaktım içimin patlamak için yer arayan büyük öfkesini.</p>
<p>Murat &#8220;sana ne lan piç&#8221; diye çıkışınca artık içimde anlam arayan şiddet ateşi meşru bir zemin kazanmış oldu. &#8220;Ne küfrediyon lan! Sensin piç&#8221; diyerek ittim Murat’ı. Murat bisikletle birlikte yere düşünce bisikleti olmayan diğer çocuklarda beni gaza getirmek için tezahüratlarıyla el çırpmaya başladılar. Evet, artık bisikleti olmayan tüm çocukların desteğini arkama almıştım. İçime gittikçe büyüyen bir coşku doğmuştu. Ve bisikleti olmayan tüm o çocuklar için bir kez daha atladım henüz yerden kalkamayan Murat’ın üzerine. Biz yerde boğuşurken bisiklet çamura düşmüştü. Sonunda kavgayı gören bizden büyük diğer çocuklar araya girip bizi ayırınca yerden kalkan Murat bir fırsatını bulup bisikletin ön tekeriyle göğsüme vurup evine kaçtı. Biz de abisine yakalanmamak için kendi sokağımıza kaçtık. Göğsümde kocaman yeni alınmış bir bisiklet tekeri iziyle evin önüne geldim soluk soluğa. Arkamı döndüğümde tek başıma olduğumu gördüm. Biraz önce Murat’ı dövmem için beni gaza getiren benim gibi bisikleti olmayan diğer çocukların hiç biri yoktu yanımda. Murat’ın abisinden korktukları için evlerine kaçmışlardı. Tişörtümün yırtığından ve üzerimdeki tekerlek izinden kavga ettiğim belli oluyordu. Bu yüzden eve girmeye cesaret edemedim. Biraz sonra Murat, bisikleti ve abisi çıkageldi. Murat’ın abisi Murat’a bakıp &#8220;bu mu&#8221; gibisinden bir şeyler söyleyerek beni işaret etti. O gün orda çok tatlı bir dayak yedim. Suratıma inen tokatların bir bedel olduğunu bilmiyordum ve orda beni yalnız bırakıp kaçan diğer çocukların bu davranışlarını büyüdüklerinde de tekrar edeceklerini de bilmiyordum. Acı duyuyordum ama pişman değildim, Çünkü haklıydım.</p>
<p>Artık eve dönmek zorundaydım. Hissettiğim gurur yüzüme yansımıştı. Babama durumu anlatınca beni haklı bulacaktı. Hatta belki o da gidip Murat’ın babasıyla kavga edecekti.  O halde eve girdim. Babam evdeydi. Beni o halde görünce ne olduğunu anlatmama izin bile vermeden bir tokatta ondan yedim. İşte bu çok acımıştı.</p>
<p>Hayatımın ilk haklı kavgası ilk bedeli ve ilk acı tokadıydı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bisiklet/">Bisiklet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bisiklet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4381</post-id>	</item>
		<item>
		<title>YOLCU</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yolcu/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yolcu/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 20 Jun 2016 05:33:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4105</guid>
				<description><![CDATA[<p> “Öyle ya. Bize umut düşmana korku ve haber bültenlerine ölüm fotoğrafları gerek” Her yolcunun bir rotası olmalı yola düşmeyi tercih edenler için tabi.  Ben rotası olmayanlardanım. Bu yüzden otoban şeritlerini takip ederim. Elbet bir yere götüren her yolun üzerinde onu takip eden uzun şeritleri vardır. Beton asfaltın üzerinde genelde beyaz bazen sarı. Rotası olmayan yolcunun [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yolcu/">YOLCU</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em> “Öyle ya. Bize umut düşmana korku ve haber bültenlerine ölüm fotoğrafları gerek”<strong><br />
</strong></em></p>
<p>Her yolcunun bir rotası olmalı yola düşmeyi tercih edenler için tabi.  Ben rotası olmayanlardanım. Bu yüzden otoban şeritlerini takip ederim. Elbet bir yere götüren her yolun üzerinde onu takip eden uzun şeritleri vardır. Beton asfaltın üzerinde genelde beyaz bazen sarı. Rotası olmayan yolcunun pusulası onlar, şaşmaz. Şeritleri takip edin, Tanrıyı değil.</p>
<p>Yolu uzun olanlardanım ben. Güneşin en tepede olduğu anda sığınacak tek bir gölgenin olmadığı yollar. Tek umudunuzun ufuktaki tepenin ardında bir benzinliğin olduğu yollar. Ufukta beklediğiniz kaç tepenin ardı boştur? Bunu sayamadığınız yollar.  Dakikalar, saatler, günler…</p>
<p>İşte Kızılay Meydanı. Biraz ilerde Cemal Gürsel Caddesi. Taksim Meydanı. Siyasal Bilgiler ve Kurtuluş Parkı. Arkadaşlar orada. Kazanlar dolusu çorba kaynatmıştır şimdi Berna. Ah Berna!</p>
<p>Yolu uzun olanlardanım. Acele edin soğumasın çaylar. Beyler akşam 8 de Dil Tarihte unutmayın. Öyle ya. Bize umut düşmana korku ve haber bültenlerine ölüm fotoğrafları gerek. Gölge gerek arkadaşlar güneş çok tepede ve ufukta sadece küçük bir tepe.</p>
<p>Tanrıya hesap soranlardanım. “Gel hele gel. İlahi adalet bunun neresinde”. Genelde haksız olduğu halde tartışmayı o kazanır. Yola çıkmadıysam ben de kalkıp pencereyi açarım. Pencereden belime kadar sarkarak tansiyonum düşüne kadar sigara içerim. Sonra üzerimdeki kıyafetlerden kurtulur, anam beni nasıl doğurduysa acıya, öyle dolaşırım evin içinde. Sonra büyük ihtimal televizyonda cüklerine kamış takan yerlilerin anlatıldığı bir belgesel vardır. Memeleri dizlerine kadar sarkan bir kadın bütün çıplaklığıyla medeniyetinize sokayım dercesine güler kameraya. Anasının oturmasına gerek kalmadan memesinden süt emen küçük kara çocuğun mutluluğunu gördükçe çileden çıkıp ana bacı söverim önce kapitalizme sonra oğlu olan Tanrıya.</p>
<p>“Kim sikti lan ruhumu”. Acıktım. Dolapta ne zamandan kaldığını bilmediğim bir günah olacaktı. Biraz da baharat koymalı, bu adar acı yetmez. Ağzına sıçmalıyım bu ruhun. Kaç zaman oldu bedeni ruhundan çıkalı. Tanrıya sormalı. İlahi Adalet bunun neresinde ey Tanrı! Ondan başka kimse bilemez bunu en azından bedeni ortada olsaydı.</p>
<p>Tanrım! Kaç zaman oldu acaba, Adem cennetin ortasına sıçalı?</p>
<p>Peki kimin piçi bu geri zekalı ruh sancısı.</p>
<p>Dedim ya yüksek sesle konuşurum ben. “Bir zamanlar kendimi bulunmaz bir Hint kumaşı zannederdim” diye bağırırım. Ne zaman bağıra çağıra şiir okusam aniden Tanrı çıkar karşıma. “Sus geri zekalı Adem” diye çıkışır. Uzaklara kaçasım gelir benim de tıpkı Adem gibi. Çünkü Tanrı muhatabım değildir benim. Çözümü uzaklarda ararım. Sorgulama şansı tanımam kendime. Evrenin tüm çelişkilerini sırtlar düşerim yollara. Kenar çizgileri vardır yollarımın. Otoban şeritleri de denir hani. Uzun ya da uzak. Beton asfaltın üzerinde sarı, çoğu zaman beyaz…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yolcu/">YOLCU</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yolcu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4105</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sıradan Bir Rüstem</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/siradan-bir-rustem/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/siradan-bir-rustem/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 31 May 2016 09:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3836</guid>
				<description><![CDATA[<p>Başkalarına sesimi duyurmaktan vazgeçeli çok zaman oldu. Neyse derin mevzular bunlar, sonra konuşuruz. Cebimden bir sigara çıkardım. Ama çakmağı bulamadım, düşmüş olmalı. Karşıdan geçen iki gençten ateş istedim. Birinin elinde kovayla fırça vardı. Diğerinin yükü daha ağırdı. “Abi iyi misin, ne oldu sana böyle?” diye sordular. Sahi bana ne olmuştu… *** Yine aynı mekana gittim ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/siradan-bir-rustem/">Sıradan Bir Rüstem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Başkalarına sesimi duyurmaktan vazgeçeli çok zaman oldu. </strong></p>
<p><strong>Neyse derin mevzular bunlar, sonra konuşuruz.</strong></p>
<p>Cebimden bir sigara çıkardım. Ama çakmağı bulamadım, düşmüş olmalı. Karşıdan geçen iki gençten ateş istedim. Birinin elinde kovayla fırça vardı. Diğerinin yükü daha ağırdı. “Abi iyi misin, ne oldu sana böyle?” diye sordular.</p>
<p>Sahi bana ne olmuştu…</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yine aynı mekana gittim ve aynı masaya oturdum. Rüzgar vardı. Sigaramı yakmak için ateşin  üzerine eğilip siper oldum. Sonra garson elinde 50 lik efesle gelip selam verdi. Bardağın kenarlarından köpük akıyordu. “sakin ol şampiyon, bu kadar köpürecek ne var” diye çıkıştım bardağa. Sonra güldüm. Bardak gülmedi. Neyse dedim “belli ki sen de bu gün havanda değilsin”. Çantamdan okumalık bir şeyler çıkardım. Yanağımı sağ avucumun içine alıp, vücudumu masanın üzerine diktiğim dirseğime emanet edip okumaya başladım. Hava serin fakat sertti. Hafif bir rüzgar bile vardı. Hani güzel kızların saçlarını savurmaya yetecek kadar. Geceye doğru kalkıp evimin yolunu tuttum.</p>
<p>Sarhoş Değilim ben! Bir birayla sarhoş olur mu insan? Üstelik yarısına kadar su konmuş bir bira. Neyse ki hala net bir çizgiyi koruyacak kadar aklım yerinde. Kendi kendime söylenerek çıktım İstiklalden. Meydana vardım. Karşısında durdum. Ve avazım çıktığı kadar bağırdım, “yine girdim lan sanaaaa” diye. Tabii benden başka kimse duymadı beni. Her zaman ki gibi yani. Başkalarına sesimi duyurmaktan vazgeçeli çok zaman oldu. Neyse derin mevzular bunlar, sonra konuşuruz.</p>
<p>Hemen herkes bilir İstiklalden meydana çıkarken sol tarafta çiçekçiler olur, onların yanında da polisler. Nasıl olur diye sormayın, hayat işte her şey oluyor. Çiçekçilerin önünden geçip Şişli’ye doğru yürüdüm. Karşıya geçecektim. Yeşil ışık yanınca durdum. (Allah herkese nasip etsin). Yani aslında kırmızı demem gerekiyor. Çünkü o sıra araçlar için yeşil bizim için kırmızı yanıyordu. İşte ikisinin ortasında sarı yanar bazen. Güzel olur üçünü de aynı anda yanarken görmesi. Bu arada ben ne ara kurallara bu kadar uyar oldum? Neyse, karşıdan bir kız geliyordu. Rüzgarı arkasına almış, hızlı hızlı yürüyordu. Yolun ortasında durdum. Tam yanımdan geçerken kafasını kaldırdı. Rüzgarın içinde yolun ortasında göz göze geldik bir an. Sonra hemen kaçırmadı gözlerini. Uzun uzun bakıştık. Yüzüne savrulan saçlarını eliyle kontrol altına almaya çalışıyordu. Evet dedim, boşuna değil rüzgarın bu havası. Çok durmadı tabi, gitti.</p>
<p>Sadece adını öğrenme ihtimali için bile değmez mi bütün gece soğukta yürümeye. Değer elbet. Ardından uzun uzun bakılacak kadar güzel, hakkında şiirleri yazılacak kadar kadın. Ama dedim ve durdum. Ama… Hayatıma giren bütün cümlelerin sonundaki bağlaç. Karşısına çıkmalı mıyım acaba? “Affedersiniz. Biraz önce hani kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçerken, yani tabi ki aslında yeşil yanıyordu yani yayalar için yeşil…” Off !! Yok daha neler!!</p>
<p>Tamam. “Affedersiniz. Merhaba. Biraz önce meydanda yani. Karşıdan karşıya geçerken. Hani yolun tam ortasında karşılaşmıştık. O an tanışamadık, fırsat olmadı tabi kırmızı ışık yandığı için yani esasen yeşil demem lazım yaya olduğumuz için !!!!” Allah kahretsin!! Olmuyor!</p>
<p>Hem yalnızlığıma yeni bir anlam katmaktan başka ne işe yarayacak ki bu çaba? Durdum. “Ama” dedim yine. Ama değer, çünkü yalnızlığın dahi bir anlamı olmalı, yanılıyor muyum?</p>
<p>Arkasından yürüsem mi acaba? Belki kendini bilmez bir serseri rahatsız eder, bende o serseriyle haddini bildiririm. O serseriden farkım nedir benim? Tabi ki ben kendini bilen bir serseriyim. Evet, ben onu kurtarırım, o korkudan koluma sarılır. Sarılmaya da bilir!</p>
<p>Dahası benden de korkup kaçabilir.  Kaçmaya da bilir. Sokaklar tehlikeli. Benim de yolumun üstü. Bak sen şu işe!  Ama benim yollarım daha tehlikeli. ‘Ama’ dedim yine. Yine de kendisini evine bırakabilirim. Ya kabul etmezse? Olsun ben ısrar ederim. Belki kahve içmeye bile davet eder. Ama ben bir içimlik kahvelerin adamı değilim. “Yine de bu nazik teklif in için teşekkür ederim, belki daha sonra”.  Sonra karşılıklı olarak telefon numaralarımızı paylaşırız. Evine girer ve bütün gece beni düşünür. Güzel şeyler bunlar. Böylece ya yalnızlık dışında bir şey daha anlam kazanmış olur ya da acı bir yalnızlığın sessizliği duyulur.</p>
<p>Sonunda kendimle olan savaşımı kazandım ve kızı bir serseri rahatsız edinceye kadar takip etmeye karar verdim. Onu kurtaracak ve kahramanı olacaktım. Adımlarımı hızlandırdım. Aramızdaki mesafeyi koruyarak yürümeye devam ettim. Önce bir ara sokaklara girdi. Hah işte tam gasp yapmalık bir sokak. Birazdan mutlaka bir tinerci elinde bıçakla ortaya çıkar. Ama yok. Sokakta ikimizden başka kimse yok. Memleket hırsız, arsız, tecavüzcü, katil dolu ama ortalıkta kimse yok. Nerede bunlar! Ya tamam polis bile razıyım ama kimse yok. Adımlarını hızlandırmaya başladı. Normal olmayan bir durum vardı. Arada arkasına bakıp koşmaya başladı. Arkasından kovalayan bir tehlike varmış ta kurtulmaya çalışıyor gibiydi. Kaybetmemek için bende peşinden koşmaya başladım.</p>
<p>Tam caddeye çıkmıştık ki, İki kişi önüme atlayıp, “ne kovalıyon lan kızı” diye üzerime çullandı. Zarar vermek ne cüret kendisini korumaya çalıştığımı anlatmanın bir anlamı olur mu şimdi? Olmaz dedim. Hatta daha çok vurmaları için ana bacı sövmeye başladım. Sonunda toplamsal görevlerini yerine getirmekten yorulup bıraktılar beni. Kolay iş değil tabi. Adamlar beni orada bırakıp giderlerken ben hala arkalarından küfür ederek üzerlerine yürüyordum. Sonunda dayak yemekten yorulunca vazgeçtim. Meydana çıktım tekrar. Döndüm şöyle bir baktım. “Yine girdim lan sana” diye bağırdım. Ama bu sefer gerçekten bağırdım. Sonra sessizce, “yine ağzıma sıçtın” dedim. Ama bunu kimse duymadı.</p>
<p>Cebimden bir sigara çıkardım. Ama çakmağı bulamadım, düşmüş olmalı. Karşıdan geçen iki gençten ateş istedim. Elinde kovayla fırça taşıyan çakmak verdi. Diğerinin yükü daha ağırdı.  “Abi iyi misin, ne oldu sana böyle?” diye sordular. Bir yandan konuşup bir yandan elimle çakmağa siper yaptım, “Önemli bir şey değil iyiyim. Şurada iki dallama kızın birini rahatsız etti”.  Rüzgar hızlanmıştı, çakmak yanmadı. Rüzgara arkamı döndüm, kafamı omuzlarımın arasına gömüp ateşledim çakmağı. “Ben de daldım bunlara. İkiye tek olunca biraz sopa yedik tabi ama kızı kurtardım”. Gençlerin işi vardı belli ki. “Helal sana abi” deyip gittiler. Ciddiye almamışlardı, hemen sonra gülüşlerini duydum. Arkalarından baktım bir süre. Yürümeye devam ettim. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Nerdeyse ayılmıştım bile. Derken biraz önümde muntazam aralıklarla yanıp sönen mavi ve kırmızı ışıklar belirdi. Ardından bir takım bağrışmalar duymaya başladım. Yolum değiştirmek için arkamı dönmek istesem de kontrol edemediğin o duygu beni ışıkların ve seslerin çıktığı o sokağa doğru itti.</p>
<p>Sokağa girdiğimde iki tane ekip otosu  hemen yanımdan geçerek hızla uzaklaştı. Öndeki araçta genç bir kızı serserilerin elinden kurtardığım için beni tebrik eden iki genç, arkadaki araçta dayak yeme pahasına serserilerden koruduğum o kız vardı. Kızla ikinci kez göz göze geldik. Arkalarında kırık bir kova, ıslak bir fırça ve duvarlardan sökülmüş yırtık afiş parçaları kalmıştı.</p>
<p>Sigaramdan derin bir nefes daha çektim içime. Sanki sigaramın ucundaki ateş ne kadar çok parlarsa gece o kadar çabuk bitecekmiş gibiydi. Bir kez daha çektim, sonra rüzgara bıraktım içimdeki bütün dumanı. Al dedim, götür içimde ne varsa.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/siradan-bir-rustem/">Sıradan Bir Rüstem</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/siradan-bir-rustem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3836</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Çiçek Çok Umut</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-cicek-cok-umut/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-cicek-cok-umut/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 24 Dec 2015 15:46:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1382</guid>
				<description><![CDATA[<p>“Hayal kırıklıklarım beynimin kıyısına vuruyor.” Bu sabah 5 dk daha uykusunu uzun tuttum, dışarı çıkma kararımı vermeden önce. Sonra kalktım yataktan. Dağınık bıraktığım yatağa baktım, aynı yataktı. Sonra aynı tuvalette boşalttım bağırsaklarımı, tuvaletten banyoya geçen adımlarım aynıydı ve aynada baktığım surat, o da aynıydı. Çok değil 26 yıldır hayata bakan bir çift gözün altında büyük [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-cicek-cok-umut/">Bir Çiçek Çok Umut</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Hayal kırıklıklarım beynimin kıyısına vuruyor.”</strong><br />
Bu sabah 5 dk daha uykusunu uzun tuttum, dışarı çıkma kararımı vermeden önce. Sonra kalktım yataktan. Dağınık bıraktığım yatağa baktım, aynı yataktı. Sonra aynı tuvalette boşalttım bağırsaklarımı, tuvaletten banyoya geçen adımlarım aynıydı ve aynada baktığım surat, o da aynıydı.</p>
<p>Çok değil 26 yıldır hayata bakan bir çift gözün altında büyük ve kemerli bir burun, üst dudağı kapatan geçmişin tek hatırası kalın bir bıyık ve resmin tamamında yuvarlak bir surat&#8230; 26 yılın sonunda ortaya çıkan sonuç bu kadar değil elbet. Ağızdan çıkan her sözcüğün altında yatan yalanı yakalama çabası, güvenin yalnızca Vedat Türkali kitaplarında bir temadan ibaret olduğu inancı ve geçmişe duyulan anlamsız özlemlerle attım kendimi sokağa. Üzerimdeki parkanın ve ayağımda ki postalların her han bir polis kontrolüne yakalanmam için yeterli bir sebep olabileceğini umursamayalı uzun zaman oldu.</p>
<p>Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası ve malum Ankara&#8217;nın Aralık soğukları&#8230; Uzun süre yürüdüm hiç bir şey düşünmemeye çalışarak. Yüzüme vuran aralık rüzgarı o kadar soğuktu ki, dışarı üflediğim kaçak sigaranın dumanı üşüyordu. Üzerindeki yapraklardan soyunmuş çıplak ağaçlar gibi hissettim kendimi.</p>
<p>Evlerin pencerelerine baktım yürürken. Ne kadar çok hayat var birbirinden başka ve habersiz. Anason kokan sofralardaki kadehler bile yalancı birbirlerine.</p>
<p>Ben kafamı kaldırmış en üst kattaki hayallerin pencerelerine bakarken bir anda küçük bir kız çocuğu elinde bir mendille önüme atladı. Azıcık boyu ve mecburiyetine küfreden Türkçesiyle “mendil alır mısın abi” dedi soğuktan pembeleşmiş yanakları titreyerek. Cebimdeki son parayı da ona verdim. Çiçeği uzattı. Çiçeği aldım ve “benden sana küçük bir hediye” diyerek tekrar ona uzattım. Sımsıcak gülerek aldı çiçeği. O gülünce, daha önce hiç çiçek almamış bir çiçek satıcısının heyecanı sardı içimi. “Keşke” dedim adımlarım döverken kaldırım taşlarını, “keşke bir çiçek yetebilseydi küçük esmer bir kızın bakışlarındaki korkuyu ve umutsuzluğu bir an olsun değiştirmeye.” Ardımda küçük bir çiçek satıcısı bırakarak yürümeye devam ettim.</p>
<p>Yolda yürürken hiç bir şey düşünmedim. Evlerin pencerelerine baktım. Kırmızı ışıkta beklerken de hiçbir şey düşünmedim. Okula gidemediği halde “okul harçlığım için abi” diyerek çiçek satmaya çalışan, küçük esmer bir kıza çiçek verirken de öyle yaptım.</p>
<p>Bir süre öylece dolaştım caddede. Yalan!  Hiç bir şey düşünmeden yürüyemiyor insan. O iş öyle olmuyor işte. Düşünmek istemediğin ne varsa bir anda giriveriyor insanın içine. Böyle olur olmaz her şey aynı anda her taraftan…</p>
<p>Beynimin içi iki ülke arasına gerilmiş dikenli bir tel gibi.  Hani böyle Orta Doğu&#8217;dan kaçmış binlerce mülteci beynime girmiş gibi. Hayal kırıklıklarım beynimin kıyısına vuruyor, nasıl olduğunu anlatmaya sözcükler cesaret edemiyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-cicek-cok-umut/">Bir Çiçek Çok Umut</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-cicek-cok-umut/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1382</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nevzat &#8211; 2</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/nevzat-2/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/nevzat-2/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 02 Dec 2015 20:40:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat öyküsü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1041</guid>
				<description><![CDATA[<p>Saat epeyce geç olmuştu. &#8220;Artık yavaş yavaş siktir olup gideyim&#8221; diye geçirdi aklından. Masadan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. O anda eski günleri geldi aklına. Bu kadar çok içtiği zamanlar mutlaka koluna girip yardım eden bir arkadaşı olurdu yanında. Çok uzun zaman önce unuttuğu garip hisler sardı bir anda içini. Eli masanın köşesinde, kıçı sandalyeden [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nevzat-2/">Nevzat &#8211; 2</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Saat epeyce geç olmuştu. &#8220;Artık yavaş yavaş siktir olup gideyim&#8221; diye geçirdi aklından. Masadan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. O anda eski günleri geldi aklına. Bu kadar çok içtiği zamanlar mutlaka koluna girip yardım eden bir arkadaşı olurdu yanında. Çok uzun zaman önce unuttuğu garip hisler sardı bir anda içini. Eli masanın köşesinde, kıçı sandalyeden yukarda öylece durdu ve etrafına baktı bir süre. &#8220;Oysa şimdi, şu anda, hiç kimse yok&#8221; dedi sessizce. Ne zaman gitmişlerdi ki? Neden onu burada bırakmışlardı? Gözleri dolmuş, dudakları ve masaya dayadığı eli titremeye başlamıştı. Titreyen kolu daha fazla dayanamadı, olduğu yere düştü. Hala ayık kalan 2 garson yardım etmek için eğildi, ama Nevzat ağzına gelen en yaratıcı küfürlerle kendisine yaklaşan garsona beceriksizce saldırdı. Yardım edemeyeceklerini anlayan garsonlar Nevzat&#8217;ı etkisiz hale getirip, dışarı atmak için üzerine çullandılar. Nevzat, garsonların üzerine çullanmasıyla kendini yere atıp bağırmaya ve slogan atmaya başladı. &#8220;Bırakın lan faşist köpekler! İiinsanlııııkoonuuruuuişkeenceeyyiiiyeeneeceek!!!  Neye uğradıklarını şaşıran garsonlar daha fazla dayanamayıp Nevzat&#8217;ı kucakladıkları gibi kaldırıma fırlattılar. Nevzat bir süre daha yerde bağırmaya devam etti. Bir an sustu, bacaklarını karnında topladı ve midesinde ne varsa bir anda dışarı attı. Tüm vücudu titremeye başladı, bir yandan üşüyor diğer yandan da kocaman bir ateşin içine atılmışçasına yanıyordu.<br />
Annesi koltuk altına koyduğu termometreyi kontrol ederken bir eliyle de Nevzat&#8217;ın saçlarını okşuyor. Sonra çorba getirmek için mutfağa gidiyor. Nevzat annesini beklerken bir anda odaya kar maskeli polisler dalıyor. Ellerindeki silahlarla vurmaya başlıyorlar ve zorla götürmeye çalışıyorlar. Nevzat, annesine bağırdıkça sesi kendi içinde yankılanıyor ama dışarı çıkamıyor. Karanlık, izbe bir bodrum katında buluyor kendini. Etrafına toplanan ve hiç durmadan kahkaha atan adamlardan biri, elindeki itfaiye hortumunu açıyor ve Nevzat&#8217;ın çıplak vücuduna buz gibi su tazyik ediyor.<br />
Nevzat yattığı kaldırımın üzerinde ağzını kocaman açarak bağıra bağıra ağlamaya başlamıştı. &#8220;Anne… Anneeee… Nerdesin? Çok soğuk. Üşüyorum anne. Niye üstümü örtmüyosun annee&#8230;&#8221;</p>
<p>Nevzat o gecenin sabahında aylardır uyuyormuşçasına uyandı. Uzun zamandır böylesi güzel ve rahat uyumadığını düşündü. Hemen kalkmak istemedi. Biraz daha sarılmak istedi, dizlerinde uyuduğu kadına. Ama rahatsız etmekten de çekindiği için usulca kalktı. Biraz da izledikten sonra keyifle esnedi. Sidik torbasını boşaltmak için tuvalete gitti. Ellerini bol köpükle yıkadıktan sonra mutfağa yöneldi. Çay suyu koydu. Dolaptan kahvaltılık bir şeyler çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Biraz otlu peynir, kurumuş ekmek, geceden demli Keban barajına bağlı ketılda ısıtılmış illegal çay ve tabi ki BİM&#8217;den kamulaştırılmış zeytinin son taneleri. Durup şöyle bir baktı kahvaltıya.  Sofradaki tek yasal ürün ekmekti. &#8220;O da bayat&#8221; dedi düşünceli.  Yo annesine yakışır bir kahvaltı değildi bu. Hemen üzerine paltosunu geçirip markete koştu. Market arabasını olabildiğince hızlı doldurdu. Sucuk, yumurta, &#8220;peynirin en iyisi, en tazesi&#8221; dedi. Sonra &#8220;Ne demek aslan sütü yok&#8221; diye çıkıştı reyon personeline. Aslan sütünü alamamış olmanın stresiyle eve döndü. İçeriye seslendi. &#8220;Günaydın anne!&#8221; Elindeki poşetleri masaya bıraktı. Ve yirmi dakika sonra masada muhteşem bir kahvaltı hazırdı. Salona döndü, &#8220;annecim kahvaltı hazır&#8221; dedi ve bir an durup düşündü. &#8220;Tabi ya, haklısın. Hemen geliyorum&#8221; dedi. Mutfağa döndü. Kahvaltıyı büyük bir tepsinin içine koyup salona getirdi.<br />
Haberleri arkası dönük kulak veren Nevzat sinirle kapattı televizyonu.</p>
<p>Arkasında açık kalan televizyonun sesi geliyordu. &#8220;Ah şu gündüz kuşağı programları&#8221; dedi sitemle. &#8220;kapatayım istersen, ben de izlediğimden değil valla. Sen geldin ya artık açmam. Ama sen izlemek istersen açarım. Neyse seversin sen, açık kalsın, ama sesini kısayım biraz&#8221; dedi. Televizyonun sesini kısarken gülmüştü.</p>
<p>Derken kapı zili çaldı. &#8220;Kim bu densiz&#8221; merakıyla kapıya yöneldi. Gelen okuldan arkadaşı Ahbap&#8217;tı. Ahbap zayıf ve çelimsiz vücudunun üzerinde emanet duran kafasını öne eğmiş ve her an yuvalarından fırlayacakmış gibi bakan gözlerini Nevzatın yüzüne dikmişti. Merak ve sitem karşımı bir ses tonuyla, &#8220;Nerdesin abi sen ya! Öldük meraktan. Çekil kenara&#8221;! Dedi. Nevzatı kenara iterek içeri girerdi. Nevzat ise şaşkın ve boş bakışlarıyla arkadaşını izledi. Bir yandan da &#8220;bu çocuk nasıl yaşıyor&#8221; diye düşünmekten kendini alamadı. Arkadaşını ne zaman görse bu soru geliyordu aklına.  Bir de Ahbap&#8217;ın bıyıklarına şaşırıyordu Nevzat. Küçücük suratının ortasında, dudağının üzerinden fırlamışçasına dökülen ve oldukça bakımlı bir kıl topluluğu. &#8220;Kaç günde uzuyor acaba&#8221; diye düşündü. Hemen sonra arkadaşının sitemli sorularına cevap verdi;</p>
<ul>
<li>Günlerdir mi!</li>
<li>Kafamı buluyorsun lan birde. Hıyar.</li>
<li>Neyin var senin, gözlerinin altı mosmor, rengin bembeyaz? Hasta mısın? Niye haber vermiyorsun? İnsan bir haber vermez mi ya? Bu ne sorumsuzluk? Açmasaydın kapıyı polise gidecektim buradan. Merak ettik, bu çocuk nerde kaç gündür diye!</li>
</ul>
<p>Ahbap, ardı ardına ve aslında cevap beklemediği soruları sorduktan sonra, Nevzatın iyi olduğunu gördüğü için biraz olsun sakinleşmişti. Kapıdan salona doğru uzanan 2 metrelik holü yürürken artık sakinleşen, hatta esprili bir havaya bile bürünen ses tonuyla, &#8220;Kanka haberin var mı la, Yüksel deki Oturan Kadın vardı ya, çalın&#8230;”</p>
<p>Solona giren arkadaşı gördüğü manzara karşısında cümlesini bile tamamlayamadan büyük bir şaşkınlıkla dona kaldı. Salonun tam ortasında, kanepede oturan bir kadın heykeli vardı. Dehşet içinde ve soran gözlerle Nevzata baktı. Gözlerinde korku ve merak vardı. Nevzat heyecanla, &#8220;Ah, özür dilerim. Tanıştırmayı unuttum. Annem&#8221; dedi kanepenin üzerinde oturan, sırtında bir battaniye önünde bir kahvaltı masası duran kadın heykelini göstererek. Sonra arkadaşını annesine tanıştırmak için Ahbap’ı işaret ederek, &#8220;Annecim bu Ahbap. Okuldan arkadaşım. Psikoloji son sınıf öğrencisi. Kendisi de benim gibi okula afla geri dönüş yapmış. Biz de okulda tanıştık.&#8221; dedi. Tekrar arkadaşına dönerek, &#8220;dostum otursana, çay koyayım sana da, rahatına bak olur mu?&#8221; dedi. Ahbap korkudan bembeyaz olmuş suratına;</p>
<ul>
<li>Nevzat sen iyi misin kardeşim, he? Bu heykelin burada ne işi var?</li>
</ul>
<p>Nevzat sinirli ama sinirlerine hakim olmaya çalışan bir edayla;</p>
<ul>
<li>Annem den mi bahsediyorsun?</li>
</ul>
<p>Arkadaşı titreyen sesiyle;</p>
<ul>
<li>Nevzat annen öldü senin.</li>
</ul>
<p>Nevzat sert bir ifadeyle;</p>
<ul>
<li>Terbiyesizleşme Ahbap. Kadının yanında ne biçim konuşuyorsun. Saygısızlık yapmanın alemi yok. Bu şekilde konuşamazsın!</li>
</ul>
<p>Ahbap heykeli işaret ederek;</p>
<ul>
<li>Nevzat bu bir heykel, annen değil. Bu dün gece yüksel caddesinden çalınan heykel. Onu sen çalmışsın Nevzat!</li>
</ul>
<p>Nevzat öfkeyle arkadaşının üzerine yürüyerek;</p>
<ul>
<li>Yeter! Bu şekilde konuşmana izin veremem. Haddi bil!</li>
</ul>
<p>Nevzat&#8217;ın, üzerine geldiğini gören Ahbap eline geçirdiği vazoyla kendisini savunmaya çalışırken bir yandan da yalvaran bir sesle Nevzat&#8217;a durmasını söyledi;</p>
<ul>
<li>Nevzat kendine gel ne olur. Ben arkadaşınım senin. Tamam. Sakin ol ne olur.</li>
</ul>
<p>Nevzat öfke krizine girmişti. Ahbap’ın yakasından tutup sırtını sertçe duvara vurdu ve sıkıştırdı.</p>
<ul>
<li>Arkadaş mı! Sen mi! Bana arkadaşlığın tanımını yapsana. Senin lügatında arkadaşlığın tanımı ne! Ha! Karşılıklı çıkarların giderildiği toplumsal rol mü? Topluma, &#8216;ben bir arkadaşım&#8217; diyebildiğin için mi, ha! Bunun için mi senin arkadaşınım! Yoksa kendini mutlu etmek için samimiyetimi kullanmana izin verdiğim için mi? Yoksa sana her şeyi çok daha iyi yapabildiğin biri olduğunu, hissettirdiğim için mi? Senin gevezeliklerini dinleyip egonu tatmin etmene izin verdiğim için mi! Söylesene pezevenk! Anneme taş diyebilme cüretini sana şu çıkarcı arkadaşlığın mı veriyor ha!</li>
</ul>
<p>Nevzat, Ahbap&#8217;ın gırtlağına sarılıp tüm gücüyle sıkmaya başladı. Ahbap elindeki vazoyla Nevzat&#8217;ın kafasına vurdu, ama Nevzat Ahbap&#8217;tan çok daha kuvvetli olduğu için, alnında küçük bir yara açmaktan başka bir zarar veremedi. Ahbap bir süre sonra direncini yitirdi. Gırtlağına sarıldığı arkadaşının nefes almadığını fark eden Nevzat ellerini Gevşetti ve Ahbap hareketsizce yere yığıldı. Nevzat ise hemen yanındaki sandalyeye yığılırcasına oturdu ve bir sigara yaktı. Bir kaç dakika sonra kapı zili çaldı. Panikle arkadaşının cansız bedenini, heykelin oturduğu kanepenin arkasına sakladı. Sakin olmak için kendini telkin etti ve kapıya yöneldi. Yarı sitemli söylenerek kapı deliğinden baktığında ağzındaki sigarayı düşürecek kadar dehşete kapıldı.</p>
<p>Kapıda zile basan Ahbap’tı. Panikle solona koşup kanepenin arkasını kontrol etti, ama kanepenin arkası boştu. Salona gelişi güzel baktı, ama salonda kanepede oturan heykelden başka kimse yoktu. Bir an olduğu yerde kalakaldı. Elleri titremeye, alın damarları kabarmaya başladı. Kapıda ki, zile ısrarla basmaya devam ediyordu. Kendisini kontrol etmeye çalıştı. Salonun ortasındaki heykele baktı. Biraz olsun sakinleşince gidip kapıyı açtı.<br />
Evet, gelen, sıska vücudunun üzerinde, yarısı bıyık olan bir surat taşıyan Ahbap’tan başkası değildi.</p>
<p>Ahbap, Nevzatı kapıda görür görmez kriz geçirdiğini fark etti;<br />
&#8211; Nevzat, abi iyi misin!</p>
<p>Nevzat, titreyen elleri ve kıpkırmızı olmuş alın damarlarıyla bir şeyler anlatmaya çalıştıysa da başaramadı.  Ahbap, Nevzata sarılarak içeri girdi;</p>
<ul>
<li>Tamam dostum, tamam sakin ol. İlaçlarını almadın, değil mi yine? Neyse tamam, geç içeri, geç otur önce bir.</li>
</ul>
<p>Ahbap, kolunda Nevzat la salona girince gördüğü manzara karşısında neye uğradığını şaşırdı. Kanepenin üzerinde, sırtında battaniye, önünde kahvaltı sofrası olan yaşlı bir kadın heykeli vardı. İç tarafta ise çalışma masasının üzerinde ve etrafında, ortalığa saçılmış bir kağıt yığını vardı. Gördükleri karşısında şaşkına dönen Ahbap, merak, şaşkınlık, acıma ve hatta suçluluk hislerinin tamamını yansıtan bir ses tonuyla &#8220;Nevzat, sen?&#8221; diyebildi sadece Nevzat’a daha sıkı sarılırken.</p>
<p>Hemen onu odasına götürdü. Yatağına uzattı. İlaçlarını bulmak için, panik yapmayan profesyonel bir aceleyle çekmecelerini karıştırdı. Çok geçmeden ilaçları buldu. Su almak için mutfağa koştu. Salonun kapısında durdu ve kanepede oturan heykele baktı. Öylece duruyordu. Hiçbir şeyden haberi yoktu. İlacını içen Nevzat sakinleşmişti. Derin bir uykuya daldı.  Nevzat uykuya dalınca Ahbap, salona döndü. Televizyonda akşam haberleri başlamıştı, belli belirsiz duyulan ses; &#8220;Ankara Kızılay&#8217;da bulunan ünlü Oturan Kadın Heykeli çalındı. Bu sabah işyerlerini açan bölge esnafı, Oturan Kadın Heykelinin yerinde olmadığını görünce polise haber verdi. Olaya bir anlam veremeyen vatandaşlar, hırsızın derhal yakalanmasını istedi&#8221; diyordu. Ahbap, haberi izledikten sonra televizyonu kapattı. Ve bir süre heykele baktı. Gözlerine, yaşlılığını yansıtan yüz çizgilerine baktı. Sonra Yerde duran kağıtları karıştırdı. Daktilodaki kağıdı çıkardı. Okumaya başladı. Şöyle yazıyordu kağıtta;</p>
<p>&#8220;Önce ki gece, bardan karga tulumba dışarı atılan Nevzat, yattığı yerden yağmurun şiddetiyle uyandı. Ama hala kendine gelememişti. Hala ağlıyor, yürümekte zorlanıyordu. Sokakta ondan başka kimsecikler yoktu. Biraz daha yürüdükten sonra yolun kenarında, bankta oturan kadını gördü. Gitti yanına oturdu. &#8220;Küçüktüm, ilkokula gidiyordum hani. 23 Nisan’dı. Beni de koraya almışlardı. Sesim güzeldi o zamanlar. Hoş bana sorsan hala da güzel ya neyse. Tek tip elbise giymemizi istemişlerdi. Çok pahalı değildi elbise, ama bizim paramız yoktu. Biliyordum. Olmasa da olurdu, ama sen gidip almıştın o elbiseyi bana. Sonra okul bahçesinde gördüm seni, herkesin annesi süslenmiş, yeni ve güzel elbiseler giymişti, ama senin üzerinde ki elbiseler aynıydı. İşte o zaman senin üzerinde başka bir elbise hatırlamadığımı fark ettim. Sen o gün bana sarıldığında, ben büyüdüğümü hissettim, biliyor musun? Neden diye sordum, o gün kendime.&#8221; Gözlerini ve burnunu silmeye çalıştı. Ağlıyordu. Sonra birden sarıldı heykele. &#8220;Ben kötü bir şey yapmadım&#8221; dedi ağlayarak. &#8220;Sen gündeliğe gitme istedim. Bütün anneler güzel elbiseler giyebilsin istedim.&#8221;</p>
<p>Neden sonra heykele sarılıp ağladı bir süre. Sonra, &#8220;demek onca zaman buradaydın. Burada, öylece oturup beni bekledin ha. Ama bitti işte bak. Hadi evimize gidelim&#8221; dedi. Ve heykeli yerinden sökerek kucakladı. Evine götürdü. Kanepenin üzerine oturttu. &#8220;Islandık&#8221; dedi gülerek. Gidip havlu getirdi. Önce heykeli kuruladı, sonra aynı havluyla kendi kurulandı. Bir battaniye aldı, önce heykele sardı battaniyeyi, sonra kendisi sarıldı heykele. Nevzat başını heykelin dizlerine koyar koymaz uyudu. Ve uykuya daldığında yüzündeki tebessüm bozulmadı.&#8221;</p>
<p>Saat &#8220;epey geç olmuş dedi&#8221; Nevzat, klavyesinin başında esnerken. &#8220;Bir günü daha sona kavuşturduk. Ya da geceyi sabaha bilemiyorum. Ama bir şeylerin sona erdiği kesin&#8221;. Sandalyesine yaslanıp bir süre hiçbir şey düşünmeden boşluğu baktı. Sonra yorgun ve uykulu elleriyle gözlerini ovuştururken &#8220;gidip yatsam iyi olacak&#8221; dedi.</p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/nevzat/">Nevzat öyküsünün ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nevzat-2/">Nevzat &#8211; 2</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/nevzat-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1041</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nevzat</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/nevzat/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/nevzat/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 02 Dec 2015 20:29:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şahin İmğa]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat öyküsü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1037</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#8220;Çayını karıştırırken çıkan sesin tüm odaya dolmasıdır yalnızlık&#8221;. &#8220;Bahar kokan bahçelerde koşardım, dizlerinin üzerine çöküp açtığın kucağına. Bahar kokardı kucağın. Ellerin saçlarımı dolaştığında hemen kapanırdı gözlerim. Kirpiklerimden öperdin. Ne zaman büyümüştüm bu kadar, değil mi? Hiç büyümemiştim aslında. Sadece boyumdan büyük işlere kalkışmıştım. Güzel şeyler. Hepsi bu. Oysa zaman ne çabuk akıp geçmiş önümüzden. Ben [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nevzat/">Nevzat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Çayını karıştırırken çıkan sesin tüm odaya dolmasıdır yalnızlık&#8221;.</strong></p>
<p><em>&#8220;Bahar kokan bahçelerde koşardım, dizlerinin üzerine çöküp açtığın kucağına. Bahar kokardı kucağın. Ellerin saçlarımı dolaştığında hemen kapanırdı gözlerim. Kirpiklerimden öperdin. Ne zaman büyümüştüm bu kadar, değil mi? Hiç büyümemiştim aslında. Sadece boyumdan büyük işlere kalkışmıştım. Güzel şeyler. Hepsi bu. Oysa zaman ne çabuk akıp geçmiş önümüzden. Ben büyüyemedim. Sen yine gelsen öpsen kirpiklerimden&#8221;.<strong><br />
</strong></em></p>
<p>Nevzat kırk yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Orta boylu, yuvarlak suratlı, dışarıdan bakıldığında ekstra bir özelliği olmayan standart bir kırk yaş erkeği. Belki bir kaç yaş büyük gösteriyor olabilir, ancak yakından bakıldığında daha gençlik döneminden orta yaşa geçmeyi dahi başaramamışken, sadece orta yaş bunalımından çıkmaya cesareti olmayanların ve bu yaşa geç kalanların sıkışıp kaldığı bir yaşam aralığındaydı. Yani durum standartların biraz daha dışındaydı.</p>
<p>Bu durum Nevzat&#8217;ı korkutuyordu. Aslında Nevzat, muntazaman korkuyordu. Mesela merdiven boşluğundan gelen ayak seslerinden korkuyordu. Merdiven boşluklarında yankılanan adım sesleri ve hatta merdiven boşluklarının kendisi Nevzatı ürkütüyordu. Sonra, herhangi bir derin sessizlik de onu korkutuyordu. Bu yüzden televizyonu sürekli açık bırakıyordu.</p>
<p>Bir de son zamanlarda yaş meselesi kafasını kurcalamaya başlamıştı. Çok gereği varmış gibi bir de kırk yaşına girmişti. Bu yıl ilk kez çılgın bir yaş günü partisi yapmaktan vazgeçti. Partileri çılgın yapan hiç kimsenin davet edilmeyişiydi tabi ki. Ama Nevzat için önemli olan bu değildi. Nevzat&#8217;ın kafasını kurcalayan yeni ve asıl mesele, kaybedilen bir yıl için duyulan sevincin anlamsızlığıydı; &#8220;İnsan yeni bir yaşa girmez, bir yeni yaştan çıkar&#8221; diye düşünürdü. &#8220;Ömürden kaybedilen ve büyük ihtimalle de boşa geçirilmiş bir yıl için neden kutlama yapılır ki?&#8221; Nevzat, bazen kafasının bir pinpon topu gibi çalıştığını düşünürdü. Sürekli bir raketten diğerine, belli bir rotası olmaksızın gidip gelen bir kafa. Bazen &#8216;ne yemek yesem&#8217; diye düşünmeye başlayıp, Urfa kebabının, Urfa’nın etrafında ki dumanlı dağlarla ilişkisini düşünürken bulur kendini.</p>
<p>“E Urfa’nın etrafından dağ yoktur ki, neden başı dumanlı dağ türküsü yakılır, etrafında dağ olmayan bir yer için. ‘Huzur evi’ mesela.İnsanın huzur bulmadığı yer zaten evi olamaz ki. Ya da ‘ana okulu’, yahu beş yaşında ki çocuğun yeri anasının yanıdır. O yaştaki bir çocuğun okulu da anasıdır. Ananın olmadığı yer nasıl ana okulu olur. ‘Adalet sarayı’ üstelik en büyüğü. Neyin eksiği varsa, onun sıfatı oluyor galiba”.</p>
<p>Nevzat uzun zamandır yalnız yaşıyordu. İnsanlara olan güvenini yitirmişti. Bu yüzden yalnız yaşıyordu. Aslına bakarsanız yalnızlığına &#8220;bu yüzden&#8221;lerle başlayan gerekçeler aramıyordu. Nevzat herhangi birşey aramayalı çok uzun zaman olmuştu. Mesela arkadaş aramıyordu, aile aramıyordu, aşk aramıyordu, para aramıyordu.</p>
<p>Sabah erken kalkmasını gerektirecek bir işi yoktu. Sabah erken kalkmak kadar kötü birşey de yoktu. Nevzat öğlene kadar uyuyordu ve bundan büyük keyif alıyordu. Keyif aldığı bir diğer şey de, öğlen kahvaltısından sonra izlediği gündüz kuşağı dizileriydi. Bu saçma sapan konuları aramak, bulmak ve üstene üstün birde program çekmek, gerçekten özel bir çaba ve başarı isteyen bir iş olmalıydı.</p>
<p>&#8220;Hadi be! Kim demiş? Tamam, belki oyunculuklar, hiç bilgimiz olmamasına rağmen bizim bile fark edeceğimiz kadar kötü olabilir, ama 100 hatta 200 küsür bölüm çekilen bir dizi, bu cüreti gösterebiliyorsa, güvendiği bir izleyici kitlesi de var demek ki. Değil mi ama? Öf! Bir bitmediniz be! Ne ilgisi var? Hepiniz baktığınızı görüyor musunuz sanki? Bakmak için bakmaya değer herhangi bir şeye ihtiyacımız mı var sanki? En azından ben, görmekten vazgeçeli çok uzun zaman oldu. Bakmak kadar keyifli ne olabilir ki? Oysa görmek, acı veriyor. Görmek önce düşünmeni sonra da hareket etmeni emrediyor&#8221;.</p>
<p>Nevzat, güneş battıktan, akşam olduktan sonra hem bir şeyler atıştırmak hem de hava almak için küçük gezintilere çıkıyordu. Ama bu gezintiler bazen öyle bir hal alıyordu ki, eve geldiğinde ya farkında olmadan saatlerce yürüdüğü için yorgunluktan bitap düşmüş oluyor, ya da birilerine kafa tuttuğu için dayak yemekten yorgun düşmüş oluyordu. Çünkü Nevzat çoğu zaman gördükleri hakkında konuşuyordu.</p>
<p>&#8220;Ne saçma bir kıyafet! Bir insan nasıl bu kadar kötü giyinebilir. Hayır. Kıyafete önem veren biri değilim tabi ki. Sadece bu kadar özenle giyinip, süslenip, hele ki bir kadın olarak, hele ki mavi gibi harika bir rengin içine nasıl edilebildiğini anlayamıyorum. Sıçtım mavisinin hiç bu kadar asil olabileceğini sanmıyorum. Bok sarısı hiç bu kadar zade olmamıştır. Oysa maviye sorsanız kim bilir ne düşünür sıçmak fiiliyle aynı cümlede, üstelik tamlanan konumunda kullanılmaktan. Ya şu ayaklara ne demeli? Bu ayaklarla yürümek bir işkence olmalı. Hanımefendinin, vücudunun altında başka bir organizma var adeta. İnsanın böyle ayakları olsa sohbet edecek arkadaşa ihtiyaç duymaz.</p>
<p>Bana ne mi? Bir insan niye bu kadar süslenir? Diğerlerinin kendisi hakkında düşünmesi için tabi ki. Bende bir diğeri değil miyim? Tabi ki öyleyim. Hepimiz birer diğeri değil miyiz? Tabi ki öyleyiz. Ve toplum olarak yaşamak zorunda olduğumuz için diğerinin ne düşündüğüne göre giyinir, ona göre yaşarız. Of! İnsan bu kadar büyük ayaklı kadınları olan bir şehirde neden yaşar ki? Ya Tanrıya ne demeli! Bu kadar büyük ayakları olan bir kadın yaratmakta nasıl bir kutsal gaye olabilir ki?&#8221;</p>
<p>Eve geldiğinde kendisini o kadar yorgun hissediyordu ki hemen bir duş alıp yıkanmayı düşündü. Öyle de yaptı. Sonra yine her zaman ki gibi klavyesinin başına geçti. O gün yaptıklarını, yaşadıklarını ve düşündüklerini uzun uzun yazdı. Her gece sabaha karşı uyumadan önce saatlerce yazıyordu Nevzat. Bazen ne yazdığını bilmiyordu bile. Yazacak bir şey bulamadığında kafasını kaldırıp karşısındaki duvarı yazıyordu. Bir kere kullandığı daktiloyu, daktilonun tuşlarını yazdı. Sonra daktilonun tuşlarına basmak için kullandığı parmaklarını, parmaklarını kullanabilmek için ihtiyaç duyduğu gücü yazdı. Nevzat her gece rahat uyumak için, sidik torbasını boşaltmaya gitmeden önce, içinde biriken her şeyi ruhunun gideri dediği klavyesine ve kağıda boşatıyordu. Bunu yapmadığı zamanlar kabuslarla uyanıyor, gözüne bir damla uyku girmiyordu.</p>
<p>Dün yine o gecelerden birini yaşadı. Nevzat gece hiç uyuyamadı. Oysa sabah sobayı yakmak için kullanacağı bir sürü kağıt çıkmıştı yine klavyesinden. Geceden bu yana saatlerce yazmış, ruhunda ve beyninde biriken ne varsa hepsini dökmüştü ruhunun gider borusuna. Ama anlamsız bir şekilde uyuyamıyordu. Kısa dalışlarında da kabuslar görüyor, kan ter içinde uyanıyordu. Önce çok önemsemedi bu durumu, ama sonra ki gece de aynı şeyi yaşayınca durumun ciddiyetini anladı. Uykusuz geceler Nevzat için birer işkence olmaya başlamıştı. Çünkü önceki gecelerin biriken uykusuzlukları yazmasını güçleştiriyor, yazamayınca da ruhunda biriken acılar, gökyüzüne kara bulutları, yeryüzüne depremleri topluyor, pabucu tersten giydirilmiş bir şeytana intikam yeminleri ettiriyor, karanlıkta, askıda asılı masum bir kemer dev bir yılan olup boynuna sarılıyordu.</p>
<p>Yeteerrrr!!!</p>
<p>&#8220;Oysa aşk! Başka ne olsundu hayatın mazereti ?&#8221;</p>
<p>Uzun süre düşündükten sonra profesyonel bir destek almaya karar verdi. Gerçi bir psikoloğu profesyonel yapan okuduğu kitaplardan başka ne olabilir? Yo hayır, okuduğu kitaplar değil, insanı herhangi bir konuda yetkin kılabilecek olan okuduğu kitaplar değildir. Kendisini aşıp, başkasına yardım edebilecek düzeye erişmesini sağlayan her şeydir. Mesela çocukken kırdığı camlardır ya da lise de sevdiği kıza açılamaması, üniversite de katıldığı öğrenci protestoları ya da herkesin ‘ak’ dediğine ‘kara’ diyebilecek cesaretin kendisidir. Evet, insan yaşadıklarının tümüyle ancak kendisinden bir adım öteye geçebilir?&#8221; bir süre düşündükten sonra, &#8220;Tam olarak bu da değil aslında. Yani bu yetkinlik resmi bir belgeden kaynaklanıyor olabilir tabi. Ama bir resmi belge insanı iyi eder mi? Edecek olsa bile resmi bir iyileşme ne kadar mantıklı, yani ne kadar iyileşme olabilir?&#8221; kalkıp bir kaç tur volta attı. Sonra, bu konuyu daha sonra düşünmek üzere erteledi. Ve kısa bir araştırmanın ardından kendisini, Prof. Dr. Ruha HUZURVEREN&#8217;in muayenehanesinde, doktorun kendisini terapi için çağırmasını beklerken buldu. Doktorun kendisini çağırmasını beklerken bir an durdu ve &#8220;ne işim var benim burada&#8221; diye düşündü? Ne zamandan beri sorunlarını başkalarından yardım alarak çözmeye başlamıştı? Üstelik profesyonel bir ruh terbiyecisinden. Ona ne anlatabilirdi ki? Bir insan, bir başkasına kendisini ne kadar açabilir? Ya da bir insan, diğerini gerçekten ne kadar anlayabilir? &#8220;Neyse ya. Abuk sabuk bir kaç cümle söylerim, o da beni anladığını ve hafif bir depresyon yaşadığımı söyler. Sonra bir antideprasan yazar. Seans ücretini cukkasına indirir. Böylece herkes alacağını almış olur.&#8221; Tam, çıkarken parayı komidinin üzerine koymanın ne kadar eğlenceli olabileceğini düşünürken, Prof. Dr. Ruha HUZURVEREN&#8217;in asistanı Bayan&#8230; Hayır! Çok özür dilerim. Kendisi beni 2 kez ikaz etmesine rağmen, hala kendisine &#8216;Bayan&#8217; diye hitap ediyorum. Tanrım ne kadar erilim! Ruha EZİYETVEREN hanım efendi, kalın çerçeveli gözlüğünün ardından bakarak, doktorun kendisini beklediğini söyledi. Nevzat, Bayan Ruha EZİYETVEREN&#8217;ni, birazdan kalemle tutturduğu topuzunu seksi bir baş hareketiyle savurup, özgür kalan saçları yüzüne çarparken, diliyle üst dudağının sağ iç kısmını yaladığını ve kendisini bu şekilde odaya çağırdığını düşündü. Bu, kapı eşiğine denk gelen anlık rüya, doktorun kendisini karşılamak için elini uzatmasıyla son buldu. Nevzat bu rüyadan çıkıp karşısındaki top sakallı, oldukça zayıf ve çelimsiz adama odaklanmakta zorluk yaşadı. Doktorun &#8220;Merhaba, hoşgeldiniz&#8221; gibi sözlerine bir süre cevap veremeden, doktorun &#8220;bu adam nasıl yaşıyor&#8221; dedirtecek kadar zayıf olan bedenini, sivri burnunun hemen altından adeta fışkıran Nietzsche bıyığına ve çenesini olduğundan 3 kat daha dolgun gösteren sakalına uzun uzun bakmaktan kendini alamadı. Neredeyse, &#8220;Tanrım! Bu adam çok komik&#8221; diye bir kahkaha patlatacaktı ki kendini zorla frenledi.  Bu garip yaratığı zihninde kalan son kalın gözlüklü asistan imgesiyle karıştırıp yok ettikten sonra &#8220;Hoş bulduk&#8221; diyebildi.</p>
<p>Doktor, yuvalarından fırlamak üzere olan gözlerini sakladığı, kocaman gözlüğün ardından bakarak, &#8220;Evet, Nevzat Bey. Nasılsınız bakalım?&#8221; dedi.</p>
<p>Nevzat içinden, &#8220;Nasıl mıyım? Ben bunca yolu, vakti ve tabi ki parayı senin bana nasıl olduğumu sorman için mi harcıyorum! Seni modern dünyanın hastalıklı ruh terbiyecisi!&#8221; diye bağırdığını düşünüp, burnunun ortasına koca bir yumruk geçirdiğini hayal ettikten sonra, &#8220;İyiyim. Yani. Aslında değilim. Kendimi iyi hissediyor olsam burada olmazdım, diye düşünüyorum&#8221; dedi. Ve devam etti, &#8220;Peki siz nasılsınız? Birazdan kemiklerinizin üzerindeki son deri tabakasıyla birlikte düşmenizden korkuyorum açıkçası?</p>
<p>Doktor içten bir kahkaha attıktan sonra, &#8220;Çok özür dilerim. Aslında zayıf bedenimle ilgili benzer çok fazla söz işittim, ama sizin şakasınız gerçekten çok iyiydi. Merak etmeyin kendimi bildim bileli böyleyim. Ve şu gördüğünüz çelimsiz vücut, koca bir öküzü devirdikten sonra onu afiyetle öğütebilir. Bundan şüpheniz olmasın.&#8221; dedi.</p>
<p>Nevzat &#8220;şaka yapmamıştım ki&#8221; diye iç geçirdikten sonra, &#8220;Buna sevindim&#8221; dedi ve &#8216;artık başla bakalım ruh hastası&#8217; dercesine gözlerini doktorun üzerine dikti.</p>
<p>Doktor söze kendisinin değil Nevzat&#8217;ın başlaması gerektiğini söyleyen bakışlarla karşılık verince Nevzat;</p>
<ul>
<li>Evet, benim şikayetim şu, başım, başım çok ağrıyor. Beynimin içinde kocaman bir parti var sanki. Tepinenler, sevişenler, bağıranlar. Beynim patlamak üzere doktor.</li>
<li>Bunun için bir beyin doktoruna gitmeyi denediniz değil mi?</li>
<li>Elbette doktor. Tabi ki başım ağrımaya başlayınca, önce basit ağrı kesici haplar aldım, yürüyüş yaptım, duş aldım, uyumaya çalıştım ama uykusuzlukta ortaya çıkınca doktora başvurmaya karar verdim. Doktorumun dediğine göre, vücudumun, basit kireçlenme, mide ülseri, böbrek taşı ve aşırı alkolden yıpranmış bir karaciğerin dışında hiç bir sorunu yokmuş. Ve beni, bu haliyle bile en az 20 yıl daha bu dünyada tutabilirmiş. Ama 20 yıldan sonrası için tekrar muayene etmesi gerekiyormuş. Tabi ki sarhoşken araba kullanmaz ya da birileri tarafında öldüresiye dövülmez ya da yürümek için kaldırım yerine yolun ortasını kullanmaktan vazgeçmezsem. Ve tabi ki intihar etmezsem. Evet, bu koşullar altında 20 yıl daha buralardayım.</li>
<li>Ve sonra doktorunuz sorunun psikolojik bir boyutunun olabileceğini söyledi ve sizi bir psikoloğa görünmeniz konusunda telkinledi. Öyle mi?</li>
<li>Bravo doktor. Bedeninizin vitamini beyniniz çalıyor olmalı.</li>
<li>Lütfen, burada konuştuklarımızın kesinlikle bu odada, odanın içinde ve ikimizin dışına çıkmayacağını belirtmeme izin verin. Bu etik bir konu olmakla birlikte yasalarca da güvence altına alınmıştır. Yani demek istediğim bana anlatmak istediğiniz her şeyi anlatabilirsiniz. Hatta sizi daya iyi anlayabilmem için fazla özel konuları da konuşmamız gerekebilir.</li>
<li>Bu konuda şüphem yok doktor. Yani aslında aramızda kalmasını gerekli kılacak kadar özel bir hayatım yok. Bu yüzden bu konuda rahat olduğumu bilmenizi isterim. Beni asıl kaygılandıran şey, beni nasıl ve ne kadar anlayabileceğiniz konusu. Ve tabi ki beni nasıl tedavi edeceğiniz.</li>
<li>Yo hayır Nevzat Bey. Sizi tedavi falan etmeyeceğim. Yani hasta olduğunuzu düşünüyorsanız size ben yardım edemem zaten. Ben sadece, sizi anlamaya çalışacağım. Bir sohbet gibi düşünün. Daha sonra birlikte sorununuz ya da sorunlarınız hakkında çözüm önerileri düşüneceğiz. Yani eğer sizin farklı bir öneriniz yoksa benim planladığım görüşme bu şekilde olacak.</li>
</ul>
<p>Nevzat bir süre sessiz kaldıktan sonra görüşmenin tahmin ettiğinden daha ilginç olacağını düşündü.</p>
<ul>
<li>Yo benim bir önerim yok. Olsaydı uygulardım herhalde. Yalnız yönteminiz bana, yalnız ve asosyal bir tanı koymuşsunuz gibi geldi.</li>
<li>Hayır, henüz bir tanı koymadım. Lütfen rahat olun. Çok gergin görünüyorsunuz. Sadece sohbet edelim istiyorum, hatta sizin istediğiniz bir konudan konuşalım olur mu?</li>
<li>İşler nasıl? Ne tür hastalar geliyor çoğunlukla? Yorucu bir iş olmalı? Tanrım, yüzlerce insan, yüzlerce deli, yüzlerce sorun. Bu katlanılmaz bir şey. Nasıl başarıyorsunuz?</li>
</ul>
<p>Doktor sıkıldığını belli eden bir hareketle ama nazik olmaya çalışarak,</p>
<ul>
<li>Zor bir iş tabi, her meslek gibi. Benim işim bu. İnsanlara yardım etmeyi seviyorum. Ama daha çok sizin hakkınızda konuşmayı tercih ederim. Daha sonra benden de konuşabiliriz tabi. Şu an sizi tanımak istiyorum izin verirseniz. Madem iş dedik. Sizin mesleğiniz nedir? Ne işle meşgulsünüz?</li>
<li>Çalışmıyorum ki ben.</li>
<li>.. İcra etmiyorsanız bile, mesleğiniz nedir? Demek istediğim, daha önce ne iş yapardınız?</li>
<li>Ben hiç çalışmadım. Bir mesleğim yok. Sadece yaşıyorum. Ve yaşamak başka bir iş yapmam için hiç vakit bırakmıyor bana.</li>
<li>Anlıyorum. Peki o zaman. Bana bir gününüzü anlatır mısınız? Nasıl vakit geçirirsiniz?</li>
</ul>
<ul>
<li>Ben muntazaman uyurum. Canım ne zaman isterse o zaman uyur, canım ne zaman isterse o zaman kalkarım. Çoğu zaman, öğleden sonra ya kadar yatakta oyalanır dururum. Daha sonra bir duş, basit ve uzun bir kahvaltı yaparım. Televizyon izlerim, ardından akşam olur zaten, haberler, biraz daha televizyon. Sonra dışarı da çıkarım tabi.</li>
<li>Nerelere gidersiniz?</li>
<li>Ruh halime göre değişir. Bazen yürüyüş yaparım. Bazen gece kulübüne gider eğlenirim. Bazen izbe bir barda kusana kadar içerim.</li>
<li>Sonra?</li>
<li>Sonra, eğer hala hayattaysam eve dönerim.</li>
<li>Neden &#8220;hala hayattaysanız?&#8221;</li>
<li>Çünkü yalnız insanlar daha çabuk ölür.</li>
<li>Anlıyorum. Yalnız olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?</li>
<li>Yo düşünmüyorum. Zaten öyleyim. Yani sizin anlayabileceğiniz anlamda yalnızım.</li>
<li>Peki, sizin anladığınız anlamda ki yalnızlık nedir? Bana biraz bundan söz eder misiniz?</li>
<li>Aslında çok uzun uzun konuşmak istediğim bir konu değil bu. Ama şu kast etmek istedim ki, insan kendisini nasıl hissediyorsa öyledir. Ben kendimi sizin kullandığınız anlamda yalnız hissetmiyorum. Yani hiç arkadaşımın olmaması ya da tek başıma yaşıyor olmam beni asosyal ve yalnız bir adam yapmaz. Mühim olan kimin olmasını, ne kadar çok isteminizle alakalı, gerisi hislerinize kalmış. Ve inanın bana dışarıdaki insanlar gördüklerini yaşıyor ve gösterilenlere inanıyorlar. Yaşam böyle bir şey değil doktor.</li>
</ul>
<ul>
<li>Anlıyorum.</li>
</ul>
<ul>
<li>Emin misiniz?</li>
</ul>
<ul>
<li>Efendim? Neye emin miyim?</li>
</ul>
<ul>
<li>Anlıyorum diyorsunuz. Üstelik 4. kez. Çok iddialı bir ifade bu. O yüzden sordum. Anladığınıza emin misiniz?</li>
</ul>
<ul>
<li>Kavramlara yüklediğiniz anlamları sizin kadar iyi anlayabilmem mümkün değil tabi ki. Bu konuyu ayrıca konuşmak istiyorum, ama şimdi günün geri kalınını nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum. Özür dilerim devam edin lütfen.</li>
</ul>
<ul>
<li>Peki, daha sonra, eve dönerim. Ve gün içinde yaşadıklarımı yazarım. Ve genelde sabaha karşı uyurum.</li>
</ul>
<ul>
<li>Demek yazarsınız?</li>
</ul>
<ul>
<li>Hayır yazar olduğumu söylemedim. &#8216;Yazarım&#8217; dedim. Yani teknik olarak yazı yazıyorum, ama bunları bir başkasına okutmuyorum ya da satmıyorum. Yazar, yazdığını satana denmiyor muydu? Yanlış mı biliyorum?</li>
</ul>
<ul>
<li>Anlıyorum. Peki ne tür yazılar bunlar?</li>
</ul>
<ul>
<li>Herhangi bir şey değil. Yani herhangi bir anlatı türüyle ilişkili olabilir mi, emin değilim.</li>
</ul>
<ul>
<li>Peki neden yazıyorsunuz?</li>
</ul>
<ul>
<li>Yazıyorum çünkü, yapabileceğim başka bir şey yok.</li>
</ul>
<ul>
<li>Nasıl yani?</li>
</ul>
<ul>
<li>Bir tür mastürbasyon diyebiliriz buna. Gün içinde çoğu zaman hiçbir şey yapmıyorum. Ve bu yapmadığım şeyleri yazıyorum bende. Çünkü yapmaya cesaretim yok. Ama yazmaya var.</li>
</ul>
<p>Yazdığım zaman. Kendimle yüzleşiyorum. Baya baya bedenimin dışına çıkıp kendime dışardan bakıyorum.</p>
<p>&#8220;Her şeyi yazıyorum. Ama her şeyi. Yazabileceklerimin sınırı yok. Bir şekilde beynime giren ya da her daim orda olan her ne varsa, hepsini yazmak zorundayım ben. Bazen söylediğim ya da duyduğum bir yalanı yazıyorum, bazen kavga ettiğim iki tane sarhoşu. Sadece bu iki konu bile onlarca sayfayı doldurabiliyor bazen.  O kadar çok sarhoşuz ki. Aşk sarhoşuyuz, öfke sarhoşu ya da zafer sarhoşuyuz, ortaçağın karanlığını görebiliyoruz ama burnumuzun ucunu göremiyoruz.</p>
<p>Ve o kadar çok yalan söylüyoruz ki,  artık doğru olana karşı bir oto sansür uyguluyor beynimiz. Yazıyorum, yazdığım zaman bir pazar ayinine katılmış kadar, cuma namazı kılmış kadar, üç vakit sidur okumuş ya da dede eteği öpmüş semazen kadar tatmin oluyorum. Yazdığım zaman, Afrika’yı doyuruyorum mesela, evsizlere ev veriyorum.</p>
<ul>
<li>Nevzat bey, bu uykusuzluk problemi ne zamandan beri sizi rahatsız ediyor?</li>
<li>24 gündür uyuyamıyorum doktor. Uyuyamayınca başım ağrıyor, yorgun düşüyorum ve yazamıyorum. Yazamayınca her şey birikiyor anlıyor musun? Her şey ama her şey birikiyor. İçimde, beynimde üst üste yığılıyor her şey. Sen yapamadıklarının üst üste yığılması ne demektir bilir misin? Halının altına süpürülmüş toz yığınları gibi. Bir halının altına en fazla ne kadar toz birikebilir?</li>
<li>Lütfen bana kafanızın içinde birikenlerden söz edin. Anlatmak bazen yazmaktan çok daha çabuk tüketir birikenleri. Ve anladığım kadarıyla siz anlatmadığınız ya da anlatamadığınız için yazıyorsunuz. Lütfen anlatmayı deneyin bana. Ne var o halının altında?</li>
<li>40 yıl var doktor. 40 yıl da yaşanabilecek ne varsa hepsi o halının altında öylece duruyor.</li>
<li>yılda ne kadar acı yaşanabilir sence? Yalanlar, maskeler, ihanetler, yokluk, yoksulluk, ölümler, özlemler&#8230; Durdurun beni doktor yoksa sabaha kadar sayabilirim.</li>
<li>Ve siz de yaşadıklarınızı yazarak rahatlatıyorsunuz kendinizi?</li>
<li>.. Yaşayamadıklarımı da yazıyorum ben. Olmadığım gibi görünmektense olamadığımı yazmak daha samimi, değil mi?</li>
</ul>
<p>Doktor biraz alıngan bir tavırla;</p>
<ul>
<li>Öyle tabi. Anlıyorum. Nevzat bey kiminle yaşıyorsunuz, aileniz? Sevgiliniz? Arkadaşlar?</li>
<li>Annemle yaşıyorum ben. Yani fiziksel olarak öldü aslında, ama biz, o hayatta iken de bir arada olamadık. Bu yüzden hep birbirimizi hissettik. Şimdi de hissediyoruz.</li>
<li>Anlıyorum. Ne zaman öldü anneniz?</li>
</ul>
<p>Nevzat dalgın ve hüzünlü bakışlarla, &#8220;3 gün sonra 15 yıl olacak&#8221; dedi. Doktor Nevzat&#8217;ın bu konuda ki hassasiyetini fark ettiği için bir süre konuşmayıp sessiz kaldı. Nevzat dirseklerini dizlerine dayamış, elleriyle çenesini tutarak boşluğu izliyordu. Doktor Nevzatın bir tür süresiz yas ilan ettiğini ve çevresindeki insanların, buna saygı göstermediğini düşündüğü için insanlardan kaçtığını söylemek istedi. Ancak Nevzat&#8217;ın konudan rahatsız olduğunu anladığı için, konuyu dolaylı olarak konuşmanın daha doğru olacağına kadar verdi.</p>
<ul>
<li>Başınız sağolsun Nevzat Bey. Şunu merak ediyorum, sosyal çevreniz, arkadaşlarınız, yani ne sıklıkla görüşür, neler yaparsınız?</li>
</ul>
<p>Nevzat bir an arkasına yaslanıp, &#8220;Seni küçük sıçan. Aklınca bana arkadaşlar edinmem gerektiğini öğütlüyorsun, değil mi. Oysa o duvara astığın diploma bunun tam tersini anlatmıyor mu? Arkadaşlık satmak için edinilmiş bir diploma altında, ticari bir pazarlık yapıyorsun benimle. Ama ben arkadaşlık satın almayı uzun zaman önce bıraktım.&#8221; Diye düşündü, doktorun fırça bıyıklarını incelerken. Sonra, &#8220;bendemi bıyık bıraksam&#8221; diye iç geçirdi. Ama devrimci bıyığı değil. Nietzsche bıyığı mesela. Daha önce birçok kişi, Nevzata bıyığın çok yakıştığını söylemişti. Bıyığını keseli uzun zaman olmuştu. Ama şimdi yeniden bırakmaya karar verdi. &#8220;Bıyıklarınız&#8221; dedi, dikkatle doktorun bıyıklarını işaret ederek. &#8220;Bıyıklarım mı?&#8221; dedi doktor, merakla elini bıyığına çanak tutarak. &#8220;Ne var. Bir şey mi var bıyıklarımda?</p>
<ul>
<li>Yo hayır, bir şey yok. Ne kadar zamanda uzuyor diye soracaktım.</li>
<li>A, evet. Çok uzun zaman oldu aslıda. Yani ne kadar sürede bu kadar uzayabileceğini bilemiyorum. Tabi bu kişinin sakal yapısına, beslenmesine ve kişisel bakımına ne kadar özen gösterdiğine göre de değişen bir durum olsa gerek. Ben tüm bunlara oldukça özen göstermeye çalışırım.</li>
</ul>
<p>Doktor bir anda asıl konun tamamen dışına çıkmıştı. Nevzat doktorun bu kadar çabuk dağılabileceğini tahmin etmemişti, gülümsemekten kendini alamadı. Doktor durumu fark edince, profesörlere has, gırtlak temizleyen artistik bir öksürükle toparlanmaya çalıştı, ama etkisini bir kere kaybetmişti artık. Artık top Nevzatın elindeydi. Nevzat bu kendini beğenmiş, sıska ruh terbiyecisine sıkı bir ders verme arzusuyla doldu. Daha sonra, gardı düşen doktorun, yuvalarına saklanmış, yalvaran gözlerine bakınca vazgeçti bundan. Oyunu bozmadan görüşmeyi sonlandırmak istedi.</p>
<ul>
<li>Teşekkür ederim doktor. Sanırım seansımız doldu. Önerilerinizi dikkate alacağımdan kuşkunuz olmasın. Sizin de dediğiniz gibi, yalnızca katiller ortaya koyduklarının karşılığını alırlar.</li>
</ul>
<p>Oysa ortada ne bir öneri vardı ne de seans süresi henüz dolmamıştı. Ayrıca son cümleyi söyleyen de Henry Millar’dan başkası değildi. Yengeç Dönencesi sayfa 33.</p>
<p>Dışarı çıkar çıkmaz, önce biraz yürüdü, ardından kendini önüne ilk çıkan bara atıp bir bira ısmarladı. İlk bira yudumunu midesinde hissedince Psikolog fikrinin ne kadar saçma olduğunu bir kez daha düşündü. O zavallı sıska herif bıyıklarını kesmeliydi. Vücudunun ve hatta beyninin tüm vitaminini bıyıkları emiyordu.<br />
Tanrım, bu başağrısı! Bu insanı canından, ruhu bedenden bezdiren dayılanılmaz can sancısı. Oysa bu tür bir sıkıntı yaşamayalı çok uzun zaman olmuştu. En son bundan 15 yıl önce, annesin ölüm haberini aldığında günlerce uykusuz kalmış ve ruhu bedenini böylesi dövmüştü. Aylar süren bir depresyonun ardından hayat, anlam, aşk, sevgi kavramlarını yeniden tanımlamış daha sonra bu tanımları hayatına uygulamış ve bunu yaşamaya karar vermişti. Aslına bakarsanız bu kararının ne kadar doğru olduğundan kendisi de emin değildi.</p>
<p>Her neyse, bunun bir önemi yok tabi, önemli olan sonuç itibariyle bir karar verebilmekti. Nevzat Her zaman &#8220;alınmış ve uygulanabilmiş en kötü karar kararsızlıktan iyidir&#8221; diye düşünmüştür.<br />
Peki, insanı bu denli bir arayışa iten şey ne olabilir? Yani bu nasıl bir kararsızlıktır ki insana en kötü kararı yeğlettirir. Nevzat bunu yalnızlığına benzetti. &#8220;En acı yalnızlık&#8221; dedi yüksek sesle, &#8220;maskeli bir arkadaşlıktan yeğdir&#8221;.  Sonra sustu. Etrafına baktı. Birasından koca bir yudum aldı kendisine bakan şaşkın bakışlar altında. Oturduğu masanın üzerine çiziktirilmiş anlamsız şekillere baktı. &#8220;Yalnızlık, bir eğlence mekanına girip, masanın üzerini çiziktirecek kadar sıkılabilmek değilse nedir?” dedi masanın üzerine eğilmiş.<br />
“Yo, bu kadar kolay olmamalı. Yalnızlık, &#8216;Oğlunu, lüks villalara temizliğe giderek, binbir emek ve umutla üniversiteye kaydettiren bir annenin, oğlunu görmesi için, bir türlü bitmeyen hapishane yolunu adımlaması&#8217; olmalı. Bilenler bilir, o yol hiç bitmez, görüşe gelen anne için. Ve kim, &#8216;oğlunun mağrur ve gururlu duruşunu, gardiyanların yanında bozmamak için ağlamayan ve ağlamamak için dayanamayıp ayda 1 saat olan görüş hakkının yirmi beşinci dakikasında görüşten ayrılan bir anneden daha yalnız olabilir?&#8217;  Yo, o da değil. Yalnızlık, bir gün her şeyi bir kenara bırakıp geri döndüğünde seni karşılayacak ne bir dostunun, ne de seni saracak bir annenin kalmayışıdır. Eskiden değiştirmeye çalıştığın insanların arasına karışmaya çalışman, ama bunu dahi becerememendir. Artık yalan, kibir ve riyakarlıklara dayanamayıp kendini yeniden hapsetmendir. Ve artık, Çayını karıştırırken kaşığın bardağa değdiği anda çıkan sesin tüm odaya dolmasıdır yalnızlık. Sırf ses olsun diye sürekli açık olan televizyon, hep iki kişilik demlendiği için fazla kalan çaydır&#8221;.</p>
<p>Yine çok içmişti Nevzat. Annesini ne kadar çok özlediğini düşündü. Keşke ölmeden önce bir kez olsun görebilseydi.</p>
<p>Ve kadehini kendisine bakan meraklı gözlere kaldırdı. &#8220;Sizler için içiyorum et, kemik ve kibir yığınları.&#8221;</p>
<p><a href="http://www.sanatduvari.com/nevzat-2/">Nevzat öyküsünün ikinci bölümünü buraradan okuyabilirsiniz.</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/nevzat/">Nevzat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/nevzat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1037</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
