<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Şaban Taş &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/sabantas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 May 2019 08:08:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Kızıl Buka</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kizil-buka/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kizil-buka/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 18 May 2019 04:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyattan Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.sanatduvari.com/?p=17875</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kızıl Buka, tarihi ve günceli bir potada başarıyla eritmiş bir kitap. Kür Şad efsanesi, bir çok yazar tarafından kaleme alınmış bir efsane olmasına rağmen bu kitapta olduğu gibi daha önce hiç bu kadar farklı işlenmemişti. Kitapta kullanılan metinler arası geçiş yöntemi, kurgunun akmasında bir başrol olmuştur. Ve en etkileyici tarafı ise kitapta anlatılan bazı olayların [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kizil-buka/">Kızıl Buka</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-image"><figure class="alignright is-resized"><img src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2019/05/60453258_346981642501163_5104978306751528960_n.jpg?resize=153%2C275&#038;ssl=1" alt="" class="wp-image-17877" width="153" height="275" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2019/05/60453258_346981642501163_5104978306751528960_n.jpg?w=356&amp;ssl=1 356w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2019/05/60453258_346981642501163_5104978306751528960_n.jpg?resize=233%2C420&amp;ssl=1 233w" sizes="(max-width: 153px) 100vw, 153px" data-recalc-dims="1" /></figure></div>



<p> Kızıl Buka, tarihi ve günceli bir potada başarıyla eritmiş bir kitap. Kür Şad efsanesi, bir çok yazar tarafından kaleme alınmış bir efsane olmasına rağmen bu kitapta olduğu gibi daha önce hiç bu kadar farklı işlenmemişti. Kitapta kullanılan metinler arası geçiş yöntemi, kurgunun akmasında bir başrol olmuştur. Ve en etkileyici tarafı ise kitapta anlatılan bazı olayların gerçek olmasıdır. Okurun tüm duygularına hitap eden bir romandır. Ağlayacak, gururlanacak, küsecek, kızacak, küfredecek, üzülecek, korkacaksınız. Ama asla kendinizi okumaktan alıkoyamayacaksınız. </p>



<p>Kitaba instagram adresinden ve whatsapp üzerinden yazarın imzasıyla birlikte ulaşılabiliyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kizil-buka/">Kızıl Buka</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kizil-buka/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17875</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ne Kadar Da Yalnızdık Birbirimize</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/ne-kadar-da-yalnizdik-birbirimize/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/ne-kadar-da-yalnizdik-birbirimize/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 23 Feb 2017 05:32:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8267</guid>
				<description><![CDATA[<p>Uzun zaman oldu almayalı ismini dilime Bir şiir daha yazmayalı şehrine… Ya da âşık olmayalı… Sevmeyeli en başından desem ne çıkar Düşmeyeli bir mahallenin diline… Yüzyıllar olmuş belkide, Geçmeyeli simitçinin önünden Bugün, biraz daha koyu kalbim Sabah çayımın deminden… Saydım yine utangaç adımlarını Çırpınan bir kuş edası göğsümdeki kafeste Hep ismin geçer türkülerde Bir kar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ne-kadar-da-yalnizdik-birbirimize/">Ne Kadar Da Yalnızdık Birbirimize</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun zaman oldu almayalı ismini dilime</p>
<p>Bir şiir daha yazmayalı şehrine…</p>
<p>Ya da âşık olmayalı…</p>
<p>Sevmeyeli en başından desem ne çıkar</p>
<p>Düşmeyeli bir mahallenin diline…</p>
<p>Yüzyıllar olmuş belkide,</p>
<p>Geçmeyeli simitçinin önünden</p>
<p>Bugün, biraz daha koyu kalbim</p>
<p>Sabah çayımın deminden…</p>
<p>Saydım yine utangaç adımlarını</p>
<p>Çırpınan bir kuş edası göğsümdeki kafeste</p>
<p>Hep ismin geçer türkülerde</p>
<p>Bir kar tanesi tozar adınla</p>
<p>Ya da bir kalem yazar…</p>
<p>Saydım yine kısık gözlerindeki serbest nazımı</p>
<p>Ha çok severdin Nâzım’ı,</p>
<p>Bir de şiirin 3. Şahsını…</p>
<p>Şairin Zarif’inden, gülmenin edebinden</p>
<p>başkasını kaldırmaz bedenin</p>
<p>Tüm türküleri ezberledim isminin geçtiği</p>
<p>Kimler, nerde, hangi makamda söylemişse,</p>
<p>Bir bir çizdim altını tükenmeziyle kalemin</p>
<p>Ne kadar da yalnızdık birbirimize…</p>
<p>Oysaki her fırsatta,</p>
<p>Sundum önüne itiraf-ı aşkımı</p>
<p>Hatırlasana,</p>
<p>Sekiz otobüsüne on kala yetiştik hep</p>
<p>Cam kenarına oturuşundan,</p>
<p>Hadi git deyişine…</p>
<p>Durağın buzdan demirine yaslanışımdan,</p>
<p>Gözlerimi gözlerine dikişime…</p>
<p>Ve hareket ederken otobüs,</p>
<p>Derinden bir of çekişime…</p>
<p>Ne kadar da insanıydık aynı dünyaların</p>
<p>Ya bir nakaratta yakalardım seni</p>
<p>Ya da bir mısraın serbestliğinde</p>
<p>Bir mazinin durgunluğu yatsa da,</p>
<p>Deli dolu hallerinde</p>
<p>Biz, saçlarının kokusunu sıkı sıkı tutan,</p>
<p>Bir âsâda buluşmuşuz</p>
<p>Biz aynı kurşunla bir defa vurulmuşuz</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ne-kadar-da-yalnizdik-birbirimize/">Ne Kadar Da Yalnızdık Birbirimize</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/ne-kadar-da-yalnizdik-birbirimize/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8267</post-id>	</item>
		<item>
		<title>ELİF</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/elif/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/elif/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 12 Aug 2016 05:00:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4827</guid>
				<description><![CDATA[<p>Komutanım görüntü yakaladık deyince asker, Şerif bir hışımla yerinden kalktı ve kuleye koştu. Koşmama da gerek yok, her akşam olan şeyler diye de içinden geçirmeyi ihmal etmedi merdivenleri üçer beşer atlarken. Gece görüşe baktı, yeri tespit etti. Yine tellerin ötesindeki sazlığı zorluyorlar diye küfürcük savurdu ağzından. Çavuşun aracı hazırlaması ne kadar kısa sürdüyse, Şerif’in de [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/elif/">ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Komutanım görüntü yakaladık deyince asker, Şerif bir hışımla yerinden kalktı ve kuleye koştu. Koşmama da gerek yok, her akşam olan şeyler diye de içinden geçirmeyi ihmal etmedi merdivenleri üçer beşer atlarken. Gece görüşe baktı, yeri tespit etti. Yine tellerin ötesindeki sazlığı zorluyorlar diye küfürcük savurdu ağzından. Çavuşun aracı hazırlaması ne kadar kısa sürdüyse, Şerif’in de teçhizatını kuşanması o kadar kısa sürmüştü. Yine hat yoluna gidip uzaklaştırma yapacaktı sazlığın ötesindekine kurşun sıkarak. Kimse benim vatanıma izinsiz giremez diye yine küfürlendi. Bir buçuk dakikada sazlığın oraya damladı Şerif.</p>
<p>Yine gördüler diye hayıflandı on beşindeki körpe, sırtındaki üç aylık kızıyla. Her zaman yaptığını yapacak, olduğu yere çöküp, Şerif gidene kadar sessizce bekleyecek sağ omzuna da kurşun yememek için. Bir ay önceki cahilliğinin eseriydi sol omzu. Olduğu yerde nefessiz beklememiş, aracı görünce çatır çutur kamışları kırarak koşmaya başlamıştı geldiği yöne doğru. Açığa çıkarınca da kendini kurşun adres sormuştu. Hâlbuki bu gece, diğer denemelere nazaran daha da çok yaklaşmıştı tellere. Ayak seslerini hissetti kızının huzursuzluğunda. Ne olur ağlama’yı gözleriyle söyledi kızına. Kanat çırpsa sinek duyulur vaziyetteydi gece. Şerif tellere yanaştı, iyice eğilerek kamışların arasına baktı. Sazlık boyunca sağı solu defalarca gezdi fakat kimseyi göremedi. Körpe, Şerif’in araçtan gaz istediğini duyunca hemen cebindeki bez parçasını ve yarım limonu çıkardı. Daha önce bunu da tecrübe etmişti. Şerif sazlığın içine rast gele gaz atacak ve oradakinin kalkmasını bekleyecekti. Elindeki yarım limonu bez parçasına ve kendi yazmasına sıktı. Kızının yüzünü örttü. Kendi ağzını kapattı. Peşinden bir patlama. Şerif göndermişti gaz bombasını. Körpenin duası tutmuş ve kendisinden uzağa düşmüştü bomba. Bu durumda bile sevinebiliyor hatta içten içe Şerif’le dalga geçiyordu. “Aptal asker, ben buradayım nereye atıyorsun.” dedi ve kızına bakarak gülümsedi. “Ne kadar uğraşırsan uğraş geçeceğiz bir gün tellerin diğer tarafına.” diye kendince eğlenirken, asıl işin şimdi başladığının farkına vardı. Şerif mermi gönderecekti bu sefer sazlığın içine rast gele. Kızını kucağına aldı, üstüne yarım kapaklanarak tekrar dua etmeye başladı. Dua etmeye başladı, çünkü mermiden korunacaktı. Yarım kapaklandı, çünkü kızı nerdeyse suya batıp boğulacaktı. Şerif peş peşe üç el sıktı. Sazlığı dinledi. Ses seda yok diyerek küfrünü de alıp karakola geri döndü.</p>
<p>Saat öğlen on bir sularıydı. Şerif odasında oturmuş bir askere danışmanlık yapıyordu. Asker abi, derdini anlattıkça anlatıyor, kendi tabiriyle Şerif’in kafasına tecavüz ediyordu. “Ulan ne kadar derdiniz varmış.” diye içinden geçirdi Şerif. Sonra imzasını çakıp danışmanlık dosyasına koydu asker abinin dertlerini. Bir çay istedi, koltuğuna yaslandı. Çayı bekledi sigarasını yakmak için. Çay geldi, sigara yandı. Ellerini başının arkasında kavuşturmuş, gözlerini kapatmıştı. İznine az kaldığını düşünüyor olmalıydı ki yüzüne tebessümü çizerken sigara ağzından düştü. Ona da küfür savururken kapı çaldı. Nizamiye nöbetçisi gelmişti. “Komutanım, kapıda bir adam var, karakoldaki rütbeliyle görüşmek istiyor.” dedi. “Kim olduğunu bilmiyorum.” dedi asker daha Şerif sormadan. Bu ara canlı bomba olayı çok diye yine teçhizatını kuşanarak ve düşürdüğü sigaranın yerine bir sigara daha yakarak yürümeye başladı nizamiyeye doğru. Nöbetçiye, sol arkasında, silahını çapraz tutuşta tutarak kendisini takip etmesini söyledi. Nizamiye kapısına geldiğinde şaşırmıştı Şerif. Kendisini bekleyen adamı, gözleri kızarmış ve ağlar vaziyette buldu. Ne istiyorsun diye sordu. Adam elindeki kağıdı aşağı yukarı sallayarak, “Karımı ve üç aylık kızımı…” dedi. “Kaç aydır karşı ülkedeler. Ben geçebiliyorum ama onlar geçemiyor.” İç savaştan dolayı kendilerinin ne halde olduklarını bilmediğini söyleyerek sızlandı adam. Şerif gayet sakin bir tavırla, gerekli belgelerle gümrük kapısından geçebileceklerini söylerken adam, “Vermiyorlar komutan.” dedi. “Artık bir devlet yok karşımızda, alamıyorlar geçiş iznini. Ne olur komutan, kulun köpeğin olayım izin ver şu tellerden geçsinler de kavuşayım aileme.” diye yalvarmaya ve gözyaşlarını hunharca kamçılamaya başladı. Şerif’in o zamana kadar tek derdi, hangi arabayı alsamdı. Canı çok sıkıldı Şerif’in. Belki de içi cız etti. Uzun uzun adamın gözlerindeki yaşa baktı. Yere düşenleri toplamak istedi belki de. Kapıya elini yaslayarak, “Tele yaklaşırsalar ölürler.” dedi. Çünkü kendi devleti bunu emrediyordu. Yasalar baskın gelmişti duygularına. Kimse yasadışı giremezdi vatanına. Adam yalvarmalarını sürdürürken uzaklaşması gerektiğini söyledi ve karakola döndü. Üç gündönümü sonrasının gecesiydi. Sazlıktan yine görüntü almışlardı. Şerif, teçhizatını kuşandı, çavuş aracı hazırladı. Aracın yanına gelince askere, “Sen kal, yalnız gideceğim.” dedi. Yanında kimse olmamalıydı Şerif’in. Çünkü biliyordu ki gelen körpe ve kızıydı. Onları kavuşturacaktı ailesine. Belki yaptığı yanlıştı fakat vicdan denen zindan üç gün boyunca esir etmişti kendisini. Eğer yanında biri olursa başı belaya girebilir, vatan hayini ilan edilebilirdi. Koşarak üç dakikada vardı sazlığa şerif. Bir yandan ağır adımlarla yürüyor bir yandan da sazlığı süzüyordu. Sonra yüksek sesle konuşmaya başladı geceye karşı. “Biliyorum sensin. Bir de yanında üç aylık kızın var. Aylardır uğraşıyorsun telleri geçmek için. Ya sana zarar verseydim. Ya öldürseydim seni. Hiç mi korkmuyorsun allasen. Üç gün önce kocanla konuştum. Ne yalan söyleyeyim çok seviyor seni. Anladım ki sizin sevginiz sınırları aşmış. Buna ne tel dayanır ne bakır. İlerideki direğin dibinden gel. Orası hem kör nokta hem de telleri kesik. Ordan rahat geçersin. Ama telleri geçince koşmaya başlayacaksın. Ben de peşinden koşacağım ama sen sakın korkma. Ben sadece numara yapacağım. Gören olursa kendimi savunabileyim diye&#8230; Ha bir de yavaş koş tamam mı? Kızını düşürürsün,incinir, dayanamam. Ha, bir de bir şartım var. Kızınızın adını koymadıysanız adı Elif olsun. Sevdiğimin ismi. Benden bir hatıra size.” Şerif beklemeye başladı. Sonra çıtırtı duydu, geliyor galiba kızcağız diye düşündü. Ürkmemesi için birkaç adım uzaklaştı telden. Tebessüm ediyordu. Daha önce duyduğu ağlamaklı “Komutan” sesini tekrar duyunca, şaşırarak silahına sarıldı. Erkek sesi diye çoktan geçirmişti kafasından. Yüzü buz kesmiş bir vaziyette sese doğru yöneltti namluyu. “Kimsin sen?” dedi. “Benim komutan, nizamiyeye gelmiştim”. “Ne işin var orda?” “Karımın ve Elif’imin cansız bedenlerini almaya geldim.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/elif/">ELİF</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/elif/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4827</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evire Çevire Sevmek Gerek Seni</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/evire-cevire-sevmek-gerek-seni/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/evire-cevire-sevmek-gerek-seni/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 02 Jul 2016 10:00:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4300</guid>
				<description><![CDATA[<p>Evire çevire sevmek gerek seni Bayramlık dilimi çözmek, Bu orucu bozmak gerek belki Ömrümü bir kere günahkâr eylemek Bir cehennem lazım bana Cennetine girecek Sen gidince çobanlar, Bir sevda türküsünü yakar Vakitler gerek unutmaya seni Belki yüzyıllar kadar Solmuştur mevsimler Belki ardından güneşler doğar, Şiirler ağlar… Daha çıkmadan kırkın Gidişin diyorum sevgili, Ruhumda kırk yara [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/evire-cevire-sevmek-gerek-seni/">Evire Çevire Sevmek Gerek Seni</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Evire çevire sevmek gerek seni</p>
<p>Bayramlık dilimi çözmek,</p>
<p>Bu orucu bozmak gerek belki</p>
<p>Ömrümü bir kere günahkâr eylemek</p>
<p>Bir cehennem lazım bana</p>
<p>Cennetine girecek</p>
<p>Sen gidince çobanlar,</p>
<p>Bir sevda türküsünü yakar</p>
<p>Vakitler gerek unutmaya seni</p>
<p>Belki yüzyıllar kadar</p>
<p>Solmuştur mevsimler</p>
<p>Belki ardından güneşler doğar,</p>
<p>Şiirler ağlar…</p>
<p>Daha çıkmadan kırkın</p>
<p>Gidişin diyorum sevgili,</p>
<p>Ruhumda kırk yara açar</p>
<p>Yana yakına unutmak gerek seni</p>
<p>Silmek için hatırdan kafa patlatmak,</p>
<p>Çocuk ağlatmak, büyük avutmak…</p>
<p>Oyunlar oynamak gerek</p>
<p>Saklambaç mesela, senden kaçarcasına</p>
<p>Çocukluğumu harcarcasına</p>
<p>Çalmak gerek bakkaldan sakızı</p>
<p>Küfretmek günaha girmeden,</p>
<p>Gün batmadan yakalamak yıldızı…</p>
<p>Fermana yazmak gerek seni</p>
<p>Töredeki en bahtsız geline</p>
<p>Şirke çalan yemine</p>
<p>Ve Mecnun yerine</p>
<p>Ağlatmak gerek</p>
<p>Tövbeler tövbesine sığınmadan</p>
<p>Gelmişine geçmişine savurmadan</p>
<p>Koyvermek gerek</p>
<p>Bu aşkın katl-i vacibine</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/evire-cevire-sevmek-gerek-seni/">Evire Çevire Sevmek Gerek Seni</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/evire-cevire-sevmek-gerek-seni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4300</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kırcı- Bir Suriye Masalı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kirci-bir-suriye-masali/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kirci-bir-suriye-masali/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 11:00:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4053</guid>
				<description><![CDATA[<p>Saat kuşların vaktiydi. Mutlu bir hikâye varsa eğer, güneşin yarı aralıklı pencereden içeri dolmaması olmazdı tabi ki. Esen yelin seni sıcak yatağından yüzünü okşayarak kaldırması da işin cabası olsa gerek. Telefonun alarmı kurulmuş ve daha çalmadan uyanılmıştı. Daha gözlerini açar açmaz genç adam hissetmişti günlerdir hayalini kurduğu anın geldiğini. Heyecanlıydı. Yataktan bir hışımla fırlayarak yüzünü [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kirci-bir-suriye-masali/">Kırcı- Bir Suriye Masalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Saat kuşların vaktiydi. Mutlu bir hikâye varsa eğer, güneşin yarı aralıklı pencereden içeri dolmaması olmazdı tabi ki. Esen yelin seni sıcak yatağından yüzünü okşayarak kaldırması da işin cabası olsa gerek. Telefonun alarmı kurulmuş ve daha çalmadan uyanılmıştı. Daha gözlerini açar açmaz genç adam hissetmişti günlerdir hayalini kurduğu anın geldiğini. Heyecanlıydı. Yataktan bir hışımla fırlayarak yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Annesi neredeyse bin yıldır mutfakta ona kahvaltı hazırlıyor, yemekler pişiriyordu. Oğlunun eşikten dışarı aç adım atmasına gönlü hiçbir zaman razı gelmemişti. Bir tane oğlu vardı ve onun için atan bir kalbi… Genç adam kuşların vaktinde uyanırken annesi kargalar kahvaltısını yapmadan ayakta olurdu. Odasına gitti, saatlerce uğraştı. Kravatın birini çıkarıp birini taktı. Diğerinin rengi kapalıydı öbürü ise çok açık. Bu ceket pantolona uymazdı, pantolon ayakkabıya… Sonunda hazırlanmıştı. Çeyrek asırlık ses tonuyla yine aynı sözler çıktı ağzından. ‘’Ben çıkıyorum anne.’’ Bin yıllık aynı telaşla kahvaltı yapması gerektiği söylenmiş fakat sözü dinlenmemişti. Çeyrek asırlık beyniyle kafa tutuyordu sanki koskoca tarihe. Annesi mutfağa geçmiş, kendi hazırladığı kahvaltıyı yine masada hiç kıpırdamadan duran eşiyle yapmıştı. Her gün tozunu alır ve her gün öperdi onu. Hiç bıkmamıştı ondan. Bıkmayacaktı…</p>
<p>Genç adam hızla dolmuşa bindi. Heyecandan para üstünü bile almamıştı. Her zamanki buluştukları yere gitti. Aynı masaya aynı sandalyeye oturdu. Ve beklemeye başladı. Bilerek erken gidiyordu. Çünkü beklerken onun hayalini kurmak mutlu ediyordu kendisini. Sevdiği kızla evlenecek, her istedikleri olacaktı. İlk önce kendilerine küçük, samimi ve iki kişilik ev yapacaktı. Tabi evlendikten sonra annesi kalamazdı onlarda. Yoksa ne der karısı değil mi! Daha sonra bir araba alacak hafta sonları pikniğe gidecekti karısıyla! Hayallere dalan genç adam sevgilisinin sesiyle irkildi. Sarıldılar, dudaklar yanakları ıslattı, eller birbirleriyle buluştu ve öyle de kaldı. Seni seviyorumlar masaya serildi. En derinde kalan ve kalması gereken aşkları da döküldü dillerinden. Kız onun için ölüyordu, genç adam ona hasretti. Ayrılmak istemiyorlardı ve söz bile verilmişti, biri diğerini asla kırmayacaktı. Genç adam zamanın geldiğini hissetmişti. Önündeki çayı masanın kenarına sürükledi, elini kıza hissettirmeden cebine götürdü. Aniden ter dökmeye başladı. Yoksa almamış mıydı yüzüğü. Sabah aceleden unutmuş olmalıydı. Kendi kafasına ağır bir küfür sallamak üzereyken eline geliverdi yüzük kutusu. Kendisi koymamıştı cebine. Daha düşünmeye bile fırsat bulamazken annesi geldi aklına. ‘’Annem’’ diye geçirdi içinden. O koymuş olmalı cebine. Ama nasıl olabilir ki? Sabah neredeyse on tane ceket değiştirmişti yirmi gömleğe nazaran. Çeyrek ömürlük beyni yetmemişti bu sırrı çözmeye. O bir anneydi. Oğlunun hangi gömleği ilk önce deneyip hangisini giyeceğini ve en sonunda seçeceği ceketin hangisi olacağını biliyordu. Geceden koymuştu yüzüğü cebine. Çünkü biliyordu, sabah olunca aceleden unutacaktı oğlu. Genç adam gülümsedi. Keşke diye geçirdi içinden. Kahvaltıyı yapabilseydi bu sabah annesiyle. Belki bir teşekkür eder, yanaklarından öperdi. Taze değildi yanakları buruşmuştu ama sevgilinin en güzeliydi annesi. Aşkın en derinde olduğu ve hala orda kaldığı hazineydi. Neyse dedi, eve gidince annesine çok teşekkür edecek ve öpecekti ellerinden. Belki de annesi hiç sevinmediği kadar sevinecekti ömründe.</p>
<p>Sevgilisinden gözlerini kapatmasını istedi. İkisinin de suratında anlamsız bir gülümseme vardı. Elini cebinden çıkardı. Kutuyu açtı. Kutudaki yüzük kızın gözlerinden daha parlaktı. Yüzüğü kıza uzatarak ‘’Aç’’ dedi. Genç adam utanmıştı biraz. Daha kızın surat ifadesini görmeden kafasını öne eğdi. Ve hemen ardından kuşları yerinden fırlatan bir sevinç çığlığı ile irkileceğini düşünen genç adam, toprağın şeklini değiştiren ve ağaçları yerinden söken bir gürültüyle düştü sandalyesinden. Şaşırmıştı ve etrafına hızlıca göz geçiriyordu. Arkasını döndüğünde boyundan uzun bir füzenin yere sessizce süzülüşünü izlerken buldu kendini. Gözlerine inanamıyordu. Kafasını yukarı kaldırdığında gökyüzü sanki kara bir buluttan kırcı yağdırıyordu. Az önce ki utangaç çocuğun yerini gözleri kan çanağı dolmuş azılı bir katil görünümü almıştı. Ve bir patlamayla daha koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece koşmak ve bir yerlere saklanmak istiyordu. Çünkü korkusuna engel olamıyordu. Birikmiş toprak yığınlarının üstüne çıkıyor, girecek bir delik arıyordu. Gözüne kapısı açık bir apartmanın bodrum katı ilişti. Oraya inecek ve saklanacaktı. Çeyrek asırlık aklı o kadar çalışıyordu! Apartmana doğru koşmaya başladı. Büyük bir patlamayla yerle bir olmuştu apartman. Korkusunu artık gizleyemiyor, bir yandan koşuyor bir yandan ağlıyordu. Belki de unutmuştu sevgilisini. Neredeydi? Ölmüş müydü? Annesi düştü genç adamın aklına. Sonra dizleri çöktü, yüzükoyun yere serildi genç adam.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kirci-bir-suriye-masali/">Kırcı- Bir Suriye Masalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kirci-bir-suriye-masali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4053</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bıraktım</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/biraktim/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/biraktim/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 08 Jun 2016 08:46:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3944</guid>
				<description><![CDATA[<p>Aylar öncesinden vardı bir sözüm Sigarayı bırakacaktım Bıraktım Ayı tutulmuş bir sevdanın şafak vaktinde, Güneşi batıracaktım Batırdım Arapsaçı hikâyeler dolanırken beynimde, Evirdim, çevirdim Ters koyup düz yatırdım Kırılması gerekiyordu birilerinin kalbi Kırdım Yaşlandım git gide Uykusu ağırlaşmıştı gençliğimin Kalkıp yerine yatırdım, üstünü örttüm Uyuması gerekiyordu Uyuttum Nice sevdalar çürüttüm Kiminin kanadını kırdım kiminin kolunu… Beklemedim [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/biraktim/">Bıraktım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Aylar öncesinden vardı bir sözüm</p>
<p>Sigarayı bırakacaktım</p>
<p>Bıraktım</p>
<p>Ayı tutulmuş bir sevdanın şafak vaktinde,</p>
<p>Güneşi batıracaktım</p>
<p>Batırdım</p>
<p>Arapsaçı hikâyeler dolanırken beynimde,</p>
<p>Evirdim, çevirdim</p>
<p>Ters koyup düz yatırdım</p>
<p>Kırılması gerekiyordu birilerinin kalbi</p>
<p>Kırdım</p>
<p>Yaşlandım git gide</p>
<p>Uykusu ağırlaşmıştı gençliğimin</p>
<p>Kalkıp yerine yatırdım, üstünü örttüm</p>
<p>Uyuması gerekiyordu</p>
<p>Uyuttum</p>
<p>Nice sevdalar çürüttüm</p>
<p>Kiminin kanadını kırdım kiminin kolunu…</p>
<p>Beklemedim sen kadar kimsenin yolunu</p>
<p>Ne çıkar benzetseler bir çınara boyunu</p>
<p>Büyümesi gerekiyordu bu ağacın</p>
<p>Büyüttüm</p>
<p>Ve şimdi sere serpe hatıraların masamda</p>
<p>Birkaç resim, ufak tefek anılar</p>
<p>İki gülücük üç kahkaha…</p>
<p>Gerekiyordu unutulması hepsinin</p>
<p>Unuttum</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/biraktim/">Bıraktım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/biraktim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3944</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İlk İnsan</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/ilk-insan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/ilk-insan/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 30 May 2016 09:00:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3828</guid>
				<description><![CDATA[<p>Aslında “ilk insan”  olmanın sefasını birçok insan sürmüştür. Bunlardan bazıları; belki Adem, belki Kabala, Pangu, Pandora, Ask ve Embla, belki de Izanagi’ydi. Fakat yıllar sürmeyen araştırmalarımın sonucu olarak, ilk insan olma ihtimalini üzerinde taşıyan kişi, sevgilimin erkek arkadaşıydı. Çünkü, sürekli bana sen ilksin deyip duruyordu. Ben de, hayır, bu imkansız diye çıkışıyordum. Bu konuda bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ilk-insan/">İlk İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Aslında “<strong>ilk insan</strong>”  olmanın sefasını birçok insan sürmüştür. Bunlardan bazıları; belki Adem, belki Kabala, Pangu, Pandora, Ask ve Embla, belki de Izanagi’ydi. Fakat yıllar sürmeyen araştırmalarımın sonucu olarak, ilk insan olma ihtimalini üzerinde taşıyan kişi, sevgilimin erkek arkadaşıydı. Çünkü, sürekli bana sen ilksin deyip duruyordu. Ben de, hayır, bu imkansız diye çıkışıyordum. Bu konuda bir türlü anlaşamamış, her defasında kavga edeceğimizi düşündüğümüz için böyle bir diyaloga girmemeye çalışmıştık. Hemi de askeri ücretle. Ama emin ol okur, ya da sevgili okur, hayır, zaten bir sevgilim vardı, en iyisi okur, ilk insan ben değildim. Çünkü ben hiçbir ağacı küstürmemiş, hiçbir kediyi korkutup, kızdırmamıştım. Bir ağacın benim yüzümden çiçek açmayışı, sevgilimle sinemaya gidemeyişimden daha üzücü olurdu. İlk insan ben olamazdım. Ya olsaydım…</p>
<p>İşte o zaman tüm canlılarla konuşabilirdim. Onları küstürmeden… Bir balığa, omega 3 vitaminine ihtiyacım olduğunu söyler, rızasını aldıktan sonra onu mideye indirebilirdim. Böylece bana küsmemiş olurdu. Bir kaplumbağaya pizza karşılığında onun üstünde beş dakika oturmayı teklif ederdim. Onlar pizzaya bayıldığı için ayılmasını bekledikten sonra üstüne 5 dakika otururdum. Böylece bana küsmemiş olurdu. Hatta bir seferinde diye başlayabileceğim şöyle bir hikayem olurdu: Hatta bir seferinde, bir ağaçtan en kalın dalına bir salıncak kurmayı rica etmiştim. O da kabul etmemiş, ben ileri geri salladıkça ipin canını acıtabileceğini söylemişti. Hemen koştum ve annemin gömleğinde dikili olan iki vatkayı da söküp aldım. Bana sonradan çok kızmıştı annem ama olsundu. Evet sevgili okur, hayır, sadece okur, beni enseledin. Sen şu an ( Sen diye hitap ediyorum çünkü, bu metnin başında kaç kişi olduğunuzu bilemiyorum. O yüzden siz demeyeceğim.) benim bir annem olduğunu ve doğal olarak da ilk insanın benim değil annem olduğunu düşünüyorsun. Ama sizi şaşırtacağım ve ilk insanın annem değil pizzayı yapan kişi olduğunu yazacağım. Yazdım. Çünkü o annemden 3 ay daha büyükmüş. Babası öyle söylemiş. Nerede kalmıştık? Ha, evet, vatka yüzünden annemden yediğimi dayakta&#8230; Az önce sadece kızdığını söylemiştim. Çünkü erkekler yediği dayakları anlatmazlar. Vatkayı alıp ağacın yanına koştum. Vatkaları ipin altına, dalın üstüne koyarsam canının acımayacağını söyledim. O da kabul etti. Salıncağı kurdum ve sallanmadan oradan uzaklaştım. Bana küsmemişti, sallansaydım yine küsmeyecekti. İlk insanlığın rehavetine kapılmış olmalıydım ki zaman sonra çıplak olduğumun farkına vardım. Belki de bu yüzden balık, kaplumbağa ve ağaç bana bıyık altından gülmüşlerdi. Örtünme gereği hissettim. Koşarak az önceki dostum ağacın yanına gittim ve ondan yaprak istedim. Yapraklarının iğneli olduğunu ve bunun benim canımı acıtabileceğini söyleyerek isteğimi geri çevirmek zorunda kaldı. Ne kadar da düşünceliydi. Teşekkür edip başka bir ağacın yanına doğru yöneldim. Kiminin yaprağı küçüktü kiminin ki aralıklı. Kiminin yaprağı narin dokuluydu kiminin ki kaba. Derken kalın ve geniş yapraklı bir ağaca rastladım. Evet, bu ağacın yaprağıyla örtünebilirdim. Utana sıkıla, ellerimle mahrem yerlerimi kapatarak, biraz da ezile büzüle yanına geldim ağacın. Selamünaleyküm dedim ya da Hı da olabilir. Bilmiyorum o zaman hangi dili konuşuyor olurdum. Nezaket gereği ilk önce ismini sordum. İncir ağacı olduğunu söyledi. İlk defa duymuştum. Çünkü ilk insandım. Memnun oldum dedim, ben de ilk insan. Yaprağından birkaç tane kullanabilir miyim diye sorunca, kıvranışıma acımış ya da kıvranışımı komik bulmuş olmalı ki, gülümseyerek memnuniyetle diye cevap verdi. Yanına ağır hareketlerle sokularak yapraklarını koparmaya başladım. Kucağım yaprak dolmuştu artık. Onları yere bıraktım ve koşup annemin dikiş makinesinin çekmecesinde duran iğne ve yeşil ipliği aldım. Uyumlu olmalıydı dimi renkler. Bu sefer annemden dayak yememiştim! Yaprakları uyumlu bir şekilde birbirine dikerek kendime ilk önce bir baksır yaptım. Sonra bir jiin, bir gömlek ve gömleğin üstüne bir bileyzır ceketi de ihmal etmedim. Ama ayağımda kundura olmadığı için biraz komik duruyordum. İncir ağacının yaprakları bedenime tam oturmuştu. Pantolonu da bir beden büyük dikmiştim. Seneye de giyerimdi. Fakat baksır biraz dar olmalıydı ki apış aramın kaşınmaya başladığını hissettim. Elimi malum bölgeye götürüp kaşıyacaktım ki incir ağacının ağlamaya başladığını duydum. Üstelik aç gözlülüğümün sonucu olacak ki, üzerinde hiç yaprak kalmamış, çırılçıplak vaziyetteydi. O da mı utanıyordu yoksa diyerek aklımdan geçirdiğim anda “Hayır!” dedi. Yapraklarının hepsini kopardığım için bir daha çiçek açamayacağını söyledi. O anda sığ bir sığır çöreklendi içime. Dizlerimin üzerine çöküp, haaaayııııır diye haykırarak yeryüzünde gittikçe uzaklaşan ve görüş açısı tepeden olan küçük bir nokta haline gelmek istedim. Fakat bunun için filmlerde kullanılan dron kamerası gerekiyordu. Masraftan kaçmak için haykırmadım. İncir ağacı bana küsmüştü. O günden sonra hiç çiçek açmadı ve ilk insanla ya da ilk insanlarla konuşmadı. Bunu duyan diğer dostları da bir bir küstüler. Tüm evren küsmüştü artık ilk insana. Yine o günden sonra ağızlarını bıçak açmadı. Sadece incir ağacı meyvesinin ağzını açıyor ve konuşmuyordu. Bu, bir rivayetime göre, söylemek istediği çok şey var fakat söyleyemiyor anlamına geliyordu. Bir rivayetime göre de artık çiçek açmadığı için burnundan değil ağzından nefes alabiliyor anlamına geliyordu. Bu rivayetlerimi bana incir ağacı anlatmadı çünkü benimle konuşmuyordu. O yüzden ilk insan olarak ben uydurdum.</p>
<p>Velhasıl-ı kelam sevgilim, (bu ifadeyi kullandığıma göre <strong>ilk insan</strong> Mezopotamya’dan neden olmasındı.) ilk insanlar kalp kırdıkları için doğa artık onlarla konuşmuyordu. Çünkü doğa, doğası gereği doğal davranıyordu. Doğal olarak da doğası gereği davranmayan tek varlık “İnsanlar” olarak kaldı. O yüzden sevgilim, ben ilk insan olma vebalini boynumda taşıyamam. Ama görüyorum ki, sen beni dinlememiş, uykuya dalmışsın ilk kanepede. Olsundu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/ilk-insan/">İlk İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/ilk-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3828</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kayıp Sepet</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kayip-sepet/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kayip-sepet/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 18 May 2016 05:30:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Şaban Taş]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3697</guid>
				<description><![CDATA[<p>Çok yakışıklı bir oğlandı vesselam. Saçları, kaşlarından daha siyah, hafif toplu burunlu, yanakları yine hafif dolgun, boyu 1,80’e yanaşık, vücudu ve vücudunun bütün uzuvları birbiriyle orantılıydı. Parmakları kalemi iyi tutar, tuttuğu gibi de iyi kullanırdı on santimlik kılıcını. Gönül vermişti saza, söze. Belliydi. Belli etmeyi de severdi. Tabi her şair gibi onun da vardı gönül [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kayip-sepet/">Kayıp Sepet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Çok yakışıklı bir oğlandı vesselam. Saçları, kaşlarından daha siyah, hafif toplu burunlu, yanakları yine hafif dolgun, boyu 1,80’e yanaşık, vücudu ve vücudunun bütün uzuvları birbiriyle orantılıydı. Parmakları kalemi iyi tutar, tuttuğu gibi de iyi kullanırdı on santimlik kılıcını. Gönül vermişti saza, söze. Belliydi. Belli etmeyi de severdi. Tabi her şair gibi onun da vardı gönül yarası ya da gönül yarısı. “Güzellerin en tevafuğuna rastladım.” diye de şımartırdı zaman zaman kendini. Hakikaten de öyleydi. Yâreni de kendisi gibi siyah bir inciydi. Beline kadar uzanan siyah saçları, yeniçeri okuna eş değer, temreni çelik kirpikleri, 1,80’e uzak boyu, mim’e çalan dudakları, nun’dan kalma kaşları vardı. İsmi ise kendine dizilen tasvirlerden öte; Cansu’ydu. Oğlanın ismini söylemedim dimi? Var mıydı bir ismi! Tabi ki olacaktı. Azem’di. Bu ismi ona babası vermişti. Babasının, Türk’lere ve Türk’e ne kadar düşkün olduğunu bilen Azem, babasına sık sık kendisine neden bir Acem ismi verdiğini sorardı. Babası önceleri onun saçlarını kast ederek ve şakayla karışık; “Sen de simsiyahsın be evlat. Bana başka yol bırakmadın.” dese de sonradan en gerçekçi yalanı söyleyecekti; “Sen bir savaşın emanetisin.” Düşündüğü çok şeyin arasına babasının bu sözünü de koyacaktı. Uğraşlarının sonunda bir neticeye varamadığı için, babasının ve annesinin gerdek gecesini bir savaşa benzetecek, annesi öldüğünden, babasının onu bir emanet olarak gördüğüne karar verecekti. Halbuki babası da bilmiyordu annesinin nerede olduğunu. Hiç görmemişti. Bir subay çocuğuydu Azem. Babasının mesleğinden dolayı yıllar yılı, o şehir senin bu şehir benim gezmemişti aslında. Babası bütün şehirlerin onun olduğunu söylerdi çünkü. Bir subay disiplinliği hakim değildi çocuğunun ruhunda. Azem’in özgürlüğüne çok düşkün olmalı ki her fırsatta ona; “Yoktur aşılamayacak hiçbir sınır.” derdi. Ah Azem, asla bilemeyecekti bunun ne demek olduğunu. Bilmiyordu fakat yaşıyordu sınırların ötesinde. Çok düşünerek, çok severek, çok gezerek ve çok yazarak… Hiçbir şeyin azını kabul etmezdi zaten. Çünkü az demek, “sınır” demekti.</p>
<p>Beklide böyle bir metinde anlatılacaktı Azem, terhisine 27 gün kalan yedek subay eğer sepeti bulabilseydi.</p>
<p>Her zaman yaptığı gibi yine devriyeye çıkmıştı Aziz. Bazı şeyleri her zaman yapardı. Mesela ne zaman Kamışlı’ya baksa, “Savaş olmasa güzel şehir aslında.” derdi kendisine yüz metre kala tellerin ötesine dürbünle bakarak.  Savaş bir veba gibiydi. Sadece karşı ülkede kalmıyor, kendi ülkesine de bulaşacak oluyordu. Bu yüzden de güvenliği sağlamak için devriyeyi her zaman atmak zorundaydı neredeyse aracı tellere yapıştırarak. Her zamanki günlerden yine bir gün, aracı bir tepeciğin arkasında durdurdu karşı tarafa görüntü vermemek için. Sigara içecekti serin gecenin koynunda. Botlarını dayadı tekere, sonra sırtını soğuk zırha. Sigarasını yaktı. Müziğini açtı. Gözlerini kapattı. Derinden üfledi dumanı. “Bahçada Yeşil Çınar” çalacaktı telefonda. Tam mırıldanmaya başlamıştı ki türküyü, bir bebek sesiyle açtı gözlerini. “Bu ses de ne?” diye geçirdi içinden. Aynı anda, arkadaşlarının telefonuna bebek sesi yüklediğini düşündü. Sırıtmacık düştü dudaklarına. “Yine onların şakalarından biri olmalı” dedi. Fakat, “Ben seni gizli sevdim.” nakaratını duyunca irkildi, telefonu kıstı, müziği kapattı. Ağlayan bir bebek sesiydi artık kulaklarında yankılanan. Dikkat kesildi. Ayaklarının çamurunu çakıllara sürten şoföre “sus” işareti yaptı işaret parmağını dudaklarına götürerek. İkisi de donup kalmıştı artık. Gecenin karanlığına derin bir ağlama sesi hakimdi. Sesin ne taraftan geldiğini anlamak zor olmamıştı. Aracın sağ tarafına geçti, tellerin dibine yanaştı. Gözleri bir anda büyüdü. Hatta yerinden çıkarıp misket oynayabilirdi onlarla. Yine donup kaldı. Sesin sahibini gördüğü içindi bu seferki donukluğu. Bir Yeşilçam filmi çekilmiyordu elbet. Cami avlusuna, zengin kapısına bırakılması gereken sepetin içindeki bebek, bir ülkenin sınırına bırakılmıştı tellerin on metre ilerisinde. Ne yapacağını kestiremedi önce. Göz göze geldi şoförle. İkisi de birbirine soruyordu ne yapacaklarını şaşkın bakışlarla. Aynı bakışlar cevap da veremedi. Ama öylece bırakıp gidilmezdi. Hemen kuleyi aradı. Karşı ülkeye geçmek yasak olduğu için kamerayı kuzeye çevirmesini emretti kuledeki askere. Çünkü güneydeydi kendisi. Telleri aşıp Suriye tarafına geçecek, koşarak bebeği alacak ve karakola götürecekti. Hızlıca tellerin üstüne çıktı. Ayağını diğer tarafa atacaktı ki bir an duraksadı. Bir tuzak olabilir diye düşündü ve Türkiye tarafına geri indi. Çünkü komutanından çok dinlemişti kendilerine kurulan hain tuzakları. Kimi, Türkiye tarafına geçmek için koyun postu giyiyor, kimi, sırtına ıslak battaniye atıp sürünüyordu yine tellere doğru. Bu tuzaklara kanmayacağını gösteren askere de taciz ateşinde bulunup, sağ kalırlarsa kaçıyorlardı. Bu düşünceler çok kısa bir süre meşgul etti Aziz’in zihnini. Hemen komutanını aradı. Durumu, kısa, öz ve hızlı bir şekilde bildirip hemen bulunduğu bölgeye gelmesi gerektiğini söyledi. Komutanı iki dakika içerisinde geldiğinde Aziz, yanından hiç ayırmadığı, boynunda asılı olan  monokülerle etrafı tarıyordu. “Nerde?” dedi komutanı. Tellerin on metre ilerisini parmağıyla işaret etti Aziz. Sert bir mavi bakış vardı komutanının iki kaşının altında. Oradan da hiç eksik olmazdı. İki dudağını içeriye gömerek düşündüğünü belli etti komutanı. “Kuleyi ara, kamerayı kuzeye çevirsin.” dedi. Demek ki vicdan denen şey dünyada tekti. “Aradım komutanım.” dedi Aziz. Neden ben emir vermeden aradın dermişcesine bir kızgınlık ve iyi ki aradın der gibi bir tebessüm karışımı bakış attı komutanı. Ne yapıp edip o çocuğu oradan almak lazımdı. Aziz, “Komutanım ben almayı düşündüm ama tuzaktır diye vazgeçtim.” dedi. “Aferin!” dedi komutanı tok bir sesle. Hemen ardından “Araçtan kancalı ipi getir.” diye emir verdi şoföre. “Yapılacak iş kolay. Kancayı, sepetin kenarına takabilirsek kendimize çekeriz. Hem tuzak olup olmadığı da anlaşılır.” dedi komutanı. “Ben takarım.” diye çıkıştı Aziz. Hiç beklemeden tellerin üstüne atıldı. Komutanının “Hayır!” sesi Aziz’in sol bacağını diğer tarafa atarken yakaladı. “Biri görürse seni vurabilir. Olduğumuz yerden beri sallayarak takacağız kancayı sepete.” Aziz ikinci defa kendi topraklarına atlamıştı. Ama bu da tehlikeliydi. Kanca eğer dikkatli atılmazsa, bebeğe denk gelebilir, onun bir tarafını sakatlayabilirdi. Orada bulunan herkes defalarca denedi kancayı sepete takmayı ama hiçbiri başaramıyordu. Çünkü içlerinde bebeğe zarar verme korkusuydu onları bu başarısızlığa sürükleyen. Ya uzak yanına atıyorlar ya da hiç yaklaştıramıyorlardı sepete. Mesafe kısaydı ama endişe ve korku oldukça uzun. Aziz, komutanının gözlerinin içine öyle bir baktı ki, komutanı anlamıştı ne demek istediğini. “Tamam.” dedi komutanı. “Ben senin geri emniyetini sağlarım. Telleri hızlıca aşıp kancayı sepete takacaksın. Hiç beklemeden sürünerek geri geleceksin.” Cevabını taa cümlenin başında hazırlamıştı Aziz: “Emredersiniz komutanım.” Telleri hızlıca aşıp, sürünerek sepete doğru ilerlemeye başladı. Sepetin yanına vardığında bebeğin ağlaması kesilmişti. “Az kaldı.” dedi Aziz. “Birazdan seni kurtaracağım.” Kancayı sepete taktı. Geriye dönüp tam gidecekti ki eski bir örtüden yapılmış kundağın arasında bir kâğıt parçası gözüne ilişti. Komutanı hiç beklemeden gelmesini emretmişti. Kağıdı çevik bir hareketle alıp gömleğinden içeriye attı ve sürünmeye başladı ülkesine doğru. Yine bir “Aferin!” çekti komutanı. İpi yavaşça çekmeye başladı. Herkes meraklı ve heyecan verici bir katılıkla izliyordu olanları. Aziz’in yüreği yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu ve zihni yine rahat durmuyordu. Neler kurmadı ki orada, o katılığın ardında. Bebeği kurtarmış, onu okutmuş, belki de hiç evlenmeden babası olmuştu o sepettekinin. Göz kapaklarını seri bir şekilde hareket ettirip kendine geldi. Olaya kilitlenmesi gerekiyordu. “Kurtulacaksın.” diye sürekli tekrar etti içinden. Sepet, yerinden daha otuz santim oynamıştı ki büyük bir patlamayla herkes kendini yerde buldu. Artık bütün duygular birbirine karışmış, ardı arkası kesilmeyen bir fırtına gibi hücum etmişti kalplere. Aziz, toprağa yüzükoyun uzanmış bir vaziyetteydi. Çenesini toprağa dayadı. Sepetin olduğu yöne doğru baktı. Öldü diyemedi belki de ama “Sepet kayboldu.” diye haykırdı. Sınırdan geçememişti bir yaşam. Aceleyle gömleğinin içinden kâğıdı çıkardı. Kan çanağı olan gözleri, bir kelimelik mektubu zar zor okuyabildi. “Azem.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kayip-sepet/">Kayıp Sepet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kayip-sepet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3697</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
