<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Nalan Önat &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/nalanonat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 08:09:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 04 Oct 2016 13:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5340</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kaplumbağa kabuğu çalan adam; her gün aynı sokakta, hep aynı saatlerde birbirinden çok farklı ritimlerle vuruyordu bağdaş kurduğu bacaklarının üzerindeki itina ile parlaklığını koruduğu kaplumbağa evine. Müziğinin dinleyicileri de her geçen gün azalmak bilmiyordu. Yaptığı iş kadar, sorulan soruları cevapsız bırakmasıyla da ünlenmişti. Buna rağmen, nazik davranışlarıyla çevresindekilerin sempatisini kazanmıştı. Beş yıl önce geri dönmemek [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/">Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kaplumbağa kabuğu çalan adam; her gün aynı sokakta, hep aynı saatlerde birbirinden çok farklı ritimlerle vuruyordu bağdaş kurduğu bacaklarının üzerindeki itina ile parlaklığını koruduğu kaplumbağa evine. Müziğinin dinleyicileri de her geçen gün azalmak bilmiyordu. Yaptığı iş kadar, sorulan soruları cevapsız bırakmasıyla da ünlenmişti. Buna rağmen, nazik davranışlarıyla çevresindekilerin sempatisini kazanmıştı.</p>
<p>Beş yıl önce geri dönmemek üzere çıktığı uzun bir yürüyüşte, kendini insanlardan uzak bir tepede, rüzgarın pürüzsüzleştirdiği iri bir kayanın üzerinde oturur bulmuştu. Yorgunluğu, yavaşça bedenini ele geçirip huzursuz bir uykunun kıyısına fırlattı. Göz kapaklarının altında gözleri çırpınırken, çok büyük ve çok yaşlı bir kaplumbağa, ayak başparmağına hafifçe dokunarak kısa süreli uykusundan onu uyandırmıştı. Bir an için göz göze gelmişler, heybetli yaratık yavaşça gözlerini kapatmış ve bir daha hiç açmamıştı.</p>
<p>Ne yapacağını bilemediği için çıktığı bu yürüyüş, onu bu olayla daha da açmaza sürüklemişti. Sabit bir şekilde oturup gözlerini kaplumbağaya dikti. Bu yemyeşil yaratık görüşünü tamamen kaplayana kadar baktı saatlerce. Sonra bir an, hayvanın kabuğunun ne kadar güzel olduğunu düşündü. Elleri istem dışı hareket etmeye başlamış, kabuğun içinde yaşayanın hayatını yansıtan pütürlerinde parmak uçlarını gezdiriyordu. Bunca yıl yaşamış olmak böyle bir şeydi işte, pütürlü. Kaplumbağanın artık ona ihtiyacı kalmadığından adam kabuğu kendi için aldı. İçini temizleyip dış yüzeyini elinden geldiğince etrafta bulduğu taş ve yapraklarla parlattı. Sonra parlaklığına bakarak daha da güzel olduğunu düşündü.</p>
<p>Uzun zamandır hissetmediği bir neşe hissediyordu. Yıllardır ilk kez gülümsedi. Etrafına bakındı ve gökyüzünün mavi olduğunu neredeyse unutmuş olduğunu keşfetti. Kuşlar onun için yeniden cıvıldıyor, rüzgar ilk kez yüzüne dokunuyor gibiydi. Farkında olmadan parmak uçlarıyla kabuğu hafif hafif tıpırdatmaya başladı. Kuşların ötüşüne göre ritm tutuyor, yaprakların hışırtısıyla ritmi harmanlıyordu.</p>
<p>Zaman geçtikçe yaptığı şeyi sevmeye, sevdikçe tıpırtılar müziğe dönüşmeye başladı. İçinde bir yerlerde çok derinlere gömülmüş yaşama sevinci filizlendi usulca, kendini belli etmeden. Kaplumbağa kabuğunu  sırtına bağlayıp yürümeye devam etti. Kabuk, tıpkı bir kaplumbağa gibi sırtında yük yapmıyor, kendi vücudunun parçasıymışçasına adamla birlikte yol alıyordu.</p>
<p>Yönünü kente çevirmemişti ama yine de buradaydı. İnsanları yeniden görmeyi beklemiyordu. Bu yüzden aralarına girince ne yapacağını şaşırdı. Eli ayağına dolandı ve yürüyemeyecek duruma geldi. Kalabalık caddenin gölge bir köşesine çökerek kabuğunu kucağına aldı. Oturduğu gölgelik dut ağacına ait olduğu için arada bir üzerine meyvelerini bırakıyordu. Kaplumbağa kabuğunu çalan adam, müziğe kendini kaptırmış, arada bir üzerine dökülen dutları yemek dışında ara vermeden hava kararana kadar müzik yapmaya devam etti.</p>
<p>Nihayet kafasını kaldırdığında, etrafını saran kalabalık onu alkışlamaya başladı. Herkesi büyülediğinden ve müziğinin yaşama sevinci dağıtan gücünden habersiz adam, yine ne yapacağını bilemeyerek ona ışıldayan gözlerle bakan kalabalığa yarım yamalak gülümsedi.</p>
<p>O günden itibaren o civarda yaşamaya ve her gün, ister yağmur yağsın ister kar, aralıksız her gün sabahtan akşama kadar kabuğunu çalmayı sürdürdü. O günden beri geçen beş yıl içinde kimseyle pek konuşmadan yalnız kabuğunu çalan adamın müziği her yıl daha da güzelleşerek, kendinden habersiz ününü dünyaya yaydı.</p>
<p>Şimdi, dünyanın merkezi sayılan ve bağımsızlığın ismiyle anılan caddeye giderseniz; bir köşede, yarım bıraktığı gülümsemesiyle parmaklarını tıpırdatan yolcuyu dinleyebilirsiniz.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/">Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5340</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Huzursuz Balıkçılar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 04 Aug 2016 05:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik bilim - kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4736</guid>
				<description><![CDATA[<p>Söylemediğim bir şey var; der gibi duruyordu balıkçıllar. Beyaz ve mağrur boyunlarının bükülüşünde bir sır gizliydi. Bu yüzdendi hep, gözden uzak oluşları. Bir sazlığın dibinde, bir dere kenarında, ansızın belirip kaybolan hayallerden ibarettiler anılarda. Ender zamanlarda bir araya gelip, damarlı mermerden yontulmuş heykeller gibi dururlardı. İzleyenlerden, hareketlerini görebilecek kadar şansı olanlar, en sabırlılardandı. Suyu yemyeşil [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/">Huzursuz Balıkçılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Söylemediğim bir şey var; der gibi duruyordu balıkçıllar. Beyaz ve mağrur boyunlarının bükülüşünde bir sır gizliydi. Bu yüzdendi hep, gözden uzak oluşları. Bir sazlığın dibinde, bir dere kenarında, ansızın belirip kaybolan hayallerden ibarettiler anılarda. Ender zamanlarda bir araya gelip, damarlı mermerden yontulmuş heykeller gibi dururlardı. İzleyenlerden, hareketlerini görebilecek kadar şansı olanlar, en sabırlılardandı.</p>
<p>Suyu yemyeşil görünen büyük nehrin kenarında, konaklıyordu balıkçıllar ve banyo yapmaya gelen birkaç yabancı tarafından rahatsız edildiler. Uzun zamandan beri kimse onları bu kadar huzursuz görmemişti. Yabancıları da görmüyorlardı. Balıkçıllardan başka suda hareket eden tek şey, giderek genişleyen dalgalardı. Ancak nehir, dikkatli gözlere biraz daha yeşil görünür oldu. Nedenini ise öğrenemediler.</p>
<p>O günden sonra, balıkçılların davranışları tamamen değişti. Sessiz sedasız yaşayan bu mağrur hayvanlar, hiç durmadan bağırıp gürültü yapar oldular. Sadece yemek yerken sesleri kesiliyordu. Onları hayranlıkla izleyenler, şaşkınlıkla izlemeye başladı. Gördüklerine hayret ediyor, sebebini bulamıyorlardı.  Nehrin başka yerlerinde, başka balıkçıl toplulukları da vardı. Onların davranışları değişmemişti; yalnız bu kıyıdakilerin, yalnız yabancılar tarafından rahatsız edilenlerin.</p>
<p>Uzaktan izlemekle anlaşılabilecek bir durum olmadığı açıklığa kavuşunca, kuşlara yaklaştılar. Aralarına girmeye çalışanlar olunca, balıkçıllar daha da hırçınlaştı. Kimseye saldırmadılar ama yerlerinde de duramadılar. Oradan oraya zıplıyor, uçuyor, pisliyorlardı. Görünen o ki, ne sazlıkta ne de nehrin bu yakasında olağanüstü bir durum, her hangi bir sorun yoktu. Bunca gürültüye aldırış etmeden yüzmeye devam eden balıklar ve bir sürü su böceği sayesinde de kuşlar karınlarını gayet güzel doyurmaktaydılar.</p>
<p>Nehrin üstünde ve balıkçılların konakladığı kıyıda bir ipucu bulamayınca, suya dalmaya karar verdiler. Artık nehir, tüm gözlere daha yeşil görünür olmuştu. Birkaç kişi, yabancıların arkalarında dalga bıraktıkları yerden yavaş yavaş suya girdi. Gittikçe derinleşen nehrin içinde, suyun taşıdığı alüvyon, görüşü engelliyordu. Daha çok el yordamıyla nehrin yatağını aradılar. Yüzük, madeni para ve saç tokasından başka tuhaf şeye rastlamadılar. Her biri, bulduğu nesneyi, o günün hatırasına, alarak evine gitti.</p>
<p>Ertesi gün ya da devam eden günlerden birinde,  balıkçılların eski hayranlık uyandıran hallerine geri döndüğü fark edildi. Nehir de yine eski nehirdi, o tuhaf yeşillik kaybolmuştu. Bu değişime çok sevinseler de, nehirden yüzük, madeni para ve saç tokasını çıkaranlar, buldukları nesnelerden şüphelendiler. Hangi eşyanın bu duruma sebep olduğunu bilmelerine imkân olsa dahi, bundan haberleri yoktu.</p>
<p>Eşyaları, kendilerinde tutmak istemiyorlardı. Bu durumda onları bir yere atmak da çözüm sayılmazdı çünkü; bu sefer de başkalarını rahatsız ederlerdi. Uzun zaman ne yapacaklarını düşündüler. Bu süre zarfında fark ettiler ki, bu eşyalar suyun dışında kimseye huzursuzluk vermiyor. Tabi bu eşyaların huzursuzluğa sebebiyet verip vermediği de muamma. En sonunda, üç nesne de metal olduğundan, hepsini beraber eritmeye karar verdiler.</p>
<p>Yüzük ve madeni para eriyip birbirine karıştı ama saç tokası ısındıkça erimedi. Buharlaştı ve yok oldu, gitti. Eriyen metali, balıkçıl şeklinde hazırladıkları minik kalıba döktüler, soğuması için bir kenara bıraktılar. Bu sırada, eritme kabındaki parıltı dikkatlerini çekti. Ufacık, zor görülen yeşil bir taş duruyordu kabın dibinde. Kalıptaki balıkçıl tam katılaşmadan, taşı kuşun gözü yerine oturttular. Tek taraflı minik kuş figürü, katılaştığında inanılmaz derecede pürüzsüz ve parlaktı.</p>
<p>Böylesine göz alıcı bir nesne yaptıklarına inanmakta zorlandılar. Ancak sonuç ellerine alamayacakları denli çekici ve inanılmaz bir şekilde önlerinde duruyordu. Yaptıkları nesnenin güzelliğine kapılmak üzerelerken, akıllarına bir fikir geldi. Bu güzelliğe mücevher olmak yakışırdı. Yeşil gözlü metal balıkçılı, kendisi kadar parlak bir zincire göre ayarladılar.</p>
<p>Kolyeyi, üzerine balıkçılı simgeleyen minik bir rün işledikleri abanozdan yapılma kutunun içinde uzun zamandır saklıyorlar, yalnız arada bakmak için kutuyu açmaları dışında,  yeşil gözlü balıkçıl hiç güneş görmüyordu. Ne yapacaklarını tam da bilemeden, böylesine güzel bir mücevher yapanlar, böyle bir güzelliğin uzun zaman saklı kalamayacağının farkındaydılar. Yine de bunca zaman, balıkçıllar huzur içinde yaşamış ve kimse kolyeyi fark etmemişti.</p>
<p>Yine bir gün, balıkçılları izledikleri esnada; ilerde, nehirde süzülen bir cisim gördüler. Hava puslu olduğundan tam olarak seçilemiyordu. Suyun üzerinde süzülerek ilerliyor ve yavaş yavaş balıkçılların konak alanına yaklaşıyordu. Görüş alanlarını heybetli bir kayık kaplamıştı. Balıkçılların neredeyse ortalarına dalmış olmasına rağmen kuşlar bu duruma aldırış ediyor değildiler.</p>
<p>Kayıktan, bunca pusa rağmen kıp kırmızılığı gözlerini yakan elbisesiyle, biri karaya iniyordu. İnen kişiye daha yakından bakabilme isteğiyle karşı kıyıya koştularsa da yetişemediler. Pus içinde dağılan renkler, ne yöne gittiğini görünmez kılıyordu. Kıyıya yakın durduğunu tahmin ettikleri kayık da seçilemiyordu. Bunun üzerine evlerinin yolunu tuttular.</p>
<p>Ertesi gün, hava açmış ve tüm nehrin üzerini parlak bir ışık kaplamıştı. Sabahın ilk saatlerinde, henüz uyanık olsalar dahi yataktan çıkmak istemeyecekleri bir saatte, kapıları çalındı. Kapının dışında onları, dün gece gördükleri kıpkırmızı elbiseli kadın bekliyordu. Pus yüzünden göremedikleri yemyeşil gözler, dosdoğru onlara bakıyordu.</p>
<p>Kadın, “Kaybettiğim şeyin sizde olduğu söylendi.”  dedi. Bunun üzerine içlerinden biri abanoz kutuyu getirerek  “Emanetiniz burada majesteleri.” dedi ve kutuyu kadına uzattı. Kadın kutuyu almadan kapağını açarak kolyeyi eline alıp avucunu kapadı. Avucunu tekrar açtığında kolye orada yoktu ve sanki gözleri biraz daha yeşermiş gibiydi, tabi bu mümkünse.</p>
<p>Kıpkırmızı elbiseli kadın, tekrar akşam çöktüğünde, balıkçılların uykularını bile bölmeden, kayığına binip geldiği gibi usulca nehrin üzerinde süzülerek, gitti.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/">Huzursuz Balıkçılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4736</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kilimli Kız</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kilimli-kiz/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kilimli-kiz/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 18 Jul 2016 13:45:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4491</guid>
				<description><![CDATA[<p>Şunu söyleyebilirim ki; aldatılmak, sevdiğin tarafından aldatılmak, sevdiğin kişinin ölümünden daha çok yakıyor canını. Ve bu acıyla, kenara kıstırılmış yaralı bir panter gibi saldırıyor insan. Kime olursa olsun, neye olursa olsun; tıslıyor, ısırıyor, tırmalıyor. Ona yardım etmeye çalışanları görmüyor, anlamıyor. Zihni, temelinden sarsılmış; üst üste duran toplardan altlardan bir tanesi yerinden oynatılmış, tüm düşünceler birbirinden [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kilimli-kiz/">Kilimli Kız</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Şunu söyleyebilirim ki; aldatılmak, sevdiğin tarafından aldatılmak, sevdiğin kişinin ölümünden daha çok yakıyor canını. Ve bu acıyla, kenara kıstırılmış yaralı bir panter gibi saldırıyor insan. Kime olursa olsun, neye olursa olsun; tıslıyor, ısırıyor, tırmalıyor. Ona yardım etmeye çalışanları görmüyor, anlamıyor. Zihni, temelinden sarsılmış; üst üste duran toplardan altlardan bir tanesi yerinden oynatılmış, tüm düşünceler birbirinden bağımsız yuvarlanıyorlar. Nasıl olduğunu bile fark edemediği bu durum karşısında insanın nutku tutuluyor. O kadar aptal olduğunu düşünüyor ki; kendine güveni bitiyor. Bir daha hiç kimseye inanamayacağını sanıyor. En çok da kendine… Hayatı boyunca aldığı tüm kararların yanlış, tüm yargıların boş olduğu varsayımında boğuyor gözyaşlarını. Hayatına nasıl devam edeceğini bilemiyor. Kimsesiz ve yapayalnızlıktan çok soğuk hissediyor. Oysa mevsim bahar, mevsim yazı haber veriyor. Çiçeklerin açmasıyla gönlünün neşelenmesi lazımken şimdi, hiçbir şey göremiyor. Görmek istemiyor. Tüm yaşamı, bütün hayatı, neşe duyduğu her şey gri pis bir pusun ardında kaybolmuş. Hayatında hiç yapmadığı gibi ya da en azından aylardır yapmadığı gibi işine geç kalıyor insan. Ertesi gün tekrar; tekrar geç kalıyor. İstese de yetişemiyor dünyaya. Onun zamanı akmıyor çünkü. Dönmüyor düşünceler aklında; kan, damarlarında dolaşmıyor. Aldığı meyveler bile dolapta çürümüş. Oysa hepsinin tadı olması gerekirdi. Şeker bile tatsız. Yemek yemiyor insan tadını alamadığı zamanlarda. Biraz su, biraz güneş ışığı ile ne kadar hayatta kalınırsa o kadar yaşıyor insan. Canlanamıyor. Tüm bunlar, yüzünden ayan beyan okunabildiği için, etrafındakiler soru sormaz oluyorlar bir süre sonra. Tüm insanlar, yaralı bir pantere yaklaşmaya çekinir.</p>
<p>Telefonun çalması anlamsız böyle günlerde. Ses çıkaran her şey rahatsız edici… İçindeki ateş tüm duyularını kül etmiş; durgunluk. Patlayacak bir şeyleri kıyıda köşede saklayan bir durgunluk… Zamanın bittiği noktanın bulunduğu yer burası. Artık her şeyin bitebileceği sınır. Artık her şey bitmeli.</p>
<p>Nefessiz kalınan bir an için her şey bitiyor.</p>
<p>İnsanların acılarından, sevinçlerinden bağımsız, ancak kaderlerini ilerleten zaman aldırmadan devam ediyor. Her şey, yeniden başlıyor. Baharın tatlı meltemiyle savruluyor küller. Pusun ardında görünemeyen çiçeklerin kokusu öncülük ediyor. Çok fazla yağmur yağmış bu dönemde, her yer çamur. Çamurun bile kıvamı olduğunu fark ediyor insan. Bu çamurdan nice heykeller yapıldığını anımsıyor sonra. Yine de, henüz geceyi geçemezsin ne zaman çöktüğünü fark etmediğin. Ufak tefek birkaç yıldız göz kırpar, belki ay vardır belki de yoktur, bilemezsin. Ne olduğunu bilmesen de yıldızlardan birinin Mars olduğuna inanırsın. İşte o zaman, teker teker yuvarlanmaya başlar toplar yeniden birbirlerine doğru. Yan yana, üst üste inşa ederler seni canlı kılacak her şeyi yeniden.</p>
<p>Uzaktan, gökyüzünde kızıllık belirir. Güneşin doğma vakti yaklaşmıştır artık. Ama önce bu çamurdan çıkıp, tatlı sularda yıkanman gerekir. Yürümeye başlarsın. Çamur kuruyup toprak sertleşir, yolun uzadıkça bahara uzanan taze çimleri hissedersin. Ellerinin üzerinde taşırlar tabanlarını. İleride, ufkun parladığı büyük bir su birikintisi görürsün. Ayakların durmaz, su boyunu geçene kadar yürümeye devam ederler. Boğulmaktan korkan kalbin çırpınır. Yaşaman gerektiğini anlarsın. Bu dünyada hiçbir şey için değil, yalnız yaşamak için var olduğunu bilirsin. Ayakların yerden kesilir, yüzün göğe dönük suyun yüzeyinde kalırsın. Her şeyin bittiği ve yine her şeyin başladığı zamanda asılısındır. Her şeyin bittiği ve yine her şeyin başladığı zaman aynıdır. Bu yüzden, uzakta bir yerde sönen ayın yerine güneş doğar. Seni sarmalayan sıcaklığıyla kendine geri dönersin. Hayatına geri dönersin. Geldiğin yollardan ilk defa geçer gibi, yaşama geri dönersin. Bitmek ve başlamak; aynı anda çıkılan uzun bir yolculuktur.</p>
<p>Günlerden bir gün, bir dağ yamacındasındır, yazın ilk ve uzun gecelerinin tadını çıkarmak için. Aşağılardan köpek ulumaları gelir. Birkaç kirpi hışırdatırken etraftaki çalılıkları, ateş böcekleri dolanır gölgelerinde. Geceleri bile şarkı söyleyen kuşların sesi cırcır böceklerine eşlik eder. Yaz geldi artık diye hazırlıksız yakalanmışsındır tepenin serinliğine. Üzerine oturduğun kilime sarılarak, saklarsın çıplak omuzlarını rüzgardan. Yüz yüze durduğun ayın on dördüne bakarak, ne çok yol kat ettiğini düşünürsün.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kilimli-kiz/">Kilimli Kız</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kilimli-kiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4491</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Misket</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/misket/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/misket/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 05 Jul 2016 06:00:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4296</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bir trende yolculuk ediyordu. Oraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Gözlerini açtığında kendini sallanan bir koltukta bulmuş, ve bu koltuğun bir trenin içinde olduğunu fark etmişti. Kendine gelmek için bir süre durdu. Ama trenin sallanmasını engellemenin bir yolu olmadığı için, sarsıntılar yüzünden düşüncelerini toparlayamıyordu. Ne kadar zaman uyumuştu böyle. Çok uzun olmalıydı, gereğinden fazla uyuduğu zamanlardaki gibi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/misket/">Misket</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bir trende yolculuk ediyordu. Oraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Gözlerini açtığında kendini sallanan bir koltukta bulmuş, ve bu koltuğun bir trenin içinde olduğunu fark etmişti. Kendine gelmek için bir süre durdu. Ama trenin sallanmasını engellemenin bir yolu olmadığı için, sarsıntılar yüzünden düşüncelerini toparlayamıyordu. Ne kadar zaman uyumuştu böyle. Çok uzun olmalıydı, gereğinden fazla uyuduğu zamanlardaki gibi bir sarhoşluk vardı zihninde. Bedeni öylesine mayışıktı ki; etrafına bile doğru düzgün bakmamıştı.</p>
<p>Başını kontrol edebilmeyi başardığında, sağına soluna bakındı. Çok büyük gayret gerektiriyordu bu durum. Yine de, bir kompartımanda yalnız olduğunu anlayabildi. Çok eski bir trendeydi, sallanmasından da belli olduğu gibi. Artık hiç sarsılmadan çok süratli gidebilen trenler varken, çocukluğundan kalma, koltuk yerine tahta banklar olan ve sürgülü kapılı kompartımanlardan oluşan bu trene neden binmişti? Daha da ilginci, bu trenlerin artık var olmadığını, her birinin yenisiyle değiştirildiğini okumuştu haberlerde.</p>
<p>Düşünceleri, daha endişe verici bir düşünceyle bölündü. Bileti olup olmadığını bilmiyordu. Ceplerini karıştırdı. Bir çakı, kullanılmış iki adet kağıt mendil ve bunların arasından yeşil, dikdörtgen bir karton çıktı. Kartonun üstündeki yıldız şekilli delikten kontrol edilmiş olduğunu anlayarak rahatladı. Ve tekrar düşüncelere daldı. Bu da artık olmayan bir şeydi, yeşil kartondan minik dikdörtgen biletler. Biletçi, elinde şekilli bir delgeçle dolaşarak bunları bazen yıldız, bazen kare, bazen de yuvarlak biçimli delikler delerek kontrol ederdi. Ama artık, yeni biletler bilgisayar çıktısıydı. Çoğu belge kolaylık olsun diye bilgisayar çıktısı olarak basılıyordu. Bu karton bilet gibi, geleneksel matbaa teknikleri kullanılan baskılar pahalıya mal oluyordu çünkü.</p>
<p>Kompartımanın kocaman, dikdörtgen bir penceresi vardı. Camı iki parçaya ayrılmış ve üst kısmını aşağı çekerek, yarısını açmanızı mümkün kılıyordu. Dışarıda pırıl pırıl güneş parlıyor; yemyeşil bir ovadan tangırdayarak geçiyordu tren. Gidiş yönüne sırtını vererek oturduğu için, görüntünün uzaklaşmasını seyredebiliyordu. Ayağa kalkıp pencereyi indirmeye çalıştı, gücü yetmedi. Oturduğu bankın üzerine çıkarak tekrar denedi, yine olmadı. Bu kez mandalına asılarak ayaklarını banktan kaldırdı ve vücudunun ağırlığına daha fazla direnemeyen pencere yavaşça indi. Parmak uçları bunu yaparken acımışlardı ve hala sızlasalar da, zihnini berraklaştıran rüzgarı yüzünde hissetmeye değdi.</p>
<p>Ne kadar zaman geçtiğini anlayamayacağı kadar güzel bir manzara izliyordu dakikalardır. Sonra garip bir şey oldu. Tren daha da sallanmaya başladı ve ağaçların boyu da gitgide kısalıyordu. Bir çukura düşüyor gibiydiler. Hayır, ağaçlar kısalmıyor, tren gitgide yükseliyordu. Gökyüzüne yaklaşmak ve pencerenin hemen yanında uçan kuşlara dokunmaya çalışmak öylesine nefes kesiciydi ki; neden, niçin, nasıl diye soramıyordu insan.</p>
<p>Bir zaman sonra karnının acıktığını hissetti. O zaman, kompartımanı daha bir dikkatli inceledi ve uyandığı yerin hemen köşesinde bohçaya benzer bir çanta olduğunu fark etti. Ağzı büzgülü, üzeri sarı pullarla bezeliydi. Çantayı kaldırıp kucağına almak istedi. Çanta; göründüğünden daha ağır çıkınca, olduğu yerden kımıldatmadan, usul usul ağzını açtı. İçinden bir şeylerin yuvarlandığını duyunca, hızla büzgüyü kapattı. Yere düşen şeyleri aramaya koyuldu.</p>
<p>Oturduğu bankın altında iki parıltı vardı. Uzanıp ikisini de almak, minyon bedeni için çok kolaydı. Elindekiler, biri şeker pembesi diğer şeffaf misketlerdi. Bulduğu hazineyle heyecanlanıp, parıltılarını daha iyi görebilmek için, bankın üzerine çıktı ve her iki elinde birer misketle, kollarını camdan dışarı uzattı. Güneşin dokunduğu minik cam küreler göz alıcı bir parlaklığa büründü. Hayatımda gördüğüm en güzel pembe bu olmalı, diye düşündü. Renksiz olansa, en iyi kesilmiş elması aratmayan bir ışıltı saçıyordu.</p>
<p>Gördükleri karşısında açlığını unutmuş, coşkuyla istem dışı hareketler yapıyordu. Şeffaf olan elinden kayıverdi. Onu yakalamak için hamle yapınca diğerini de düşürdü. Misketler, bir süre havada asılı kaldı. Sonra, yağmur damlası gibi süzüldüler. Gözden kaybolana kadar onları izledi. Pencereden ayrıldı, sarı pullu bohçanın ağzını yalnız elini içine sokabilecek kadar dikkatlice açtı. Bir avuç misket alıp cama döndü. Minicik avucuna anca altı tane misket sığmıştı. Hepsinin rengi ve boyutları birbirinden farklıydı ama; birbirine çok yakın ölçülerde olduğu için boyut farklılıklarını algılamak kolay değildi.</p>
<p>Kürelerden önce birini boşluğa bıraktı. Açık mavi tonuyla, artık iyice yükselmiş ve bulutlardan yukarıda yol alan trenin gökyüzü manzarasında silikleşiyordu. Bir süre asılı kaldıktan sonra yavaşça buharlaştı. Sonra turuncu olanını bıraktı.  O da havada daireler çizmeye başladı. Giderek daha hızlı dönüyordu. En sonunda o kadar hızlandı ki; görülemez oldu. Bir sonraki yeşildi. Elinden çıkar çıkmaz; durgun suda yayılan dalgalar gibi yayıldı ve bir süre tüm manzara yeşil filtre altından göründü. Anlaşılan, her bir renk farklı bir şekilde karışıyordu rüzgara.</p>
<p>Bankın üstünde duran sarı bohçaya bakıp gülümsedi. Koşarak olduğu yerden kaptı ve pencere kenarına getirdi. Ağırlığına bakılacak olursa, içinde herhalde bin kadar misket vardı. Büzgüyü yavaşça açsa da, bunca misketi küçücük elleriyle kontrol edemedi. Cam küreler hem içeri hem dışarı doğru dağıldılar. Kompartımana düşenler takırdıyor, dışarı gidenler bin bir şekilde havaya karışıyordu. Büyüleyici bir manzara, renk cümbüşüyle harmanlanıyordu. Renkler, trenin etrafını sarmış ve tren bir renk tünelinde ilerlemeye başlamıştı.</p>
<p>Açlığı yeniden kendini hissettirince camdan ayrıldı. Kompartımanı tekrar inceledi. Etrafa saçılmış misketlerden başka bir şey yoktu. Bunlardan birini alıp ağzında çevirmeye başladı. Sarı olduğu için ekşi bir tadı olacağını sanmıştı ama camın soğukluğu ve sertliğinden başka bir şey damağına dokunmadı. Yeniden banka uzanmış, camdan süzülen rengarenk ışıkların, kompartımanın duvarlarında gezinmesini izliyordu. Bir süre sonra, sarı misketi tükürdü ve sallanan koltuğun karşı konulmaz uyku davetine kendini bıraktı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/misket/">Misket</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/misket/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4296</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Buluşma Yeri</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 17 Jun 2016 11:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fasntastik edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4100</guid>
				<description><![CDATA[<p>Ağır ateşte pişen kahve gibi takırdıyor dişlerim. Soğuğun bu kadar soğuyabileceğini hayal bile edemezdim. Eldivenlerimi bile hissedemiyorum, avuçlarım çıplak sanki. Hava, burnumu tırmalayarak giriyor içeri, ciğerlerime dek taşıyor keskinliğini. Bu donuk zamanda; son baharın dökülen yapraklarını bile özledim, yeter ki hareket olsun. Beklemek, tek başına olmaktan daha yalnız hissettiriyor. Ağlamaktan değil, soğuktan yaşarıyor gözlerim. Göz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/">Buluşma Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Ağır ateşte pişen kahve gibi takırdıyor dişlerim. Soğuğun bu kadar soğuyabileceğini hayal bile edemezdim. Eldivenlerimi bile hissedemiyorum, avuçlarım çıplak sanki. Hava, burnumu tırmalayarak giriyor içeri, ciğerlerime dek taşıyor keskinliğini. Bu donuk zamanda; son baharın dökülen yapraklarını bile özledim, yeter ki hareket olsun. Beklemek, tek başına olmaktan daha yalnız hissettiriyor.</p>
<p>Ağlamaktan değil, soğuktan yaşarıyor gözlerim. Göz kapaklarımın kuytusunda, kirpiklerimin birleştiği yerde, aşağı süzülemeyen damlalar katılaşıyor. Durduk yere insanın canı yanar mı? Parçalanıp, pul pul dökülüyorum işte. Kalbim, kaburgalarımı çatırdatarak hareket ediyor. Daha fazla bekleyemeyeceğim.</p>
<p>Rüzgarın oluşamayacağı kadar soğuktan ağırlaşmış havanın içinde, yol açmaya çalışıyorum bedenime. Taşa dönmüş ayaklarımı oynatan, sahiden ben miyim? Kar yok, buz yok, yalnızca soğuk&#8230; Tüm eklemlerimin varlığını sızlatacak kadar soğuk. Yürüdükçe, çivilerin üzerinde yol alır gibi, sancılarla hayata dönmeye başlıyor ayak parmaklarım. Yürümek de denemez ya buna, sürüklüyorum kendimi heykele dönmeden önce. Kalbim, bedenimi ısıtmak için öylesine çırpınıyor ki; salıversem, kanatsız da uçabilecek.</p>
<p>Uçamayan balonlardan yapılma yuvama varınca rahatlıyorum biraz. Ardımda bıraktığım dünyada hava koyulaşıyor. Karanlık da yok, aydınlık da zamanın bu köşesinde. Açılıp koyulaşan renksiz bir gök asılı, bulutlar bizi terk ettiğinden beri. Onlara kızamıyorum. Umarım, bekleyemediğim için O da bana kızmaz.</p>
<p>Evimin ortasında, şimdi yapraksız kalmış bir meşe ağacı var. Onun meyvelerinden başka yiyeceğim kalmadı. Yemesi zevksiz olsa da, hayatta kalmamı sağlıyor. Kovuğundan akan pınarın ılık suyuyla ısınıyorum. Bir köşede çoktandır uyuyan kaplumbağanın nefesi arkadaşlık ediyor rüyalarıma. Her uyandığımda, tavanımın mavi balonlarını sayıyorum. Hepsine gülen yüz çizdim, onlar da beni saysınlar diye.</p>
<p>Baş parmağımdan sarkan ipi çekip söküyorum eldivenlerimi. Özgür kalan ellerim, hemen bir atkı örüyor onlardan, kar tavşanlarının hapşırıklarını duydum çünkü. Meşenin en tepesine, balonların da üzerine çıkıp izliyorum. Hava kadar donuk, gökyüzü kadar koyu kürkleri görülmelerini zorlaştırıyor. Tek şansım, minik pembe burunlarını oynatmaları, çünkü hapşırıyorlar.</p>
<p>Atkıyı, birinin kuyruğuna dolamayı başarıyorum. Aniden sıçrayıp kurtulmaya çalışıyor. O kadar kolay değil! Meşe ağacım ve balonlarımla, ne zamandır bu güne hazırlanıyorduk. Tavşanın sıçramasıyla, balon evim, ben ve içindekiler havalanıyor. Neyseki; kaplumbağa bu kalkışla uyanmadı. Durduğu yere kadar tavşanlayız. Balonların dışında, kaskatı, kuyruğunu bırakmıyorum.</p>
<p>Durduğu yere kadar gitmek zorunda değiliz. Bu güzel papatyaları bulmuş olmak bizim için yeterli. Kış tavşanı, bağımız koptuğu anda gözden yitiyor. Burada; meşe filizlenip, kaplumbağa uyanana dek bekleyebilirim. Ve yolculuğa hazır kırlangıçlarla O&#8217;na haber gönderip, buluşma yerimizin değiştiğini söyleyebilirim.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/">Buluşma Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4100</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gezgin</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gezgin/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gezgin/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 26 May 2016 14:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3782</guid>
				<description><![CDATA[<p>Göçebe bir hayat yaşıyor, pek çok kişiyle tanışıyordu. Arkadaş canlısı davranışları, bu hayat tarzını sürdürürken, ihtiyaçlarını karşılamasını ve yardım bulmasını kolaylaştıran vazgeçilmezlerdi. Aslında, kimseyle gerçekten arkadaş olmuyordu. Çünkü fazla yakınlık kurmanın, istediği zaman çekip gitmesine engel olacağından endişeleniyordu. O, tüm dünyayı görmek ve tanımakla görevlendirilmişti. Bir ömür öncesi kadar uzun bir zaman önce, bambaşka bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gezgin/">Gezgin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Göçebe bir hayat yaşıyor, pek çok kişiyle tanışıyordu. Arkadaş canlısı davranışları, bu hayat tarzını sürdürürken, ihtiyaçlarını karşılamasını ve yardım bulmasını kolaylaştıran vazgeçilmezlerdi. Aslında, kimseyle gerçekten arkadaş olmuyordu. Çünkü fazla yakınlık kurmanın, istediği zaman çekip gitmesine engel olacağından endişeleniyordu. O, tüm dünyayı görmek ve tanımakla görevlendirilmişti.</p>
<p>Bir ömür öncesi kadar uzun bir zaman önce, bambaşka bir dünyada açmıştı gözlerini. Henüz hayatının ilk yıllarında, diğerlerinden farklı olduğu anlaşılmıştı. Bunu anlamak o kadar zor değildi çünkü; kendisi turuncumsu bir pembeyken, geri kalanlar yeşildi. Yine de, ona farklıymış gibi davranmadılar, en azından gözleri onlarınki gibi maviydi. Bu da bir benzerlik sayılır. Hem şekil olarak da öyle göze çarpan bir farklılık yoktu.</p>
<p>Yaşadığı yerin sakinleri, teninin rengi yüzünden ona farklı davranmayacak kadar bilgeydiler. Uzun ömürleri ve diğer uzak dünyalara yaptıkları yolculuklar sayesinde, hayata bakışları geniş ve hoşgörülüydü. İçinde büyüdüğü aile ona, kendi dillerinde gezgin anlamına gelen, Panra ismini verdiler.</p>
<p>Panra; büyüdükçe, canlı davranışları ile ilgilenmeye başladı. Bu konuda bulduğu tüm kitapları okuyor ve diğer dünyaların dillerini öğrenmeye çalışıyordu. Çalışmaları sürerken, kitaplardan birinde, kendi renginde canlıların olduğu bir resim  gördü. Bu canlılara insan deniliyor ve Yeryüzü&#8217;nde yaşıyorlardı. Panra, insanların dilini öğrenmeye kalktığında çok şaşırdı. Diğer dünyalar gibi tek bir dil yoktu burda, milyonlarcası vardı. Cesareti kırılsa da, araştırmalarını sürdürdü ve bazı dillerin artık kullanılmadığını ve bazılarının da neredeyse ortak dile dönüştüğünü öğrendi. Bu dillerden iki tanesini öğrenerek, Yeryüzü  gezegenini araştırma ekibine katıldı.</p>
<p>Araştırma ekipleri; göreve başlamadan önce, uzun yolculuğa ve gidilen dünyanın atmosferine dayanıp dayanamayacaklarını görmek için sağlık kontrolünden geçiyordu. Bu kontroller sırasında, Panra&#8217;nın gerçekte insan olduğu ortaya çıktı, bundan elbetteki şüpheleniliyordu ama kendi istemeden önce kimse bunu araştırmayı düşünmemişti; onu sevdikleri sürece ne fark ederdi ki. Bu durumda ise insan olması, araştırma ekibi için harika bir fırsattı. Böylece insanlara, daha önce hiç yaklaşamayacakları kadar yaklaşabilecekler ve bilinmezliklerinin daha büyük kısmı açığa çıkabilecekti.</p>
<p>Panra, kısa bir eğitim sürecinden sonra Yeryüzü&#8217;ne gitmeye hazırdı. Üç kişi ile birlikte çalışacaktı. Bunlardan biri, onu taşıyacak ve ara sıra bulunduğu yeri ziyaret edecek olan aracın sürücüsüydü. Bir diğeri, dördü arasındaki iletişimi sağlayacak ve sonuncusu da Panra&#8217;nın topladığı bilgileri raporlayacaktı. İçlerinden yalnız Panra, Yeryüzü halkıyla birebir görüşecekti. Diğerleri, kimi zaman atmosferin biraz dışından kimi zaman kimse görmeden Panra&#8217;nın yanına gelerek, kimi zaman da kendi kırmızı gezegenlerinde görevlerini sürdüreceklerdi.</p>
<p>İlk yolculukta; sürücü, Panra&#8217;yı Yeryüzü&#8217;ne bırakıp geri dönecekti. Yolculukları, öngörülemeyen meteor ve toz bulutları yüzünden istedikleri gibi gitmedi. Yön göstergeleri bozulmuş; Yeryüzü&#8217;ne indiklerini gösteriyor, ancak hangi bölgesinde olduklarını söyleyemiyordu. Panra, araçtan çıkıp etrafı dolandı. Bembeyazdı ve soğuk. Yürüme mesafesinde, yine de yakın olmayan bir uzaklıkta minik beyaz yapılar görünüyor ve kimilerinden duman sızıyordu. Giysisinin hava şartlarına uygun olduğunu gören Panra, araca dönüp araştırma için gereken eşyalarını aldı ve sürücüye, önceden planlandığı gibi onu bırakıp dönmesini söyledi.</p>
<p>Sürücü, arkadaşını varışı planlanmayan bu bölgede tek başına bırakmak konusunda tereddütlüydü. Birlikte geri dönüp, göstergeleri onardıktan sonra planlanan bölgeye gitmeyi teklif etti. Ancak Panra, &#8221; Burası Yeryüzü, ben de bir insanım. Yaşamak için bir yol bulurum. Görevim bu değil mi zaten? &#8221; diye karşılık verdi. Bunun üzerine, bir sonraki görüşmelerine kadar vedalaşıp ayrıldılar.</p>
<p>Panra; renkleri bulması gerektiğini hissedene kadar, bu uçsuz bucaksız bembeyaz diyarda, diğer insanlar nasıl yaşıyorsa öyle yaşadı. Ve bir gün, umutları ve hayallerini de alarak, kızağıyla buradaki en yüksek dağa tırmanıp beyaz örtünün sınırını aşacağı yolculuğuna başladı. Bu yolculuk, Yeryüzü&#8217;nde yapacağı pek çok gezinin başlangıcıydı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gezgin/">Gezgin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gezgin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3782</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kristal Ustası</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kristal-ustasi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kristal-ustasi/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 09 May 2016 08:30:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3559</guid>
				<description><![CDATA[<p>Güney kutbunda, penguenlere uyum sağlamak için her zaman smokin giyen bir kristal ustası yaşardı. Böylece kimse onu bu komik kuşlardan ayırt edemezdi. Eğer görülebilseydi, bu giyimiyle çok komik bulunurdu. Uzun zamandan beri bu şekilde yaşayan kristal ustasını, gökkuşağına duyduğu sevgi ve   kristalin içinden geçen ışığa duyduğu merak buraya getirmişti. Kutupta yaşamaya başlamadan önce çok seyahat [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kristal-ustasi/">Kristal Ustası</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Güney kutbunda, penguenlere uyum sağlamak için her zaman smokin giyen bir kristal ustası yaşardı. Böylece kimse onu bu komik kuşlardan ayırt edemezdi. Eğer görülebilseydi, bu giyimiyle çok komik bulunurdu. Uzun zamandan beri bu şekilde yaşayan kristal ustasını, gökkuşağına duyduğu sevgi ve   kristalin içinden geçen ışığa duyduğu merak buraya getirmişti.</p>
<p>Kutupta yaşamaya başlamadan önce çok seyahat etti. Mükemmel kristali arıyordu. İlk olarak insanların şehirlerinde dolandı, pek çok cam sanatçısıyla tanıştı.  Daha ilk görüşte bunların yeterli olmayacağını düşünmüştü. Ama, ne olur ne olmaz diye onlarla biraz zaman geçirdi. İnsanlar beklentilerin ötesinde şeyler başarabilirdi. Ne yazık ki, öyle olmadı. Yeterince sıkıldığına karar verdiğinde tekrar seyahate çıktı.</p>
<p>Koca burnu onu, altın kum tepelerinin olduğu sahile götürdü. Ortalığa yayılan bir yanık kokusu vardı. Dumanı fark ederek ona doğru yürüdü. Dumanın kaynağını görünce neler olduğunu anladı.  Yıldırım düşmüş ve kumu cama dönüştürmüştü.  Büyüleyici bir şeydi bu. Orada biraz kalmaya karar verdi. Oluşan camı uzun uzun inceledi. Ne yazık ki cam, içinden gökkuşağını oluşturacak düz bir ışığın geçemeyeceği kadar kıvrımlıydı. Ve kumdan cam oluşturabilecek başka bir yıldırımı beklemek çok uzun zaman alıyordu. Bir sürü yıldırım olsa dahi, bunu yapabilecek güçte olan çok ender ortaya çıkıyordu. Bir kaç hafta sonra kristal ustası tekrar yollardaydı.</p>
<p>Güzel bir gökkuşağı görmeyi o kadar çok istiyordu ki, kendini yağmur bulutlarının yolculuğuna eşlik ederken buldu. Hep beraber güneye doğru yol alıyorlardı. Yolda, cam oluşturabilen yıldırımların neden bu kadar ender olduğunun cevabını almıştı. Cam oluşturabilecek bir yıldırım gönderdikten sonra bulutlar çok yorgun düşüyor ve toparlanmaları uzun zaman alıyordu. Çünkü, bunun için neredeyse enerjilerinin yarısını kullanmaları gerekiyordu.</p>
<p>Orda burda bulutlar, yağmur diye bilinen göz yaşlarını döktüler. Yağmur yağarken, kristal ustası güneşten gökkuşağı oluşturacak kadar parlamasını rica etti. Ve güneş, nezaketine karşılık verdi. Beklentilerin ötesinde ortaya çıkan bu muhteşem gökkuşağını gören herkes onun tadını çıkardı ve ferahlatan gücünü kalplerinde hissetti. Kristal ustası, neden bu şekilde gezindiğini güneşe anlattı. Güneş ise, neden kristal yapmaya çalıştığını sordu ve kendi kendine yetişen kristallerin olduğu bir yer bildiğini söyledi. Kendi kendine yetişen kristaller; araştırmaya değerdi.</p>
<p>Güneşin verdiği bilgiye göre, kristaller dünyanın iki ucunda yetişiyordu. Bulutlarla seyahat onu en büyük okyanusun güney kısmına getirmişti ve burası dünyanın güney ucuna çok yakındı. Eğer bulutların üstünden atlarsa kolaylıkla güney uca konabilirdi. Bulutlardan ayrılmadan önce güneş, aşağının soğuk olduğu konusunda kristal ustasını uyardı.  Ama mükemmel kristali bulduğu sürece, koşullar kristal ustasının pek umurunda değildi.</p>
<p>Güney uca konduğunda ilerideki siyah noktaları görene kadar, her yer beyaz, diye düşündü. Noktalara vardığında ne kadar mesafe kat etmiş olduğunu algılayamadı. Bunlar aslında nokta değillerdi, kutbun yerli halkıydı. <strong>Kristal ustası</strong> onlara neden smokin giydiklerini sordu ve onlar da &#8220;Çünkü uçma kabiliyetimizi yüz yıllar önce kaybettik.&#8221; dediler.  Bunun üzerine kristal ustası &#8220;Eğer burada yaşayanların geleneği böyleyse, ben de giyerim.&#8221; dedi. Bunu söylerken bir taraftan da cep gardırobunu çıkardı ve içinden yün smokinini alarak giyindi. Ve penguenlerle bu şekilde tanışmış oldu.</p>
<p><em>Kristal ustası</em>nın bu jesti üzerine penguenler ona sempati duydular ve onu soru yağmuruna tuttular. O da, gökkuşağını ne kadar sevdiğinden ve kendi kendine yetişen kristali arama yolculuğundan bahsetti. Yeni yerli arkadaşları kristal ustasına en güzel buz mağaralarını gösterdiler. Mağaralara ilk girdiğinde onların güzelliğine bağlandı ve renkleri fısıldayan sihirlerini duydu. Penguenler, kristal ustasının bakışlarını yakalayınca burada kalacağını anladılar. Ve kristal ustası, mağaralardan birine yerleşerek ekinokslar dışında tüm günlerini güney kutbunda geçirdi. Yalnız bu günlerde, gün dönümü kutlamalarında gökkuşağı yağmuru yapmak için Naneli Yıldız Kasabası&#8217;na gidiyordu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kristal-ustasi/">Kristal Ustası</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kristal-ustasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3559</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Geceyenisi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/#comments</comments>
				<pubDate>Tue, 26 Apr 2016 10:00:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3359</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bu diyarda, doğum günlerinde herkes susar, önceki yıllarının hatıralarına bu şekilde saygıda bulunur ve karşılarına dikilen yeni yıllarını sükûnetle karşılarlardı. Doğum gününün, kişinin yalnız kendisine ait olduğuna inanılır ve doğum günleri, benliğin bütünlüğünün simgesi addedilirdi. Buna ithafen, doğum gününde kişiler izole olur ve o günlerde onlarla iletişime geçmek büyük bir ayıp sayılırdı. Kendine has gelenekleriyle, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/">Geceyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bu diyarda, doğum günlerinde herkes susar, önceki yıllarının hatıralarına bu şekilde saygıda bulunur ve karşılarına dikilen yeni yıllarını sükûnetle karşılarlardı. Doğum gününün, kişinin yalnız kendisine ait olduğuna inanılır ve doğum günleri, benliğin bütünlüğünün simgesi addedilirdi. Buna ithafen, doğum gününde kişiler izole olur ve o günlerde onlarla iletişime geçmek büyük bir ayıp sayılırdı.</p>
<p>Kendine has gelenekleriyle, yalnızlığı seven insanların yaşadığı bu yöreye özellikle kimse gelmez, ancak yolu oradan geçen yolcular dinlenmek için bir süre oyalanırlardı. Genellikle bu yolcular, yörenin yakınlarındaki yonca tarlasına, dört yapraklı yonca aramaya gelenlerdi. Ve çoğu, her bahar şanslarının peşinden koşan ve kendilerini çok düşünen kişiler olduğu için, yöre sakinleriyle pek konuşmazlar, bir gece dinlenip giderlerdi. Şüphesiz; yalnızlığı seven diyarlılar, bu durumdan hoşnuttu.</p>
<p>Bir gün, diyarın alışık olduğu somurtkan ve ilgisiz yolculara hiç benzemeyen, neşeli ve habire sorular soran biri konakladı yörede. Üstelik yolcu da değildi. Gezgin olduğunu ve yöre halkının yaşamını merak ettiğini söylüyordu. Diyarlılar durumu garipsediler ama bir taraftan da meraklanmışlardı. Gezgin; onlara ne kadar soru sorarsa, onlar da aynı şekilde karşılık veriyordu. Böylece yöre halkı, hiç bilmedikleri diyarlar, kuşlar ve bitkiler hakkında bilgi sahibi olmaya başladılar. Dünyada, bu kadar çeşitliliğin olduğunu öğrenmek onları heyecanlandırsa da, hiç birinin yalnızlıktan ödün vermeye niyeti yoktu.</p>
<p>Gezgin; diyardaki son gününde, çayırlarda koşuşturan çocukların biraz ilerisinde onları izleyen, ağlamaklı bir çocuk gördü. Çocuğun, diğer çocuklardan farklı olan kızıl saçları yüzünden onu dışladıklarını sandı. İçgüdüsel olarak çocuğa yaklaştı ve neden bir köşede yalnız oturduğunu sordu. Diyarda kaldığı zaman içinde burası hakkında pek çok şey öğrenmiş olsa da gelenekleri pek bilmeyen gezgin, çocuğun cevabına anlam veremedi. Kızıl saçlı çocuk, bugünün onun doğum günü olduğunu söylemişti.</p>
<p>Gezgin; eşyalarını toplayıp diyardan gidecekken, eşyalarının arasındaki bez bebeği alıp uzun uzun baktı. Bebeğin kızıl saçları ona biraz önce karşılaştığı çocuğu hatırlatmıştı. Bebek, sarı bedeni ve kocaman mavi burnuyla kızıl saçlarına tezat oluşturuyor ve çok komik görünüyordu. Bir köşede üzgün oturan çocuğu bu şekilde güldürebileceğini düşünerek; ayrılmadan önce çocuğu aradı ve ilk gördüğü yerde buldu. Bebeği ona vererek, kendi halkının geleneklerine göre &#8221; Doğum günün kutlu olsun.&#8221; dedi ve çocuğun kızıl saçlarını okşayıp diyarı terk etti.</p>
<p>Gezgin, bir daha bu diyara gelmediği için, kızıl saçlı çocuğun hikayesini asla öğrenemedi. O gittikten sonra, şaşkın şaşkın gülümseyerek elindeki komik bebeğe bakan çocuğun, gezginle konuşmasını ve ona hediye verdiğini gören diyarlılar vardı. Bunlar, izole olan doğum günü kişisinin, bu durumda bu kişi kızıl saçlı çocuktu, ayıp işlediğine kanaat getirdiler. Çocuk olduğu için konuşması affedilebilirdi. Ancak hediyeyi kabul ettiği için uğursuzluk çağıracağına ve bir daha dört yapraklı yoncaların yeşermeyeceğine inanıyorlardı. Uğursuzluğu önlemenin tek yolu, hediyeyi parçalamak ve yakmaktı. Bunu da doğum günü kişisinin yapması gerekiyordu.</p>
<p>Diyarlılar; yöre meydanında toplanmış, elindeki bebeği sımsıkı tutan kızıl saçlı çocuğu izliyorlardı. Çocuk, yapması gereken eylemin amacını anlamıyor, isteksizlik ve şüpheyle tereddüt ediyordu. Etrafındakiler, onu yüreklendirmek için türlü şeyler söylese de, hiçbirini dinlemiyordu. Sonunda, yaşlılardan biri gelip, çocuğun omzunu kavrayarak, &#8220;Hadi&#8221;, dedi. Bizi uğursuzluktan ancak sen kurtarabilirsin ve bunun zamanı şimdi. &#8221; dedi. Bunun üzerine çocuk, önce bebeğin kızıl saçlarını kopardı, sonra kollarını ve bacaklarını. Kopardığı her bir parçayı yavaşça önündeki ateşe attı.</p>
<p>Çocuk, elindeki bebeğe baktı. Kocaman mavi burnu ve sarı gövdesinden başka bir şeyi kalmamıştı. Elinde kalan bu parçalanmış surete sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı. Öyle çok ağladı ki; sonunda ateş söndü, gece karardı ve herkes sustu. Gecenin karanlığında gün gibi parlıyordu kızıl saçlı çocuğun kucağındaki bebek. Sonra çocuk gülmeye başladı. Herkes ve her şey de onunla birlikte gülüyordu.</p>
<p>Onlar güldükçe, alevin söndüğü yerde bir karaltı büyüyordu. Karaltı büyüyüp, çocuğun yarı boyunda bir tavşan siluetine büründü. Kulakları ve kuyruğu kahkahaların ritmiyle dans ediyordu. Tavşan, dans ettikçe alevin çizgileriyle enine ve boyuna kesildi silueti ve görünür oldu ahalinin gözlerine.</p>
<p>Yöre halkı; tavşanı gördüğünde, uğursuzluktan kurtulduklarını anladılar ve neşe içinde kızıl saçlı çocuğu kucaklayıp havaya kaldırdılar. Diyarlıların tüm neşesi, suratı olmayan bebeğin yüzüne gizlice işlenmişti. Bu hengamede unutulan tavşan, bebeği sırtına alıp gecenin karanlığında kayboldu. Uzaktan, sırtındaki yükün parlaklığını görenler, yıldız kayması gördüklerini sanıp dilek tuttular ve tüm diledikleri gerçek oldu.</p>
<p>Kutlamaları bitip heyecanları geçince, diyarlılar bebeği hatırlayıp yöre meydanına döndüler. Bu sırada gün doğmuştu. Gece yaktıkları ateşin kalıntıları oradaydı ama bebekten iz yoktu. Ne kadar aradılarsa da bebeği bulamadılar. Bunun üzerine, elinde birkaç parça sarı ve mavi kumaş, biraz da kırmızı ip  bulunanlar toplanıp, kızıl saçlı çocuğa yepyeni ve sapasağlam, eskisinden de güzel bir bebek yaptılar. O günden sonra, diyarda doğan kızıl saçlı çocukların şans getirdiğine inanıldı. Ve hiçbiri alevlerden doğan tavşanı anımsamadı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/">Geceyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3359</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Günyenisi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 17 Apr 2016 13:41:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3214</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gün gibi aydınlık bir yüzü varmış. Yüzündeki tek karanlık nokta olan burnu, yıldızlara gün ışığı biriktirirmiş. Bu yüzden, hava nasıl olursa olsun gündüz dört duvar arasında tutmamak gerekliymiş. Eğer tek bir gün bile güneşi göremezse, yıldızlar solup giderlermiş. Günyenisi&#8217;ne kimse sahip olamaz ancak onu koruyabilirmiş. Korunmaya da ihtiyacı varmış çünkü; içinde biriktirdiği güneş enerjisi servet [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/">Günyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gün gibi aydınlık bir yüzü varmış. Yüzündeki tek karanlık nokta olan burnu, yıldızlara gün ışığı biriktirirmiş. Bu yüzden, hava nasıl olursa olsun gündüz dört duvar arasında tutmamak gerekliymiş. Eğer tek bir gün bile güneşi göremezse, yıldızlar solup giderlermiş. Günyenisi&#8217;ne kimse sahip olamaz ancak onu koruyabilirmiş. Korunmaya da ihtiyacı varmış çünkü; içinde biriktirdiği güneş enerjisi servet değerindeymiş. Bu yüzden, bu servetin sahibi olmak isteyen pek çok kişi peşindeymiş, bazen onu koruyanlar bile. Koruyucuların, güneş tepedeyken tehlikelerden korkmaları gerekmezmiş çünkü; gücünü güneşten alan Günyenisi, karanlıkta kalmadığı sürece kendini koruyabilirmiş. Geceleri ise, çok mecbur kalırsa yıldızlara biraz az gün ışığı vererek kendini koruyabilirmiş ama; bu yıldızların hem solmasına hem de ömürlerinin kısalmasına yol açıyormuş.</p>
<p><strong>Günyenisi</strong>; uzaktan bakıldığında elleri, kolları ve bacakları olmayan sarı bir bez bebeğe benziyormuş. Başında da ne saç ne kulak ne de ağız varmış. Yalnızca, yüzünün ortasında kocaman ve yusyuvarlak, koyu mavi bir burnu varmış. Onu eline alanlar, yumuşacık ve sevimli bir oyuncak bebeği kucakladıkları hissine kapılırlarmış ve yüzü olmayan bu bebeğin kendilerine gülümsediğine yemin edebilirlermiş.</p>
<p>Geleneklere göre, Günyenisi&#8217;nin üç asil koruyucusu olması gerekirmiş. Bunlardan biri gündüz, diğeri gece nöbeti tutar, üçüncü de bu ikisinin görevlerini takip eder ve arada bir onları dinlendirirmiş. Üç kişi olmasının bir sebebi bu görevin fiziksel zorlukları, diğer sebebi ise arzuları baştan çıkaran servetmiş. <em>Günyenisi</em>, gün doğumundan batımına kadar , Asil Koruyucuların Evi&#8217;nin bahçesindeki cam bölmede tutulur, gündüz nöbetindeki koruyucu da hemen bu bölmenin yanında bu görev için tasarlanmış bölmesinde etrafı izlermiş. Gün battığında ise, Günyenisi&#8217;ni evin içinde, tavanındaki küçük bir camdan yıldızların görülebildiği odada tutarlarmış.</p>
<p>Asil Koruyucuların Evi, yukarıdan bakıldığında rüzgar gülüne benzeyen bir labirentin gizli bir bölümüymüş. Ve bu labirentten eve giren bir yol ve evden çıkan ayrı bir yol varmış. Eve giden yoldan çıkılamaz, çıkılan yoldan da girilemezmiş ve bu yolları yalnız asil koruyucular bilirlermiş. Bir asil koruyucunun hayatı sona ermeden yerine yenisi geçemez ve hiç kimse bu görev için seçilemezmiş. Asırlardır, asil koruyucuların nasıl görevlendirildiği bilinmiyor hatta onların bu dünyadan olmadıkları düşünülüyormuş. Bazen, bu evi ve içindekileri görmek isteyen meraklılar, labirenti geçmeye cesaret edermiş ama; yolu bilmeyen biri, ne kadar uğraşırsa uğraşsın tam labirentin çıkışını bulup eve vardığını sandığı anda, kendini girdiği yerden çıkmış bulurmuş.</p>
<p>Yılda iki gün, geceyle gündüz eşit olur, yalnız bu günlerde Günyenisi, üç asil koruyucusuyla beraber labirentten çıkar ve Fersah Ormanı&#8217;nın ortasındaki, ağaçlar içinde bir ada olan Denizi Gören Tepesi&#8217;ndeki gün dönümü törenlerine katılırmış. Törenler sırasında rengarenk uçurtmalar uçurulur, yörenin en iyi kristal ustasının maharetiyle gökkuşağı nehirleri altında şarkı söyleyip, gece çökene kadar çıplak ayakla dans ederlermiş. Gün batarken, sekiz notalı yerel çalgıları ve iki davul ile çalınan geleneksel gün dönümü marşıyla <strong>Günyenisi</strong>, bir sonraki törene kadar mabedine uğurlanırmış.</p>
<p>Gün dönümü töreninin ertesi günü, ahali genelde geç uyanır ve kalabalık kahvaltıların verildiği, büyük su sığlığındaki yaşlılar evini ziyaret ederlermiş. Burada, yaşlanmış ya da kendini yaşlı hissedenler nane ferahlığıyla huzur bulurlar ve güçlerini toplayıp, yaşamlarına dönerlermiş. Zaman zaman, asil koruyucuların da burada dinlendiği görülürmüş.</p>
<p>Bir gün, yörede hiç bilinmeyen bir böcek ortaya çıkmış. Minicik ve uçan bir şeymiş. O kadar şeffaf kanatları ve gövdesi varmış ki; kanat çırpma sesini duysanız bile göremezmişsiniz ta ki bir yerinizden ısırılana kadar. Boyundan beklenmeyen bir şekilde çok can yakıyormuş bu böceğin ısırığı. İlk başlarda ahali, ısırığının verdiği acı yüzünden ne zaman &#8220;vızzz&#8221; sesi duysa kaçar olmuş. Neden sonra fark etmişler ki; bu bilinmeyen yaratık tarafından ısırılanlar kısa sürede güçten düşüp soluyorlar ve hayata bağlanan ipleri kesiliyormuş.</p>
<p>Bu, görülmeden etrafta kol gezdiren tehlikeye karşı tüm şifacılar yaşlılar evinde birleşmiş. Fark etmişler ki; burada kullanılan nane ferahlığı, bu yaratıkları uzak tutuyormuş. Bunun üzerine, herkes evinde nane yetiştirmeye ve kulak arkalarına nane esansı sürmeye başlamış. Etkili bir tedbir olsa da, ısırılanlara çare değilmiş yine de. Yaşlılar evinin ferah ortamına getirilen solmuş kişiler, rahatlasa da hayat ipleri kesilmeye devam ediyormuş.</p>
<p>Son olarak şifacılar, yıldız ışığını eritmeye karar vermişler ve ancak o zaman yıldızların solmakta olduğu fark edilmiş. Bu haber, yaşlılar evinden çıkıp tüm yöreye yayılmış. Geceden geceye yıldızların solması gösteriyormuş ki; Günyenisi, karanlıkta kalmış. Ve bu durumda tek açıklama, asil koruyucuların da bu minik böcek tarafından ısırılmış olduğuymuş.</p>
<p>Pek çok kişi, yol bulma umuduyla labirentin etrafında toplanmış. Girdikleri yerden çıkıp duruyorlar, tırmanmaya kalktıklarında ise biraz yukarı çıkmayı başardıkları anda yine zeminde buluyorlarmış kendilerini. Yıldızlar, tamamen sönmüş ve insanlar hayal kuramaz olmuşlar. Hayal kuramadıkları için hiçbir şey yapamıyor, güçsüzleşiyor, kendilerini yaşlanmış hissederek yaşlılar evine gidiyorlarmış, ama burası da çare değilmiş artık.</p>
<p>Bir gece, yöreden biri, Fersah Ormanı&#8217;nın ortasındaki tepede sırt üstü uzanmış ve gecenin karanlığına inat, yıldızların hatırasını canlandırmaya çalışmış gözlerinde. Gece , gittikçe koyulaşıyor gibi görünse de yılmamış. Aklının yittiğini zannedecek kadar zorlamış kendini ve bir yıldızın hatırası soluk soluk titreşmiş gözlerinde ve sönmüş. Yorgunluktan tükenmiş ama, umudu artmış göğüs kafesinin hiç dokunulmamış kuytularında ve çalıların orda bir hışırtı duymuş. Uzandığı yerden doğrularak sesin geldiği yöne bakmış. Baktığı yerde, geceden daha karanlık olduğu için siluetini seçebildiği bir tavşan duruyormuş.</p>
<figure id="attachment_3216" aria-describedby="caption-attachment-3216" style="width: 213px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3216 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi-213x300.jpg?resize=213%2C300" alt="Yıldızları sevenler için bir hikaye. &quot;Günyenisi&quot;. Fantastik kurgu öykü dalında yazılmış mükemmel bir öykü. Okuyanlar gerçekten büyülenmiş hissedecekler." width="213" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg?resize=213%2C300&amp;ssl=1 213w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg?w=454&amp;ssl=1 454w" sizes="(max-width: 213px) 100vw, 213px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3216" class="wp-caption-text">Yıldızları sevenler için bir hikaye. &#8220;Günyenisi&#8221;. Fantastik kurgu öykü dalında yazılmış mükemmel bir öykü. Okuyanlar gerçekten büyülenmiş hissedecekler.</figcaption></figure>
<p>Tavşan, görüldüğünü anlayınca kıpırdanmış, kuyruğuyla kulakları dans eder gibi bir ritim tutturmuşlar. Yıldızlardan inen kahkahalar serpilmiş tavşanın üzerine ve bir an durmuş. Üzerinde, gün doğumu kadar turuncu çizgiler belirmiş tavşanın ve onu izleyen gözler, gördükleriyle büyülenmiş. Tavşan, geceden de karanlık renginin üzerinde hem enine hem boyuna çizgilerle parlamaya başlamış. Zıplayarak belli bir yönde ilerlemeye koyulmuş ama; artık ayağa kalkıp büyülenmiş gibi onu izleyen takipçisinin ayak uydurabileceği bir hızda gidiyormuş.</p>
<p>Tavşan, Asil Koruyucuların Evi&#8217;nin saklandığı labirentin doğru girişine vardığında ışığını arttırıp yolu görünür kılmış ki, takipçisi bu yolu öğrenebilsin. Sarmaşıkların ve somurtkan çalıların arasından geçerek Günyenisi&#8217;nin gece tutulduğu odaya gelmişler. Tavşanın arkasındaki ayak sesleri, koşarak Günyenisi&#8217;ni bulunduğu yerden alıp bahçedeki cam bölmeye götürüp beklemiş. Ve gün doğumuyla beraber tavşanın kaybolmasıyla, asil koruyuculardan biri olmuş.</p>
<p>Günyenisi&#8217;nin bulunduğu yeri gösteren tavşan, hiçbir hikayede ve efsanede adı geçmeyen, Günyenisi&#8217;nin gerçek koruyucusu Geceyenisi&#8217;ymiş. Asil koruyucular, görevlerinde başarısız olduklarında ya da hayat ipleri kesildiğinde, gecenin en karanlığında bile ısrarla umut etmeyi başaran birini, asil koruyucu olarak seçer ve gün doğmadan onu Günyenisi&#8217;ne götürürmüş. Gün doğumunun turuncusuyla ortadan kaybolup hafızalardan silinirmiş. Bu yüzden de hiçbir masalda bile adı geçmezmiş.</p>
<p>Günyenisi&#8217;nin bahçedeki yerine konumlandırıldığı geceden sonra, yıldızlar yavaş yavaş parlamaya başlamadan önce, iki asil koruyucu daha getirmiş Geceyenisi. Yöre halkı, bir sonraki gün doğumu şenliğine kadar bu koruyucuları tanımayacaklarmış. Şimdilik, yıldızların tekrar parlamaya başlaması yöre halkını mutlu etmeye yetmiş ve labirentin etrafındaki kalabalık dağılmış. Halen yaşlılar evinde böcek ısırığına tedavi bulmaya çalışan şifacılar, yıldız ışığını eriterek bundan içmesi zor bir çay yapmışlar. Solgun insanlar bu çaydan içtiklerinde kesik kesik öksürüyorlar ve bu sırada da renkleri yerine geliyormuş. Bir süre daha dinlenmeye ihtiyaç duysalar da hayat ipleri sağlamlaşıyormuş.</p>
<p>Zamanla, bu çayın içine nane şekeri katıp kaynattıklarında, bu garip böceklerin buhardan kaçtıklarını fark etmişler. Yörenin pek çok yerinde, koca koca kazanlarla bu karışımı kaynatarak yaşadıkları yeri istilacılardan temizlemişler. Pek çok evde ve bahçede nane yetiştirmek gelenek haline gelmiş. Geceleri, yıldızlar bu yörede bir başka güzel göründüğünden, Deniz Gören Tepesi&#8217;nde yıldızları izlemek için başka diyarlardan gelenler olurmuş. Yöre halkının yaşadıkları yeri nasıl isimlendirdikleri bilinmese de, ziyaretçiler burayı Naneli Yıldız Kasabası diye anar olmuş.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/">Günyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3214</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mercan Çocuk</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/mercan-cocuk/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/mercan-cocuk/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 09 Apr 2016 09:29:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik kurgu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3074</guid>
				<description><![CDATA[<p>O kadar kuzeyde yaşıyordu ki, bildiği tüm renkler ya beyaza çok yakındı ya da zaten beyazdı. Yılda bir iki kere gün batıyor, ancak o zaman fazladan bir iki ton oluşuyordu gökyüzünde, maviden pek uzaklaşmadan. Etrafındaki diğer herkes gibi, ömrünün sonuna kadar bu renklerle yetinebilirdi eğer rüyalarından birinde rengarenk bir sülün görmeseydi. Neler olduğunu hatırlayamadan uyanmış [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mercan-cocuk/">Mercan Çocuk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>O kadar kuzeyde yaşıyordu ki, bildiği tüm renkler ya beyaza çok yakındı ya da zaten beyazdı. Yılda bir iki kere gün batıyor, ancak o zaman fazladan bir iki ton oluşuyordu gökyüzünde, maviden pek uzaklaşmadan. Etrafındaki diğer herkes gibi, ömrünün sonuna kadar bu renklerle yetinebilirdi eğer rüyalarından birinde rengarenk bir sülün görmeseydi.</p>
<p>Neler olduğunu hatırlayamadan uyanmış ama kuşun rengarenk uzun kuyruğu gözlerinde asılı kalmıştı. Uyandığında yine her yer beyaz, her yer beyaz ve beyazdı. Bu tertemiz diyar çok boş ve neşesiz görünüyordu şimdi. Orda burda isteksizce dolandı. Biraz ileride insanlar toplanmış yerdeki bir şeyi izliyordu. Ne kadar yaklaşsa da arkalarından görmesi mümkün değildi. Ona göre çok büyüktüler. İttire kaktıra kendine aralardan yol açmayı başardı. Rüyasındaki kuyruk, kar üzerinde kıpraşıyordu.</p>
<figure id="attachment_3076" aria-describedby="caption-attachment-3076" style="width: 571px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/mercan-cocuk-oykusu.jpg" rel="attachment wp-att-3076"><img class=" td-modal-image wp-image-3076 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/mercan-cocuk-oykusu.jpg?resize=571%2C300" alt="Mercan Çocuk Hikayesi" width="571" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/mercan-cocuk-oykusu.jpg?w=571&amp;ssl=1 571w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/mercan-cocuk-oykusu.jpg?resize=300%2C158&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/mercan-cocuk-oykusu.jpg?resize=351%2C185&amp;ssl=1 351w" sizes="(max-width: 571px) 100vw, 571px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3076" class="wp-caption-text">Mercan Çocuk Hikayesi</figcaption></figure>
<p>Buz kristallerinin arasından gün ışığı sızmış ve yere kırpışan bir gökkuşağı dökülmüştü. Çok geçmeden, güneşin yön değiştirmesiyle kayboldu. Anın büyüsü bozulmuş, herkes uğraşına dönmüş, minik hayalci meraklanmıştı. O gün ve ilerleyen daha pek çok süre, uyanık kaldığı zamanın çoğunu büyüklere başka diyarlar hakkında sorular sorarak geçirdi. Bazıları ona kitaplar verdiler, bazıları seyahatlerinden bahsettiler. İçlerinden biri uzaklarda bir yerleri işaret ederek anlatıyordu. Gösterdiği taraf, eteklerinde yaşadıkları dağın tam tersiydi.</p>
<p>Tüm umutlarını ve hayallerini yüklediği kızağıyla, dağın zirvesinden kaymaya başladı. Dimdik yamaçlar sayesinde hızı kısa sürede arttı. Böyle devam ederse rahatlıkla beyaz örtünün sınırını aşabilecek gibiydi. Yaşadığı bölgeyi çoktan geride bırakmıştı bile. İleride parıldayan büyük bir şey vardı. Yaklaştıkça tanıdı okyanusu. Beyaz zemin bir anda kayboluyor, yerini gri mavi sulara bırakıyordu. Kızak yavaşlamaya başlasa da hızlı sayılırdı hâlâ. Ok gibi değil ama sapandan atılmış elma gibi fırladı beyaz diyardan maviliklere ve güneye ilerleyen yunus sürüsü sırtladı bu ansızın gelen davetsiz misafiri.</p>
<p>Ufkun ardından geçip, güneşin her gün battığı ülkelerin sınırlarına vardılar uzun ve hatırlanmayan bir yolculuktan sonra. Minik hayalci, kumsalda buldu kendini, kızağı yolculuğa dayanamamıştı, hayalleri ve umutlarının bir kısmı da. Uçsuz bucaksız bu sarı diyarda, başladığı noktaya dönmüştü sanki. Neredeydi tüm renkler? Sorusuna yanıt ayaklarının az ötesinde yampiri yampiri yürüyordu. Bu kırmızı yaratığı denize girene kadar izledi. Ardında, kumları aralayan yeşil minik ayaklar da usul usul denizin yolunu buldu. Gökyüzünde rengi güneşin parlaklığından tam seçilemeyen bir kuş, zarif bir taklayla ılık suda kayboldu. Okyanus, tüm renkleri emiyordu.</p>
<p>Yavaş yavaş umudunun gösterdiği yola hayallerini serdi. Yengecin yönünü takip ediyordu ve çok geçmeden daha pek çoğuyla karşılaştı. Derine indikçe, önünde yükselen karanlığın bilinmezliğine sürüklendi. Bir süre kör gibi yürüdü. Tekrar görebilmeye başladığında etrafı nefes alan kayalarla çevriliydi. Rüyalarını süsleyen renkler cisme bürünmüş onu kucaklıyordu ki; görüntü hızla aşağı düştü. Bir kayığın içine konuverdi. Balıkçılar da en az onun kadar şaşkın kaldılar bir an için. Sonra birbirinden ayırt edilemeyen elleriyle, hayalciyi ağdan kurtardılar. Karaya çıkana kadar kimse konuşmadı.</p>
<p>Gecenin örttüğü uykuyu gün kaldırdı. Martılarla birlikte şarkı söylüyordu yunuslar, tanıdıkları biriyle eğlenir gibi. Uzaktaki bulutlar yıldırımların hatıralarını canlandırsa da, gölgeleri dokunmuyordu henüz yürüyen yaratıklara. Güne başlamadan önce sahilde dolaşıp havayı izleyen balıkçılar, evlerinin boş olduğunu fark ettiler. Aynaya bakmak gibiydi birbirlerine bakmak bu birbirinin aynı yüzleriyle. Yine de  baktılar birbirlerinin gözlerinin derinliklerine ve hiçbir zaman bilemediler, mercandan bir çocuk çektiler mi güvertelerine.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mercan-cocuk/">Mercan Çocuk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/mercan-cocuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3074</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
