<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Gökhan Ahmetoğlu &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/yazar/gokhanahmetoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Sep 2017 20:37:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı- 3</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-3/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-3/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 15 Jun 2017 05:26:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Ahmetoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=9623</guid>
				<description><![CDATA[<p>Genç nesli umutsuzca arayış içinde olan bir toplum varmış. Bu arayış, sonu nihilizme giden depresif fikirler, bilinçsiz alkol ve uyuşturucu tüketimiyle önü alınamaz bir noktaya varmış ve ihtiyarlar meclisi, çözüm için mahalle meclisinde toplanmış. İhtiyarlardan biri öne atılarak sorumluluğun şeytana hizmet eden teknolojide olduğunu, çözüm için de teknolojinin yasaklanması ya da en azından kısıtlanması gerektiğini [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-3/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı- 3</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Genç nesli umutsuzca arayış içinde olan bir toplum varmış. Bu arayış, sonu nihilizme giden depresif fikirler, bilinçsiz alkol ve uyuşturucu tüketimiyle önü alınamaz bir noktaya varmış ve ihtiyarlar meclisi, çözüm için mahalle meclisinde toplanmış. İhtiyarlardan biri öne atılarak sorumluluğun şeytana hizmet eden teknolojide olduğunu, çözüm için de teknolojinin yasaklanması ya da en azından kısıtlanması gerektiğini söylemiş. Diğer ihtiyarlar onu onaylarcasına ayaklanmış ve bu kararda mutabık olmuşlar. Mutlak çoğunluktaki ihtiyarlar, gençlerin yaşantısından o denli rahatsızmış ki, içlerinden biri idam seçeneğini dahi gündeme getirmiş. İhtiyarlar meclisinde çocukları olmayan, evlat eksikliğini mahallenin diğer çocuklarıyla ve kedilerle gideren bir kadın da varmış. Bu kadın, alınan karara muhalif olan tek kişiymiş. Israrla gençlerin muvaffakiyeti için başka yollar aranması gerektiğini savunmuş. Hatanın kendilerinde olduğunu, gençlerin bu yeni dünyasını tanımadıklarını ve tanımak için çaba göstermediklerini, kaliteli bir eğitim ve faydalı olacak kültürel öğretilerle durumun üstesinden gelineceğini belirtse de ona hak veren olmamış.</p>
<p>Demokrasi bu ya, yasakçı çoğunluk kazanmış ve kararlar hızlıca işleme konmuş. Tüm yaşamları teknoloji ve internetle şekillenen gençler, hızlıca içine kapanmış. Peş peşe şiddet olayları yaşanmaya başlamış ve mahallenin cezaevinde tek kişilik bile yer kalmamış. Duruma isyan eden genç kızlar, evlerinden ayrılmış ve alışık oldukları, özlemini duydukları hayatı aramak üzere mahalleyi terk etmiş. Genç erkekler çalışmayı bırakmış ve eğitim de dâhil olmak üzere tüm toplumsal kurumları reddetmiş. Gençlerin bir bölümü, kontrolcü ihtiyarlara savaş açmış. Nesillerin çatışmasında boğulmak üzere olan toplumdaki ihtiyarlar, çözüm arama umuduyla yeniden mahalle meclisinde toplanmayı düşündüklerinde, artık mahallede bir meclis kalmadığının da farkına varmış. İşler çığırından çıkmadan önce, yasakçı karara muhalif ihtiyar kadın, günlüğüne son olarak şunları not etmiş: “Asla yasaklamayın!”</p>
<ol start="3">
<li><strong> Bölüm: Referans Fikir Kavramı</strong></li>
</ol>
<p>Yukarıda anlattıklarım, size “saçma” mı geliyor!? Peki o zaman, sizlere küçük bir hatırlatma yapayım. Dünyaca ünlü biyolog Richard Dawkins’in <a href="http://www.kayakirtasiye.com.tr/yazi-gerecleri-kalemler"><strong>kalem</strong></a>e aldığı “Tanrı Yanılgısı” isimli kitap, satışı yasak olan Suudi Arabistan&#8217;da indirilme rekorları kırarak en çok okunan kitaplar arasına girmiştir. Üstelik Suudi gençler, yasak olan bu eylemlerin sonucunun idam olabileceğini net bir şekilde bilmekteydi. Bir örnek de bizden; Türkiye&#8217;de Twitter&#8217;ın en çok kullanıldığı zamanlar, hükümet tarafından Twitter&#8217;a yasak getirilen dönemde olmuştur. Haberleşme özgürlüklerini tehlikede gören genç nüfus, yasakla birlikte eyleme geçmiştir. Aynı şekilde, sigara yasaklarının kullanımı azaltıp azaltmadığıyla ilgili de şüpheci olmalıyız. Sigaraya gelen zamlarla birlikte alım gücü azalan kişiler, maddi imkânsızlık sebebiyle sigarayı bırakır. Ancak, maddi imkânsızlık yaşadığı fikrini geri bastırmak uğruna sigarayı bırakmasındaki etkenin hükümetin sigara yasakları olduğunu söyler. Bir de buna sebep olanlara teşekkür ederse tadından yenmez!</p>
<p>Peki, yasaklar karşısında neden karşı eyleme geçeriz? Altında yatan sebep binlerce yıllık bir kültür birikimidir. Âdem ve Havva&#8217;nın yasak elmasından itibaren günümüzde yasak olan ne varsa, gençler tarafından mutlaka denenecekler listesinde üst sıralara oynuyor. Yeniliği arayan insanoğlu, bilinçaltı düzeyinde, konulmuş olan yasakları çiğneyerek toplum içinde bireysel farklılaşma çabaları içine girecektir. Bu çabaların yeni fırsatlar yaratma olasılığı açıktır. Deneyim edinme konusunda milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip olan beyin, kendi yarattığı ahlak kavramlarıyla yasağı deneyim edip avantaj sağlaması muhtemel deneyim seçeneğine başvuracaktır. Denenmesi istenmeyen eylemin ahlak argümanlarıyla yasaklanması yerine, yine beynin ego ve süperego bölümlerini etkileyecek tutarlı eğitimlerle açıklanması durumunda yasaklanmasına dahi gerek kalmayacaktır. Bu durumda beyin, kendisine dezavantaj getirecek bu eylemden kendi rızasıyla uzak durma seçeneğine başvuracaktır.</p>
<p>Günümüzde teknolojiye gençler kadar ayak uyduramayan ihtiyarlar, size ne düşündürüyor? Aramızda tek nesil olduğu halde neden ilgi alanlarımız bu denli farklı? Cevabımız süperegoda. Süperegonun, toplumsal eğitimle gelen hedefler olduğunu ilk bölümde belirtmiştik. Çocukluk ve erken gençlik yıllarında, hali hazırdaki hedef ve ilgi alanlarını bulan ihtiyarlarımız, yeniliklere karşı katı ve sonucunda yasakçı olma eğilimindedir. Peki, değişen çağa ayak uydurabilmek bir tarafa, ihtiyarlar neden gençlerin süperegosunu idam etme peşinde? Cevap yine basit; tabular! İçtenlikle dâhil olunmak istenen, ancak tabular ve eski gelenekler itibariyle geriye itilen bu yenilikler, ihtiyarların genelince nefret edilen, korkulan ve sonunda şeytanlaştırılan arzular olmuştur. Tabuların sonucu da yasakçılıktır; “Ben yapamıyorsam, sen de yapamayacaksın!” söylemidir. Maddi imkânsızlıklar sebebiyle marka giyinemeyen kişilerin, maddi durumu iyi olduğu için marka giyebilen gençleri kapitalizmin tuzağına düşmekle eleştirmesinin altında yatan sebep de aynıdır. İstisnasız her birimiz, bir şekilde bu deneyimi hayat <a href="http://www.kayakirtasiye.com.tr/defterler"><strong>defter</strong></a>imize işlemişizdir.</p>
<p>Zamanında şeytanlaştırdığımız eylemler ve katı şekilde saplandığımız tabularımız, zaman gelmiş günlük yaşantımızda normalleşmiştir. Buradan hareketle, karşımızdaki fikri şeytanlaştırmadan önce, o fikre sebep olan kültürel ya da maddi sebepleri tartmalı ve empati kurmayı denemeliyiz. Ancak bu çabamız, toplum tarafından muhtemelen kabul görmeyecek; kabul görse de imkânsızlıklar sebebiyle arzularını yaşayamayan bireylerin mutsuzluğa saplandığı bir toplum yaratmış olacağız. O halde, karşıt fikir empatisi beklemeden önce, bireylerin “hazcılık” anlayışını yeniden kodlayacağımız eğitim sistemleri planlamak durumundayız. Bu planlama ne yazık ki gelecek nesille birlikte gerçekleşeceği için, çabalarımızın sonu, bugün yaşayan kişilerce görülemeyecektir. Hali hazırda kodlanmış beyinleri geride bırakarak önümüze bakmamızı söylemem size gaddarca gelmesin. Mantık çerçevesinde bakılırsa, bu geride bırakmanın ihtiyarlar meclisine karşı alınan olumsuz bir tavır olarak görülmediği de anlaşılacaktır. Nihayetinde her birimiz, bir gün ihtiyarlar meclisine dâhil olacak ve gelecek nesil planlamalarına memnuniyetle katılmayacağız!</p>
<p>Aile yaşamı boyunca anne babaya karşı gösterilen koşulsuz hürmet duygumuz, ilk sosyal deneyimlerle okulda öğretmene, sokakta abilere ve ablalara duyulan koşulsuz hürmet duygusuna dönüştü. Kitlesel yönetim mekanizmasının en tepesine yerleşen hürmet duygusu, içinde bulunduğumuz toplumun gerici ve yeniliklere kapalı olmasındaki en büyük etken durumuna geldi. Başkasına duyduğu koşulsuz hürmetten nefret ettiği halde, kendisinden sonra gelen nesle de aynı uygulamayı dayatmaktan çekinmeyen bir toplum haline dönüşmek, nesiller arası bu çatışmada önü alınamaz sonuçlar doğuracaktır. Bizim neslimizin fikirlerini bile benimsemekte zorlanan ihtiyarlar meclisinin, gelecek nesil planlamasında söz sahibi olması fikri artık size de korkunç bir hata gibi görünmüyor mu? Bireysel hürmetçilikten toplumsal hürmetçiliğe geçiş yapan bu kavramın toplumdan siyasete de aynı biçimde uyarlanması sürpriz olmaz. Belki de Avrupa kültürlerinin başarısının altında yatan temel sebeplerden biri, gençlik dönemine ulaşan kişilerin ailesinden ayrılmasıyla ilişkilidir. Süperegolarını çağdaşlarıyla birlikte şekillendiren toplumlar, nesiller arasındaki çatışmalarını daha kolay aşabilmişlerdir. İtirazınız varsa, dünya haritasını önünüze koyun ve ekonomi, eğitim ve teknoloji alanlarında gelişmiş mutlu ülkeleri belirleyin. Sonra da başarısız ve mutsuz ülkeleri tespit edin. Şimdi de kabaca, aile ilişkilerini ve büyüklere karşı gözetilen hürmetçilik seviyelerini karşılaştırın. Sonuç olarak, ortada inkârı zor olan birtakım gerçeklikler göreceksiniz. Bu demek olmuyor ki başarı, aile büyüklerini çiğneyerek kazanılır. Bunun anlamı, gelecek nesil planlaması, ekonomik ve bilimsel atılımlar, toplumdaki mutluluk seviyesi ve diğer pozitif atılımların aile hükümdarlığında kurulmaması koşuluyla sağlanabileceğidir.</p>
<p>Gelecek neslin oluşturacağı meclislerin yaş sınırlaması gençlerin değil, ihtiyarların aleyhine olmalıdır. Örneğin 55 yaşındaki bir vekilin, bir sonraki neslin eğitim planlaması kararını doğru biçimde alabileceğine ihtimal vermiyorum. Yaşadığı toplum, tabuları ve diğer korkularıyla doluyken ihtiyarlar meclisinin gelecekte başarıyı yakalayacak vizyonları benimseyebileceğini düşünmüyorum. Ucu açık bir şekilde, meclislerin yaşlara göre bölünmesinin gelecek için en doğru karar olacağı fikrindeyim. Toplumun gelecek yönetim biçimlerini sağlıklı bir şekilde planlamasının ilk aşaması, bireylerin düşünce şeklini yeniden tasarlamaktan geçiyor. Düşünce şeklini, tabular sebebiyle konulan yasaklardan, milliyetçilik ve ümmetçilik gibi zararlı yönelimlere varan biçimlerden alıp özgürlükçü, yenilikçi, nesiller arası mutabık ve dolayısıyla mutlu toplum biçimine uyarlayacaksak, “referans fikir” kavramını benimsemeliyiz. Bu kavramla anlatmak istediğim şey şudur. Düşünce sistemi, hayat görüşü, ideolojisi, ihtiyaçları, hobileri oluşmakta olan bireyler, muhalif düşünce sistemlerini gözetmeli; bunları referans almalıdır. Ve evet, bunun geleneksel bir şekilde, devlet ve çeşitli sivil toplum örgütlerince yapılması gerektiğini düşünüyorum. Aile büyükleri, çocuk eğitimi sırasında direkt olarak bu sisteme bağlı kalmalı ve çocuklarını referans fikirlerle donatarak yetiştirmelidir.</p>
<p>Önceki bölümlerde, doğru görünen sistem ve ideolojilerin eğitim modeliyle benimsendiği konusunda çok sayıda örnekleme ve düşünce deneyi yaptık. Buradan hareketle, tek bir ortak hikâyeyle karşıt iki sisteme bağlı gençlerin olası toplum modelini örnekleyelim. Diyelim ki, iktidarı solcu ve muhalifi ılımlı sağcı sistem olan bir toplumdayız. Bu toplumda, en azından orta veya uzun vadede bir kırılma yaşanacağını, sağcı sistemin geriye dönüş için fırsat kollayacağını öngörebiliriz. Çünkü eğitim modelimiz, benimsediğimiz sistemin iktidara gelerek diğer sistemleri yok etme arzusu üzerine işliyor. Referans fikri benimseyen toplumdaki bir ateistin muhalifin kutsal kitabını okumasından; aşırı sağcı bir gence, şimdiye kadar iktidara gelen sağcı sistemlerin başarısız örneklemelerinin gösterilmesine kadar tüm çabalar, referans fikirli eğitim yöntemlerimizden olacaktır. Bu çalışmalar, günümüz ihtiyarlar meclisince şeytanlaştırılan kavramları, algılanması mümkün gerçekler haline getirecektir. Bu toplumdaki solcu birey, muhalifi olan sağcı bireyin hikayesine dâhil olarak ona bu düşünceleri sağlayan öğretileri kavrayacak ve gerektiği yerde karşıtına referans olacak düşünce ve sistemleri benimsetebilecektir.</p>
<p>Bu toplumda, sokakta kağıt toplayan yaşıtını aşağılayan bir çocuk, eğitmeniyle birlikte, bir gün boyunca kağıt toplamak için sokağa çıkartılacaktır. Bu toplumda, ırkçı fikirlerle donanmış bir beyne sahip olan çocuk, eğitmeni tarafından kurgulanan bir tiyatroda, ırkçılığa maruz kalan bir rolde oynatılacaktır. Bu toplumda, kendinden aşağı gördüğü bir hayvana fiziksel şiddette bulunmaktan çekinmeyen bir çocuk, kendisinin de bir hayvan olduğu konusunda telkin edilecek ve kişiliğinde yıkıma yol açabilecek “özel olma hissi”, evrimsel biyolojiyle aşılacaktır. Özel olduğumuz fikri, demagogların siyaseti içindir. Demagog, siyaset yöntemini tamamen toplumsal korku ve arzular üzerine kuran ve toplumun bu ilkel dürtülerini sömüren kişidir; sistematik olarak diktatörlüğe giden yoldaki son durak kabul edilir. Tarih boyunca yaşayıp yok olan binlerce toplum, tıpkı bizim yaptığımız gibi, kendilerinin en özel ve doğru toplum olduğu konusunda emindi. En eski dürtülerden biri olan bu düşünce biçimi, diğer toplumlara karşı yapılacak atak ya da savunma savaşlarında, bireylerin gruba sadık olarak bağlanması için kullanılmıştır. Toplumlar arasında kullanıldığı taktirde avantajlar getirmesi muhtemel olan özel olma hissi, toplum içine uyarlandığında yıkımlara yol açıyor. Günümüz düşünce sisteminin oluşturduğu yönetim sistemleri, bu denli ilkel bir fikirle devam edebilir mi? Eğer edemezse alınması gereken yegane tedbir, özel olmadığımız fikrinin gelecek nesillere hızlıca verilmesidir. Bu konuda çekinceleri olanlar, etnik milliyetçilik sebebiyle kendilerini özel hisseden toplumların bilim-teknoloji yarışında ne kadar gerilerde kaldığına bakabilir.</p>
<p>Topluma uyarlanması mutlak bir gereklilik olan referans fikir, bireysel olarak benimseyenlerine de çeşitli avantajları beraberinde getirecektir. Her iktidar, muhalif fikrin iktidar koşullarını kendi içinde barındırır. Öyle ki, basketboldan hoşlanmayan birine basketbolu sevdirebilir ya da basketbolu tahammül dahi edemeyeceği bir spor haline getirebilirsiniz. Kıvırcık saçlı karşı cinsine karşı önyargılı olan bir birey düşünelim. Muhtemelen altında yatan sebep, çocukluk ya da erken gençlik döneminde “kötü” olarak tanımladığı bir deneyim sırasında kıvırcık saçlı bir kişi ya da onu anımsatan objelerle hatalı bağlantılar kurmasıdır. Kötü deneyimle eşleştirilen kıvırcık saç, sonraki deneyimler için olumsuz bir etki olarak kodlanmış olur. Bireyin olumlu deneyimleri sırasında kıvırcık saç ya da onu anımsatacak diğer etkenlere yavaşça maruz bırakılması, bireyin beyninde referans düşünceler oluşturacak ve birey, kıvırcık saç hoşnutsuzluğunu aşacaktır. Aşılmak istenen yükseklik korkusu için, kademeli olarak yüksek mekanlara maruz bırakılmanın sebebi de aynıdır. Yüksekliğin tek başına herhangi bir tehlikesi olmadığına ikna olan beyin, bu korkunun dezavantajının farkına varacak ve birey, yükseklik korkusunu yenecektir.</p>
<p>İş hayatına uyarlanan referans fikir daha da ilginçtir. Örneğin, kendinizde liderlik vasfı göremiyor ve bu durumun iş hayatınızda dezavantaj olacağını düşünüyorsanız, sistematik olarak maruz kalmanız gereken etkiler basittir. Yakın çevrenizi, mümkün olduğunca liderlik vasfı olduğuna inandığınız kişilerden oluşturmaya çalışın. Bu insanlarla geçireceğiniz her an, yöntem kopyalamanıza yardımcı olur. Daha çok bilinçsizce kopyalanan bu yöntemler, yine siz farkında olmadan günlük yaşantınıza uyarlanmaya başlayacaktır. Çevrenizdeki liderlerden herhangi biriyle etkileşimde olduğunuz bir anda, liderin gözüne bakarak; “Ben senden daha iyi bir liderim!” sözünü tekrarlayın. Beyninizdeki ayna nöronlar bu aşamada, düşüncenin kimyasal etkilerini, fiziksel mimiklere dönüştürür ve karşınızdaki liderin ayna nöronlarının kavrayabileceği referans fikirler karşı tarafa iletilir. Bu durumda hem lider olduğunuza dair etkilerle kendinizi programlamış, hem de karşınızdaki insanlara lider olduğunuzla ilgili örtük mesajlar iletmiş olursunuz. Göz teması kurulmasının gerekliliği ise göz temasından ilk kaçınan kişinin refleks olarak, yüzünüzün bütününe odaklanmasından kaynaklanır. Karşı tarafın bu odaklanması, liderlerden kopyaladığınız, gözle görünmesi zor ancak etkili olacak mimiklerin yine ayna nöronlarla karşınızdaki kişiye aktarımına yardımcı olacaktır. Bu deneyimin sürekli hale getirilmesi, motor kortekse yavaşça kodlanan bu mimikleri her defasında daha bir ustalıkla yerine getirmenize olanak sağlar. Siz bilişsel olarak hiç farkına varmasanız da beyniniz, uyku sırasında dahi bunun pratiğini yapabilecek ve size bunun sonuçlarını “rüya” olarak izletebilecek potansiyelde bir yapıdır.</p>
<p>Referans fikri kavramak, farkında olmaksızın maruz kaldığımız etkilerden kurtulmak için de önemlidir. Varlığın ne demek olduğunu deneyimlememiş kişilerin yokluktan şikâyet etmesi pek olası değildir. Ancak içlerinden birinin varlığı görüp etkilerini referans olarak kodlaması durumunda, referans olan varlık düşüncesi, yokluğa karşı takınılacak isyan duygusunu tetikler. Televizyonun Türk topraklarına giriş yapmasından sonra, köylerden kentlere başlayan göç dalgalarının sebebi de bu bağlamdaki bir referans fikirdir. Şehir hayatının cazibesine kapılan nitelikli çiftçi ve köylülerin, tarlalar ve diğer üretim alanlarını bırakmasıyla ithalcilik artıyor ve Türk ekonomisi, büyük yaralar alıyordu. Şehirler kapasitesini aştığı için sağlık, eğitim ve trafik gibi diğer problemlerde de sıçramalar yaşanıyordu. Yaşam standartlarının hızla düşmesi sebebiyle, sonucu beyin göçüne kadar varan olaylar yaşanıyor; ekonomik aksiyonlar için cazibeleşen şehir yaşamı sebebiyle toplumumuz geriye doğru gitmeye başlıyordu. “Köylü milletin efendisidir” öğretisine referans olan “Şehir yaşamı iyidir” öğretisi hem şehir, hem de köylü hayatlarını perişan ediyordu. Hayatınızın her alanına uygulamanızı tavsiye ettiğim referans fikir kavramı hem bireysel, hem de toplumsal olarak büyük fırsatlar ve kolaylıklar sunacaktır. Reklamcılıkta ya da siyasette kötü amaçlarla kullanılan bu kavramı tanımanız demek, bu alanlarda dengeli olmanız ve bu tutumunuzu korumanız demektir.</p>
<p><strong>Sonuç: </strong></p>
<p>Bu incelemenin başından beri bireyin beyinden, toplumunsa bireylerden oluştuğu fikriyle, tek bir beynin tüm dünyayı değiştirebileceği gerçeğine deyindim. Bireysel tüm özelliklerin çoğunlukla çocukluk ve erken gençlik döneminde alınan eğitimle kazanıldığını söyledim. Bu eğitimin oluşturduğu bireysel sistemler; yani hikâyeler, toplumsal sistemlere dönüşüyordu. Toplumsal sistemler, siyasi sistemleri üretiyor ve her halk kendi sistemine; yani kendi hikâyesine bağlanıyordu. Bu denklemde kesin olarak görüleceği üzere, toplumun yönetim sistemlerini değiştirmek, bireyin şahsi sistemlerini değiştirmekten geçiyordu. Bunun içinse referans fikir modelli bir eğitim sisteminin hayati bir öneme sahip olduğunu belirttim. Toplum yönetiminde geçerli olacak siyasi yöntemin tanımından ziyade, o toplumu şekillendiren sistemle ne kadar uyumlu olduğunun kavranmasının önemine dikkat çektim. Toplumsal psikolojinin kavranması, bilişsel eksikliklerin belirlenmesi ve bu bağlamda reçeteler hazırlanması önemlidir. Kuvvetli bir diktatöre dayanmaktan başka bir gerçeği olmayan toplumlar için demokrasi saçmadır. Bu problem, demokrasi fikrinin topluma referans olarak sunulması durumunda ortadan kalkacaktır. Koşulsuz hürmet duygusu, aileden yakın çevreye, toplumdan siyasete uzanıyorsa; aileye karşı edinilen koşulsuz hürmetten kaçınma reflekslerinin siyasi lider ya da partilerin hürmet duygusunu sömürme denemelerine karşı bir savunma sistemine dönüşeceğine dikkat çektim. Geçmiş tecrübelere dayanarak kararlar almak üzere evrilen beynin en büyük yardımcınız olacağını ve bireyin beynini tanıması koşuluyla sistemlere ait olmak yerine sistemleri kendisine ait kılacağı bir topluma dönüşmenin yüksek bir ihtimal olduğunu ileri sürdüm.</p>
<p>Artık kendi sisteminize; yani hikâyenize bakmalı ve eksiklerin farkında olmalısınız. Toplumun hikâyesiyle uyuşmayan fikirlerinizi tespit edip analiz etmeli, bu çabaların yol açtığı depresif fikirlerden kurtulmalı ve karşı reçetelerle toplumu etkilemeye başlamalısınız. Siyasi sistemlerin, beyniniz tarafından milyonlarca yıldır kullanılan yöntemler olduğunu kavramalı ve araç olarak kalması gereken bu sistemleri amaç edinmekten kaçınmalısınız. Kişisel eğitiminizin ego ve süperego bölümleri için hayati önem taşıdığını anlamalı ve ihtiyarlar meclisinin doğruca bu bölgeleri esir etmek istediğinin farkına varmalısınız. Bu istek, acıkınca ağlayan bebek davranışı kadar bilinçsiz ve gerekliydi. Ancak bu gereklilik, günümüz koşullarında geçerliliğini yitirmiştir. İhtiyarlar meclisinin dayattığı siyasi sistemlere, geleneklere ve geleceklere mecbur değilsiniz. Çağdaş eğitim sistemleri, çağdaş düşünsel sistemler yaratır. Bu kelebek etkisi sonucunda toplum, çağdaş ve mutlu bireyler üretir. Evrim çağdaşlıktan yanadır. Doğal seçilim milyarlarca yıldır, yalnızca en iyi uyum sağlamış türlerin bugüne gelmesine müsaade etti. Toplumsal evrim de aynı yöntemi kopyalayacak ve çağdaşlıktan yana olmaya devam edecektir. Aksini ispat etmek için şeytanlaştırılan tüm kavramların temeli çürüktür ve kaderi yok olmaktır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-3/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı- 3</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9623</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı 2</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-ii/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-ii/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 11 Jun 2017 16:43:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Ahmetoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=9529</guid>
				<description><![CDATA[<p>İlk bölümdeki incelemeler aklınızda soru işaretleri oluşturduysa, günümüzde en büyük silahımız haline gelen interneti kullanarak daha geniş araştırmalar yapabilir ve bu konularda kaleme alınmış pek çok makale okuyabilirsiniz. İleride bahsedeceğim “referans fikir” kavramına göre bunu yapmanız, belirteceğim kaynakça bölümünden çok daha faydalı olacaktır. Bu bölümden itibaren sıkça bahsedeceğim “hikâye” kavramıyla anlatmak istediğim esasen şudur. İlk [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-ii/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı 2</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İlk bölümdeki incelemeler aklınızda soru işaretleri oluşturduysa, günümüzde en büyük silahımız haline gelen interneti kullanarak daha geniş araştırmalar yapabilir ve bu konularda <a href="http://www.kayakirtasiye.com.tr/yazi-gerecleri-kalemler"><strong>kalem</strong></a>e alınmış pek çok makale okuyabilirsiniz. İleride bahsedeceğim “referans fikir” kavramına göre bunu yapmanız, belirteceğim kaynakça bölümünden çok daha faydalı olacaktır. Bu bölümden itibaren sıkça bahsedeceğim “hikâye” kavramıyla anlatmak istediğim esasen şudur. İlk bölümde, dışarıdan gelen tüm etkilerin çevresel yorumlarla davranışa, geleneğe, kararlara, eylemlere dönüşmesini ifade ettiğim eğitim kavramının bireyin hayatının tümüne yayılmasını “hikâye” kavramıyla ele almak istiyorum.</p>
<p>Farklı toplumlara ait bireylerin hikâyeleri (hayatları) arasındaki ayrım ve olası tüm çatışmalar, kaynağını algı çeşitliliğinde bulmakta. Beynimizde, çoğunlukla toplumsal uyarımlar sırasında aktif olan “medial prefrontal korteks” isimli bir bölüm var. Bu bölüm, başka insanlarla etkileşime girdiğimizde ya da başka insanları düşündüğümüzde aktif hale geçen, ilgimizi cansız maddelere yönelttiğimizde ise etkinlik göstermeyen bir bölgedir. Bu noktada sormamız gereken esas soru şudur. Medial prefrontal korteks, görsel ya da işitsel uyaranlarla insanları belirli toplumsal görüşlere yapay olarak uyarlayabilir mi? Bu soruya cevap vermek için pek çok deney yapıldığını ve elde edilen sonuçların yönetilenler üzerinde istenilen sonuçları almak için kullanıldığını hatırlatmak isterim. Günümüzde pek çok medya organı, bu gibi çalışmaların sonuçlarını gözeterek istedikleri başarıları elde edebilmiştir. Bu bakımdan, kendi gerçek hikâyenizi tanımanız ve bu gibi yönlendirmeler karşısında kendi önlemlerinizi almanız, birey olarak sizleri siyasi sistemlerin ağından kurtarabilir. Sizi siz yapan şeyler, size şu ya da bu şekilde benimsettirilmiş düşünceler değil, kendi beyin hücrelerinizin oluşturduğu etkileşimlerdir. Bu girizgah aslında, bu gerçeğe sizleri ısındırmak içindi.</p>
<ol start="2">
<li><em><strong> Bölüm: Yönetme Yöntemi</strong></em></li>
</ol>
<p><strong> </strong>Kimseyi incitmek istemem, ancak sol ve sağ olarak ikiye bölünme ve bu kavramlarla aidiyet kurma ihtiyacı bende artık en ufak bir his uyandırmıyor. Sosyal medya veya belli görüşlere ait kanalların sıkça pompaladığı demagojik söylemler, insanları “ılımlı rekabet ortamı”ndan hızla uzaklaştırıyor ve üstelik, çeşitli çatışma ortamlarına sürüklüyor. Bu gözlemlerime ilişkin olarak daha sağlam bir kanıt isterseniz, her şeyin atası kabul edilen ana sisteme, yani evrene bakmanızı önerebilirim.</p>
<p>Evrendeki tüm “ürünler” (atomlar ve atom altı parçacıklar), belirli birtakım kimyasal tepkimeler ve fiziksel etkileşimlerle ilerlemek zorundadır. Bunlara örnek olarak kütle çekim yasası, entropi ve evrim gibi alt başlıkları vermek mümkündür. Bu tepkime ve etkileşimler, “ürünün algı genişliği”yle doğru orantılı olarak ilerlemekte. Evrenin kaotik olan ilk dönemlerinde, hidrojen ve helyumdan oluşan bir atomik çorba vardı. İlkel atomlar yeni bileşenleri oluştururken, tamamen çevresel şartlara bağlı olarak yeni yöntemler ortaya çıktı. Kütle çekim yasasıyla hareket etmesi zorunlu kılınan madde, atomik çorbanın yıldızlara dönüşümüyle nükleer füzyonu yarattı ve madde üretimi, önüne geçilmesi zor olan bir eşiğe geldi.</p>
<p>Nükleer füzyon, yıldız çekirdeklerindeki aşırı kütle çekimi ve bu etkinin sonucu olan enerjinin tümüyle birlikte, atomları farklı davranmaya iten bir fırındır. Bu fırındaki çevresel anormaliler, eski çevresinde hidrojen atomu olma becerisi edinen atom altı parçacıkların bu yeni ortamda karbon, oksijen, azot, altın gibi elementler olarak yeni beceriler kazanmasını sağladı. Bunun sonucunda madde, kendi gelişim sistemini belirleme şansı yakaladı. Kendi davranışlarının yaratıcısı olan madde, bu becerisinin ihtişamı karşısında büyülenmiş ve kendisine bir tasarımcı yakıştırmış; algı spektrumunun dışında kalan bilinci yaratmıştır. Bu hikâyede elbette, tanrıcı algı spektrumuna sahip bireylerin hikâyelerinde olanın aksine, tanrıya ihtiyaç kalmıyor. Bu yorum farklılığı, ileride deyineceğim siyasi fikirlerin temelindeki yorum farklılıklarına örnek teşkil etmektedir.</p>
<p>Peki, gerçek nedir? “Bilmiyoruz!” demekle rakip sistemin güçlenmesine katkı sağlayacaklarını bilmeselerdi bilim insanları bu soruya kesinlikle “Bilmiyoruz!” yanıtını verirdi. Gelişim ipleri, şu anda meydanı teist sistemlere terk etmek istemeyen ve yanlışlanması zor olan teorilerle kendi hikâyesini geleceğe kabul ettiren bilimin elinde. Ancak, gözden kaçırdıkları bir trajedi olasılığı var. Tarihe yön veren liderler de kontrolsüz yoruma dayalı hikâyelerin hüküm sürdüğü bir toplum yaratmıştı. Bu toplum, bugün tüm aydınların korktuğu, radikal siyasi fikirlere ve bitmesi mümkün görünmeyen bir savaşa mahkum durumda. Ne ilginçtir ki bilinç, aynı hatayı eskiden din olgusuyla yaparken, şimdi de dinin karşısındaki bilimle tekrarlıyor. Bu da bize, tanrı tanımaz sistemler karşısında tanrıcı sistemlerin gelecekte muhtemel bir zafer kazanacağını gösteriyor. Popülerleşen “simülasyon teorisi”ni hatırlayın; “Biz, akıllı etkilerin ürettiği bir teknolojiyiz.” Belki de Nietzsche&#8217;nin işaret ettiği nihilizm korkusu karşısında insanoğlu, “Tanrı var!” iddiasına daha modern bir dille sarılacak. Tipik bir geriye itilmişin çıkıp gelişi durumu yani.</p>
<p>Bigbang ve benzeri teorilerin hepsi aslında, algı spektrumumuzun ürettiği yorumlardır. Bu iddiam, Bigbang teorisine duyduğum güvensizlikten ziyade, çekimserliğimin bir sonucudur. Bu gibi tüm keşiflerimiz ve fazlasını bilme arzumuz, bizi kontrolsüz teorilerin, kişisel ve siyasi sistemlerin güdümüne sokacaktır. Bu tür keşif ve arzuları kontrol altına alamamak, iktidar sistemlerinin toplumsal kırılmalarda geriye itilmesine ve muhalif sistemlere yönelmeye yol açacaktır. Toplumsal yönetim sistemlerini incelemeye geçmeden önce, evren sisteminden toplum sistemine uyarlayacağım ve “kitlesel füzyon” olarak adlandıracağım bir konudan bahsetmek istiyorum. Kitlesel füzyon, iktidar sistemleri tarafından başta medya olmak üzere tüm iktidar aygıtlarıyla halkı planlı davranmaya iten bir fırındır. Bu fırında birer ürün olan bireyler de tıpkı atomik çorba gibi, yeni düşünsel beceriler kazanıyor. Bu beceriler, iktidar sisteminden sonra gelen sistemlere tamamen kapalı kalmakta. Yukarıda bahsettiğim olgulardan biri olan algı spektrumu tanımımı aklınızda tutmalısınız ki, evrenin ayrılmaz gördüğüm yöntemleri beyninizle bir anlaşmazlığa düşmesin.</p>
<p>Herhangi bir epileptik hastalığa yakalanmamış tüm bireylerin algı spektrumları ortaktır. Görsel, işitsel, tatsal algılarımızın dışına çıkmamız, teknoloji olmaksızın mümkün değildir. Görsel açıdan örneğin, mor ötesi ve kızıl ötesi ışımaların gözlerimiz tarafından asla tespit edilememesi, algı spektrumumuz nedeniyledir. Görebildiğimiz şeyler, evreni oluşturan şeylerin trilyonda biri kadardır. Tıpkı yenilmemesi gereken zehirli mantarların rengini seçebilmek üzere duyu yöntemi üreten bir memeli gibi, insanlar da bu yönde geliştirdiği duyu yöntemlerinin dışında kalan imgeleri yoruma bağlı bir hikâyeye dönüştürmektedir. Bu spektrumun sınırlarını zorlayıp genişletmek isteyen bilimin bu spektruma razı olan yaratılışçılarla olan mücadeleleri, bugün dünya siyasetinin temelini oluşturan söylemlere yön veriyor. Bu söylemler, bizleri en az ikiye bölünmüş karşıt topluluklar haline getiriyor. Üstelik, karşı karşıya gelen sistemlere bağlı bireylerin siyasi algı spektrumları da farklı oluyor. Bu noktada anlaşabilmek, geleceği oluşturan toplumlara bu hikâyelerin yan etkilerini yönetebilme gücü verecektir. Toplum bu güçle, farklı sistemler içinde ılımlı çatışabilen bireylerden oluşacaktır. Unutmayın ki, karmaşık tek bir hikâyeye dayanan ve muhalifleri içinde barındırmayan sistemler, toplumların hızlı çöküşlerine yol açar. Gelişimi tetikleyen şey, muhalifin (itirazcının) ta kendisidir. Burada beni rahatlatan şey, hiçbir gücün muhalifi yok edemeyecek olmasıdır. Çünkü toplumsal muhalefet, bireysel muhalefetin mimarı olan beynin yöntemidir. Bu yöntem, milyarlarca yıllık evrimsel bir geçmişe sahiptir. Buradaki ilkel içgüdü, iktidar olmak isteyen bireyin bu uğurda, mevcut sistemin açıklarını aramasıdır. Mühim olan, “doğru olan”ın değil, “bireye ait olan”ın kabulüdür. Bu durum, tüm gruplara eşit rekabet ortamları sağlamakta.</p>
<p>Toplum ve siyaset alanlarında muhalifler genelde ılımlıdır. Aslında bu durum, kendi güçsüzlüklerinin farkındalığıyla da ilgilidir biraz. Yeterli güce ulaştığını hisseden her muhalif sistem, tarihte de sıkça tanık olunduğu üzere, kasti olarak cehalete hapsedilen bireylerle birlikte bastırılmış olan “eylemli rekabet” seçeneğine başvurur. İktidar seçiminiz, demokrat ya da anti-demokrat olsun, her sistem sonunda bir tek birey tarafından yönetilen bir sistem haline gelecektir. Bu tek bireyin bu noktadaki sistematikliği ve hikâyeye yüklediği anlamlar, kitlenin hikâyesiyle ne kadar örtüşürse, o da kendi amacına o denli hızlı ulaşacaktır. Kendi döneminde “tek adam” olmaktan başka bir seçeneği bulunmayan sol severlerin, bugün kendi anti-tezleri olan sağ sistem liderine yakıştırdığı “diktatör” söylemi ne komik değil mi? Peki ya bu sistemdeki kurbanların, sağ sisteme yakıştırdığı “diktatör” tanımına ne demeli? Körler sağırlar, birbirini ağırlar! En azından, siyasi algı spektrumu tuzağına düşmüş bireyler tanımı, teşhis için isabetli olacaktır.</p>
<p>Facebook, Twitter ya da diğer sosyal medya hesaplarınızdaki arkadaşlarınızın çoğu sizinle aynı siyasi görüşte mi? En azından, azınlıktaki muhalifleri ana sayfada görmeme ayarlarıyla kendinizi mi rahatlatıyorsunuz? Muhaliflerinize bağlı olası çıkarlarınız, muhaliflerinizi arkadaş listenizden tamamen silmeye engel mi yoksa? Her gün aynı gazeteyi okuyup her akşam aynı kanalın ana haberlerini mi izliyorsunuz? Sizinle benzer siyasi görüşteki kitlelerin demokratik eylemlerine katılıyor, size karşıt olan kitlelerin eylemlerine; örneğin başörtüsü yasağını protesto eylemlerine destek oluyor musunuz? Hatta bu eylemin, sizin siyasi sisteminiz için tehlike arz ettiğine mi inanıyorsunuz? Tebrikler! Siyasi algı spektrumu darlığı çekiyorsunuz. Bu algı bir kanser gibi tüm vücudunuza yayılacak ve nefretiniz günden güne büyüyecek. Bu değişim, geriye dönüşü zor olan sonuçlarla sizin tarafınızdan çocuklarınıza aktarılacak ve gelecek toplumlar sıcak çatışmalara daha fazla maruz kalacak.</p>
<p>Tek bir renkle güzel bir resim yapabilir misiniz? Tek bir kelimeyle güzel bir şiir yazabilir misiniz? Peki ya, tek bir siyasi görüşle, güzel bir toplum inşa edebilir misiniz? Bu sorulara cevabınız hayırsa, teşhisi kavramış ve siyasi algı spektrumunuz için iyi bir şeyler yapmayı kabul etmişsiniz demektir. Oysa ben, siyasi sistemlerin doğru ya da yanlış olarak değil, faydalı ya da faydasız olarak değerlendirilmesini savunuyorum. Başka deyişle, bir toplum için demokrasinin faydalı olabileceğini; başka bir toplum içinse “tek adam”a bağlı sistemlerin faydalı olabileceğini düşünüyorum. Bu düşüncem, şu anda bu yazılanları hangi sisteme bağlı hikâyelerle değerlendirdiğinizden bağımsızdır. Benim düşüncem, gelecek nesillerin sıcak çatışmalardan uzak tutma amacını öncelemekte. Çatışmaları asla sona ermemesi gereken siyasi toplumlar, sıcak çatışmalarla geriye gider ya da yerinde sayar. Olasılıklardan biri tabii ki II. Dünya Savaşı sırasındaki sıcak çatışmalar olabilir. Bu çatışmalar ve askeri alanlarda yapılan nükleer bomba denemeleri sonucunda bugün birileri Mars&#8217;a gidebiliyor. Elbette ki gelecek bizi bu aşamaya öyle ya da böyle getirecekti. Yani bu olasılığı göz ardı edebilir ve mantıksal bağlamda, sıcak çatışma seçeneğinin minimalize edilmesi için düşünce deneyleri gerçekleştirebiliriz. Peki, bana “tek adam”lığın olası tek yön olduğunu gösteren nedir?</p>
<p>Kendisine oldukça korunaklı bir sığınak inşa eden beynin çalışma mantığı karmaşıkken, oluşum yöntemi oldukça basittir. Bizi ilgilendiren şekliyle beyin ve sinir sistemi oluşumu, embriyo döneminde özelleşmiş beyin hücrelerinin kodlanmış olduğu biçimde, beyni oluşturacak bölgeye hareket etmesiyle gerçekleşir. Sinir sistemi, diğer tüm hücrelerin oluşturduğu vücut sistemine bağlanır ve gelişim süreci bu şekilde devam eder. Bu süreç, embriyo döneminin yaklaşık 3. haftasında başlar ve tüm hayat boyunca azalarak devam eder. Ancak bir yanılgı olarak, nöron sayısının beyin potansiyeli için çok da fazla önem taşımadığını bilmek gerekir. Potansiyel, nöronların birbiriyle iletişim kurmak için kendi aralarında atacağı köprülerde saklıdır. Bu köprülere “sinaps” diyoruz. İnsanın dili, sanatı gibi, nöronların da iletişim yöntemleri bu sinapslardır. Çeşitli kimyasal iletiler, ayrı ayrı her hareket, duygu ve düşünceleri oluşturabilir. Sinaps ve kimyasal ileti kavramlarında dikkatinizi çekmesi gereken nokta iletişimdir. Bu iletişim, verilerin alıcı ve verici arasındaki hareketi ve yorumlanması koşuluyla sağlanır. Madde için, beyin için, birey için, toplum için ve her şey için iletişim budur.</p>
<p>“Ben” olarak hissedilen şey tek olduğu sürece birey topluma adapte olabilirken, kişilik bölünmesine yol açan akıl hastalıkları, bozulan birey sistemini toplum sistemine uyarlamaktan alıkoyar. Yani belki de beyin diktatördür. Ancak bu açıklama, son zamanlardaki çalışmalarla yerle bir edilebilir. Beyin, sayıları on milyarları bulan nöronların birliğinden oluşan kararlar ve bu kararları onaylayan “sonuç mekanizması” sistemidir. Yani belki de beyin demokrattır&#8230; Ama bir dakika! Sinir sistemiyle diğer hücre gruplarına dikte edilen yönetimin tek bir yerde toplanması durumu, beynin kendi içinde demokrat yöntemler belirlemesi durumuyla çarpışır ve en doğru tanım, her ikisi birden olur; hem diktatör, hem demokrat! Dikte durumu, kendi sistemi içinde kalan bölüme değil, kendi sistemi dışında kalan bölüme dayatılırken kendi içinde demokrasiden ödün vermeyen bir sistemle baş başa kalırız. Sonuç olarak, toplumda süregelen demokrasi ve tek adamlık gibi siyasi sistemler, bire bir olarak beyin yöntemlerinde temelini bulur. Bunu soyut bir durum olarak değil, somut bir gerçeklik olarak ifade etmek istiyorum. Aynı sistemdeki bireylerin kendi içinde demokrasi modeli sağlıklı kalırken, farklı sistemlerde birbirine zıt sistemler demokrasiden nefret edecektir. Bu kaçınılmazdır!</p>
<p>Siyasi tanımı itibariyle demokrasi, gücünü çok seslilikten alan ve bu çok sesliliği toplumların gelişimi vizyonuyla işleyen yönetim biçimidir. Aynı demokrasi, uygulanması itibariyle gücünü saplantılı ideolojilerden alan, kendi ideolojisiyle muhaliflerini güçlü bir biçimde geriye doğru bastıran ve iktidarını kendi ideolojisini sonsuz kılma vizyonuyla sertçe savuran, itiraz edenlere ise trajikomik biçimde sandık yolunu gösteren bir yönetim sistemidir. Eminim ki şu anda, gelişmiş Avrupa ülkelerinde durumun böyle olmadığına dair görüşler üretiyorsunuz.Yanılıyorsunuz. En modern bireylerden oluşan, en kültürlü toplumlarla ünlenen, en kusursuz demokrasi modelleriyle yönetilen ülkeler dahi şu anki refah dönemlerini bir önceki bastırma aşamasına borçludur. Kapitalizmin olanakları ve başarısız diğer toplumlara uygulanan sömürgecilik, başarılı toplumlara oyalanacakları Iphone 7 Plus&#8217;lar verirken yöneticiler, kitleyi modernize edilmiş bir illüzyonla bastırmaktadır. Fakat bu bastırma aşamasının yönteminden ziyade kendisiyle ilgilendiğimizi göz önünde bulundurmanızı istiyorum.</p>
<p>Ortaçağ&#8217;da Kilise&#8217;ye ait olan otorite ve bu otoritenin Avrupa&#8217;yı sürüklediği uçurumdan sonra akıllı liderler, yüzyıllar boyunca dini yönetim ve sağcılık fikrini çeşitli yöntemlerle geriye doğru bastırdı. Gerek teknoloji ve peşinden gelen kapitalizm, gerek uzay çağı ve insanların yaşadıkları, dünyanın evrendeki bir toz zerresi olduğu gerçeğiyle yüzleşilmesini sağladı ve dünya toplumu, sınırların aşamalı olarak kaldırıldığı yeni bir siyasi düzene doğru evrim geçirdi. Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumlar, bu geçiş sürecinin dinamiklerindendi. Dini ya da sağcı yönetimin eskimişliğini kavrayıp bunu kapitalizmle yönetmeyi reddeden ülkelerle II. Dünya Savaşı&#8217;na sürüklenen Avrupa, bu fikirlerin eylemci muhaliflerini yok etti ve Ortadoğu ile Asya toplumlarının bir adım önüne geçti. Artık sırada, sol fikri kavrayamayan toplumlar ve bu toplumların kademeli olarak ortak havuza katılması vardır. Beyinlere verilen mesaj çok nettir. Bu yöntemin dışında kalan her toplum, savaş ve acı içinde kıvranacaktır. Bu mesajı alan, ancak uygulama kısmında dini yönetim ve sağ görüşten kopamayan toplumlar hızla anti-tezler üretmiş ve beceremediği yeni nesil yönetim biçimini “şeytanlaştırmıştır”! Bu aşama, devamında gelen emperyalist tacizlerle büyümüş ve sağcılık akımı kendi içinde birleşme yoluna gitmiştir. Bugün, bu yeni solcu, kapitalist ve demokrat fikrin ilk kurbanlarından olan Rusya, yakın geçmişteki savaşın da etkisiyle sağcı görüşlerle birlikte dini yönetim fikrinden de kopamayan Ortadoğu ülkeleriyle birlikte bu yeni fikrin karşısına dikilmiştir. Yaşadığımız bu kaotik dönem, toplumları oluşturan bireylerin değil, toplumların benimsediği fikirlerin çatışması dönemidir.</p>
<p>O halde, şunu sormamız gerekiyor. İnsanların yarattığı fikirler, insanları yok edebilir mi? İşlemesi zorunlu olan doğal seçilim kavramını yalnızca biyolojide arayan kişiler için cevapsız kalacaktır bu soru. Benim cevabım şudur. Doğal seçilimi toplumdan siyasete taşıyan insanlar, kurmuş olduğu başarılı sistemlere ayak uyduramayan toplumların fikirlerini yok etme güdüsündedir. Bu güdü, tıpkı en yavaş koşan ceylanların av olması gibi, gelişime en az ayak uyduran toplumları da av haline getirmiştir. Beyinlerinin derinliklerinde, bu bastırılmış yöntemin yeniden çıkıp gelmesinin an meselesi olduğunu bilmeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar, modern yok etme teknikleriyle çok sert bir biçimde saldıracaktır. Burada en önemli nokta, bu güdünün siyasi alanda asla kalıcı bir başarı getirmeyeceğidir.</p>
<p>Özetlemek gerekirse; bu örneklerdeki bileşenler aslında basittir; dini yönetimden ve sağcılıktan dolayı uzunca süredir acı çekmiş bir toplum, bu aşamada geliştirilen yeni, solcu ve demokrat sistem, bu sistemin toplumda hızlıca kabul görmesi (toplum bu aşamada, geçmiş dönemlerde başına gelen felaketleri yöneticilerden ziyade sistemin kendisine mâl eder), yeni sisteme gelen itirazlar (bu itirazlar, yeni sistemin liderlerinin geriye bastırdığı argümanlardır), iki sistemin çatışması, kazanan sistemin arta kalan eski sistem argümanlarını geriye bastırma aşamasına tam olarak odaklanması, geriye bastırma aşamasındaki zor kullanma ve gerekirse yok etme süreci, geriye bastırılması gereken fikir ve sistemlerden kopamayan toplumların toparlanması (kazanmış olan sisteme muhalif toplumsal kesimlerin anti-tez oluşturması), oluşturulan anti-tezlerle daha fazla birey toplamak ve şeytanlaştırılan tezlere karşı yürütülen acımasız propagandalar, geriye itilenin yeniden çıkıp gelme denemesi (ki bu denemeler sonsuzdur), mevcut sistemin yeniden zaferi veya yeni bir kaybeden, yeni bir kazanan ve yeni bir geriye itiş dönemi.</p>
<p>Bu konulara eklenmesi gereken küçük ayrıntılar da mevcuttur; geriye itilen fikirlerden arınamamış toplumların şeytanlaştırdıkları sisteme karşı gerçekleştirdikleri terör eylemleri, daha ılımlı bireylerin iletişim yoluyla denediği bireysel soğutma ve caydırma denemeleri, mensup olduğu iktidar sisteminin gücüne rağmen geriye itilen sistemler içinde acı çeken kişileri göz ardı edemeyen empati sahipleri, vb&#8230; Toplumlar, işte bu denklem içinde devir daim yapan ikili sistemler arasındadır. Arada kalan dönemler, iktidar sistemlerini üreten toplumlarda refah yaratır. Bu toplumlar geleceğe yön verir ve yaşadıkları acılar, iktidar sisteminin dışında kalan toplumlara oranla çok daha azdır. Sosyolojik olarak bakarsak, gelenek ve göreneklerini bu çatışma ve beraberinde gelen bilimci sisteme uydurma çabasındaki halkların siyasi görüşlerini tamamen bu denklem içinde inşa ettiğine şahit oluruz. Buradaki kelebek etkisi, kökeni itibariyle evrimsel geçmişi kesin olan adaptasyonla ilgilidir. Beyinlere kazınan mesaj nettir; gelişime ayak uydur ya da yok ol! Bugün ayak uydurulması gereken sistem demokrasi gibi görünürken Platon, binlerce yıl önce çekincelerini şöyle aktarmıştır: “Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.” Kritiği basittir. Bu çekinceler, halkın kasti olarak cahil bırakılmasıyla gerçeğe dönüşür. Sonuç olarak toplumlar, adına “demokrasi” dedikleri dikta yöntemleriyle önlerine konan seçenekler arasında seçim yaptıklarına ikna olurlar.</p>
<p>Peki, herkesin korkuyla beklediği sonuncu aşama yakın mıdır? İşte bu soru, hepimizi aşan ve öngörülmesi imkansıza yakın olasılıklar havuzundadır. Demokrasi, uzunca bir süredir öncü ülkelerin kabulündeyken sonuç neden toplumlar arası birlik değildir? Çünkü liderin tek olmadığı sistemler, toplumların tamamına yerleşmez. Lider ve sistem arasında tam uyum arayan sistem kurbanlarının hikâyelerinin sekteye uğramaması için gerekli olan şey tam olarak budur. Mutlak huzur, mutlak boyun eğme gerektirir. Mutlak boyun eğme, mutlak geriliği çağırır ve bu paradoks içine sıkışan insanoğlu, eskiden başarısızlığa uğramış ve geriye itilmiş olan bir kavramı geri çağırma hatasına düşer; diktatörlük! Günümüz tanımıyla diktatörlük, yola demokrasiyle başlayabilen liderlerin planlı ya da plansız olarak kurmuş olduğu tek adam düzenidir. Bu düzende, kağıt üzerinde demokrat olan liderler eylem üzerinde diktatör kalabilir. Hatta, yaşadıkları güç zehirlenmeleri ya da akıl hastalıkları sebebiyle bu göreve gerçekten ilahi anlamlar yükleyen liderler de olmuştur. Diktatörün seçmeni, hikâyelerini paylaşan liderin diktatör olmadığını düşünebilir. Buradaki akıl tutulması, yukarıda incelemiş olduğumuz dini ya da toplumsal “ana hikâyeler”in lider ve kitlesi arasındaki kişisel hikâyelerle yüksek oranda örtüşmesi sebebiyle gerçekleşir. Tutulmanın ne yazık ki toplumsal bir ilacı yoktur. Bireysel ilaç ise bireylerin hikâyelerinin ayrı ayrı düzenlenmesiyle ve ancak uzun bir süreçte gerçekleşecektir. Ancak yokluk gören ve açlığı tadan kitle insanları, evrimsel dürtülerinden dolayı yoksulluğu ana sistem olarak ele alıp liderle arasındaki bağları yok etmeye başlayabilir. İşte bu durumda, uyum bozulacak ve siyasi düzen değişmek zorunda kalacaktır.</p>
<p>Bu denli korkunç bir tanıma ve uygulamaya sahip olan diktatörlük, nasıl olur da kitle tarafından geri çağrılabilir? Çünkü kitle, tanımlamalarla değil toplumsal hikâyelerle karar alır. Demokrasi döneminde iki yakası bir araya gelmeyen toplumlar, “Çift başlılık yüzünden oldu!” söylemine saplanıp kalmıştır. Aslında bu söylemin kendisi de diktatör sistemin çıkarımı olmakla birlikte, halka kademeli olarak aşılanmıştır. Basın kuruluşları, gençlik kolları, dernekler, vb. bu amaçla kurulmuştur; doğru olduğuna emin oldukları(!) siyasi sistemler için birey toplamaya çalışırlar. Gelecekle ilgili öngörülerimden biri, tek adam sistemlerinin törpülenerek yeniden ve daha geniş kitlelerce deneneceği yönündedir. Buradaki törpülenme, uygulamada yine bir avuç benzer görüşlü insanın kararları dayatılan toplumun özgür olduğuna “tam inanç” sağlaması için yöntem geliştirmektir. Çünkü, sağ sisteme dahil olan toplumlar, hikâyeleri gereği en başında tanrıya ya da ırkına karşı tam inanç beslemektedir. Bunun bir yansıma yapması kaçınılmazdır. Gör(e)meden inandıkları tanrısal ve atasal buyruğu, görebildikleri liderleri aracılığıyla dışa vururlar ve hikâyedeki gerçek, tek adamın gerekliliğine dönüşür.</p>
<p>Böylelikle bu bölümde, tüm sistemlerin atası olan evren, canlı madde özelliğine kavuşmuş bir sistem olan beyin ve farklı beyinlerin meydana getirdiği toplumların siyasi sistemleri arasında ne gibi yöntem benzerlikleri olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuş oldum. Hikâyeleştirmenin getirdiği gelenekler, geleneklerine bağlanan toplumlar ve toplumların birbiriyle çarpışan sistemlerini serimledim. Hatırlatmak gerekirse, beynin kendi içindeki demokratlığı, sinir sistemiyle bağlantılı olduğu bireylerde bir tek adamlığa dönüşüyor ve birey, bu iki olasılıktan ibaret olan sistemler üzerine kurulu davranışlar sergileyebiliyordu. Sistemler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, toplum ne kadar modernleşirse modernleşsin, toplumsal ve siyasi yaşam veya geçmiş ve gelecek, yalnızca iki ana siyasi sistem arasında geçiyor gibi görünmekte. İki düşünce arasına sıkışan toplumlar, dönemsel gerçeklik ve bireysel hikâyeleriyle taraf seçiyor ve gelecekte tepetaklak olması kesin olan sistemler için hayatlarından vazgeçiyor. Evrenin hemen her yerinde seçilebilen geriye itilmişin çıkıp gelişi, insanların bilinçaltlarında saklı kodlar halinde bekleyen muhalif ve eski fikirlerin toplumsal veya ekonomik çalkantı dönemlerinde referans olarak belirmesine yol açıyor. Bu muhalif ve eski sistemler, güçlü liderlerin yol göstermesiyle güçleniyor ve yeni biçimde düşünüyor; toplumlar, suç buldukları sistemi terk etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Yerine konan sistem ise aslında, atalara korkunç yıllar yaşatan, eski, makyajlı sistemler oluyor.</p>
<p>Bir sonraki bölümde, bu paradoks için çeşitli reçeteler sunmaya ve “referans fikir” kavramını incelemeye çalışacağım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-ii/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı 2</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9529</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 15 Apr 2017 08:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Ahmetoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8892</guid>
				<description><![CDATA[<p>İlk avcı-toplayıcı insan gruplarından günümüze kadar uzanan medeni toplum ve yönetme çatışmalarını üç bölüm olarak planladığım bu yazı dizisiyle ele almak istiyorum. Bu yazı dizisi, bilimsel olduğu kadar şahsi görüş ve düşüncelerimi içerecek; tarih içinde diktatörlük ve monarşilerden günümüze hem sağın, hem de solun üzerinde anlaşamadığı demokrasi kavramına kadar pek çok yönetim çatışmasına ışık tutmaya [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İlk avcı-toplayıcı insan gruplarından günümüze kadar uzanan medeni toplum ve yönetme çatışmalarını üç bölüm olarak planladığım bu <a href="https://goo.gl/njPwvF"><strong>yazı</strong></a> dizisiyle ele almak istiyorum. Bu yazı dizisi, bilimsel olduğu kadar şahsi görüş ve düşüncelerimi içerecek; tarih içinde diktatörlük ve monarşilerden günümüze hem sağın, hem de solun üzerinde anlaşamadığı demokrasi kavramına kadar pek çok yönetim çatışmasına ışık tutmaya çalışacaktır.</p>
<p>Neden-sonuç ilişkileri üzerinden ele alınacak bu konular kapsamında kimi zaman kapitalizm, kimi zaman da sosyalizm övülecek; diktatörlüklerden demokrasiye uzanan tarihsel süreçte geriye itilmişliğin nedenleri araştırılacaktır. Ayrıca, interdisipliner bir yaklaşımla psikolojik, nörobiyolojik ve sosyolojik birtakım veriler birlikte değerlendirilecek; konulara belirli bir bütünsellik içinde yaklaşılacaktır. Bu bütünselliğin esas dayanağı ise evrim kuramı olacaktır. Şunu da eklemek gerekir ki evrim, biyolojik yaşamdan çok daha fazlasını kapsar ve fizik ya da kimya alanlarının yanı sıra toplumsal alanda da gereklidir. Çünkü evren, kendi gelişiminden ilham alan ve bu ilhamı farklı ve yeni icat alanlarına uygulamaktan kaçınmayan açık bir sistemdir.</p>
<p>Başta yeme, içme ve üreme olmak üzere tüm biyolojik ihtiyaçlarımızın yanı sıra iletişim kurma, fikir üretme ve bu fikirleri yayma ihtiyaçlarımız, yaklaşık 1,8 kg ağırlığına sahip beynimiz tarafından yönetilir. Beyin ayrıca, kendi oluşumuna neden olan karmaşık denklemlerden ilham alarak toplumu belirli bir tarzda inşa etme gücü ve olanağına sahiptir. Peki hiç düşündünüz mü; beyin nasıl çalışır? Birey, gerçekten “bir” midir yoksa nöronal (nöron: beyin hücresi) demokrasi mi? Ya da şu şekilde sorayım; kişisel olarak hissedilen “ben” ile kitle yönetiminde aranan “tek adam” arasında benzerlik var mıdır? Akıllı yaşam, fikir tartışmasına dayanan ve “demokrasi” diye tanımladığımız sisteme mecbur mudur? Ya da her ikisi birden mi?</p>
<p>Bireyin “bir”den çok olduğu fikri görece eski olsa da bunun kanıtlarını sunan deneylerin gerçekleşmesi, yaşadığımız döneme denk gelmiştir. Beynin çalışma mantığı, geçmiş deneyimleri ayrı ayrı kodlayan nöron gruplarının yeni bir etki karşısında, geçmiş deneyimlerine karşılık ürettiği kimyasal kodları diğer nöron gruplarıyla işledikten sonra tek bir karara dönüştürme süreci olarak özetlenebilir. Toplumların ilerleme mantığı da benzer şekildedir. Geçmiş deneyim ve anılar, kimyasal kodlarla farklı bireylerin beyinlerinde depolanır. Yeni etkiler geldikçe toplum, bir bütün olarak geçmiş deneyimleriyle demokrasi düşüncesini işlemeye başlar.</p>
<p>Alınan ortak karar, doğru ya da yanlış olabilir. Nihai karar, yönetenlerin yönetilenlere dayattığı seçim kampanyaları, mitingler, köşe yazıları, ana haber bültenleri ya da çeşitli subliminal mesajlar yoluyla içselleştirilebilir. Hal böyle olunca bizler, ben olarak bildiğimiz bilincimizle, gelecekte yok olması kesin olan fikir ve kararlar uğruna meydanlarda çığlık çığlığa debelenmeye devam ederiz. “Biz” olduğunu düşündüğümüz kitleyle birlikte bir bütün olarak hareket eder, ezberlenmiş tüm ideolojileri kör topal ama saplantılı bir halde yaşatırız.</p>
<p>Sizi sürekli yıpratan sevgilinizle yeniden barışma olasılığınızı düşünelim. Birey olarak öngörünüz ilişkiye kesinlikle yeniden başlamamak olsa da yıllarca paylaşılmış olan pek çok anı ve bu anıların beynin farklı bölgelerinde uyandırdığı etkiler, sizi bir makine gibi eski sevgilinizin kollarına itebilir. Ertesi sabah bu aptalca karar için suçlu aramak isterseniz, bu suçlu kimdir? Birey “bir” ise henüz dün aldığınız karardan pişman olan kimdir? Ayrı ayrı her beyin hücresinin sonunda kendisini tek bireymiş gibi hissetme gereksinimi, bugün sosyal yaşantımıza suni olarak kopyalanmış millet ve ümmet gibi kavramlarla yansıyabilir mi?</p>
<p>Birlik olma arzusu, milyonlarca insanı tek bir karar altında toplayabilir ve karar mekanizması kendisine at olmayan yönetilenler, ne düşünüp ne hissetmeleri konusunda harici karar mekanizmalarına göre hareket edebilir; karizmatik, hitabeti kuvvetli liderler, yani yönetenler uğruna ölebilir ki, bu yazı dizisinde esas olarak incelemek istediğim nokta budur. Başka deyişle, beynin yönetim anlayışının toplum yönetim anlayışına yansıması ve ne gibi sonuçlar doğurduğunun incelenmesi, bizi bir adım ileri taşıyacak ve dünyaya artık eskisi gibi bakmayacağız.</p>
<h2><strong>1. Bölüm: Yönetilme Bağımlılığı </strong></h2>
<p>“Kraldan çok kralcı olmak!” deyimi muhteşem bir başlangıç olmaz mı? Çekirdek aileden 80 milyonluk Türkiye’ye kadar benzer yöntemlerle idare edilen her toplum, çoğunlukla kraldan çok kralcıdır. Sebebi öyle derin değil; çok az insan lider vasıflarla ileri atılabilir. Bu ileri atılma, doğumdan itibaren başlayan <a href="https://goo.gl/NC6oEx"><strong>eğitim</strong></a> ve bu eğitimin kalitesiyle ilgilidir.</p>
<p>Sigmund Freud psikanalizin temellerini atarken, kızı Anna Freud bayrağı devralmış ve kendi döneminde psikanalizi ağırlıklı olarak “çocuk gelişimi ve eğitimi” üzerine geliştirmiştir. Çalışmaları babasının gölgesinde kalmakla beraber, hayranlık uyandırıcı ve günümüz eğitim camiasınca kabul görmüş kavramları da beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Çocukların (geleceğin yöneten ve yönetilenlerinin) gelişim dönemlerini, kısaca çekirdek aile eğitiminden gelen “ego” ve devamında toplumsal eğitimle gelen “süperego” dönemleri içinde ele alabiliriz. Bu dönemler, genellikle kalıtımla gelen ve vahşi dürtülerle tanımlanan “id” üzerine inşa edilir. “Ego”, Sigmund Freud’a göre “id” ile “süperego” arasında bir köprü görevi görür. Kendisi, “ego”yu şu şekilde tanımlar; “Ego, şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. İd ile süperegonun isteklerini uzlaştırmaya çalışan hakemdir.” Daha iyi anlatılamazdı!</p>
<p>O halde, eğitime geri dönelim. Henüz doğum anından başlayan eğitim, egonun tatmin seviyesine göre yaşam boyu sürebilir ya da 20’li yaşlara dahi girmeden sona erebilir. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayrım, eğitim içinde açık hale gelir. Her insan grubu, aldığı eğitimin bir ürünüdür. Dolayısıyla, tüm kişilik özelliklerini kalıtıma bağlamak doğru olmadığı gibi, liderlik vasıflarını kalıtım dışında Tanrı ya da elçilik kavramlarıyla ilişkilendirip buna metafizik birtakım anlamlar yüklemek de binlerce yıllık önyargıları içinde barındırmaktadır. 21. yüzyıl medeniyeti, bu fikirleri hızla geride bırakmaktadır.</p>
<p>Kalıtım, acıkan bir bebeği ağlatabilir, ama meslek seçimine doğrudan etki etmez. Keza kalıtım, karanlıktan korku duyulmasını tetikleyebilir, ama ışığın farklı dalga boylarından gelen favori renk kavramına doğrudan etkide bulunmaz. (İstisnai durumlar, embriyo döneminde ortaya çıkan protein kodlama hataları nedeniyle ya da fiziksel darbe sonucu gerçekleşen olağanüstü durumlarda düşük ihtimallerde görülebilir.) Kalıtımın görevi proteini kodlamaktır, ruh ya da kişiliği değil.</p>
<p>Uyanıkken duvarları karalayan çocuğa, annesi tarafından ceza uygulanır; fakat aynı beynin yönettiği aynı eller uyurgezerlik sırasında duvarları karalarsa neden ceza uygulanmaz? Bilinçlilik durumunu uyurgezer çocuk üzerinden uyurgezer toplum modeline yarlarsak; muhalif olduğunuz siyasi sistemi savunan kitleye, yol açtığı toplumsal felaketler nedeniyle cezai yaptırım uygulayabilir misiniz? Bu kitle, çeşitli kanallarla cehalete sürüklenerek soyut bir uyurgezerlik durumuna sokulmuş olabilir. Bu noktada, şöyle bir paradoksa da dikkat çekmek isterim. Evet diyorsanız, adil değilsiniz; hayır diyorsanız, mantıklı değilsiniz; kararsızsanız, hiçbir felaketi engelleyemezsiniz. Bu paradoks aslında, bilincin ne olduğunu yanlış tanımamızdan kaynaklanıyor. Bireysel bilinci yanlış tanımlamış dilerler, toplumsal bilinci nasıl kavrayabilir?</p>
<p>Bir rengi sevmemizin arkasında neyin olduğunu hiç düşündünüz mü? Annenizin sevgisini en kuvvetli hissettiğiniz bir anda onun üzerindeki bluzun rengi, farkına varmadan favori renginiz haline gelmiş olabilir. İlk samimi arkadaşınızın gözlerinizin önünde gol attığı ayakkabının rengine ne dersiniz? Ya da belki de babanız bir denizcidir ve ondan ayrı geçirdiğiniz günlerde hissettiğiniz özlem duygusunu denizle ilişkilendirmişsinizdir. Beyniniz bu durumda, küçük bir sistemsel hata nedeniyle, denize ait olan mavi rengini hasret duygunuzla ilişkilendirerek tüm hayatınız boyunca mavi rengine takınacağınız olumsuz tavrı kodlamış olabilir. Ve bingo! Çoğumuz “sıcak” olarak hissedilen kırmızı rengini favori rengimiz olarak seçeriz. Doğan her çocuğa pembe veya mavi olmak üzere iki renk dayatmak, kökenleri aynı etkiye dayanan, dolayısıyla ilerleyen yaşlarda “aynı olma”yı dert etmeyecek nesillere ne katabilir? İki seçenekle büyümeye alışmış olan çocuklar, yetişkinlik dönemlerinde iki seçenekli siyasi toplumda problem görüp bu duruma itiraz edebilir mi?</p>
<p>Bu dayatma, hangi filmden kazındı ebeveynlerin zihnine? Ya da hangi müzik, çocuklarınızı nasıl eğiteceğiniz konusunda karar verebilir? Kendi çocukluğunda anaokulu öğretmeni tarafından tartaklanan bir anne, bu olayı hatırlamamakla birlikte, kendi çocuğunu anaokuluna göndermeme kararı verebilir mi? Eğitim, beynin (dolayısıyla birey ve toplumun) hayat içinde maruz kaldığı tüm fiziksel ve duygusal etkilere karşı kendi yorumuyla oluşturacağı kişiliğe etki eden her şeydir. Örneğin, rol modeli babası olan küçük kız, babası yemekten sonra ne yapıyorsa, aşık olma potansiyelinde olan erkeklerden de içten içe aynı davranışları bekleyecektir. “Armut dibine düşer!” deyimi, uzak geçmişten beri aslında bu gerçekle yüz yüze olduğumuza bir kanıttır.</p>
<p>Kraliyet ailesi, kendi imkanlarına uygun bir şekilde, çocuklarını yönetici olarak yetiştirecektir; fakir kesim ise yine kendi imkanlarına uygun bir şekilde, çocuklarını yönetilenler kategorisine uygun şekilde yetiştirecektir. Tarih içinde çok az kişi, bu düzene karşı ayaklanma fikri geliştirecektir. Fakat, özellikle de okur yazarlığın arttığı ve farklı kesimlerden insanların iç içe geçtiği toplumlarda bu durum değişmektedir. Bu toplumlarda eğitim, aile ve dar çevrede sınırlı kalmaz; çocukların süperegoları, çok sayıda dışsal etkiye maruz kalır. Hal böyle olunca, çok daha fazla sayıda insan yönetici topluluklarına dönerek “Neden sen oradayken ben buradayım?” sorusunu sormaya başlar. İnsan dışında pek çok canlı grubunda da benzer davranışları görebiliriz. Örneğin bazı maymun türleri, otoriteye karşı çok büyük savaşımlar verebilmektedir ki, bu durum bizi, hayatın gerçeklerine karşı daha şeffaf ve tarafsız bir hale getirmelidir.</p>
<p>Aile eğitimi, toplum eğitimi ve kişisel eğitim gelecek nesilleri şekillendirdikçe, yeni sistemler ve bu sistemlerin getireceği yeni itirazlar denklemi, tüm güncel siyasi sistemlerin atası olacaktır. Yani eğitimin kendisi, tüm siyasi sistemlerin atasıdır. Aynı eğitim, yine Sigmund Freud&#8217;un tanımladığı “geriye itilmişin çıkıp gelişi” konusuna yaslanarak bu sistemler arasındaki çatışmadan daha yeni sistemlerin kök salmasına zemin hazırlar ve bu döngü, insanla birlikte tüm evreni değiştirecek olasılıklar dinamitini sürekli ateşlemeye devam eder. Peki nedir “geriye itilmişin çıkıp gelişi”?</p>
<p>Geriye itilmişliğin çıkıp gelişi, Sigmund Freud&#8217;un bir örneğiyle; ataerkil toplumdan anaerkil topluma geçen kitlenin, yeni itirazlar nedeniyle ataerkil topluma geri dönüşüdür. Günümüzdeki feminist hareketler ve görece artan kadın hakları savunuculuğu, bu iki sistemin eşit konuma gelmesini savunan bir başka geriye çağırma eylemidir. Yakın gelecekte kayda değer sayıda kitlelerce kabul görmesi kuşkusuz olan anaerkil düşünce, daha uzak geleceklerde yeni itirazlarla tekrar geriye itilebilir, ancak daimi bir döngü nedeniyle her sistem, yedek ve as oyuncu modelindeki gibi sıralamalara bağlı kalcaktır.</p>
<p>Ne demiştik yazının başında? Evren, kendi gelişiminden ilham alan ve bu ilhamı farklı       ve yeni icat alanlarına uygulamaktan kaçınmayan açık bir sistemdir. Kural bu ya, alanları ne kadar farklı olursa olsun ilhamdan korkmamak, denemekten çekinmemek gerekir. Çünkü her bir geriye dönüş, geriye itilenin modifiye edilip iktidara daha güçlü gelme çabasıyla sonuçlanacaktır. Durumdan fayda sağlayan medeniyet olurken, şanssız toplumlar geçiş dönemlerindeki kaostan yakınacak ve bu durumu olumsuz değerlendirecektir. İktidar olan sistem, muhalif olan sistemi en güçlü şekilde bastırmaya çalışırken muhalif sistem çıkıp geleceği dönem için daha fazla birey toplama arayışında olacaktır. Bu bağlamda doğru sistem yoktur, o an kabul edilen sistem vardır. O an kabul edilen sistem, toplumsal aldıların istekleri ve kandırılmışlıkları etrafından seçilir. Çoğulculuk, haklılıkla değil, dönemsel şartlarla oluşmuş olur.</p>
<p>Dilerseniz, örnekler daha popüler olsun. Moda alanındaki bir geriye itilmişin çıkıp gelişinden bahsedelim. Bol paça pantolon akımından yeterince ekmek yemiş olan kapitalim liderleri, bizlere dar paça pantolonları sevdirmiş olsa da dar paçadan yiyeceği son lokmadan sonra yapay olarak kullanmayı öğrendiği bu sisteme güvenerek gelecekte bize yine bol paça pantolonları sevdirecektir. Evrenin her alanına olduğu gibi, kültür ve topluma da uyarlamanızı isteyeceğim “çıkıp geliş” bundan ibarettir.</p>
<p>Evrimin kendisi de bu sistemden bir şekilde faydalanır. Kendi akrabaları ve eşinin akrabalarında görünmezken doğan çocukları mavi gözlü olan siyahi bir aile, geriye itilmişin çıkıp gelişi tanımına genetik alanda verilecek en güzel örneklerden biridir. İnsan genomu (gen haritası) araştırmaları, DNA&#8217;mızın yalnızca yüzde 7-9&#8217;luk bölümünün aktif olduğunu söyler. Yani bizi biz yapan fiziksel özelliklerin tamamı, her bir hücremizde kopyalanmış halde bekleyen DNA zincirinin yalnızca küçük bir kısmıyla oluşur. Genomda pasif olarak bekleyen  mavi göz geni, nesillerdir mavi göz görülmemiş bir soy ağacından genetik bir hata sebebiyle çıkıp geri gelmiştir. Bu geri geliş, gelecek neslin gen haritası için seçenekler yaratmakla birlikte evrim tarafından memnuniyetle işlenecek ve siyahi bir yüz içinde muhteşem görünen mavi rengini, zamanı gelince yeniden yüceltecektir.</p>
<p>Yeteri kadar örnekleme yaptık sanırım. Bu örneklemelerle, yönetim çatışmalarına çeşitli alanlardan özdeş tanımlamalar yerleştirerek siyasetin aslında her bireye aynı uzaklıkta olan toplumsal bir mecburiyet olduğunu ortaya koymak istedim. Yöneten ve yönetilenlerin bunun için yaratılmadığını, çoğunlukla çevre koşullarınca bu konumlara itildiğini, toplumdaki en büyük etkenin eğitim olduğunu, eğitimin akla gelen ilk tanımından daha karmaşık yönlerinin olduğunu belirttim. İnsan beyni modelinin toplumsal düzene yöntem kopyaladığını ve bu yöntemin öngörülmesinin medeniyetin yanında toplumların da yararına olacağını savundum. Siyasi sistem ya da düşüncelerin atalardan alınan miras doğrultusunda günümüz kültürüne en uygun iktidar şekline evrildiğini belirttim ve orta ya da uzun dönemde muhalefet tarafından yeniden geriye itilmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna dikkat çektim. Bu geriye itme yarışı, toplumun tercihi olmaktan çok, toplumu oluşturan her bireyin beyninin çalışma şeklinin bir yansımasıdır. Toplumun bu hiç bitmeyecek savaşında “yönetilme bağımlılığı” olarak adlandırdığım bu bölüm, ikinci bölümde inceleyeceğim “yönetme yöntemi” konusuna bir ön hazırlık niteliğinde oldu.</p>
<p>Peki, bitmemesi gerektiğini düşündüğüm toplumsal savaş neden bitmemeli? Farkında olmaksızın bu savaşı, günümüz tanımlamalarıyla “iktidar” ve “muhalefet” olarak adlandırıp “medenileştirmiş”(!); uğrunda daha az kan dökülen bir sistem haline mi getirdik? Beyinde yalnızca sosyal ilişkileri düzenler gibi görünen bölümler olduğunu söylesem aklınıza ne gelirdi? Siyasi fikirlerin beynin fiziksel yapısını nasıl değiştirdiğinden bahsetsem, o fikirleri hayat amacı olarak görme konusunda şu anki fikirlerinizle çatışmala girer miydiniz? Günümüzde tacizcilerin tamamına yakınının çocukluk dönemlerinde tacize uğramış olması, size ne düşündürür? Peki, muhalifken gördüğü kötü muameleye iktidar döneminde aynı şiddetle karşılık verebilen kitleler, tacizci bireylerle ilişkilendirilebilir mi?</p>
<p>Bu gibi ilginç sorular ve kendi cevaplarımı, bir sonraki bölümde günümüz siyasi fanatizmine uzanan süreçler içinde ve yine farklı alanlardan özdeş tanımlamalarla ortaya koyacağım.</p>
<p><script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script><br />
<ins class="adsbygoogle" style="display: block;" data-ad-format="autorelaxed" data-ad-client="ca-pub-1385937189085107" data-ad-slot="4943199474"></ins><br />
<script>
     (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
</script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8892</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin El Yazısı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/medeniyetin-el-yazisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/medeniyetin-el-yazisi/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 03 Apr 2017 08:30:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Ahmetoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8690</guid>
				<description><![CDATA[<p>Yazının icadının önemine, genel olarak herkesçe bilinen çivi yazısı kavramına sadık kalarak başlamak durumundayız. Çivi yazısının mucidi olan Sümerler, günümüz verilerine göre yazıyı ilk olarak depolarında ve tapınaklarında bulunan mallarını kaydetmek için kullanmışlardı. Bu gelişmeden sonra yazı, getirdiği ticari avantajlar sayesinde dünyaya açılacaktı. Toplum, kültür, siyaset, sanat ve bilim gibi tüm sistemleri eş zamanlı tetikleyecek [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/medeniyetin-el-yazisi/">Medeniyetin El Yazısı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Yazının icadının önemine, genel olarak herkesçe bilinen çivi yazısı kavramına sadık kalarak başlamak durumundayız. Çivi yazısının mucidi olan Sümerler, günümüz verilerine göre <a href="https://goo.gl/NK1uUX"><strong>yazıyı</strong></a> ilk olarak depolarında ve tapınaklarında bulunan mallarını kaydetmek için kullanmışlardı.</p>
<figure id="attachment_8692" aria-describedby="caption-attachment-8692" style="width: 576px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Çivi-yazısı.jpg"><img class="size-full wp-image-8692" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Çivi-yazısı.jpg?resize=576%2C403" alt="Çivi yazısı" width="576" height="403" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Çivi-yazısı.jpg?w=576&amp;ssl=1 576w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Çivi-yazısı.jpg?resize=300%2C210&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 576px) 100vw, 576px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8692" class="wp-caption-text">Çivi yazısı</figcaption></figure>
<p>Bu gelişmeden sonra yazı, getirdiği ticari avantajlar sayesinde dünyaya açılacaktı. Toplum, kültür, siyaset, sanat ve bilim gibi tüm sistemleri eş zamanlı tetikleyecek olan kaydetme devrimi, günümüzdeki en güçlü alışkanlıkların binlerce yıllık kökenini oluşturacaktı. (Aslında, yontma taş devrinden itibaren başlayan bu arayış, binlerce yıllık birikimle belirli kalıplara oturmuş, daha da karmaşık hale gelmeye başlamıştı.)</p>
<figure id="attachment_8698" aria-describedby="caption-attachment-8698" style="width: 680px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Sümer-alfabesi.jpg"><img class="size-full wp-image-8698" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Sümer-alfabesi.jpg?resize=640%2C674" alt="Sümer alfabesi" width="640" height="674" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Sümer-alfabesi.jpg?w=680&amp;ssl=1 680w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Sümer-alfabesi.jpg?resize=285%2C300&amp;ssl=1 285w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8698" class="wp-caption-text">Sümer alfabesi</figcaption></figure>
<p>Yani bir düşünün; eğitim, toplum ve din sistemlerini oluşturmak için o âna dek yazı sistemine ihtiyaç duymamış olan insanlar, ilk sistemli “kaydetme” ihtiyacını maddiyat üzerine hissetmişlerdi. Bu da güçlü bir olasılıkla, yazının icadının insanlardan çok modern medeniyet ihtiyacıyla doğru orantılı olduğunu fısıldıyor aklımıza. Ve yine bu düşünceden hareketle, maddiyatla doğan medeniyet, maddi kaygılara gittikçe daha fazla saplandı. (Sanıyorum, konunun bu tarafı apayrı bir inceleme isteyen başka bir başlığını hak ediyor.)</p>
<p>Yazının icadından itibaren modern medeniyet, karşı konulamaz bir bilgi birikimine doğru ilerledi. Bu birikim, düşüncelerin kayda geçirildiği felsefeyle birlikte doğacak olan modern bilimle atağa geçen ve hem doğayı, hem de enerji kontrolünü eline alan <a href="https://goo.gl/viUtzV"><strong>teknoloji</strong></a> çağını tetikledi.</p>
<figure id="attachment_8694" aria-describedby="caption-attachment-8694" style="width: 547px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Günümüzü-ve-geleceğimizi-şekillendirmeye-devam-eden-yazı-artık-‘0’-ve-‘1’-lerin-sonsuz-kombinasyonlarıyla-bilişim-sektörüne-hayat-veriyor..jpg"><img class="size-full wp-image-8694" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Günümüzü-ve-geleceğimizi-şekillendirmeye-devam-eden-yazı-artık-‘0’-ve-‘1’-lerin-sonsuz-kombinasyonlarıyla-bilişim-sektörüne-hayat-veriyor..jpg?resize=547%2C272" alt="Günümüzü ve geleceğimizi şekillendirmeye devam eden yazı, artık ‘0’ ve ‘1’ lerin sonsuz kombinasyonlarıyla, bilişim sektörüne hayat veriyor." width="547" height="272" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Günümüzü-ve-geleceğimizi-şekillendirmeye-devam-eden-yazı-artık-‘0’-ve-‘1’-lerin-sonsuz-kombinasyonlarıyla-bilişim-sektörüne-hayat-veriyor..jpg?w=547&amp;ssl=1 547w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Günümüzü-ve-geleceğimizi-şekillendirmeye-devam-eden-yazı-artık-‘0’-ve-‘1’-lerin-sonsuz-kombinasyonlarıyla-bilişim-sektörüne-hayat-veriyor..jpg?resize=300%2C149&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 547px) 100vw, 547px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8694" class="wp-caption-text">Günümüzü ve geleceğimizi şekillendirmeye devam eden yazı, artık ‘0’ ve ‘1’ lerin sonsuz kombinasyonlarıyla, bilişim sektörüne hayat veriyor.</figcaption></figure>
<p>Sonuç mu? Sonuç, bu yazılanları belki de binlerce kilometre uzaktan okumanıza yardımcı olan 4K paneller. Az sonra Instagram’da paylaşacağınız bir fotoğrafa gelecek olan “like” bildirimi. İlan-ı aşk esnasında kullanmak için seçmekte zorlandığınız muhteşem müzik besteleri. Günlükleriniz ve hatta yazılı ütopyalarınız. Einstein’ın Genel Görelilik Kuramına dayandırdığı matematik denklemleri ve öğretmenlerine bu formülü ezberlettirmekten başka bir vizyon sunamayan, ucuz ama mecbur kaldığınız yazılı eğitim sistemleri. Bu ve bunun gibi tüm anlık geri bildirimlerinize olanak sağlayan, teknolojik ve kültürel modern medeniyet ürünlerinin tamamı&#8230;</p>
<p>Unutmayın ki tüm bu avantajlar, Sümerlerin tapınak ve depolarında bulunan malları kayıtlara geçirme ihtiyacından evrildi. Bu noktada, başlık seçimi konusunda benimle aynı fikre ulaştığınızı farz ederek devam edelim. Bir düşünce deneyi olarak; yazının önemini kavrayan ve sonsuz gücünü elde etmeyi başarmış, günümüz kasabalarını andıran o ilk küçük kitleleri ele alalım. Kendini kopyalama şansını elde eden düşünce ve bu düşüncelerin oluşturacağı felsefe sistemi, atalardan elde edilen ilk kültürel, ideolojik ve dini sistemleri beraberinde getirdi. Antik Yunan döneminde (M. Ö. 440-450), zihninde atomus’u (atom) canlandırabilecek kadar engin düşüncelere sahip olan Demokritos, kendisinden 22 yüzyıl sonra modern atomun mucidi kabul edilen John Dalton’a ilham verebiliyordu artık.</p>
<figure id="attachment_8693" aria-describedby="caption-attachment-8693" style="width: 511px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Demokritos.jpg"><img class="size-full wp-image-8693" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Demokritos.jpg?resize=511%2C468" alt="Demokritos" width="511" height="468" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Demokritos.jpg?w=511&amp;ssl=1 511w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Demokritos.jpg?resize=300%2C275&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Demokritos.jpg?resize=235%2C216&amp;ssl=1 235w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8693" class="wp-caption-text">Demokritos</figcaption></figure>
<p>Yine Karl Marx’ın derin endişe duyduğu ekonomik ve siyasi sistemler, Avrupa’yı etkisi altına almış ve sonucu dünya savaşlarına, soykırımlara varan kitlesel eylemlere ön ayak olabilmişti. <em>Kavgam</em> adını verdiği kitabında Adolf Hitler, yol açtığı tüm felaketler için Karl Marx ve peşinden gelen komünist fikirlere karşı savaştığını iddia ediyordu.</p>
<figure id="attachment_8695" aria-describedby="caption-attachment-8695" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/John-Dalton.jpg"><img class="size-full wp-image-8695" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/John-Dalton.jpg?resize=300%2C300" alt="John Dalton" width="300" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/John-Dalton.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/John-Dalton.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8695" class="wp-caption-text">John Dalton</figcaption></figure>
<p>Ya da yine Sümerlerin temelini attığı tek tanrıcı yönetim sistemleri, günümüz semavi dinlerine ilham verebiliyor; binlerce yıllık öğretiler, günümüzde milyarlarca insanın günlük yaşantı ve alışkanlıklarına doğrudan etki edebiliyordu.</p>
<figure id="attachment_8696" aria-describedby="caption-attachment-8696" style="width: 607px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Karl-Marx.jpg"><img class="size-full wp-image-8696" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Karl-Marx.jpg?resize=607%2C518" alt="Karl Marx" width="607" height="518" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Karl-Marx.jpg?w=607&amp;ssl=1 607w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Karl-Marx.jpg?resize=300%2C256&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 607px) 100vw, 607px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8696" class="wp-caption-text">Karl Marx</figcaption></figure>
<p>Bir başka düşünce deneyini de gelecek üzerine kuralım. Geçtiğimiz günlerde Elon Musk, 20. yüzyıl bilimsel atağı ve beraberinde gelen teknoloji dalgasının üzerine, insan beynini yapay zekayla birleştirme misyonuyla <em>Neuralink</em> adlı şirketi kurdu. Bilindiği gibi, yaşadığımız evreni bir çeşit yazılım ve simülasyon olarak <a href="https://goo.gl/kKfh2W%20"><strong>resmetmek</strong></a> yine geçtiğimiz yüzyıla ait olan bir düşünce. Ancak Musk, durumu düşüncelerin ötesine taşıma niyetini ve bilim kurgu severlerin <em>Cyborg</em> olarak anımsayacağı bu olası geleceği somutlaştırarak neslimizi onurlandırmış; kendi adını da tarihe yazdırmış oldu.</p>
<figure id="attachment_8691" aria-describedby="caption-attachment-8691" style="width: 460px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg"><img class="size-full wp-image-8691" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg?resize=460%2C287" alt="Adolf Hitler" width="460" height="287" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg?w=460&amp;ssl=1 460w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg?resize=300%2C187&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg?resize=343%2C215&amp;ssl=1 343w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adolf-Hitler.jpg?resize=163%2C102&amp;ssl=1 163w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8691" class="wp-caption-text">Adolf Hitler</figcaption></figure>
<p>Yine Elon Musk ve bir diğer girişimi olan Space X, birkaç yıl içinde insanlığı Mars’a <a href="https://goo.gl/Ud6Xsd"><strong>roketle</strong></a> götürecek projeleri geliştiriyor. Geçtiğimiz günlerde bu amaç için, Mars atmosferi koşullarında patates yetiştirildiğini biliyor muydunuz? Beraberinde gelecek olan yıldızlararası yolculuklar ve galaksiler arası yaşamlar hayal mi? Peki 2.500 yıl önce Demokritos’un atomus’u da mı hayaldi?</p>
<figure id="attachment_8699" aria-describedby="caption-attachment-8699" style="width: 819px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Temsili-Space-X-roketi.jpg"><img class="size-full wp-image-8699" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Temsili-Space-X-roketi.jpg?resize=640%2C427" alt="Temsili Space X roketi" width="640" height="427" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Temsili-Space-X-roketi.jpg?w=819&amp;ssl=1 819w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Temsili-Space-X-roketi.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Temsili-Space-X-roketi.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8699" class="wp-caption-text">Temsili Space X roketi</figcaption></figure>
<p>Tüm bu gelişmelerde, insanların kurgusu olan modern medeniyet ve hayal gücünü aşan gelişimine tanıklık ediyoruz. Bizden çok sonra yaşayacak olan nesiller geriye dönüp bu muazzam başarıya göz atarken en büyük sıçrama olarak Sümerlerin çivi yazısını ve kaydetme devrimini görecekler.</p>
<p>Şimdi oturun ve bir şeyler yazın. Yazdıklarınızın bugün olmasa bile belki yüzlerce yıl sonra birilerine yol göstermeyeceğini nereden bilebilirsiniz? Üstelik son nörolojik araştırmalar, yazma eyleminin en güçlü beyin egzersizlerinden biri olduğunu söylüyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script><br />
<ins class="adsbygoogle" style="display: block;" data-ad-format="autorelaxed" data-ad-client="ca-pub-1385937189085107" data-ad-slot="4943199474"></ins><br />
<script>
     (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
</script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/medeniyetin-el-yazisi/">Medeniyetin El Yazısı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/medeniyetin-el-yazisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8690</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
