<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>zanaat &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/zanaat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 06:38:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Sanat ve Antropoloji</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sanat-ve-antropoloji/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sanat-ve-antropoloji/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 26 Jan 2016 15:36:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ercan Nalbantoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[antropolog]]></category>
		<category><![CDATA[antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[antropolojik]]></category>
		<category><![CDATA[antropolojik sanat teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[arkeolog]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[estetik]]></category>
		<category><![CDATA[estetik kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[paleoantropolog]]></category>
		<category><![CDATA[paleoantropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[paleolitik]]></category>
		<category><![CDATA[paleolitik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[ritüel]]></category>
		<category><![CDATA[sanat antropolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tarihçi]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[sanat ve antropoloji ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[sanat ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[sembol]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1943</guid>
				<description><![CDATA[<p>Sanatı anlamak ve betimlemek için ihtiyaç duyulan yöntemler ve tanımlar uzmanlar tarafından da tartışılmaktadır. Bir sanat tarihçisi ve bir antropologun tanımlamaları ve yöntemleri oldukça farklıdır. Antropoloji biliminin sanat tarihinin içine nasıl dahil edilebileceği de düşünülebilinir. Antropoloji bilimini bazı kişiler (bilmeyenler) tarafından ırk bilimi olarak tanımlansa da gerçek bu değildir. Antropolojiyi Türkçesiyle de olsa kelime olarak [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sanat-ve-antropoloji/">Sanat ve Antropoloji</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Sanatı anlamak ve betimlemek için ihtiyaç duyulan yöntemler ve tanımlar uzmanlar tarafından da tartışılmaktadır. Bir sanat tarihçisi ve bir antropologun tanımlamaları ve yöntemleri oldukça farklıdır. Antropoloji biliminin sanat tarihinin içine nasıl dahil edilebileceği de düşünülebilinir. Antropoloji bilimini bazı kişiler (bilmeyenler) tarafından ırk bilimi olarak tanımlansa da gerçek bu değildir. Antropolojiyi Türkçesiyle de olsa kelime olarak tanımlarsak; antropo=insan ve loji=bilim anlamına gelen kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve insan bilimi olarak tanımlanır. Antropolojinin alt dallarına kabaca bakacak olursak; sosyal veya kültürel antropoloji ve biyolojik antropoloji (fizik ve paleoantropoloji) olmak üzere iki dala ayrılır. Sanatla kesişen dalı ise kültürel antropolojidir.</p>
<p>Sanat tarihçi, sanatın varlığını sorgusuz kabul ederken, antropolog sanat olgusunun kökenin içinde bulunduğu kültürü ve varoluşunun ortamıyla ilgili soru ve cevapları ortaya koyar. Daha sanatın ilk izlerini bulan, ilkel topluluklara ait sanatı sorgulayan antropolog o toplumun ritüelleri, gelenek ve görenekleriyle sembolleriyle birlikte sorgular. Bunu sanat antropolojisi olarak tanımlarsak; sanat antropolojisi; antropolojinin kültürel hareketliliği içindeki bir kategorisidir diyebiliriz. Dolayısıyla antropolog sanat eserlerinin içinde bulunduğu sosyal ilişkilere vurgu yapmak zorundadır. İşte bu nedenledir ki, sanat eserlerini sembolik ifadelerden çok kültürün yansıması olan canlı nesneler olarak görür. 17.yy özellikle Avrupa toplumlarında değişen ekonomik ve kültürel yapılar nedeniyle birçok ressamın kullandığı geleneksel renk ve desenleri terk ederek yenilik arayışına girmeleri de sosyo-ekonomik yapı ve hatta dinsel olguların kısacası kültürel değişimlerin sanat üzerine olan etkisinde yaşanan bir olgudur. Tam da bu noktada sanat ve antropoloji ilişkisi başlar.  Bu tanıma göre; sanat antropolojisi sanat üretiminin sosyal içeriğine, dağılım döngüsüne ve kabulüne, odaklanır. Çeşitli sanat eserlerinin sanatsal yönünün değerlendirilmesi ise, eleştirmenin görevidir. Antropoloji yaşam tablosunda olanı biteni yaşamın içeriğinde inceler, bu yüzden antropolojik sanat teorisinde eserler, insanlardan, sosyal ilişkilerden bağımsız biçimde düşünülemez.</p>
<p>Antropolojik açıdan bakıldığında zanaat mı sanat mı? Zanaat sermayeden çok el emeği ve işçiliğe dayalı üretim olarak tanımlanır. Ayakkabıcı, marangoz, vb. <a href="http://www.sanatduvari.com/sanat-nedir">Sanat ne olarak tanımlanır?</a> Genel anlamda yaratıcılığın ve hayal gücünün bir ürünü olarak tanımlanır. Bu durumda mağara dönemi yontma taş çağı olarak bildiğimiz diğer adıyla paleolitik (paleo=eski, litik=taş demek) dönem insanlarının avlanmak amacıyla yaptıkları ilk taş aletler sanat mı zanaat mı? Daha önce hiç görüp bilmediği bir taş aleti o zaman için (çakmak taşı olarak bildiğimiz) taştan yontarak yapmak hayal ve yaratıcılık ürünü değil mi? Aynı zamanda da bir endüstridir. Taş endüstrisi. Deriye şekil verip ayakkabı yapmakla, taşa şekil verip heykel yapmak arasında ne fark var? Biri sanatken diğeri neden zanaat? İşte bu tür sorgulamalar yaptığınız an antropolojinin tam da ortasına düştünüz demektir. Antropoloji bir anlamda da yaşam disiplinidir diyebiliriz. Elinize bir keski ve çekiç alarak taşı yontup heykel yaptığınızda sanat olursa, benzer aletlerle ahşap işlediğinizde de sanat olmalıdır. Zanaat ürünleri günlük hayatta kullanıma yöneliktir derseniz takı yapımında da oluşanlar aynı değil mi? Günlük hayatta süs diye kullanılmaz mı? Antropolojik açıdan ele alındığında bu soruların şöyle bir yanıtı ortaya çıkar.  Yaşamda zorunluluk halini almış hayal ve beceri ürünleri zanaat adını almış diğerleri ise sanat tanımlamasında kalmış. Örneğin ayakkabı yapımı bir hayal ve beceriyken aynı zamanda yaşamda bir zorunluluktur. Ayakkabısız yürüyemezsiniz. Ama bir tablo asmak zorunluluk değildir. Bir kolye takmak zorunluluk değildir. Ama sizin görsellik ve süsleme isteğinizin bir sonucudur. İnsanoğlunun doğa karşısında ürettiği her şey aslında bir hayal ve becerinin ürünüdür. Toprak kap ve süs eşyası yapmak bugün için sanat olarak tanımlanırken insanın toprak kapları kullandığı dönemde zanaattı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sanat-ve-antropoloji/">Sanat ve Antropoloji</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sanat-ve-antropoloji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1943</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konar Göçer Türkmenler</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/konar-gocer-turkmenler/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/konar-gocer-turkmenler/#comments</comments>
				<pubDate>Fri, 22 Jan 2016 21:17:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Dursun Arslan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[elişi]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[göç tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[göçebe]]></category>
		<category><![CDATA[göçebe hayat]]></category>
		<category><![CDATA[göçebelik]]></category>
		<category><![CDATA[göçer]]></category>
		<category><![CDATA[göçler tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[konar]]></category>
		<category><![CDATA[konar göçer]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Çağ tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Radloff]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk sanat tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk zanaatı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmenler]]></category>
		<category><![CDATA[yayla]]></category>
		<category><![CDATA[yayla kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[yaylacılık]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1849</guid>
				<description><![CDATA[<p>XI. yüzyılın ortalarında, Yakın Doğu’da Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmak suretiyle Orta Çağ tarihinde çok önemli bir rol oynamış olan Türk kabilelerine “Oğuz” yanında “Türkmenler” de denilmektedir. “Türkmen” adı gerek eski eserlerde, gerekse yakın tarihli araştırmalarda değişik şekillerde açıklanmaya çalışılmıştır. “Türk” kelimesi ilk olarak XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud tarafından, Divanü Lugati’t-Türk adlı eserinde açıklanmaktadır. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/konar-gocer-turkmenler/">Konar Göçer Türkmenler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>XI. yüzyılın ortalarında, Yakın Doğu’da Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmak suretiyle Orta Çağ tarihinde çok önemli bir rol oynamış olan Türk kabilelerine “Oğuz” yanında “Türkmenler” de denilmektedir.</p>
<p>“Türkmen” adı gerek eski eserlerde, gerekse yakın tarihli araştırmalarda değişik şekillerde açıklanmaya çalışılmıştır. “Türk” kelimesi ilk olarak XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud tarafından, <em>Divanü Lugati’t-Türk</em> adlı eserinde açıklanmaktadır. Bu adla ilgili bir efsane nakleden Kaşgarlı’ya göre; Büyük İskender Türk ülkelerine yöneldiği sırada Balasagun’da oturan Türk hükümdarı doğuya çekilmiş, orada yalnız yirmi iki kişi kalmış (<em>bunlar Oğuz boylarını teşkil etmişler</em>), az sonra bunlara iki kişi daha katılmış. İskender, üzerlerinde Türk belgeleri bulunan bu yirmidört kişiye Farsça “türkmaned” (<em>Türk’e benzer</em>) demiş ve Türkmen adı böylece doğmuştur <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>. Sonraları birçok kaynakta da bu rivayet nakledilmiş fakat ilim dünyasında pek rağbet görmemiştir. Türkmen adına yönelik bir başka kaynak olan Reşidüddin Fazlullah’ın <em>Camiu’t Tevatih’ </em>inde “Tacikler Türkmanend dediler”, şeklinde benzer bir rivayet tekrarlanmıştır. Günümüzde ise daha kabul edilebilir bir tanım olarak nitelendirilen; Türkmen sözcüğünün sonundaki “men”in Türkçe mübalağa eki olduğu (<em>kocaman, azman, değirmen, vb.</em>) ve bu adın, Öz-Türk anlamına geldiği düşüncesidir. Bir başka görüşe göre “Türkmen” Türk+iman’dan gelmektedir. Bu görüşü Mehmed Neşri’de kabul etmiş ve desteklemiştir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Bu görüş beraberinde, Oğuzlar’dan İslâmiyet’i kabul edenlere, onları gayrımüslim olanlardan ayırt etmek için, Maveraünnehir Müslümanlarınca Türkmen adı verildiği düşüncesini getirmektedir. Bu görüşe göre Türkmen adı, Maveraünnehir Müslümanları arasında “Müslüman Türk” şeklinde özel bir manada kullanılmaya başlanmıştır. İsimlerinin anlamı üzerine çeşitli görüşleri belirttiğimiz Türkmenlerin anavatanı üzerine belli görüşler şu yöndedir; Türkler’in Anavatan toprakları Orta Asya’da Hazar denizinden Kingan dağlarına, kuzeyde Sibirya ovalarından, güneyde Pamir yaylasına, Karanlık dağlar, Altın dağları ve Çin’in kuzey eyaletlerine kadar uzanır. Bu geniş sahada Türklüğün en eski ve kalabalık olarak kaynaştığı yer Hazar denizi ve Balkaş gölü arasıdır <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>.</p>
<p>Türklerin tarihinde göçler tabii bir durum olmuştur. Bunun sebebi yer yer afetler, salgın hastalıklar, nüfus artışı , otlak yetersizliği, siyasi anlaşmazlıklar, ağır dış ve iç baskılar, fetih arzusu ve yeni vatanlar kurma fikirlerinin yanı sıra belki de en belirgin neden Orta Asya ikliminin zorlayıcı bir özelliği olmasıdır.</p>
<figure id="attachment_1850" aria-describedby="caption-attachment-1850" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/1.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1850"><img class=" td-modal-image wp-image-1850 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/1.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=300%2C180" alt="(Üstte sağda ve solda) Kayseri’nin doğusunda Sarız ve Pınarbaşı (Zamantı) arasındaki 1500m yükseklikte yer alan çoban yayla yerleşmeleri. (Altta) Benzer yapılar yüksek Kars platosunda yaygındır. Kuru duvarlı ve penceresiz inşa edilen bu taş yapılar, gece sürüler için barınak işlevi görür. Arkeolojik bağlamda bu tür yapıların kalıntıları dağınık köy evleriyle karşılaştırılabilir." width="300" height="180" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1850" class="wp-caption-text">(Üstte sağda ve solda) Kayseri’nin doğusunda Sarız ve Pınarbaşı (Zamantı) arasındaki 1500m yükseklikte yer alan çoban yayla yerleşmeleri. (Altta) Benzer yapılar yüksek Kars platosunda yaygındır. Kuru duvarlı ve penceresiz inşa edilen bu taş yapılar, gece sürüler için barınak işlevi görür. Arkeolojik bağlamda bu tür yapıların kalıntıları dağınık köy evleriyle karşılaştırılabilir.</figcaption></figure>
<p>Türkler Orta Asya’nın dışına yaptıkları göçlerde genelde iki yol kullanmışlardır. Bunlar “Kuzey Yolu” ve “Orta Yol” olarak adlandırılan göç güzergâhlarıdır. Kuzey Yolu; Türklerin genellikle doğu-batı ekseni üzerinde gerçekleştirdiği göçlerin güzergâhıdır. Bu yol Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a ulaşır. Diğer bir yol olan Orta Yol ise tarihin çeşitli dönemlerinde Türkler tarafından defalarca zorlanmış fakat İran’ da ki güçlü devletler bir türlü yıkılıp aşılamamıştır. VI. yüzyılın içinde doğudan gelen Göktürkler’in, batıdan da Bizans’nın baskıları neticesinde zayıf düşen Sasani Devleti, Araplar tarafından tamamen çökertildi. Böylece Türk topluluklarına yeni bir yol açılmış oldu. “Orta Yol” adı verilen bu yol Türkler için daha avantajlıydı. Çünkü; bu yolu takip ederek Yakın Doğu İslâm ülkelerine hakim olan ve Anadolu’yu fethedip, burada yeni bir vatan kuran Türk toplulukları, hem siyasi istiklâllerini hem de milli kültürlerini bütünüyle korudular.</p>
<p>Günümüzde çoğunluğu Türk nüfusun oluşturduğu Anadolu’nun etnik yapısının kökleri, M.Ö. XI. yüzyılda ve hatta bazı görüşlere göre daha da eskiye gitmektedir. Esas başlangıç noktası 1071 yılında Selçuklular’ın Bizans İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratması olmuştur (<em>Yakar, 2007</em>). Buna karşın 1071 Malazgirt Savaşı öncesinde de Anadolu’ya birtakım öncü Türk (<em>Türkmen</em>) akınlarının yapıldığını biliyoruz. Bu tarihten sonra Anadolu’ya girmeye başlayan Selçuklu Devleti 1075 yılında, 1040 yılında İran’da kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasından yaklaşık otuzbeş yıl sonra ortaya çıkmıştır. 1071’de Malazgirt’te kazanılan zaferin ardından, Oğuz ve Karluk Türkmen aşiretlerine bağlı gruplar giderek Anadolu içlerine sızmaya başlamışlardır. Temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türkmen aşiretleri daha çok bozkır karakteri gösteren platonun hem tahıl hem de koyun ve sığır yetiştiriciliğine uygun olması nedeniyle genellikle Orta Anadolu’da yerleşmektedir. Devletler yürüttükleri iskân politikası  gereği göçebe halkı zaman zaman yerleşik hayata geçme konusunda ikna etmeye çalışmış ve birtakım önlemler almışlardır. Selçuklu yönetimi için bu durum, ortaya çıkan otorite sorunlarının yanı sıra sınır bölgelerinin korunması açısından daha sonra Osmanlı’da da olacağı gibi ayrı bir yere sahipti. Diğer bir yandan, temeli ziraate dayanan Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren en mühim husus, temelini teşkil eden çiftçi zümresinden aldığı vergilerdi. Bulundukları yerlerin tahribinden dolayı ekim yapamayan, başka köylere ve şehirlere giden, bazende halk hareketine karışan çiftçiler artık üretici olmaktan çıkmışlardı. Hükümet bu tehlike karşısında, bir iç iskân meselesiyle karşı karşıyaydı. Köyleri tekrar şenlendirmek için düşünülen tedbirlerden biri, isteyen kimseleri sorumluluğuna köylerin verilmesiydi. Koşulan şartlar arasında dışarıdan ahali getirip orayı hareketlendirmek, yeniden ziraate açmak ve defterde yazılı değeri belirlenmiş malı da o yerin sorumlusuna vermekti. Bu durum XVII. asırda Osmanlı iskân siyasetinin tamamen iç bünyesini tamir etmekten ibaret olduğunun bir göstergesidir.  Osmanlı toplumunu teşkil eden ana unsurlardan birisi olan konar-göçerlerin toplumsal buhranlar sonunda terk edilmiş olan harap yerlere yerleştirilmek suretiyle, oraları imar edip tekrar işlevsellik kazandırılması hareketi bize devletin bu konuda yürüttüğü politika ve bakış açısı ile konar-göçer halkın ne denli önemli bir unsur olduğunu da ayrıca ifade etmektedir (<em>Orhonlu, 1963</em>).</p>
<p>Göçebe aileler büyük değildirler ve çoğunlukla, yetişkinlerden oluşan en fazla iki nesil bir arada yaşar. Göçebe toplumların çoğunda, karı-koca ve evlenmemiş kız ve erkek çocuklardan oluşan çekirdek aile en uygun formdur ve yarı göçebe ailelere göre daha küçüktür. Göçebe hanelerin çoğu baba soyuna göre belirlenir. Baba mahallinde ikamet kuralına göre, kadın kocasının babasına ait çadırda yaşamaya başlar. Bütün aile bireylerinin bölümlenmiş bir çadırda beraberce yaşamalarından dolayı, göçebe bir hanede ki nüfus artışı sürtüşmelere neden olur. Bu sürtüşmelerden sonra; eğer gelin ile aile üyeleri arasında bir kavga çıkmış ise çoğunlukla o erkek çocuğun baba çadırından ayrılmasıyla sonuçlanır. İlk ayrılan erkek çocuk, hayvanlar ve aileye ait diğer mal varlıklarından eşit derecede pay alır.</p>
<figure id="attachment_1852" aria-describedby="caption-attachment-1852" style="width: 400px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/3.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1852"><img class=" td-modal-image wp-image-1852 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/3.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=400%2C312" alt="XIII. yüzyıl. Selçuklu Halısı. Konya’da Alâeddin Camiinde bulunmuştur." width="400" height="312" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/3.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?w=400&amp;ssl=1 400w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/3.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=300%2C234&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1852" class="wp-caption-text">XIII. yüzyıl. Selçuklu Halısı. Konya’da Alâeddin Camiinde bulunmuştur.</figcaption></figure>
<p>En genç erkek çocuk ise babanın ölümüne kadar onunla kalmak zorundadır, bu sayede de daha fazla miras edinme hakkı elde eder. Mirasla ilgili olarak Yörüklerin kendi kuralları vardır. Devlet kanunlarının aksine kız çocuğuna miras bırakılmaz, ancak evlendiğinde çeyiz verilir. Aynı şekilde doğdukları çadırdan ayrılan erkek çocuklar da babalarının ölümünden sonra mirastan faydalanamazlar (<em>Yakar,2007</em>).</p>
<p>Göçebeler, yerleştikleri yerden neye göre ayrılacaklarını ve tekrar yerleşecekleri yeri neye göre seçeceklerini belirli bir plân ve programa göre belirlerler.  Örneğin; otlakların, kışlık, ilkbaharlık, sonbaharlık diye mevsimlere; ayrıca bunların da kendi içinde büyük, orta, son diye üçe bölünmesi göçebe toplumların bu plân ve programının bir göstergesidir. Göçebelerin önemli bir özellikleri de yeni şartlara ve çevreye uyum sağlamalarıdır. Bu durum onlara bütün zayıf oldukları etkenler karşısında hayatta kalma imkânı sunmaktadır. Bu hayat biçimi sanatlarına, ticaretlerine, yapılarına, kullandıkları eşyalara da yansımıştır. Mesela, göçebeler kullandıkları yatakları, yemek kapları vb. malzemelerini devamlı taşınmaya uygun şekilde yapmışlardır. Türkmen göçebeliğinden kasıt asla başıboş bir şekilde oradan oraya gece gündüz yol alıp, gece bir yerde konaklayan ya da hoşuna gittiği bir yerde birkaç gün kalan bir grup anlaşılmamalıdır. Tam aksine göçebelik hayatı çok sıkı bir disipline tabiydi ve bu disiplin geleneklerle tespit edilmiştir. Konar-göçer Türkmenler Anadolu’da da tıpkı Orta Asya’da olduğu gibi yaz mevsiminde bilhassa hayvancılığın hayati önem taşıması nedeniyle otları bol, havası hoş, sulak olan yüksek yerlere çıkarken, kışın da daimî kışlaklarına dönüyorlardı. Bu anlamda konar-göçer Türkmenler’de bir çeşit dual (<em>ikili</em>) sosyal hayat olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Atlı-göçebe hayat tarzı, birçok bakımdan ziraatle uğraşan toplumların yaşam biçimlerine göre daha güç bir yaşam şeklidir. Burada hayvanları evcilleştirmek, yetiştirmek, büyük sürüleri sevk ve idare etmek, değişik bozkırlarda ve değişik iklim çevrelerinde onlara sürekli ot ve su bulmak, toprağın işlenmesi ve hasadın toplanmasından da zor bir faaliyet olduğu gibi, büyük emek, enerji, yetenek ve tecrübe isteyen bir iştir.</p>
<figure id="attachment_1851" aria-describedby="caption-attachment-1851" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/2.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1851"><img class=" td-modal-image wp-image-1851 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/2.levha-konar-gocer-turkmenler-300x176.jpg?resize=300%2C176" alt="Kurulmuş ve kullanıma hazır bir kara çadır (gon)." width="300" height="176" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1851" class="wp-caption-text">Kurulmuş ve kullanıma hazır bir kara çadır (gon).</figcaption></figure>
<p>Yerleşik topluluklar ile konar-göçerler arasındaki sosyal ve siyasal durum, eskiden beri süregelen yerleşik-göçebe karşılaştırmasının olumsuz yönlerinden ibaret değildir. Yerleşikler, göçebe toplulukları kendilerine zarar veren unsurlar olarak değerlendirmişlerdir. Göçebeleri “agresif, zorba, savaşçı, hırsız” olarak görmüşlerdir. Göçebeler, yerleşiklerin bu bakış açısıyla değerlendirildikleri için nesnel bir biçimde ele alınmamışlardır. Yerleşik ve göçebe toplumlar üzerinde yapılan yakın tarihli çalışmalarda göçebelerin ilkel topluluklar oldukları ve göçtükleri medeniyetlerin çöküşlerinde esas unsuru oluşturdukları kanısında ki  görüşler tamamen reddedilmiş ve sanıldığı gibi göçebe-yerleşik ilişkilerinin yıkıcı özellikte olmadığı anlaşılmıştır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>. Kendilerine has bir yaşam biçimine sahip bu göçebe topluluklar çevrelerindeki yerleşik toplumlarla aynı bölgede bulundukları süre zarfında yakın ilişkiler kurmuşlar, ticaret yapmışlar, kültür-sanat etkileşimleri yaşamışlardır. Göçebeler bu süreçte herbiri bir haneden oluşan tek tek çadırlardan meydana gelen konak yerlerinde ikamet ederler. Yerleşik düzendekilerde olduğu gibi göçebe hanesi de kendi başına bir üretim ve tüketim birimidir. Ancak ek bina yaparak yeni aile üyelerine yer açan köy evlerinin aksine, çadırlar bileşik birimler olarak bitişik halde kurulamazlar. Yine de büyük çadırlarda hane halkının büyüklüğü ve ihtiyaçlarına göre ayarlamalar ve iç bölmeler yapmak mümkündür. Bu konak yerlerinin büyüklüğü ve yerleşim düzeni de otlakların tek bir büyük alanı kaplamasına ya da dağınık halde yer almasına bağlıdır. Bu nedenle çadırların sayısı da bu otlaklara göre değişir. Eğer tek tek hanelerin büyük sürüleri varsa, bir yayla en fazla 20 çadırdan oluşur. Özellikle otlakların göçebelere ait olduğu durumlarda, hem yazlık hem de kışlık konak yerleri genel olarak aynı kalır.</p>
<p>Büyük ihtimalle eski çağlarda da göçebe konaklama yerleri kalıcı yerleşmelere dönüşmüştür. Yaylaların sürekli olarak aynı gruplar tarafından kullanılması halinde, çadırların yerine taş kulübeler inşa etme eğilimi başlar. Örneğin; Toros Dağları’ndaki Sarıaydın Yaylası bu duruma örnek teşkil eder. Bazılarının büyük siyah bir çadırla kapattığı taştan yapılma ağıllar da göçebe yerleşmelerde ki ortak mimari özelliklerden biridir. Göçebelere ait büyük konak yerleri (<em>Doğu Anadolu’daki gibi</em>), özellikle uzun yıllar kullanılmaları halinde; genel olarak yatay tabakalanma gösteren mimari kalıntılar oluştururlar. Mesela uzun zamanlar kullanılan yaylalarda, özellikle çadırların yamaçlarda kurulması halinde, çadır zeminleri genellikle kesme ya da doldurma yoluyla düzenlenir ve genelde çadırların kenarları taşlarla işaretlenir. Bu faaliyet alanlarının en belirgin özelliklerinden biri de çadırların içinde küçük, dışında ise büyük ocakların yer almasıdır. Kısa süreli konaklanmış olan yerlerde ocaklar genelde birkaç küçük kaya parçası ya da yüzeysel bir çukurdan meydana getirilir. Bir çadır yerleşmesinin sadece genel plânı değil, açık havadaki ateş yakma yerleri, kül ve çöp yığınlarının yer aldığı faaliyet alanları da, neredeyse terk edilmiş her konak yerinde arkeolojik açıdan yeniden canlandırılabilir. Eski Çağ yaylalarında ya da mevsimlik yerleşmelerde günümüzdekilerden daha sağlam mimari ya da başka kalıntılar imal etmiş olamazlar. Bunlar olasılıkla çadırın etrafını çevreleyen taşlar ve hasır bir perdeden ibarettirler. XIX. yüzyıldan kalma etnografik belgelerde, Güney Anadolu’da ki Türkmen aşiretlerine ait bir metreyi aşan taş duvarlı çadırların bulunması, bu tür çadır mimarisinin en azından Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden beri var olduğunu ortaya koymaktadır. Çadır yerleşmelerinden elde edilen arkeolojik kalıntılar arasında iç kısma ait taştan yapılma çeşitli eşyalar bulunmuştur. Bu da çadır kurulan alan terk edildiğinde bu eşyaların yerlerinden sökülmediğini, yerleşilen yeni bir konak yerinde tekrar inşa edildiğini gösterir. Bu nedenle yerlerinde kalan bu eşyalar yatay bir tabakalanma oluştururlar. Diğer taraftan kafes çevreleri, çadır direkleri, kanca ve kopçalar gibi ahşap unsurlar sökülerek bir çadır yerinden diğerine taşınır, nadiren çadır alanında saklanır ve ancak tamir edilemez halde bozulduklarında  atılırlar. Bu göçebe grupların faaliyetlerine işaret eden yüzey kalıntıları arasında ateş yakma yerleri, kuru duvar örmenin çeşitli türleri, kırık öğütücüler, sac, atılmış pişirme kapları, tepsiler, testiler, koyun ve keçi çıngırakları, mutfak bıçakları, kaşıklar, koyun kırkma makasları, az sayıda kırık çanak çömlek parçaları gibi buluntular bu geç dönem konak yerlerinde bulunabilen buluntulardır. Konar göçer Türkmenlerin hayatında vazgeçilmez olan tahta yayık, sütün kesilmesi için deri çantanın asılacağı üçayak, ahşap dibek ve tokmak, ekmek tahtası, oklava ve kaval, saz gibi müzik aletleri asla atılmazdı. Halı, kilim ve dokuma çuvallar, tiftikten yapılma örtü ve torbalar, şilte yorgan ve minderlerden oluşan yataklar toplanarak bir çadır yerleşmesinden diğerine taşınır (<em>Yakar, 2007</em>).</p>
<figure id="attachment_1854" aria-describedby="caption-attachment-1854" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/5.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1854"><img class=" td-modal-image wp-image-1854 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/5.levha-konar-gocer-turkmenler-300x216.jpg?resize=300%2C216" alt="Bir Orta Asya çadırının (yurt), kuruluş aşamaları." width="300" height="216" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/5.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=300%2C216&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/5.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/5.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=536%2C386&amp;ssl=1 536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1854" class="wp-caption-text">Bir Orta Asya çadırının (yurt), kuruluş aşamaları.</figcaption></figure>
<p>Anadolu’da da diğer coğrafyalarda olduğu gibi konar-göçer olan tüm toplulukların en temel geçim kaynağı hayvancılıktır. Anadolu’da göçebe çobanlık yapılan alanlar genellikle eriyen karın zengin yaylalar yarattığı yüksek irtifalarda yer alan dağlık bölgelerde bulunmaktadır. Bazı kaynaklardan göçebe ve yarı göçebe çobanlığın kaynaklarının Yakın ve Orta Doğu’nun belli bölgelerinde Neolitik Çağ kadar eskiye dayandığından ve belki de gelişkin toplayıcılık yapan belli grupların bitki yetiştirmeciliğinden önce hayvanları evcilleştirmeye başlamış olabileceğinden bahsedilmektedir. Bu konuda R. Braidwood<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ve H. Breasted<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> 1960’lı yıllardan itibaren “Bereketli Hilal” savını ileri süsmüş ve birtakım teoremler geliştirmişlerdir. Daha sonra ki yıllarda süregelen arkeolojik araştırmalar bu tanımı doğrular nitelikte seyretmiştir. Braidwood ve Breasted, Zargos Dağları’ndan, Akdeniz’e, Filistin’e doğru inen hayali bir yay içinde ilk defa hayvan evcilleştirildiğini ve tarım yapıldığını savunmuşlardır.</p>
<p>Türkmenlerin küçükbaş besiciliğinin yanısıra, büyükbaş besiciliği yaptıklarını da bildiren kaynaklar vardır. Konar-göçer olan Türkmen toplulukları besiciliğini yaptıkları bu hayvanları etrafı çevrili bir yerde toplu halde tutuyor ya da evlerinin yakınında serbest bırakarak muhafaza ediyorlardı. Nitekim göçebe Türkmenler inekleri geri dönsün diye buzağıları anaları ile beraber otlamaya salmazlardı (<em>Radloff, 1954</em>). Ayrıca yine hayvancılıkla ilgili bu kavimlerin sosyal hayatlarına yansıyan bir etki de kemik tozunu besin maddesi olarak kullanmalarıdır. Çin kaynaklarında Orta Asya Türkleri’nin kemik tozunu kuraklık zamanlarında ve kışın besin maddesi olarak kullandıkları kaydedilmektedir. Kemik tozu yeme geleneği, buhran dönemlerinde Anadolu Türkmenleri arasında da varlığını devam ettirmiş olmalıdır<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>.</p>
<figure id="attachment_1853" aria-describedby="caption-attachment-1853" style="width: 200px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/4.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1853"><img class=" td-modal-image wp-image-1853 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/4.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=200%2C292" alt="Ahmed Feridun Paşa’nın kaleme aldığı ve minyatürlerini Nakkaş Osman ve ekibinin nakşettiği (?), Sultan II.Selim dönemine ait olan ‘’Nüzhet (el-esrar) el-ahbar der sefer-i Zigetvar’’ adlı eserde Kanuni’ nin Erdel kralını huzuruna kabul ettiği sahneyi gösteren bir minyatür. Kanuni otağ-ı humâyûnunun önüne kurdurduğu tahtında oturmaktadır. Kanuni’nin otağı yukarıda bahsettiğimiz Orta Asya çadırının özelliklerini göstemektedir. Süslemeleri ise yer yer Orta Asya kökenli motifler, yer yer farklı etkiler ile Türk-İslâm sanatına girmiş motiflerden oluşmaktadır." width="200" height="292" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1853" class="wp-caption-text">Ahmed Feridun Paşa’nın kaleme aldığı ve minyatürlerini Nakkaş Osman ve ekibinin nakşettiği (?), Sultan II.Selim dönemine ait olan ‘’Nüzhet (el-esrar) el-ahbar der sefer-i Zigetvar’’ adlı eserde Kanuni’ nin Erdel kralını huzuruna kabul ettiği sahneyi gösteren bir minyatür. Kanuni otağ-ı humâyûnunun önüne kurdurduğu tahtında oturmaktadır. Kanuni’nin otağı yukarıda bahsettiğimiz Orta Asya çadırının özelliklerini göstemektedir. Süslemeleri ise yer yer Orta Asya kökenli motifler, yer yer farklı etkiler ile Türk-İslâm sanatına girmiş motiflerden oluşmaktadır.</figcaption></figure>
<p>Anadolu’da yaşayan erken konar-göçer Türkmenlerin sanatı hakkında pek fazla bilgi yoktur. Ancak kuvvetli kültür kökleri üzerinde durarak değişime uğraması güç olan belli sanatları üzerinde fikir sahibi olunabilir. Göçebe ve iktisâdî hayat daha ziyade pratik hayata dayalı olup, üretimden amaç günlük hayattaki ihtiyaçların karşılanmasıydı. Bu amaça yönelik keçe, kayış, urgan, kap-kacag, eğer, at koşum takımları, ok, yay, kılıç, kalkan vb. üretilirdi. IX.-XI. yüzyıllarda göçebelerin yerleşiklerle takas unsuru olarak kullandıkları ürünlerin çoğunluğunu hayvan derisi ile canlı hayvan gibi ham halde ki işlenmemiş şeyler oluşturuyordu.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Konar-göçer olan bu kabilelerin sanatlarının izlerini sürmek zor olsa da Orta Asya’dan İslâm alemine gelirken, ileride Türk-İslâm Sanatı’nın olmazsa olmazlarını oluşturacak sanat-üslup ve tekniklerini beraberlerinde getirdiklerini, bu üslup ve teknikleri İslâmiyet’i seçtikten sonra, özellikle Samarra’da İslâm Sanatı’na kazandırdıklarını biliyoruz. Eğri kesim tekniğini de İslâm Sanatı’na kazandıran Türkler, Anadolu’ya gelirken doğal olarak, Orta Doğu’da yeni tanıştıkları inanca uyarladıkları bu yenilikleri artık Türk-İslâm Sanatı’nın birer ögesi haline getirmişlerdi.</p>
<p>Hayvan derileri; debbağlık, saraçlık, çizmecilik, ayakkabıcılık zanaatlarının doğmasına yol açmıştır. Hayvanların pöstekilerinden kalpaklar, kürkler, keçeler, kilimler, halılar, cicimler, ve çadırlar yapılırdı. Ayrıca çeşitli hayvanların tüylerinden dokunan iki iplikli “yatuk” adlı kumaşta bu meydanda zikredilebilir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Keçi ve koyunların kırkılan tüyleri eğirtilerek ip haline getirilir ve çadırların bir köşesinde bulunan dokuma tezgahlarında işlenerek gerek çadır bezleri gerekse halıda kullanılırdı. Eğirtilen bu iplerden giysiler de yapılırdı. Keçe, yayla ve çadır hayatının en vazgeçilmez unsuruydu. Göçebe Türk çadırlarındaki en önemli aksesuar ve döşemeler keçedendi. Keçenin kullanımına bir örnek olarak “yabı keçesi” verilebilir. Bu keçe eğerin üstüne konan bir keçeydi ve her aile kendi keçesini kendi yapardı. Bu kadar yoğun kullanılan keçenin çeşitleri de çok olup başlıcaları şunlardır; Ak keçe; efsanalerde çokça geçen, mavi yünüyle en kıymetli keçedir ki, Dede Korkut Destanları’nda görüldüğü gibi Tanrı tarafından müjdelenmiş, O’nun mağfiretine mahsar olmuş insanların altına serilirdi. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmiş olmaları köklü kültürlerini kabul ettikleri bu dine adapte etmelerine engel değildi. Yaygı keçe, adından da anlaşılacağı üzere çadırlarda oturmak için kullanılan keçedir. Çadır keçesi, bir hayli kalın olup kış soğuklarını kestiği için çadır yapımında kullanılırdı. Aynı zamanda bugün hala Anadolu’da çobanların sürüleri güderken giydikleri büyük beyaz keçe de bu gelenekten günümüze miras kalmıştır.</p>
<p>Halıcılık sanatı hala günümüz göçebelerinde de en güzel örneklerini segilemektedir. Göçebe çadırlarının döşenmesi ve süslenmesi genellikle halılar ya da ipekli dokumalarla sağlanırdı. Çamurla sıvanmış yere hasırlar yayılır, halılar bunların üzerine serilirdi. Çadırların içinde oturanları güneşin sıcaklığından korunmak için çadırların iç yüzeyleri  halılarla ya da kumaşlarla kaplanırdı. Halı dokumada kullanılan teknikler, heybelerin, atların haşalarının, döşek ve yorganların, kilimlerin yapılmasında da kullanılırdı. Halılar, zamanın etkilerine ne yazık ki madenden ya da kemikten yapılmış eşyalar kadar dayanamadığından, erken dönemlere ait halı ya da dokuma örnekleri çok nadir günümüze kadar gelebilmiştir. Anadolu için konuşacak olursak Selçuklular halılarından, XIII. yüzyıldan itibaren örnekler günümüze gelebilmiştir. Genellikle, terminolojik olarak Gördes düğümü diye anılan çift düğüm tekniğiyle dokunan bu halılarda stilize edilmiş bitki ve hayvan motiflerinin yanısıra dekoratif amaçlı kûfi yazı bordürleride kullanılırdı. 1905’te Konya’da Alaeddin Camiinde hayli yıpranmış vaziyette üç bütün halı ile parça halinde beş halı olarak Anadolu Selçukluları’ndan, XIII. yüzyıldan kalma sekiz halı bulunmuştur. Bu ve daha sonraki çalışmalar ile Anadolu kültür mirasımıza dahil olan Selçuklu halılarının bir bölümü bugün Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir. M.Ö. III. yüzyılda Asya Hunlarından kalmış olması muhtemel olan ve güncel tezlerde Orta Asya’ya Anadolu’dan gittiği savunulan, yine çift düğüm tekniğiyle dokunmuş Pazırık Halısı Türk halı sanatındaki “-ilk Türk halısı- niteliğine sahip özel” yeriyle bir tarafa bırakılacak olursa, Sir Aurel Stein’ın 1906-1908’de Doğu Türkistan’ın eski şehirlerinde bulduğu parçalardan en erken düğümlü parçalar olarak söz edebiliriz. Günümüzde Londra, Berlin ve Delhi müzelerinde yer alan bu halılardan en eskisi III. en yenisi ise VI. yüzyıla tarihlenmektedir (<em>Aslanapa, 1984</em>).</p>
<figure id="attachment_1855" aria-describedby="caption-attachment-1855" style="width: 172px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/6.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1855"><img class=" td-modal-image wp-image-1855 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/6.levha-konar-gocer-turkmenler-172x300.jpg?resize=172%2C300" alt="Amasya, Oluz Höyük’te, altı yaşındaki kız çocuğunun mezarında, sağ kulak hizasında bulunmuş muska biçimli küpe." width="172" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/6.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=172%2C300&amp;ssl=1 172w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/6.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?w=200&amp;ssl=1 200w" sizes="(max-width: 172px) 100vw, 172px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1855" class="wp-caption-text">Amasya, Oluz Höyük’te, altı yaşındaki kız çocuğunun mezarında, sağ kulak hizasında bulunmuş muska biçimli küpe.</figcaption></figure>
<p>Konar-göçer Türkmenlerin sanatlarının yansıdığı ve formsal açıdan mimariye de yansıdığını düşündüğümüz çadır, göçebe ve yarı göçebe Türk toplulukları il diğer benzer topluluklar için çok önemli bir rol oynar. Göçebe toplumların kullandıkları birden fazla çadır türü vardır. Bunların başlıcaları; Kara çadır (<em>gon</em>), Orta Asya çadırı (<em>yurd</em>), Alaçık (<em>beşik tonozlu çadır</em>) ve Çardak’tır. Kara çadır (<em>gon</em>), keçi kılından yapılma tek odalı eski moda çadırlara verilen addır. Belli aşiretler bu çadırları biri aile, biri misafirler ve diğeri de mutfak ve depolama için kullanılan üç bölüm halinde yaparlar. Kolay kurulup kaldırılmaları ve hayvan barınağı olarakta kullanılabilmeleri nedeniyle muhtemelen kökeni eski dönemlere kadar gidebilmektedir. Orta Asya çadırı da yaygın bir kullanım sahasına sahiptir. Bu çadırlara Türk topluluklarında, “yurt, ak üy, boz üy, çatır, keçe ev, toprak ev” gibi çeşitli isimler verilir. Bununla birlikte gördükleri vazife ve yapılışında kullanılan malzeme hemen hemen aynıdır. Bu çadırların en belirgin özelliği daire plânlı, kubbeli, tepesi açık, ağaç iskeletli ve keçe örtülü olmasıdır. Sanat tarihçileri arasında plânı itibariyle çadır, Türk mimarisinde özellikle daire plânlı, kubbeli ve aydınlık fenerli plân tipinin gelişmesine öncülük eden unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Arseven bu durumu Türk Sanatı adlı eserinde şöyle açıklamaktadır; “Türkler, çadırdan binaya geçdikleri vakit tabiatıyla ilk binalara çadır şekli vermişler ve çadırlarda kullanılan tezyinatı taklit etmişlerdir.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>. Bu çadırlar konar-göçer Türkmenler tarafından XI.-XIX. yüzyıllar arasında kullanılmıştır. Anadolu’nun pek çok yerinde Alevi Türkmenler başta olmak üzere, göçebe çobanlar da bu geleneksel çadır şeklini 1870’li yıllara değin kullanmışlardır. Yüksekliği 3 metreyi, yarıçapı 3-5 metreyi bulmaktadır. Hafif ahşap iskelet dört farklı unsurdan bir araya gelir. Çevlik (<em>tekerlek</em>) çadırın tepesini oluşturur ve bunun içine yay biçimli <em>uğ</em>’ların (<em>kaburga</em>) üst uçları sokulur. Alt uçları ise 140-185 cm yüksekliğindeki hasır kanatlara tutturulur. Sonlara takılan birkaç kanat yuvarlak turluk çadırının kenarlarını oluşturur. Dokuma şerit bezler (<em>örken</em>) çadırın etrafına sarılır. Bu keçeler kilim gibi dokunmuş başka dokumalarla sağlamlaştırılır. İstenildiğinde bu keçe peçeleri kıvırarak ışığın içeriye girmesi ya da çadırın içindeki dumanın dışarıya çıkması sağlanabilir. Bu çadırlar kültürel olarak çok güçlü kökenlere sahiplerdi. Öyle ki Selçuklu’da ve Osmanlı’da ki yansımaları hükümdarların sefere çıktıklarında konakladıkları otağ-ı hümâyûn olmuştur. Boyutları oldukça büyük, dıştan ve içten süslü olan otağlar Matrakçı’nın ve diğer nakkaşların münyatürlerine de yansımıştır.</p>
<figure id="attachment_1856" aria-describedby="caption-attachment-1856" style="width: 200px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/7.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg" rel="attachment wp-att-1856"><img class=" td-modal-image wp-image-1856 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/7.levha-konar-gocer-turkmenler.jpg?resize=200%2C295" alt="Amasya, Oluz Höyük’te, altı yaşındaki kız çocuğunun mezarında, sağ kulak hizasında bulunmuş muska biçimli küpenin Anadolu’da hala yaşamını devam ettiren Türkmenler’de, kız çocuklarının gerek başlıklarına aplike edilerek gerekse, küpe, kolye gibi takı formatında kullanılan süs eşyasıyla ya da takılarıyla arasında görülen form benzerliği." width="200" height="295" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1856" class="wp-caption-text">Amasya, Oluz Höyük’te, altı yaşındaki kız çocuğunun mezarında, sağ kulak hizasında bulunmuş muska biçimli küpenin Anadolu’da hala yaşamını devam ettiren Türkmenler’de, kız çocuklarının gerek başlıklarına aplike edilerek gerekse, küpe, kolye gibi takı formatında kullanılan süs eşyasıyla ya da takılarıyla arasında görülen form benzerliği.</figcaption></figure>
<p>Alaçık (<em>beşik tonozlu çadır</em>) ise iki türlüdür. Birincisinin plânı kabaca oval ve kesiti yarım daire biçimlidir. Uzaktan yurda ya da toprak eve benzemesine rağmen çevliği yoktur. Bunun yerine bir ucunda direkle desteklenmiş bir çatı kirişine sahiptir. Toprak evlerdekine benzeyen <em>uğ</em>’lar, bu destek sistemine tutturulmuştur. Daha kaba bir tarifle çadırın şekli ters çevrilmiş bir gemi omurgasına benzemektedir. Türk Sanatına dair birçok unsur XI. yüzyıllarda yapılan Türkmen akınlarıyla Anadolu topraklarına gelmiştir. Bahsi geçen halı işçiliği de olmak üzere, metal, ahşap gibi bir yerden bir yere taşınabilecek sanat eserleri de yapmışlardır. Türkler maden sanatında çok güzel eserler vermişlerdir. Altın-gümüş türü madenleri işleyerek kumaşlara aplike etmişler ve bu apliklerde farklı kompozisyonlar işlemişlerdir. Fakat Türkmenler aynı zamanda savaşçı özelliklere de sahiplerdi ve mutlaka silah yapmak için metali işlemiş olmalılardı. Kılıç, ok ucu, mızrak ucu, eğer takımları, miğferler, kalkanların yapımında metalden yararlanmışlardır. Bununla beraber metali süs eşyası ve takı olarakta kullanmışlardır. Buna bir örnek Amasya’da, Oluz Höyük’te, İstanbul Üniversitesi’nin yürüttüğü ve bilimsel başkanlığını Prof. Dr. Şevket Dönmez’in yaptığı kazılarda, Anadolu’ya erken dönemlerde gelen öncü Türkmen kavimlerine ait olduğu düşünülen 100 civarında mezar bulunmuştur.  Kazı çalışmalarınca bu mezarlık alanının üç seviyeden oluştuğu anlaşılmıştır. Bu mezarlardan birinde altı yaşındaki bir kız çocuğuna ait olan mezarda yukarıda değindiğimiz metalin takılarda kullaıldığına yönelik bir örneğe rastlanmıştır. İslâmi usullere göre gömülen bu kız çocuğunun iskeletinin kulak hizasında iki tunç küpe, göğüs kısmının sağ tarafında bir tunç fibula bulunmuştur. Bu küpelerden sol taraftaki basit bir halka şeklindeyken sağ taraftaki küpe muska biçiminde, alt kısmında sarkaçları olan ve ortası delik, içi boş bir gövdeden oluşmuştur. İlk araştımalar sonucu bu küpenin Anadolu’da bir benzerine rastlanmamıştır. Genel görünümü ile İslâm sanatı geleneklerinde üretildiği söylenebilir. Buna karşılık İslâmiyet’ te gömülen kişinin yanında herhangi bir eşyanın yer alması uygun değildir. O halde buradan yola çıkarak bu göçebe kavmin henüz İslâm dininin gerekliliklerini kendi yaşam ve kültürleri içinde tam anlamıyla içselleştiremedikleri düşüncesi üzerinde durulabilir. Burada aynı zamanda Türk kültürünün kuvvet ve köklerinin nesilden nesile aktarıcı özelliğinin bir örneğiyle karşı karşıyayız. Şöyle ki; muska biçimli bu küpenin Anadolu’da hala yaşamını devam ettiren Türkmenler’de, kız çocuklarının gerek başlıklarına aplike edilerek gerekse, küpe, kolye gibi takı formatında kullanılan bir süs eşyasıyla arasında  form benzerliği görülmektedir.  Özellikle bu tunç küpenin altı yaşındaki bir kız çocuğuna ait olduğu ve aradaki form benzerliği de göz önünde bulundurulursa, konar-göçer Türkmenler arasında nesilden nesile aktarılan kültürlerin özellikle Anadolu coğrafyasında; giysilerde, takılarda, konuşmalarda, yemek ve içki kültüründe, barınma ve geçinmede devam ettiği kanısı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Çok geniş bir coğrafyaya yayılan konar-göçer Türkmen boyları ve bu boylara bağlı olan aşiretlerin özellikle Anadolu coğrafyasında ki faaliyetlerini incelemek, yaşamlarını hem sosyo-kültürel, sanatsal, hem de siyasal ve ekonomik yönden araştırmak başlı başına bir çalışma alanıdır. Yaylak, kışlak hayatlarını, çadırlarını, ekonomilerini, sanatlarını, felsefelerini biraz olsun zihinlerde belli bir şema oluşturacak şekilde ele almaya çalıştık. Ucu bucağı olmayan bir kültür ve medeniyet denizinde konar-göçerlerin diğer toplumlardan farklarını ve etkileme-etkilenme alanlarının incelenmesinin; günümüze dek yapılmış ve bundan sonra da yapılacak olan çalışmalarla, daha ulaşilabilir bilgilerle, daha iyi seviyelere taşınacağı inancını paylaşmaktayız.</p>
<p><strong>Bibliyografya</strong></p>
<ul>
<li>AKTEMUR, A, M., 2002. “<em>Türk Ahşap İşçiliği”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları. 6. Cilt, s. 99-105.</li>
<li>ARSLAN, M., 1984. “<em>Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı”</em>, İstanbul</li>
<li>ARSEVEN C. E., 1928. “<em>Türk Sanatı”, </em>İstanbul</li>
<li>ASLANAPA, O., 2002. “<em>İlk Müslüman Türk Devletlerinde Kültür ve Sanat”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 6. Cilt, s. 15-38.</li>
<li>ATALAY, İ., 2002. “<em>Türk Dünyasının Coğrafyası. Türkler Ansiklopedisi”</em>, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 242-259.</li>
<li>ATSIZ, N., 2002. “<em>Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır ?”</em>, Türkler Ansiklopedisi,  Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 195 &#8211; 201.</li>
<li>CEZAR, M., 1997. “<em>Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık”,</em> (1. Baskı). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları</li>
<li>ÇİÇEK, K., 2002. “<em>İlk Müslüman Türk Devletlerinde Toplum ve Ekonomi”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 5. Cilt, s. 339-351.</li>
<li>ÇORUHLU, Y., 2002. “<em>Göktürk Sanatı”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s. 339-351.</li>
<li>ÇORUHLU, Y., 2002. “<em>Hun Sanatı”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s. 54-76.</li>
<li>DÖNMEZ, Ş., 2002. “<em>Önasya’da İskitler”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s. 33-44.</li>
<li>DÖNMEZ, Ş. , Özdemir, C., 2010. “<em>Amasya İlinde Yeni Araştırmalar: Oluz Höyük ve Doğantepe Kazıları – VII. Uluslararası Hititoloji Kongresi Bildirileri</em>”, 1. Cilt, s. 227-244.</li>
<li>DÖNMEZ, Ş., 2012. “<em>Amasya-Oluz Höyük. Anadolu’da Öncü Türklerin İlk İzleri</em>”, NTV Tarih 36 (Ocak 2012): 26-35.</li>
<li>GÜNDÜZ, T., 2002. “<em>Oğuzlar / Türkmenler”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2. Cilt, s. 263-276.</li>
<li>KAFESOĞLU, İ., 2002. “<em>Tarihte ‘’Türk’’ Adı”</em>, Türkler Ansiklopedisi., Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 308-315.</li>
<li>KAFESOĞLU, İ., 2002. “<em>Türkmen Adı, Manası ve Mahiyet”<strong>,</strong></em> Türkler Ansiklopedisi., Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt,  s. 580-584.</li>
<li>KARAMÜRSEL, A., 2002. “<em>Eski Türklerin Mezar Geleneği”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 3. Cilt, s. 76-70.</li>
<li>KAŞGARLI MAHMUT, 1986. “<em>Divanü Lûgat-it-Türk”, </em>Çev: Besim Atalay, Ankara, c. III</li>
<li>KAYALI, Ö., 2010. “<em>8. – 11. Yüzyıllar Arasında Göçebe Türklerin Yaylak Ve KışLak Hayatı” </em>, Yüksek Lisans Tezi., Marmata Üniversitesi,</li>
<li>KOCA, S., 2002. “<em>Sir Derya (Ceyhun) Bölgesinden Anadolu’ya: Oğuzla</em>r”, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s.529-551.</li>
<li>KOCA, S., 2002. “<em>Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 651-653.</li>
<li>KOCASAVAŞ, Y., 2002. “<em>Gök Tanrı İnancı”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 3. Cilt, s. 326-329.</li>
<li>KOÇSOY, Ş., 2002. “<em>Türk Tarihi Kronolojisi”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt s. 73- 188.</li>
<li>MANGALTEPE, İ., 2009. “<em>Bizans Kaynaklarında Türkler”</em>, İstanbul, Doğu Kütüphanesi</li>
<li>ORHUNLU, C., 1963. “<em>Osmanlu İmparatorluğunda Aşiretlerin İskân Teşebbüsü</em>”, İstanbul Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1963.</li>
<li>POLAT, M. S., 1987. “<em>Moğol İstilasına Kadar Türkiye Selçuklularında İçtimai ve İktisadi Hayat”</em>, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul</li>
<li>SEVER, H., 2002<strong><em>. “</em></strong><em>Mezopotamya ve Anadolu Medeniyetleri İle İlişkiler”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 451-456.</li>
<li>SÜMER, F., 2006. “<em>Eski Türklerde Şehircilik”</em>, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları / Tarih Dizisi – Sayı:137</li>
<li>SÜMER, F., 1972. “<em>Oğuzlar – Türkmenler: Tarihleri – Boy Teşkilatları – Destanları”,</em> (2. Baskı). Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Yayınları</li>
<li>TARHAN, M,T., 2002. “<em>Önasya Dünyasında İlk Türkler: Kimmer ve İskitler”, Türkler</em> Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1. Cilt, s. 597-610.</li>
<li>TOKSOY, A., 2002. “<em>Malazgirt Zaferinden Önce Doğu Anadolu’ya Yapılan Türk Akınları”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s. 678-693.</li>
<li>TÜYSÜZ, C., 2002. “<em>Türkmenler”</em>, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 4. Cilt, s. 552-579.</li>
<li>RADLOFF, W., 1954. “<em>Sibirya‘dan”, </em>Çev. Ahmet Temir, İstanbul, s. 293</li>
<li>YAKAR, J., 2007. “<em>Anadolu’nun Etnoarkeolojisi”,</em> (1. Baskı). İstanbul: Homer Kitabevi ve Yayıncılık Ltd. Şti</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> KAFESOĞLU, İ., 2002. “<em>Türkmen Adı, Manası ve Mahiyeti”</em> , Türkler Ansiklopedisi., Ankara: Yeni Türkiye Yayınları., 1. Cilt,  s. 580.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> a.g.e., s. 580.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> CEZAR, M.,2010. “<em>Mufassal Osmanlı Tarihi”, </em> T.T.K. Basım Evi., Ankara., I.Cilt. s,6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Polat, M. Said, Selçuklu Göçerlerinin Dünyası, İstanbul 2004 , s.19.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> (1907- 15 Ocak 2003, Chicago) ABD’li arkeolog, Önasya tarihöncesi kültürleri uzmanı.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> (27 Ağustos 1865 &#8211; 2 Aralık 1935) ABD’li arkeoloh ve tarihçi.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> POLAT. M.S., 1987, “<em>Moğol İstilasına Kadar Türkiye Selçuklularında İçtimai ve İktisadi Hayat”</em>, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul, s.135.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> ARSLAN, M., 1984, “<em>Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı</em>”, İstanbul, s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Kaşgarlı Mahmut, “<em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>”, çev: Besim Atalay, Ankara 1986, c. III, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> ARSEVEN, C.E., 1928. “<em>Türk Sanatı” , </em>İstanbul, s.32.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/konar-gocer-turkmenler/">Konar Göçer Türkmenler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/konar-gocer-turkmenler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1849</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘‘Sepet Sepet’’ Karamürsel</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sepet-sepet-karamursel/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sepet-sepet-karamursel/#comments</comments>
				<pubDate>Wed, 02 Dec 2015 15:29:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Özge Öztürk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[el sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[halk kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Karamürsel]]></category>
		<category><![CDATA[karamürsel sepeti]]></category>
		<category><![CDATA[Karamürsel sepetleri]]></category>
		<category><![CDATA[sepet]]></category>
		<category><![CDATA[sepetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1026</guid>
				<description><![CDATA[<p>Köylerde Lazca türkülerle Boşnakça ezgilerin birbirine karıştığı Karamürsel’de kültürler bir ‘sepetin’ örgüsü gibi iç içe geçiyor. Bir zamanların, deyimlere konu olacak kadar meşhur Karamürsel sepeti, artık diğer tüm el sanatları gibi son demlerini yaşıyormuş ne yazık ki… Araştırmaya öncelikle ilçe sakinlerinden bilgi almakla başlıyorum ve hepsi köşe başındaki küçücük bir dükkandan bahsediyor. Hatta bir yaşlı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sepet-sepet-karamursel/">‘‘Sepet Sepet’’ Karamürsel</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Köylerde Lazca türkülerle Boşnakça ezgilerin birbirine karıştığı Karamürsel’de kültürler bir ‘sepetin’ örgüsü gibi iç içe geçiyor.</p>
<p>Bir zamanların, deyimlere konu olacak kadar meşhur Karamürsel sepeti, artık diğer tüm el sanatları gibi son demlerini yaşıyormuş ne yazık ki… Araştırmaya öncelikle ilçe sakinlerinden bilgi almakla başlıyorum ve hepsi köşe başındaki küçücük bir dükkandan bahsediyor. Hatta bir yaşlı teyze ( Ülfet ACET, 55 )beni alıp o dükkana götürüyor ve dükkan sahibine:</p>
<p>-“Üniversiteden gelmiş bu hanım kız, bizim sepet mirasını araştırmaya…” diyor ve o da dinlemek için kendine bir sandalye çekiyor. Bu yaşlı hanımın ‘sepet mirası’ demesi dikkatimi sepete daha da yoğunlaştırmayı başarıyor.</p>
<figure id="attachment_1027" aria-describedby="caption-attachment-1027" style="width: 850px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-1027 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel.jpg?resize=640%2C480" alt="Sepetleri ile ünlü Karamürsel" width="640" height="480" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel.jpg?w=850&amp;ssl=1 850w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel.jpg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1027" class="wp-caption-text">Sepetleri ile ünlü Karamürsel</figcaption></figure>
<p>Dükkan sahibi Mehmet Ali KOYGUN (<em>Kaynak kişi 1</em>) içeri girerken bizi gülen bir surat ifadesi ile karşılasa da geliş amacımızı Ülfet Hanım’dan öğrenince birden küskün bir yüz ifadesine bürünüyor. (Girer girmez benim ilk dikkatimi çeken dükkan sahibinden ziyade Mehmet Ali Bey’in dükkanının belirli yerlerine astığı ‘Yılın Ahisi’ seçilmiş olduğunu belirten afişlerdi. Ayrıca sepet, orijinal halinden ziyade gördüğüm kadarıyla şimdilerde yılbaşı sepeti, bebek beşiği gibi farklı şekillerde de alıcılarını bekliyor.) Mehmet Ali Bey:</p>
<p>&#8211; “ Hoşgeldiniz, sepete alıcı olarak değil de araştırmacı olarak gelenlerin olması da fena sayılmaz. Ben tarihini dedelerimden öğrendiğim kadarıyla bilirim, belki yanlış olur sen en iyisi belediyede kültür müdürlüğüne git onlar anlatsınlar sonra kapım her zaman açık.Ben de dedemden, babamdan öğrendiklerimi anlatırım.” diyerek beni ilk önce tarihi bilgi almam için Karamürsel Belediye binasına yönlendiriyor.</p>
<p>Ülfet Hanım beni belediye binasına bırakıp gidiyor. Karamürsel Belediye’sinde Kültür ve Araştırma Bölümü katına gittiğimde beni çok sıcak ve güler yüzle karşılıyorlar. İşi başından aşkın basın, yayın, halkla ilişkiler müdürü Bilgutay BAĞDAT Bey’e (<em>Kaynak kişi2</em>) kendimi ve amacımı anlattıktan sonra bana yardımcı olacağını söylüyor ve:</p>
<p>&#8211; “Karamürsel’imizin siz öğrenciler tarafından araştırılması gurur verici. Bu araştırma beraberinde tanıtımı da getiriyor elbet. Karamürsel’e hak ettiği değer ve önemi yine kendi halkından olanlar veriyor, İstanbul’da doğup büyümüş birinin araştırmaya gelmesi çok onureedici!” Diyerek beni Karamürsel Kültür Müzesi’ne götürüyor.  Yolda bana neden Karamürsel’i seçtiğimi soruyor ve ben de:</p>
<figure id="attachment_1028" aria-describedby="caption-attachment-1028" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg"><img class="td-modal-image wp-image-1028 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg?resize=640%2C417" alt="Karamürsel sepetin eski ustalarından." width="640" height="417" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg?w=800&amp;ssl=1 800w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg?resize=300%2C195&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/karamursel-sepeti.jpg?resize=214%2C140&amp;ssl=1 214w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1028" class="wp-caption-text">Karamürsel sepetin eski ustalarından.</figcaption></figure>
<p>-“Dedemler buranın yerlisiydi, burada uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Benim de çocukluğumun büyük bir bölümü burada geçti.” diyorum ve verdiğim cevap karşısında az önce söyledikleri teyit edilmiş oluyor (hak ettiği değeri yine kendi halkından olanların vermesi). Bununla da kalmayıp Bilgutay Bey’in annemin liseden sınıf arkadaşı çıkması araştırmamın daha da zengin olmasına vesile oluyor.</p>
<p>Müze, 1999 depreminden sonra yapılmış. İçeride sepet başta olmak üzere, Karamürsel’de ün yapmış pehlivanların heykelleri, ilçenin meşhur köftesi, balık adası gibi ün salmış pek çok şey sergileniyor. Karamürsel sepetinin olduğu bölüme gidiyoruz ve Bilgutay Beykültür müdürü olmasının da etkisiyle, soru falan istemeden başlıyor anlatmaya:</p>
<p>-“ Sepetin tarihi geçmişi oldukça uzun ve köklü bir dönemden geliyor. Osmanlının ilk dönemlerinde Karamürsel bölgesi geçimini ‘çanak ve çömlek’ yapımından karşılamakta. Zamanla bu işe bir de porselen karışır ve bu iş gitgide porselen ağırlıklı bir ekonomik uğraş haline gelir. Bunlar ekonominin bence maddi dalı. Bir de maddi manevi karışık bir dalı var ki o da şüphesiz tarım ve hayvancılık. Karamürsel, toprakları bakımından meyve yetiştirilmesine oldukça elverişli koşullarda. Bu meyvelerin en önemlisi de ‘kiraz’. Kirazlar bir devir o kadar çok bereketli olmuş ki çanak çömlekler yetersiz kalmış. Bugün ‘abdal’ dediğimiz gezginler, ki abdal kelimesinin birçok anlamı var ben burada gezgin demeyi tercih ediyorum, bu kirazları koymak için sepet örme işine girmişler. Yani Türk konar-göçerlerin örmesi ile sepet, Karamürsel’de vücut bulmaya başlıyor. Ördükleri sepet; kiraz, zeytin gibi yiyecekleri ‘zedelemeden, ezilmeden’ muhafaza etmek için oldukça uygun bir biçimdedir. Örgülerin aralarındaki boşluklar meyvenin hava almasını, biriken suyun aralardan akmasını sağlar.İlk ve tek altı dar, üstü bombeli, tutma sapı olmayan sepet Karamürsel’de örülmüştür. Ve sepetin orijinal hali böyledir. Tutma yeri yok ama sepete bir ip geçirilir ve sırta, bele bağlanarak taşınır.Gelelim ‘Ufacık tefecik gördün de Karamürsel sepeti mi sandın?’ esprisinin hikayesine… Anlatırken beni en çok heyecanlandıran yere… Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz, Hereke’deki av köşküne gelir. Bu haberi duyan eşraf, esnaf her tabakadan insan sultana hediye etmek amacıyla birçok şey sunar. Bunlar içinde ipek ve pamuktan kumaşlar, altın kaplamalı küçük eşyalar gibi değerli hediyeler vardır. Karamürsel’den ise halk, sultana sepetlere doldurulmuş kiraz ikram eder. Sultan da sepetlerdeki kirazları görünce şaşırarak ve biraz da küçümseyerek, gelenleri ve hediye sepetini şöyle bir süzer:</p>
<p>-“Bana getire getire bu küçük sepetlerde kiraz getirmişler” deyip içten içten gelenlere ve hediyenin sadeliğine kızar ve mırın kırın eder. Halk sultan karşısında kendinden emin bir şekilde:</p>
<p>-“Sultanım sepetlerimizin küçüklüğüne bakmayın, bir siniye dökelim ve kirazların bolluğuna şahid olun’ der.Sultan, huzuruna gümüşsini emreder ve eğersini dolmazsa bu hediyeyi getirenlerin kellelerini alacağını söyler. Kirazlar siniye döküldüğünde herkes şaşkınlık içindedir. Siniden kirazlar taşmakta ve siniye sığmamaktadır. Bunun üzerine sultan:</p>
<p>&#8211; “Sepeti ufak tefek gördük amma, içindekileri de şu siniye sığdıramadık!” der. Ve bundan sonra bu olay ve sultanın lafı halk arasında anlatıla anlatıla bugüne kadar gelir. Benim hikaye anlatıcılığım burada bitiyor bir de gidip işin pirinden genel bilgi öğrendiniz mi araştırmanız tadından yenmez.” Bilgutay Bey’in bu sözleri ile müzeden ayrılıyor ve Mehmet Ali Bey’in yanına gidiyorum.</p>
<figure id="attachment_1030" aria-describedby="caption-attachment-1030" style="width: 420px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/mehmet-ali-koygun.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-1030 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/mehmet-ali-koygun.jpg?resize=420%2C280" alt="Dede mesleğini devam ettiren Mehmet Ali Koygun sepetleri ile bir fotoğrafta." width="420" height="280" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/mehmet-ali-koygun.jpg?w=420&amp;ssl=1 420w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/mehmet-ali-koygun.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/mehmet-ali-koygun.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1030" class="wp-caption-text">Dede mesleğini devam ettiren Mehmet Ali Koygun sepetleri ile bir fotoğrafta.</figcaption></figure>
<p>Mehmet Ali Bey sıcak bir karşılama ile geliş amacımı da bildiğinden başlıyor anlatmaya:<br />
-“ Buraya senin gibi birçok öğrenci, araştırıcı geldi, bıkmadan hepsine anlattım her şeyi.Deyimdeki gibi Karamürsel sepeti deyip geçmemek lazım. Sen sor ben anlatayım.” demesi ile sorularımı yönelttim ve aldığım cevaplar şöyle oldu:</p>
<ul>
<li><em>Sepetle sizin ilgilenme sebebiniz nedir? Kimden ve kaç yaşında öğrendiniz? Sepetçilik dışında yaptığınız başka meslek var mı?</em></li>
</ul>
<p>-“Dedemden ve babamdan miras kaldı bu uğraş bana. 4 kuşak sepetçilik var atalarımda.8 yaşımda çok iyi olmasa da sepet örmesini biliyordum. Onlara saygım temel sebep, sonra gelen sebep ise bu kültürel mirası bir nebze de olsa devam ettirebilmek. Kardeşlerim istemedi devam ettirmeyi. Ben yılın ahisi seçilince de çok pişman oldular. Tabi ki başka mesleklerim var, geçimimi inşaat işleriyle sağlıyorum.”</p>
<ul>
<li><em>İlçede sizden başka sepetle uğraşan yok, bunun nedeni nedir? Ne düşünüyorsunuz?</em></li>
</ul>
<p>&#8211; “ Evet benden başka bu mirasa gözkulak olan yok. Giderek önemini kaybediyor gibi görünse de aslında sepetin gizli bir ruhu var. Eminim ki ben uğraşmasam bile kendi kendine devam edecek bir miras bu. Ama yine de keşke uğraşanlar olsa…Sepete pek rağbet olmadığı için ustalar da bir bir yol oluyor, bunu duyunca üzülüyorum, yazık oluyor.”</p>
<ul>
<li><em>Buradaki bütün sepetleri siz mi yaptınız?İçlerinde aile büyüklerinizden miras var mı?</em></li>
</ul>
<p><em>-“</em>Hayır, burada dedemin el emeği olan sepetler bile var (eliyle göstererek), bunlar da babamın yaptıkları. Geri kalanlar da benimkiler… Bir de KOMEK’in açtığı kurs doğrultusunda orada yapılan sepetlerden hediye gelenler var.”</p>
<ul>
<li><em>Sepetin yapımını kısaca anlatabilir misiniz? Kullandığımız malzeme, yöntem gibi..</em></li>
</ul>
<p>-“ Tabi ki. Kestane, fındık ağacı da olabilir, ağacının çubuğundan örülen, kendisine özgü gayet pratik, kullanışlı basit bir el aracıdır. Karamürsel sepetinin tabanı 15–20 santimdir. Ağız genişliği 40–45 santimi, boyu ise 60–65 santimi bulur. Yarım koniyi andıran sepet, iyi kesilmiş ve kurutulmuş kestane çıtalarından örüldüğünden, iç hacmi, dış görünüşünün aksine geniştir; en önemli özelliklerinden biri de budur. Sepetin tek hammaddesi, düzgün ve budaksız kestane çubuğudur. Bu çubuğun &#8216;şah&#8217; dedikleri körpe devresi vardır ki, bu devre içinde kesilip kurutulmaya bırakılan çubuktan daha sağlam ve kaliteli sepetler yapılır. Sonrası ise gönlüne göre örmek… İster kalın, ister ince biraz da o günün ruh haline bağlı, sepete istediğin şekli vermek de son aşama.”</p>
<ul>
<li><em>Peki bu sepetlerin en önemli özelliği nedir?</em></li>
</ul>
<p>-“ Karamürsel ve çevresindeki meyve üreticileri tarafından ısrarla aranılan bu sepetlerin en önemli özelliği, ağaçtan toplanan yaş meyveyi zedelemeden kabına (sandık, kutu) ulaştırmasıdır. Üretici, bir ip ya da kuşakla beline bağladığı bu sepetle her çeşit meyveyi kolayca toplayabilir.”</p>
<ul>
<li><em>Bir sepet ne kadar sürede yapılabilir veya sizin deyiminizle örülebilir?<br />
-“ </em>Bu, sepetin büyüklüğüne göre değişir. Ama orijinal boyutta ve şekilde olan (hocanıza ördüğüm) ortalama iki günde yapılır. Şu büyük sepeti babam bir ayda ördü mesela. Aslında sepet örmek hem çetrefilli hem de zevkli.</li>
</ul>
<ul>
<li><em>Peki sepete talep nedir? Alıcı sayısından memnun musunuz? Talebi arttırmak için yaptğınız ‘değişik sepetler’ mevcut mu?</em></li>
</ul>
<p>İşte can alıcı bir soru daha (gülüşmeler). İlçede benden başka sepet yapan yok. Ben de talep doğrultusunda yılda ancak 200 adet yapabiliyorum. Karamürsel sepetinin adı büyük ama talep az. Çünkü sadece köylerde meyve toplamak için kullanılıyor. Bir de bürokratlara verilen hediyelere kap oluyor. Bu da ancak 200 taneyi buluyor, biz de o kadar üretiyoruz. Bu sayının 2 bin ya da 5 bin olma şansı yok. Üretimi belli, satışı bellidir. Alıcı sayısından memnun değilim ne yazık ki. Ben de talep için gördüğünüz gibi ‘buzdolabı süsü, yılbaşı süsü, bebek beşiği, ufak mobilyalar, sepet koltuklar gibi’ farklı yollar deneyerek talebi arttırmaya çalışıyorum.Sepet çok satılsaydı İzmit&#8217;teki yüzlerce pişmaniyeci, Kütahya&#8217;daki binlerce seramikçi gibi burada bir sürü dükkân olurdu, çalışan olurdu. Şimdilerde ise burada kızların çeyizlerine hediye olarak koyuluyor”</p>
<ul>
<li><em>Sepet örmeyi öğrettiğiniz kişiler, öğrenciler var mı? Veya sepet örmeyi öğreten bir kurs açıldı mı?</em></li>
</ul>
<p>-“Yetiştirdiğim kimse yok. Sadece ailem bilir. KOMEK kurs açtı iki yıl evvel. Baya giden bayanlar oldu, burada yaşayan Boşnaklar bile büyük rağbet gösterdi. Kursa gidenlere önce sepetin hikayesi anlatıldı sonra da yapımı. Hepsi memnun kaldı ama şu sıralar talep azlığından kurs açılmıyor ne yazık ki.”</p>
<ul>
<li><em>Peki sizden sonra (Allah gecinden versin tabi) bu dükkan ve sepet işçiliği ne olacak sizce, çünkü sadece uğraşan siz varsınız?</em></li>
</ul>
<p>-“İşte orası meçhul… Benim oğlum devam ettirir elbet, ama sepetin tanıtımı desteklendikçe bu işin bu küçük kasabada biteceğine hiç inanasım gelmiyor. Ama umutlu da değilim…”</p>
<ul>
<li><em>Karamürsel’de sepetin konu olduğu sokak/mahalle adı, soyadı vs. mevcut mu?</em></li>
</ul>
<p>“Evet mevcut. Sepet adını alan 4 mahalle mecvut Karamürsel’de. Mesela Sarı Sepet Sokağı var aklıma gelen. Yine genel bisoyadlara bakıldığında buranın yerlilerinde sepet soyadının kullanıldığını biliyoruz. Ama onların da sepetten anladığı yok İnsan bir soyadını araştırır nedir ne değildir, nereden geliyordur? Belki de atalarında sepet ustaları var ama onlar için bunlar pek bir şey ifade etmiyor. Ama sepet gerçekten Karamürselle özdeşmiş bir miras.”</p>
<ul>
<li><em>Benim aklıma gelmeyen ama sizin sepet ile ilgili eklemek istedikleriniz var mı?</em></li>
</ul>
<p>“Öncelikle 3 kere bıkmadan yılmadan geldiğin için teşekkür ediyorum. Sizin gibi gençlere her yerde ihtiyacımız var. Senin de araştırmalarından anladığın kadarıyla sepetçilik bir dönem sadece meyve toplanmak için kullanılırken zamanla yerini süs eşyası olmaya bıraktı. Padişahın bile şaşıp kaldığı bu ufacık tefecik sepet aslında içi dolup taşan bir kültürün mirası. Ben babamın ve dedemin verdiği kadar önem veremiyorum ne yazık ki. Çünkü talep az. Ama filmlere, dizilere de konuk olmuyor değil bu sepet. Birçok dizi için sepet alımı yapıldı son yıllarda, ekranda görünce onları mutlu oluyorum. En son reklam olmasın ama Harem dizisi için 3 adet sepet yolladık.Vaktini sepete ayırdığın için teşekkür ederim.”</p>
<p><strong>UFAK BİR ANKET</strong></p>
<p>Sepet hakkında neler bildiklerini/bilmediklerini öğrenmek için ilçede belli yaş grupları bularak, tek soruluk bir anket uyguladığımda sonuç şöyle oldu:</p>
<p>Soru: <em>“Karamürsel sepeti hakkında bana çok kısa bilgi verebilir misiz?”</em>Anket uyguladığım kişilerin sadece adı soyadı, yaşı, mesleği ve Karamürsel’in yerlisi olup olmadığı sorulmuştur.</p>
<ul>
<li>Tuğba İNAN, 22, Öğrenci, Yerli</li>
</ul>
<p>“ Verebilirim, Karamürselle iç içe geçmiş bir nesne. Şimdilerde dizilerde görüyoruz sepetimizi. Ayrıntılı bilgiyi biz ilkokuldayken sosyal bilgiler dersinde anlatırlardı, şimdi maalesef anlatılmıyormuş. Padişah sayesinde ünlenmiş ve dışına göre içi oldukça hacimli bir kültürel nesne.”</p>
<ul>
<li>Caner AVCI, 38,Esnaf, Yerli<br />
“Karamürsel sepeti bizim ilçemizle bütünleşmiş kuşak kuşak bugüne gelmiştir.Bugünhakettiği değeri görmüyo. Gençlik yıllarımızda sevdiğimiz kızlara alırdık sepet, içine de hikayedeki gibi genelde kiraz doldururduk.Şimdiki gençlerde nerde bu düşünce? Böyle böyle yok oluyo bu güzelim miraslar ”</li>
</ul>
<ul>
<li>Hürmüz MERKEZ, 51, Ev Hanımı, Yerli<em><br />
</em>“ Çeyizimin en değerli ve en sevdiğim hediyesiydi. Komşular bile çeyiz hediyesi verirken sepet getirirdi hatta bazı hediyeler sepete doldurulurdu. Hala evimde kullanıyorum onları çünkü ömürleri o kadar uzun ki.”</li>
</ul>
<ul>
<li>Recep ŞENSOYLAR, 67, Emekli Memur, Yerli<br />
“ Çok eski bir hikayeye sahip sepet. Buranın yerlilerinin evinde mutlaka vardır, ben de bilirdim bir zaman sepet örmesini amma unuttum gitti. Bulgarlara, Boşnaklara hep biz öğrettik sepeti. Eskiden buralar hep sepetçiydi şimdilerde sepet yapan Mehmet Ali var, çok büyük bir kültürün torunu o”</li>
</ul>
<ul>
<li>Ceren BAŞKURT, 12, Öğrenci, Yerli</li>
</ul>
<p>“Anneannemin köyden gelirken içine bir sürü meyve doldurduğu şey. Burada bir sepetçi var okula giderken görmüştüm istersen  oraya sor çünkü anneanneme göre sepetin bi masalı varmış anneannem olsaydı şimdi burada anlatırdı ben dinlemesini seviyorum çünkü”</p>
<ul>
<li>Taylan ACISU, 18, Öğrenci, Yerli</li>
</ul>
<p><strong>“</strong> Şimdi biraz kaba olacak ama eski bi zamanda koca padişahı mors eden, içine şaşılacak kadar çok malzeme alabilen ve buranın herkesten önce yerlisi olan şey. Zahmeti çokmuş ama maddi olarak pek getirisi yokmuş”</p>
<figure id="attachment_1031" aria-describedby="caption-attachment-1031" style="width: 630px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/roportaj-karamursel-sepeti.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-1031 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/roportaj-karamursel-sepeti.jpg?resize=630%2C350" alt="Mehmet Ali Koygun" width="630" height="350" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/roportaj-karamursel-sepeti.jpg?w=630&amp;ssl=1 630w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/roportaj-karamursel-sepeti.jpg?resize=300%2C167&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 630px) 100vw, 630px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1031" class="wp-caption-text">Mehmet Ali Koygun</figcaption></figure>
<p><strong>SÖZLÜ KAYNAK LİSTESİ</strong></p>
<p><strong>Kaynak Kişi 1:</strong></p>
<p><strong><em>Adı Soyadı </em>: </strong>Mehmet Ali KOYGUN</p>
<p><strong><em>Doğum yeri, yılı</em></strong>: Karamürsel, 1963</p>
<p><strong><em>Medeni Hali</em></strong>: Evli</p>
<p><strong><em>Eğitim Durumu: </em></strong>Lise</p>
<p><strong><em>Mesleği: </em></strong>Sepetçilik, inşaat sektörü, işletmecilik</p>
<p><strong><em>Sepet yapmayı nereden öğrendiği:</em></strong> Dedesi ve babası</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak Kişi 2:</strong></p>
<p><strong><em>Adı Soyadı: </em></strong>Bilgutay BAĞDAT</p>
<p><strong><em>Doğum yeri, yılı: </em></strong>Karamürsel, 1968</p>
<p><strong><em>Medeni hali: </em></strong>Evli</p>
<p><strong><em>Eğitim durumu: </em></strong>Üniversite</p>
<p><strong><em>Mesleği: </em></strong>Basın yayın, halkla ilişkiler müdürü</p>
<p><strong><em>Bilgiyi nereden öğrendiği: </em></strong>Erdoğan Özdemir, Mehmet Ali Koygun</p>
<p>(Erdoğan Özdemir, Karamürsel gazetesinde çalışan(muhabir olarak), Karamürsel ile ilgili birçok araştırmaya imza atan ve &#8220;Kaptan-ı Derya Karamürsel&#8221; adlı kitabın sahibidir.)</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sepet-sepet-karamursel/">‘‘Sepet Sepet’’ Karamürsel</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sepet-sepet-karamursel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1026</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
