<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>Roma &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/roma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Dec 2018 23:30:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Bir Roma Yoluna Düştüm</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-roma-yoluna-dustum/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-roma-yoluna-dustum/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 23 Feb 2017 08:30:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İlkyaz Besnili]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[gezi yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8270</guid>
				<description><![CDATA[<p>22 Şubat Bugün Roma’nın sahaflarında elim kitapların üzerinde gezerken- Türkçe bir kitap bulabilir miyim umuduyla bakarım arada- elinde tuttuğun bu defteri buldum. Sana olanları anlatma ihtiyacı duyuyordum, sıkı sıkıya olan dostluğumuz yazma hissi uyandırdı. Hem anlatıp hem yazmak beni sonsuz rahatlatacak. Belki de anlatabileceğim tek kişi sen olduğun için. Doğum günlerimizde hediye alırdık. İçine mektuplar [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-roma-yoluna-dustum/">Bir Roma Yoluna Düştüm</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>22 Şubat</h2>
<p>Bugün Roma’nın sahaflarında elim kitapların üzerinde gezerken- Türkçe bir kitap bulabilir miyim umuduyla bakarım arada- elinde tuttuğun bu defteri buldum. Sana olanları anlatma ihtiyacı duyuyordum, sıkı sıkıya olan dostluğumuz yazma hissi uyandırdı. Hem anlatıp hem yazmak beni sonsuz rahatlatacak. Belki de anlatabileceğim tek kişi sen olduğun için.</p>
<p>Doğum günlerimizde hediye alırdık. İçine mektuplar döşediğimiz, bazen sıradan bazen içinde mizah gizli hediyeleri özledim. Ben sana genelde defter aldığımı fark ettim amma ve lakin şimdi içi senin de ‘sonunda’ diyeceğin şeylerle dolu. Öncelikle sakin olmanı istiyorum. Sırayla anlatıyorum sana. Sana ulaşıp ulaşmayacağı ve devam edip edemeyeceğim hakkında biraz endişeliyim. Sana söz vermeye korkuyorum.</p>
<p>İlk hikayeyi biliyorsun. Babamın beni evden atması. Dur durumu daha fazla açıklığa kavuşturalım. Babamla kavga ettikten sonra evle bağlantımı kestim. Daha sonra ben Ankara’ya gittim. Orada üniversiteden bir zamanlar takıldığım çocukla kalıyordum hani. Senle iletişim kurduğum son zamanlardı. O zamanlar iki ay çalışıp para kazandım. Bir alışveriş merkezinde kasiyer olarak çalıştım. Çok az ihtiyacımı karşıladım. İddia bile oynayıp az da olsa katkı sağladım. Önceki birikimlerim ve altınlarım da çok işe yaradı. Mezuniyette hediye edilen ucunda kelebek sarkan kolyem hayatımın sonuna saklayacağım bir anı olarak kalacaktı. Tek seferde çıkarıp sattım. Elimde bir miktar para birikmişti. Amacım dünyada gitmek istediğim yerleri görmekti. Kimsenin bilmediği bir sırrı elinde tutmak ne kadar tehlikeli?</p>
<p>***</p>
<p>Annemden sonra bana da kanser teşhisi kondu. Tedavi olmama gibi bir karar aldım. Ne kadar yerinde bir karar tartışılır. Benim ruhsal durumuma bakılırsa yapamayacağım belli. Her an pozitif ve güçlü olup hastanelerde diğer hastalarla tedavi olmak mı? Bunu başaramam. Biliyorum. Sana gelmemi isterdin. Saklanmam da gerekmiyor. Doktor geç kaldığımı söyledi zaten. Bana çok kızdı Zel. Neden yanımda değildin ki? Annemin ölümünden sonra benim devamlı kontrollere gitmem gerekirmiş. Neyse bana kızma.</p>
<p>***</p>
<p>Ama yapacağımı yaptım. Ucuz bir bilet ve vize işlemleri sonrası Roma’ya geldim. Haritada bazı yerleri işaretlemiştim. Nerelere gidip iş dileneceğimi biliyordum. Tahmin edeceğin üzere bunun için uzun araştırmalarım oldu. İnternet gerçekten büyük bir hazineymiş. Gezgin insanların bloglarını ve Roma’ya yerleşen insanların yazılarını da buldum. Bana okuduklarımın birçoğunun gerçekçi olmadığını söyledi internet kütüphanesi. Ancak bana bunun tehlikeli bir serüven olacağını söylemedi. Öyle ki Navona Meydanı gibi yerleri sadece gezmeliydim. Cidden çok pahalı. İşe girmeyi aklımdan bile geçirmedim. Ama her defasında beni içine hapseden bir ruhu var meydanın. Gezerken huzurlu hissettiğim tılsımlı noktalardan.</p>
<p>Havaalanından çıkarken ellerim ve ayaklarım titriyordu. Sanki herkes benim acınası olduğumu düşünüyordu. Açlık, heyecan, mide bulantısı ve kanser beni yorgun düşürmüştü. Valizin biri ayağıma çarptı kenara çektim sonra oturmak için etrafıma baktım. Herkes valizlerini almak için sırada bekliyordu. Bir yere tutunamadan kendimi yatar vaziyette buldum. Herkes bana doğru koşmaya, bağırmaya başladı. Onları duyuyordum duymasına ama sanki transtaymışçasına Oğuz Atay’ın ‘’Tutunamayanlar’’ romanını düşünüyordum. ‘Kendine gelsene artık romanın içine düşmedin’ diye azar çektim kendime. Beni kollarında tutan bir adam vardı. Güçlü kollarından anlıyordum. Bir kadın mor çiçekli gömlek giymişti. Elbise de olabilir. Bilemiyorum. Birisi yüzüme su döktü ve yüzümü ovdu. Bu ise bir kadındı, çok nazik hareketleri vardı. Gözlerim açıktı ama sanki yeni uyanmış gibi kalkıp insanlara baktım. Hepsi aynı anda konuşuyordu. Anlamak ne mümkün!</p>
<p>Heyy, ben iyiyim sadece açım, dedim. Hepsi bir anda sevindi. Ölümden dönmüşüm gibi. Ama beynime kazınan şeyler bedenimi bırakmamıştı. Ölüyordum yavaş yavaş çünkü. Tekrar tökezledim. Sonra bir bayan beni tuvalete götürdü. Akan makyajımı sildi. Bir güzel tazeledi. Daha önce hiç kırmızı far kullanmamıştım. Elbisem de kırmızıydı, çiçekli köylü işi olanlardan. Bu uyumla biraz toparlandım sanki. Kadının sakinliği hoşuma gitmişti. Hala iyi değildim ve konuşmak iyi gelebilirdi. Kadına teşekkür edip, nereli olduğunu sordum. Brezilyalıydı. Ama İngilizcesi yoktu pek. Gülümseme dilinde konuştuk.</p>
<p>İlk gün çok zordu. Her yerde iş ve ucuza kalacak yer aradım. Sonunda tam hüsrana uğradım derken ucuz bir ev kiralama şansına nail oldum. Hani şu stüdyo daire denilen evlerdendi. Haftalık olarak ucuz bir fiyata kiraladım.</p>
<p>Akabinde bir hafta boyunca elimde kitaplarla sokaklarda gezerken ya da iş ararken bir ilan gördüm; bir bar garson aranıyordu. Sırtımı döndüğüm gibi başka mahallelere daldım. Görmek istediğim en son şey ayyaşlardı. Taştan yollarda ayakkabı ayağımı vura vura gezdim.</p>
<p>Olmuyordu param azdı ama ne yapsam bilmiyordum. Ağlamaya başladım. Sonra çok utandım. Derin nefes alarak yürüdüm. Rüzgar sert esiyordu. Saçlarım gözyaşlarımı alıp havalanmaya başladı. Koyu kahverengi saçlarımı toplayıp açık omuzlarımı sarması için şalımı çıkarıp iskelet üzeri deriye sardım. Karşımda bir kilise vardı. Rahip ile karşı karşıya geldim. Yaşlı, kızarmış gözlerimi gördü. İtalyanca bilip bilmediğimi sordu. Az çok bildiğimi söyledim. Yanına sokuldum. Buraya yeni geldiğimi ve iş aradığımı söyledim. Bu cümleleri kurmak kolaydı artık. Tatlı bir gülümsemeyle iş verecek biri olmadığını söyledi. Bende ona tüm yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bir gülümseme bana çok fazla iyi gelmişti. Sende Zel hiç ufak güzelleri sevip, korumak istedin mi? Ben bir Müslüman olarak büyüdüm. Tüm kavramlarını bilmiyorum ama bana açılan kapıların aslında benim kendi elimle açtığım kapılar olduğunu biliyorum. Dolayısıyla bu adam inandığı şeyler için hayatını adıyorsa benim ona saygı duymam gerekir. Kaybolmuş yıldızlar içinde belki bizi çekip çevirecekler onlar. Kitaptan kelimeleri kopyaladım ona yavaş yavaş kanser olduğumu, ailemden kaçtığımı, tedaviden kaçtığımı, anneme olanlardan sonra asla kimseye aynı hüsranı yaşatamayışımı anlattım.</p>
<p>Müslüman mısın, dedi.</p>
<p>Evet, dedim. Önemli mi, diye sordum.</p>
<p>Hayır, kesinlikle değil. Buraya bana gelip danışman büyük bir olay, dedi. Ben sana saygı duyuyorum, dedi el hareketleriyle. Bana bir yer tarif etti elime de referans olduğunu belirten bir kağıt tutuşturdu. Eliyle ağzını işaret etti. Bende aç olmadığımı, kahve içebileceğimi söyledim. Ancak bana papatya çayı getirdi. Benim yaptığım gibi acı da değildi. Zel görmelisin ne tatlı adamdır Peder Aleandro. Müslümanmış Hristiyanmış farketmiyormuş tekrar anladım. Gözlerim doldu yine.</p>
<p>Peder Aleandro’nun tarif ettiği yere gittim. Garson arıyorlardı. İtalyancam yok diye pek surat astılar ama sonra tamam dediler. En büyük peder bizim peder. Tövbe tövbe. İşi alınca rahatça gülümsedim. Kadın bir şey dedi ama anlamadım. Gözlerini devirdiler. Gülüşüm mü, dedim. Tamam anlamıyorum ama görüyorum, dedim. Hahh aptalım ya. Sonradan anladım ki benim için kıyafet var mı onu sormuş. Kabul aptalım.</p>
<p>On gün sonra çok mutluydum. Öğlenleri kiliseye gidiyordum. Pedere civarda cami olup olmadığını sordum o gün. Şaşırdı. Dindar olup olmadığımı sordu. Her gün kiliseye giden bir Müslüman az rastlanır şey. Allah bilir dedim. Böyle şeylerin ölçüsü olmaz Peder dedim. Neden buraya geliyorsun, dedi. Sen iyi birisin, bana umut kapısı açtın, ne zaman ölürüm bilmem ama iyi insanlar arasında ölmek istiyorum, dedim. Bunu o kadar ilkel bir dille anlattım ki yaşlı adam zor anladı. Hiçbir şey kolay olmuyor.</p>
<p>Peki, nasıl bir yerde çalışıyorum? Bitkilerle dolu- hatta alerjimin tavan yapmasına neden olan dikenli bitkilerden- bir bahçesi olan, sıcak(kırmızı yani) tuğlalarla yapılmış, restore edilmiş iki katlı geniş bir evden restoran. Bodrum katında bir şarap mahzeni var. Eskitilmiş şaraplar şık bir şekilde sıralanmıştı. İlk katta on masa bulunuyordu. Bir de meşe ağacından yapılmış köşede ufak bir bar vardı. Dışarıda ise on altı masa bulunuyordu. Beni kaşındıran bitkiler bütün tavanı sarıyordu. Bahçe zemini taşlarla döşenmişti, ara ara yeşil, pembe, kırmızı ve açık mavi renklerinde led ışıklar yerleştirilmişti. Akşam masalardaki mumlarla birlikte harika bir tablo ortaya çıkıyordu. Evin arka tarafında kocaman bir şefin resmi var. Resmi kim yaptı bilmiyorum ama kadın olduğu kesin. Sorduğumda patron çok hüzünlendi. Bekardı ve cidden yakışıklıydı. İtalyan genlerini güzel yansıtıyordu. Tek sorunu biraz kambur olması; uzun boyunu absürt bir şekle sokuyordu çünkü. İyi bir şef olmasının yanı sıra heykeltıraşmış, o yapmış bahçeyle beraber ufak kabartmaları. Benim sanatla uzaktan ilişkimi anlayınca şaşırdı. Ne resim yapardım ne de heykel. Zaten sorsan hepsi Leonardo ya da Michelangelo anasını satayım. Neyse bak yine sinirlendim.</p>
<p>Kanser olduğumu öğrendiklerinde çok üzüldüler. Patron arada flört ederdi benle, baba kesildi birden mübarek. Ben alışıyordum onlarda alışmalılardı. Neden olmasındı ki? Sende alışacaksın. Acılı tost yediğimizde burnundan sümük akar ya aynı onun gibi alışacaksın. Zorundasın. Anneme ben nasıl alıştıysam, yaralarımı annem mezardan kalkıp nasıl sardıysa sende alışacaksın.</p>
<p>Seni unutmuyorum. Sen olsaydın şunu anlatırdım deme lüksüm olmadığı için yazıyorum. Bilmeye hakkın var Zeliha. Yazmaya ve sana ihtiyacım olduğu için yazıyorum. İkimiz için ömürlük dostum.</p>
<p>İşte her hafta bir gün patronun arkadaşları toplanır yemek yerler tamam mı? Genç-yaşlı, zengin-fakir ayrımı olmaksızın dostlar çağırılır. ‘Hatun düşürme’ tabiri çok doğru olur herhalde patron için. Ama erkekler hep daha ağır basar. Yine de ben bunun her zaman harika olduğunu düşünürüm. Perşembe akşamları gece yarısına gelindiğinde biz ortalığı toplarken dostlar teşrif eder. Herkes kendi yaptığı ya da aldığı ikramlarla gelirler. Patron pizza yapar. Ben mantar sevmediğim için- bunu duyduğunda bütün restoran içinde bana bağırmıştı- ne kadar kızsa da sade pizza yapardı fazladan. Ama ben çok kalamıyordum. Evim uzak sayılırdı ve gidene kadar ya kusuyordum ya da ara ara oturmak zorunda kalıyordum.</p>
<p>İçlerinde ressam olan biri var Emanuele. Benim kıyafet ve takılarıma çok iltifat eder hep. Türkler hakkında hep bir şeyler sorardı. Sonra Kolyesini beğendiğim için bana hediye etmişti. Aslında kaba duruyordu, yine de sevmiştim. Yakınlaşmamız uzun sürmedi. Sakın yanlış anlama o bir eşcinsel ve erkekler hakkındaki zevkimiz neredeyse bir. Ailesi onu reddetmiş bu yüzden. Bana da bu yüzden çok düşkün. Aile konuları pek sarmıyor bizi. Benim yanımda şu an ve içinde benim olduğum koca resmi çiziyor. O kadar yetenekli ki.</p>
<p>Bolca güneş alan bir evi var. Bembeyaz duvarları, her yerde özenle sıralanmış kitapları var. İçlerinden biri Atatürk’ü anlatıyor. Kitabı gördüğümde oturup hunharca ağladım. Düşünmediğim kadar özlemişim toprağımı.</p>
<p>Televizyon yok ancak üç bilgisayarı var. Araştırma yapması içinmiş. Evi çok güzel ve ciddi anlamda zengin biri. Çokça geniş olan salon dar ama yoğun olan bir caddeye bakıyor. Boydan boya cam olan cepheden içerisinin görülmemesi için tül perdeleri belli aralıklarla asılmıştı. Uçlarından sarkan beyaz iplerle oynayan evin kedisi Sisi var bir de. Ankara kedisi denirmiş ona. Ankara’da üniversite okudum ama kedinin adını birkaç kez duydum doğrusu. Hiç bu kadar da güzel olduğunu bilmiyordum. Cahillik başa bela azizim. Tekrardan Emanuele’nin Türkiye’ye olan ilgisinin farkına vardım. Neyse. Uzun olan salonun bir yarısında dışarıyı ve birazda manzara gören deri bir kanepe yerde, taba renginde tüylü bir halı, ona uyacak iki küçük haki yeşili renginde koltuğu var. Diğer yarısı ise resim yapma olanı. Pencere kenarında ise kiremit renginde kleopatra tarzı koltuk bulunuyor. Arka tarafındaki vitrinde birçok heykel ve mumlar var. Zaman zaman yerlerinin değiştiğini gördüm. Benim gibi modellerin resimlerini çizerken esin kaynağı oluyormuş. Tek kaşım yukarıda ağzım açık kalmıştı duyduğumda. Hatta dediğine göre yeşil uzun bibloyu bir keresinde ağaç olarak çizmişti bir manzara resminde.</p>
<p>Evin diğer kısmında iki yatak odası ve tuvalet bulunuyordu. Mutfağı ise girişte ufak ve karışık bir şekilde öylesine konmuş gibiydi. Beğenip beğenmediğimi sordu. Bayıldım dedim -bazen İtalyancam yetmediğinde İngilizce konuşuyoruz- Çok iyi anlaşacağımızı çünkü bir odayı bana ayırdığını söyledi. Benim evimden eşyalarımı aldı küçük odaya yerleştirdi. Zaten iki valizim vardı. Önceden boş muydu bilmiyorum ya da ne yapıyordu bilmiyorum orada ama bana çok güzel bir oda hazırladı. Üstelik ben en sevdiğim çilekli milkşeykimi içerken.</p>
<p>Geceleri Özdemir Erdoğan’dan Bana Ellerini Ver dinleyip dans ediyoruz. Ben bilmiyorum nasıl dans edilir ama o beni kuş misali uçuruyor. O da şarkıyı bilmiyor ama ben mest olmuş şekilde gözlerim kapalı mırıldanıyorum. Esmer tenimin vermiş olduğu zarafet ve köprücük kemiklerimin eşsiz olmasından bahsederek beni resmediyor şimdi. Tombula benzeyen bedeni var ve çok şarap içmekten kırmızı durumda şu an. Ela gözlerini kesinlikle çok güzel ve yanağına bulaşmış boyaya aldırmadan konuşuyor. Sanırım buradan sonraki rotam olması gereken Barselona’ya gidemeyeceğim. Burayı seviyorum. Mutluyum.</p>
<h2>22 Mart</h2>
<p>Nereye gitsem bu defter de benimle geliyor. Sana yazabilmek adına tüm yolları denedim. Ama deftere bakınca o beyaz tenli, içimde ufacık bir ışık yakan, hep gülerken hatırladığım mavi-gri karışımı gözlerin karşımdaymışçasına vücut buluyor ve yazamıyorum. Zaman zaman ağlama nöbetleri geçirir oldum. Tenime yapışan bu kara lekeyi unutamıyorum. Neyse…</p>
<p>Öncelikle bana nereye gittin ki defteri yanından ayırmadın diyeceksin(kahkahalar). Biliyorum evet. Diyeceksin. Bundan yaklaşık olarak bir ay önce -çarşamba günleri izin günüm olduğundan- salı günü iş çıkışı arabaya atladığımız gibi havaalanına gittik. Hava yağmurluydu o gün ve sırılsıklam halde o yorgunluğa rağmen uçağa binmek için koşuşturduk. Prag’a gidiyorduk. Kesinlikle gitmem gerekenler listesindeydi. Günübirlik bir gezinin bu kadar güzel olabileceğini bilmezdim. Benim bolca uyumam için erkenden otele vardık. Sabah erkenden otele parasını alelacele ödeyip kaçar gibi sokağa attık kendimizi. Kahvaltı, görülmesi gereken yerler, fotoğraf çekme çilesi sonra tekrar yemek yeme derdi derken akşam oldu. Ara ara devamlı tatlı ya da atıştırmalık alıp hızlı adımlarla sokaklarda gezdik. Gülüşmelere karışan ayak seslerini sanırım unutmam asla.</p>
<p>Ama sana şikayet etmem gereken bir şey varsa o da yemeklerdir. Yemeklerin içine sence şeker konulur mu? Ben sevmedim asla da sevemem herhalde. İçinde şeker varsa tatlı olur. Değil mi? Kremalı yemeklerde beni pek sarmadı. Az yemek yemem iyi olmadı zira Em çok rahatsız oldu. Koruyucu meleğim rolünü harika üstlenmiş durumda. O üzüle dursun alışveriş yaparken ben bir köşeden gelen kokuyu almamla zıplayıp çığlık atmam bir oldu. Bir döner salonu buldum. Onlardan alışveriş yapmasını benim hunharca yemek yiyeceğimi söyledim. Merak ettiler onlar da geldiler. Ben İskender ısmarladım, onlara şiş kebabının gözlerden yapıldığını söylediğim zaman ondan istediler. Aslında kanmadılar yalanıma ama daha önce bahsettiğim baharat tadını almak istediklerini söylediler. Yersen! Kokunun peşinden geldiler avanaklar!</p>
<p>Döner etinin başında bir Türk vardı. Anladığım kadarıyla restoranın sahibiydi. Çalışanlar ise başka başka uyruktanlardı. Öyle güzel koku geliyordu ki anlatamam. Gözlerim sürekli döneri kesen Türk’e kayıyordu. Em’e Roma’da da dönerci var mıdır diye sordum. Görmedim ben bu tarz yerlere girmem dedi ama göz gelmesinden az korksa da gelen eti löp löp götürdü koca midesine. Biraz kızdım ama herhangi bir yorumda bulunmadım. Türkçe küfrettim. Burasını çok ilkel buluşlardı. Çokta kötü bir şey demedim ama yanımda döneri kesen silahşör geldi. Öyle utandım ki kıpkırmızı oldum. Tereyağı isteyip istemediğimi sormak için eğildi. Lütfen, dedim. Bir el işaretiyle çocuk geldi ve ekledi. Adamla biraz konuştuk ve afiyet olsun dedi ve gitti. Uzun zamandır yapmadığım şeyi, flörtü yaptım. Tuhaf olsa da eğlenceliydi de.</p>
<p>Millet yemeğini yerken bende kendi yemeğimi yedim. Bana Türklerin ne tarz yemek yediklerini sordular. Zor bir soruydu. Çünkü her bölgenin ayrı yemekleri vardı. Az uz anlatmaya çalışsam da pek anlamış görünmüyorlardı. Bende bir gün Türkiye’ye gitmelerini ve kültürü anlamalarını önerdim. En sevdiğim yemeği sordular tabii ki dolma dedim ve hesabı ödemeye gittiğimizde yemekten baya haz almışlardı. Yediklerinin göz olmadığını biliyorlardı ama neden öyle bir şey dediğimi sordular. Şaka yaptığımı söyledim. Dehşet veren bir yemek gelse acaba ne yaparlardı? Onları test ettiğimi söyledim. Önyargılarının olduğunu ama hiçbir şey bilmediklerini söyledim.</p>
<p>Ne dersem diyeyim benim içimdeki kırgınlığı anlamadılar bende göz ardı ettim. Babam hiç anlamadı beni. Boş avare gezinen biri olduğumu, içimdeki –bunu ne zaman düşünsem aklıma Halil Sezai gelir- küçük çocuğu görmez ve beni öyle yargılardı. Bu insanlar da içimdeki Türklüğü anlamıyordu. Ne kadar Em Türkiye hayranı olsa da.</p>
<p>Sonra bir sergiye merak saldık ve girmeye karar verdik. Emmanuel’in sergileri gibi kalabalık değildi. Onun yaptığı resimlere oranla daha küçük ve portre resimlerden oluşuyordu. Bir tanesini çok beğendim. Bir anne yeni doğmuş bebeğine sarılmak istiyordu ama uzanamıyordu. Bebek sanki göbek bağıyla sürükleniyordu. Siyah taban üzerine bembeyaz saf ten rengi masumiyeti sergiliyor olsa gerekti. Ben ise baş dönmesi mi desem bir trans hali mi desem değişik bir his içinde nerde, nasıl ve kiminle olduğumu unutmuş halde ayakta durmakta zorlanıyordum. Hani bilirsin okuduğumuz o romanda adam kendi portresini çizen ressama aşık olmuş ve çok geçmeden ona bağlanmıştı. Bende öyle hissediyordum. Gücüm çok gezmekten yorulmuştu ve yere seriliverdim. Öyle ki birkaç kişi dışında kimse fark etmedi. Kalabalık içinde bayılmam herkesin önünde ölmüşüm hissi uyandırıyordu bende.</p>
<p>Nazik bir elin beni tutması ve kendime gelmem herhalde birkaç saniye sürdü. Em ve yanındakileri hemen dibimde bittiler. ‘’Neredesin? Neden gittin?’’ dedim. ‘’Anlamıyorum seni, Türkçe konuştuğunun farkında mısın?’’</p>
<p>Toparlanıp ayağa kalktım. Siyah deri çantamı koluma astım. Herkes bana bakıyordu. O an nasıl göründüğümü merak ediyordum. Gülümsedim bana şaşkın halde bakan insanlara. Aralarından geçip lavaboya gitmek üzere izin istedim. ’Hamileyim.’ diye de ekledim. Oysa buna imkan yoktu.</p>
<p>Aynada siluetime bakarken yarı akmış makyajım, yorgun gözlerim, derin nefes almaya programlanmış burun deliklerimi ve akciğerimdeki lekeleri görebiliyordum. Hızla kendimi toparlayıp kalabalığa dönüyordum ki Em içeri girdi. ‘’Hey burada n’apıyo&#8230;’’ demeden bana kocaman sarıldı.       Bende izin verdim ve şişko bedeninde biraz dinledim. Bilim adamları sarılmanın acıları azalttığını ve neden birbirimizi öptüğümüzü çözememişler. O an sihirli bir değneği olan peri gibi beni güçlendiren bu kız-adam galiba yaşam gücüm olmaya başlamıştı. Elimden tutup beni uzun, zayıf, sarı saçlarını ensesinde toplamış, ince yüzlü, güçlü bakışları olan bir adamın yanına götürdü. Serginin sahibi ressam hatırlayamadığım bir isim. Önce elimi öptü. Nazik kibar elleri vardı. Beni yerden alan kişi olduğunu anlayınca biraz kızardım. O ise nasıl olduğumu ve bebeğimi sordu. O zaman yalancı kişiliğim patlak verdi. Arada baş dönmelerinin normal olduğunu, bebeğimin içimde güvende olduğunu söyledim. Elimle karnımı sıvazlarken bir an gerçekten hamileymişim hissine kapılmadım değil.  Diğerlerine baktığımda benden utanırcasına önlerine bakıyorlardı. Biraz sessizlik oldu ve beğendiğim resmin yerinde olmadığını gördüm. İri gözlerimi sonuna kadar açıp daha çirkin bir ifade ile nerede olduğunu sordum. Ressam satıldığını ve paketlendiğini söyledi. Elimden tutup beni sakin bir yere çekti. Çok güzel bakıyordu Zel. Bir an orada yıllarımı geçirip bu karşımda duran adamla yaşlanmak, omzunda her gün güneşin doğuşunu izlemek istedim. Gerçekten o an onu çok istedim. Belki şıpsevdi huyum belki cidden aşık oldum bilmiyorum. Vücudum titrek halde gümbür gümbür atan kalbime eşlik ederken; ressam bana hasta olup olmadığımı sordu. Tüm romantikliği bırakıp ellerimi çektim. Birden korkup kaçmak istedim. ‘Ne münasebet’ dedim. Yine Türkçe konuşmaya başlamıştım. Kendimi toparlayıp bana sırıtan adama özürlerimi diledim ve hasta olduğumu nerden çıkardığını sorup gitmek üzere hareketlendim. Böyle soluk tenim olduğu için merak etmiş.  Kaba olduğunu düşünmememi gibi zırvalıkları saydı ama dinlemedim. ‘Bilmeniz gerekir ki hamilelikte mide bulantısı normaldir. Bu halde soluk tenimin olması gayet normal’ dedim. Ellerinin arasına zayıf yüzümü aldı ve ekledi: Babası nerede?</p>
<p>Hava serindi. Üzerimde füme rengi dokuma elbisem dizimin bir karış üstünde bitse de ucundaki dantelli tül daha aşağılarda bitiyordu. Hava kararmaya başlamıştı. Elbisem uçuşmaya bense üşümeye başlamıştım. Kollarımı göğsümde bağlayıp diğerlerini beklerken bir poster gördüm. Üzerinde Çekçe bir şeyler yazıyordu ama dövme yapan bir çiftin reklamı olduğu belliydi. O an karar verdim. Dünyayı kurtarmaya giden Avengers üyeleri gibi büyük bir karar almıştım. Öyle emindim yani. Durdurulamayacak isteklerim vardı. Gidip dövme yaptıracaktım. Tepemde bir sokak lambası aydınlanırken bizimkiler elinde koca bir resimle geldiler. Ben daha hangi resmi aldıklarını öğrenemeden beni sürüklemeye başladılar ve ressamla aramda ne olup bittiğini sordular. Galiba bu ressam onları benden daha fazla etkilemişti. Elimdeki ilanı gösterip dövme yaptırmak istediğimi söyledim. Em ve ben hemen dükkanın yolunu tuttuk. Google’dan yol tarifi alıp dükkana vardığımızda saat 7’e geliyordu. Bir saat içinde işimizi bitirip gitmemiz gerekiyordu. Acele ile istediğim dövmeyi tarif ettim. Şu yaşıma kadar öylesine korkunç geliyordu ki dövme yaptırmak! Bilirsin canım kıymetlidir. Yakında ölecek olmasam yaptırmazdım inan. O anın verdiği telaş, geç kalma korkusu daha ağır bastı.</p>
<p>Loş yeşil ışıkların arasında birbirine aşık bu haşin çiftin fotoğraflarıyla lekelenmiş duvarlar cidden karanlık bir görünüm katıyordu. Siyah deri kanepeler düzgün yerleştirilmemiş, masanın üzerinde kirli kahve bardakları karışık bir tablo gibi dursa da benim üzerinde yattığım sedye bir o kadar temiz ve tertipliydi. Sedye üzerindeki ışık yakıldı, kadın ellerine eldiveni çok profesyonelce geçirdi ve Em’in çizdiği resmi yapmaya başladı. Ressam olması o kadar işi kolaylaştırdı ki…</p>
<p>Resmi ikiye ayırmasını istedim. Birinci kısım renkli ikinci kısım siyah-beyaz olsun istedim. Profilden, gökyüzüne bakan tek boynuzlu bir pegasus çizmesini istedim öncelikle. Aslında kararsızdım. Spektrum ışıkları saçmasını isterdim hep ama o an mümkün mü değil mi bilemediğimden ve telaş halinde olduğumdan sadece gökyüzünde bir güneş istedim. İkinci kısımda pegasusa simetrik biçimde bir kurt çizmesini istedim. Bu sefer gökyüzüne dolunay ve yıldızlar donatmasını istedim. Biz bunları çizerken dövmeci adam beni delip geçecek makineyi hazırladı.</p>
<p>Önce bir tırstım. Geri dönüşü yoktu artık. Kadın kopyayı çoktan çıkarmıştı. Bu kadar işin içine batıp kaçamazdım. Biliyorsun, her şeyden kaçamazdım. Her şeyden önemlisi Em benimle alelacele bir şekilde buraya sürüklenmişti. Vakit hırsızlığı ve haksızlık olurdu. Nefesimi tutup elbisemi indirdim. Yüzüstü sedyeye uzandım. Belimde kalçamdan bir karış yukarıda, göğüs kafesimin aşağısında kalacak şekilde istedim. Em elimi sıkıca tuttu. Korkup korkmadığımı sordular. ‘Çok fazla’ diye cevap verdim. Bir o kadar da arzu ediyordum.</p>
<p>‘Pegasus; hayallerim, çocukluğum, gündüzüm, dostlarım, eski aşklarım, hiç olamayacak aşklarım. O benim gülümsediğim, parıl parıl parıldadığım anlar. Ağladığım, kaçtığım zamanlardan çok uzakta yerler. Annemle beraber çilek reçeli yaptığımız zamanlar. Beraber oturup Yalan Rüzgarını izlediğimiz zamanlar. Kutladığım en güzel doğum günüm. Yoga yaparken gökyüzüyle yüzleşip sırıttığım an. Kısaca içimdeki güzel şeyler. Kurt ise; benim Türklüğüm. İnatçı yanım. Aç kalsam da susuz kalsam da dönmeyeceğim ilkelerim. Anadolu’da yetişen bir anayım. İleriye dönük adil, insancıl fikirler doğuran bir ana. Şefkatle büyüttüğüm, aşkla baktığım yarınlarım. Her zaman iyi bir insan olma hedefim. Benim gecem; rüzgarlı, alacakaranlık ve ben ateşimi yakmış bir gezginim.’</p>
<p>Em bunları dinlerken, ben acımın azalması için konuşmaya çalıştım. En sonunda İtalyancayı düzgün konuşuyorsun, dedi sırıtarak. O an bir çığlık bastım. Tam omurga kemiğimin üzerinden geçmişti. Derin bir nefes alıp bekledim. Yarım saat içinde büyük kısmını yapmıştı. Sadece dışındaki halka kalmıştı.</p>
<p>Şimdi ufak ayrıntıları yapıyorum, dedi. Em bana güzel bir şekilde güldü ve çok güzel bulduğunu söyledi. Bende ise öylesine bir merak vardı ki, devamlı arkama bakıp nasıl olmuş diye merak ediyordum. Doğuştan meraklıydım ve Em’den fotoğraf çekmesini merak ettiğimi söyledim. Bitti zaten beklemelisin, dedi. Yahu merakımdan çatlamak üzereydim. Üstelik o kadar sızlıyordu ki derim buna değdi mi diye düşünmeden edemiyordum. Hem deli gibi yaptırmak istedim yıllarca kafamda fikirler ürettim hem de sanki dünyanın en saçma olayının içindeymişim gibi hissediyorum. Benim bu ikilemlerimin tükenmesini sağlamanın yolu yoktu. Dostoyevski ne demiş: Her şeyi anIıyorum ve bu beni öIdürecek. Yaşadıklarımı, yapamadıklarımı, korkularımı, isteklerimi gördükçe kahroluyorum. Dahası içime yerleşen urdan çok içimde yeşeren umutlar beni öldürecek. Şimdi anlıyorum işte.</p>
<p>Ben kavgaya tutuşurken dövme bitmişti, vazelin sürülüyordu. Aynada sırtıma baktım. Kızarıklıklara hayret etmekten tamamına dikkat edemedim. Önce kurdun sonra atın yüz hatları öylesine beni kendine çekti ki acısı önemli değildi artık. Emmanuel parayı ödemiş ve gitmek üzereydik. Üzerimi giyinmeden önce kadın fotoğrafımı çekmek istedi. Peki, dedim sırıtarak.</p>
<p>Caddeye koşup otobüs bileti aldık. Daha sonra yakalamak için koşmak zorunda kaldık. Islık çaldım ve biri durdurdu otobüsü. Bilmem bilir misin hiç ıslık çalmamıştım hayatımda. Ahahah o anı düşününce tüylerim diken diken oldu. Neyse, bir buçuk saatimiz vardı uçağa yetişmek için broşürlerden anladığım kadarıyla yarım saat içinde varmış olmamız gerekiyordu. Em diğerlerine mesaj gönderdi ve yolda olduğumuzu söyledi. Bense çantamdan gofret çıkardım ve otobüsün direğine başıma yasladım. Gülümsedim. Em gözlerimin içine bakarken bir yandan diğerlerinin on dakika içinde varacaklarını söyledi. Hala ona bakıp gülüyordum. Dayanamadım en sonunda ona gofretin yarısını verdim. Biliyordu kıyamacağımı. Bana bu kadar destek veren birine –üstelik karşılıksız- nasıl kötülük yapardım? Gözlerimi ona dikip yan yan sırıttım.</p>
<p>&#8211; Come va?</p>
<p>&#8211; Bellissimo, dedim gülümseyerek. Çikolata yedikten sonra kötü olmam imkansızdı. Bir de bir de bunca telaş ve yorgunluk ile acımı unutmuş olmam fevkaledenin fevkindeydi. Orta alanda yer boşalmıştı. Em ile cam kenarında ayakta gitmek olduğumuz şehri izleyerek sessizce bekledik. Koluna girip başımı omzuna yasladım. O da başını benim başıma yasladı. Pofuduk yanağını alnımda hissediyordum. Yüzümüzde caddenin renkli ışıkları slayt gösterisi gibi akarken; biz donuk bir ifadeyle vaktinde yetişmeyi umuyorduk.</p>
<p>&#8211; Daha çikolata var mı?</p>
<p>&#8211; Hayır, kalmadı.</p>
<p>Uçağa tam vaktinde yetiştik. El ele tutuşup herkesten özür dileyerek kalabalığı yardık. Uçakta sırtım ağrıdığı için yan yatmış halde Em ile beraber uykuya daldık. Eve dönerken de bir pizza ısmarladık ve kiremit rengi kanepe üzerinde çekildiğimiz resimlere bakarak yedik. Tabii ki mantar yoktu.</p>
<p>Seher vakti uyandığımda o bayıldığım ‘Primavera’* tablosunu duvarda gördüm. Kiraz ağacının çiçekleri açmış, birçok çiçekle beraber gökyüzünde savruluyordu. Ne kadar da beni anlatan bir resimdi. Burnumun dibindeydi hep ama hiç farketmedim. Em harika bir dosttu. Bir an ressam aklıma geldi ve o zaman keşke bir bebeğim olsa dedim.</p>
<p><script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script><br />
<ins class="adsbygoogle" style="display: block;" data-ad-format="autorelaxed" data-ad-client="ca-pub-1385937189085107" data-ad-slot="4943199474"></ins><br />
<script>
     (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
</script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-roma-yoluna-dustum/">Bir Roma Yoluna Düştüm</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-roma-yoluna-dustum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8270</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Antik Tapınak Sütunları</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/antik-tapinak-sutunlari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/antik-tapinak-sutunlari/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 28 Jan 2016 07:32:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İlknur Öztürk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Dor]]></category>
		<category><![CDATA[Dor düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Yunan çağları]]></category>
		<category><![CDATA[İon]]></category>
		<category><![CDATA[İon düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[İon sütunları]]></category>
		<category><![CDATA[Korinth]]></category>
		<category><![CDATA[Korinth düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[sütun]]></category>
		<category><![CDATA[tapınak]]></category>
		<category><![CDATA[tapınak sütunları]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1927</guid>
				<description><![CDATA[<p>Erken Yunan çağlarındaki mimari yapılar henüz taş işlemeciliği gelişmediği için ahşaptan yapılmaktaydı. Daha sonra Yunan dünyası Mısır’dan taş işlemeyi öğrendi ve tapınaklarını taştan yapmaya başladı. Bu gelişme ile yapılar daha dayanıklı ancak daha ağır olmaya başladı ve yapıların taşınması için sağlam sütunlara ihtiyaç duyuldu. İlk taş yapılarda acemi işçilik ve yetersiz bilgi sebebiyle ağır çatı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/antik-tapinak-sutunlari/">Antik Tapınak Sütunları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Erken Yunan çağlarındaki mimari yapılar henüz taş işlemeciliği gelişmediği için ahşaptan yapılmaktaydı. Daha sonra Yunan dünyası Mısır’dan taş işlemeyi öğrendi ve tapınaklarını taştan yapmaya başladı. Bu gelişme ile yapılar daha dayanıklı ancak daha ağır olmaya başladı ve yapıların taşınması için sağlam sütunlara ihtiyaç duyuldu.</p>
<p>İlk taş yapılarda acemi işçilik ve yetersiz bilgi sebebiyle ağır çatı yapısının taşınabilmesi için “Dor Düzeni” olarak adlandırılan sütunlar kullanıldı. Bu sütun yapıları ileri dönemdeki sütunlara göre kaba ve işlevseldi. Yalnızca sütun çapının 2-3 katı uzunluk sağlanabiliyordu. Direkt olarak “stylobate” adı verilen tapınağın zeminine oturtuluyorlardı ve alt kısımları geniş, üste gidildikçe daralan bir yapıya sahiplerdi.</p>
<figure id="attachment_1930" aria-describedby="caption-attachment-1930" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun-duzenleri.jpg" rel="attachment wp-att-1930"><img class=" td-modal-image wp-image-1930 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun-duzenleri.jpg?resize=640%2C250" alt="Sütun Düzenleri" width="640" height="250" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun-duzenleri.jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun-duzenleri.jpg?resize=300%2C117&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1930" class="wp-caption-text">Sütun Düzenleri</figcaption></figure>
<p>Taş işçiliğinin ve mekanik bilginin gelişmesiyle işlevin yanında estetiğe de önem verilmeye başlandı ve böylece “İon Düzeni” ortaya çıktı. İon sütunları Dor düzenine göre daha ince, sütun çapının 8 katına kadar uzun yapılabilen ve daha estetik yapılı idi. Sütun stylobate’a oturmuyor bir sütun kaidesiyle süslenip volütlü bir sütun başlığı ile estetik görünüm tamamlanıyordu.</p>
<figure id="attachment_1928" aria-describedby="caption-attachment-1928" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/antik-tapinak-sutunlari.jpg" rel="attachment wp-att-1928"><img class=" td-modal-image wp-image-1928 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/antik-tapinak-sutunlari-300x300.jpg?resize=300%2C300" alt="Antik dönemlere ait tapınak sütunları" width="300" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/antik-tapinak-sutunlari.jpg?resize=300%2C300&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/antik-tapinak-sutunlari.jpg?resize=150%2C150&amp;ssl=1 150w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/antik-tapinak-sutunlari.jpg?w=1024&amp;ssl=1 1024w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1928" class="wp-caption-text">Antik dönemlere ait tapınak sütunları</figcaption></figure>
<p>Bu 2 düzende bazı yerlerde aynı anda kullanılırken zamanla İon düzeni daha fazla tercih edilmeye başlandı. İon sütunları daha estetik olmasına rağmen daha az ağırlık taşıyabildikleri için 2 katlı yapıların alt katlarında Dor, üst katlarında İon düzeni kullanılmış örnekler görmemiz mümkündür. Dor düzeninin kabalığı eril olanı temsil ederken İon sütunlarının estetiği ve yiv kıvrımlarının dişil olandan ilham aldığı düşünülmektedir.</p>
<p>Roma döneminde ise çatı yükü gibi mekanik sorunlar tamamen çözüldüğü için “Korinth Düzeni” adı verilen yeni, daha görkemli ve daha karmaşık bir düzen benimsendi. Bu düzenin ana elemanı sütun başlığında tasvir edilen akanthus yapraklarıydı. Akanthus yaprağı betimlemeleri dışında korinth düzeninin diğer elemanları İon sütunlarındaki yapıların bir kopyasıdır.</p>
<figure id="attachment_1929" aria-describedby="caption-attachment-1929" style="width: 534px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun.jpg" rel="attachment wp-att-1929"><img class=" td-modal-image wp-image-1929 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun.jpg?resize=534%2C541" alt="Bir sütun örneği" width="534" height="541" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun.jpg?w=534&amp;ssl=1 534w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/01/sutun.jpg?resize=296%2C300&amp;ssl=1 296w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1929" class="wp-caption-text">Bir sütun örneği</figcaption></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/antik-tapinak-sutunlari/">Antik Tapınak Sütunları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/antik-tapinak-sutunlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1927</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çiçekli Baharların Güzel Kızı Persephone ve Yeraltının Delikanlısı Hades</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/cicekli-baharlarin-guzel-kizi-persephone-ve-yeraltinin-delikanlisi-hades/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/cicekli-baharlarin-guzel-kizi-persephone-ve-yeraltinin-delikanlisi-hades/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 09 Jan 2016 08:07:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Umut Kardaşlar]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Berket]]></category>
		<category><![CDATA[Demeter]]></category>
		<category><![CDATA[Hades]]></category>
		<category><![CDATA[Hermes]]></category>
		<category><![CDATA[karanlıklar ülkesi]]></category>
		<category><![CDATA[mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[mitolojik]]></category>
		<category><![CDATA[Olympos]]></category>
		<category><![CDATA[Persephone]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrıça]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[toprak]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1639</guid>
				<description><![CDATA[<p>Günlerden bir gün Demeter, ( Roma’da Ceres) toprağın ve tabiatın tanrıçasının güzeller güzeli Zeus’tan olma kızı Persephone arkadaşları ile çiçek toplamaya çıkar. Kırlarda dolaşırken mis kokulu nergis çiçeklerini görür ve onlara doğru yönelir tam elini uzattığı sırada yer birden yarılır ve karanlıklar ülkesinin tanrısı Hades çıkagelir ve Persephone’yi karanlıklar ülkesine kaçırır. Kaçırılmadan önceki adı Kore’dir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cicekli-baharlarin-guzel-kizi-persephone-ve-yeraltinin-delikanlisi-hades/">Çiçekli Baharların Güzel Kızı Persephone ve Yeraltının Delikanlısı Hades</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Günlerden bir gün Demeter, ( Roma’da Ceres) toprağın ve tabiatın tanrıçasının güzeller güzeli Zeus’tan olma kızı Persephone arkadaşları ile çiçek toplamaya çıkar. Kırlarda dolaşırken mis kokulu nergis çiçeklerini görür ve onlara doğru yönelir tam elini uzattığı sırada yer birden yarılır ve karanlıklar ülkesinin tanrısı Hades çıkagelir ve Persephone’yi karanlıklar ülkesine kaçırır. Kaçırılmadan önceki adı Kore’dir kaçırıldıktan sonra bundan sonra adın Persephone olacak deyip oturtur dizinin başına Hades.</p>
<p>Demeter güzeller güzeli kızının çığlıklarını duyar ama nerde olduğunu bilemez 9 gün boyunca her yerde arar ancak ne tanrılar nede insanlar kimse görmemiştir, Demeter tüm tanrılara öfkelenerek Olympos’u terk eder,  ağzına bir ambiosa (tanrı yiyeceği nektar) dahi almaz ve ölümlülerin yanına yerleşir. En sonunda güneşin yanına gider ve feryatlarının cevabını burada bulur, kızını karanlıklar ülkesinin tanrısı, gölgeler efendisi Hades kaçırmıştır. Demeter öyle sinirlenir ki ana yüreği işte, tüm insanlığa büyük bir kıtlık yaşatır ekinler yeşermez, çiçekler açmaz bahar gelmez olmuştur öküzler sabanları boşa çekmektedir, insanlar açlıktan ölmek üzerelerdir. Zeus duruma el koyması gerektiğini düşünür ve Olympos’taki tanrıları toplayıp hadi bir teselli edin deyip Demeter’in yanına gönderir ve bu öfkesini bir kenara bırakmasını ister, ancak Demeter kızını görmeden böyle bir şey yapmayacağını iletir kadın inadı tuttun mu tutuyor.  En sonunda Zeus kardeşinin yanına Hermes’i gönderir ve Persephone’yi geri vermesini söyler.</p>
<p>Hermes karanlıklar ülkesine indiğinde üvey kardeşi Persephone üzüntüden iyice erimiştir. Hermes’i gören Persophone kurtulduğunu anlar ve sevinçle ayağa fırlar abicimm! Hades’in çaresi kalmamıştır (bir tek şey dışında) usulca karısına eğilir ve bir nar tanesi verir ve kocasını unutmamasını söyler, Persephone nar tanesini ağzına atar ve Hermes’in peşinden gider ancak unuttuğu bir şey vardır karanlıklar ülkesinde yenilen herhangi bir şey onu daima yeraltı ülkesine bağımlı kılacaktır. Yeryüzüne çıktıklarında Demeter kızını görür ve sevincini gizleyemez, yanında olmasının sevinciyle her yere bereketini bahşeder, aylardır kurak toprak yemyeşil ovalara dönüşür, ağaçlar meyvelerle dolar, sincaplar oynamaya başlar, her yerde bir bahar sevinci yaşanır; ta ki Persephone’nin nar tanesini yediğini duyuncaya kadar. Demeter bilir ki Persephone tekrar yeraltı dünyasına geri dönecektir. Yabancılardan bir şey yemeyin diye boşa demez anneler. Demeter karşı koyamadan kabul etmek zorunda kalır bunu ve kızı Persephone yılın üçte birini yer altında Hades’in yanına gider. Persephone yeryüzünde kaldığında bahar olur çiçekler açar, toprak doyasıya verimli ve canlı kalır, meyveler bir başka parlar, geri kalan üçte birlik kısımda Hades’in yanına indiğinde yeryüzünde bir kıtlık kuraklık hakim olur, toprak çiftçinin istediğini veremez, yeşil ovalar, bahçeler kurak birer düzlükten ibaret olur.</p>
<p>Rivayetlere ve mitolojiye göre mevsimlerin oluşumu bu şekilde gerçekleşmiştir. Demeter ve kızı Persephone’nin hikayesi acıklı bir hikaye olmakla birlikte toprağın bile istenileni istediğin zamanda vermediğinin bir kanıtıdır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/cicekli-baharlarin-guzel-kizi-persephone-ve-yeraltinin-delikanlisi-hades/">Çiçekli Baharların Güzel Kızı Persephone ve Yeraltının Delikanlısı Hades</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/cicekli-baharlarin-guzel-kizi-persephone-ve-yeraltinin-delikanlisi-hades/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1639</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yılbaşı ve Mısırlılarda Takvim Çalışmaları</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yilbasi-ve-misirlilarda-takvim-calismalari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yilbasi-ve-misirlilarda-takvim-calismalari/#comments</comments>
				<pubDate>Fri, 01 Jan 2016 20:29:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Berrin Akıncı Nalbantoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[1 Ocak]]></category>
		<category><![CDATA[astroloji]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Gregoryen]]></category>
		<category><![CDATA[Gregoryen Takvim]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş yılı]]></category>
		<category><![CDATA[Heleneistik]]></category>
		<category><![CDATA[Helenistik çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Hicri takvim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Julian takvimi]]></category>
		<category><![CDATA[Jülyen takvimi]]></category>
		<category><![CDATA[Miladi takvim]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır astronomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır takvimi]]></category>
		<category><![CDATA[Mısırlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Roma takvimi]]></category>
		<category><![CDATA[takvim]]></category>
		<category><![CDATA[yılbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[yılbaşı kutlamak]]></category>
		<category><![CDATA[yılbaşı ve islamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zodyak]]></category>
		<category><![CDATA[Zodyak burçları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1529</guid>
				<description><![CDATA[<p>Firavun dönemindeki Mısırlıların Zodyak burçları yoktu. Yalnızca bunlara benzeyen bir taksimat sistemi kullanmaktaydılar. Bunlar Hellenistik çağda Yunanlıların Dekan adını verdikleri taksimattır. Mezar lahitinin içini süsleyen köşegensel yıldız saatleri göğün bu dekan sistemine dayanır. Tutulma düzeyinin biraz güneyine düşen bir bölgeyi Mısırlılar 36 kısma, Dekana bölmüşlerdir. Yunanlılarda bu dekanlar tutulma düzleminin her burcunun 1/3, 10 derecelik [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yilbasi-ve-misirlilarda-takvim-calismalari/">Yılbaşı ve Mısırlılarda Takvim Çalışmaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Firavun dönemindeki Mısırlıların Zodyak burçları yoktu. Yalnızca bunlara benzeyen bir taksimat sistemi kullanmaktaydılar. Bunlar Hellenistik çağda Yunanlıların Dekan adını verdikleri taksimattır. Mezar lahitinin içini süsleyen köşegensel yıldız saatleri göğün bu dekan sistemine dayanır.</p>
<p>Tutulma düzeyinin biraz güneyine düşen bir bölgeyi Mısırlılar 36 kısma, Dekana bölmüşlerdir. Yunanlılarda bu dekanlar tutulma düzleminin her burcunun 1/3, 10 derecelik yaylar haline gelmiş ve bu şekliyle astronomiye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Aslında dekanlar tutulma düzleminin üstünde değillerdi ve daire 360 dereceye bölünmüyordu. Bununla beraber Mısırlıların dekanları da yaklaşık olarak 10 dereceliktir.</p>
<p>Öte yandan bu takvimin belirlenmesinde Siriyus Yıldızının Helyak doğuşunun Mısırda çok belli bir biçimde görüldüğü için ondan faydalanarak takvimdeki 365 günlük yıl uzunluğunun Sirius gözlemlerine dayanmış olması da muhtemeldir.</p>
<p>Yani Mısırlılar, Güneş yılı ile ilgili klasik anlamda sistemli ve devamlı rasatlara dayanılarak ortaya konmamıştır. Esas itibariyle Nil’in taşmaları tarımda kayıplara neden olduğundan  Sirius Helyak doğuşlarında bu takvim çalışmaları temelde önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Fakat bunun dışında bu takvimin gündönümü ve dönence zamanları ile tutulma düzlemi gibi önemli astronomik olay ve kavramları üzerine bina edilmiş olması Mısır astronomisinin tarihi önemi üzerine önemli rol oynar.</p>
<p>Bugünkü Irak toprakları üzerinde yerleşmiş olan Sasanilerin son hükümdarı Yezdigird (I.Hüsrev’in torunlarından biri) de takvim çalışmalarında reform yapmıştır. Mısırlıların takvim yılını kabul etmiştir. Miladi 632 yılında başlayan tarihleme kökeni İslam astronomları tarafından sık sık kullanılmıştır (Hicret ve diğer tarihleme başlangıçlarıyla beraber).</p>
<p>MÖ 45 yılında J. Caesar -Sezar-, Mısır Yunanlılarından Matematikçi Sosigenes’e Mısır takvimine dayanan (365 gün) yeni bir takvim yaptırmıştır.</p>
<p>MÖ. 46 yılı 15 ay sayılmak üzere yılbaşı bu takvim de 1 Ocak’a getirildi.</p>
<p>Julian takviminin Mısır takviminden farkı, ortalama yılı 365 ¼ gün kabul etmesiydi. Bu takvimler birbiri arkasına 3 yıl 365 gün, her 4. yıl ise 366 gün kabul edilmiştir. Bu takvimdeki 1/4 günlük kesir tahmini olarak alınmıştır. Bu yüzden de daha ince ayarlamalara gerek duyuluyordu.</p>
<p>Bu takvim 1582’yekadar kullanılmış sonra da Gregorian takvimi yapılmıştır.</p>
<p>1 Ocak tarihi Gregoryen Takvim&#8217;in bir önceki versiyonu olan Jülyen Takvimi&#8217;ne göre de yılbaşı idi. 1 Ocak tarihi MÖ 153 yılından beri Romalılarca yılbaşı kabul edilmiştir.</p>
<p>Böylece bu iki takvim de Mısır takvimine (1 yıl 36 dekad ‘365 gün’ + 5 gün ilave  –artık gün olaraktan oluşuyordu) dayanmaktadır.</p>
<p>Gregorian Takviminin yılbaşını 1 Ocak kabul etmesi 1752 yılında gerçekleşti.</p>
<p>Yani 1 Ocak Hz. İsa’nın resmi gerçek doğum günü değildir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yilbasi-ve-misirlilarda-takvim-calismalari/">Yılbaşı ve Mısırlılarda Takvim Çalışmaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yilbasi-ve-misirlilarda-takvim-calismalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1529</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Petrarca ve Hümanizm Üzerine</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 28 Dec 2015 14:47:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Alkım Saygın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Adressiz Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[Antik kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Antikçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa kent kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Batı felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Canzoniere]]></category>
		<category><![CDATA[Çoban Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Francesco Petrarca]]></category>
		<category><![CDATA[Gelecek Kuşaklara Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[hümanist]]></category>
		<category><![CDATA[hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[İtalyan edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kent kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Laura de Noves]]></category>
		<category><![CDATA[lirik şiir]]></category>
		<category><![CDATA[manzume]]></category>
		<category><![CDATA[Nüshet Haşim Sinanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Petrarca]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Skolastik]]></category>
		<category><![CDATA[Skolastik felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Stoa]]></category>
		<category><![CDATA[Stoacılık]]></category>
		<category><![CDATA[Stoalılar]]></category>
		<category><![CDATA[Utku Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnız Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşlılık Mektupları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1431</guid>
				<description><![CDATA[<p>Francesco Petrarca, 20 Temmuz 1304’te Arezzo’da doğar. Noter olan babası Petracco di Parenzo, iki yıl önce sürgün edilmiş ve eşini de yanında götürmüştü. Kötü giden işleri nedeniyle çok geçmeden, Avignon’a taşınmak zorunda kalmış ve ailesini de Carpentras’a yerleştirmişti. [1] Burada Petrarca, dönemin ünlü Latince hocalarından dersler alır. Henüz on iki yaşına geldiğinde, Montpellier Üniversitesi’nde hukuk [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/">Petrarca ve Hümanizm Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Francesco Petrarca, 20 Temmuz 1304’te Arezzo’da doğar. Noter olan babası Petracco di Parenzo, iki yıl önce sürgün edilmiş ve eşini de yanında götürmüştü. Kötü giden işleri nedeniyle çok geçmeden, Avignon’a taşınmak zorunda kalmış ve ailesini de Carpentras’a yerleştirmişti. [1] Burada Petrarca, dönemin ünlü Latince hocalarından dersler alır. Henüz on iki yaşına geldiğinde, Montpellier Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başlar ve Antik kültüre olan yoğun ilgisi nedeniyle, çalışmalarını edebiyat alanında yoğunlaştırır. 1326’da babasının ölümü üzerine, Avignon’a dönmeye karar verir ve çalışmalarına burada devam eder. [2] Bu dönemde Petrarca, yaşadığı çağın ve toplumun değerleri üzerinde düşünmeye başlar. Bu değerlerin insan ruhundan uzak, şekilci ve insanın doğal varlık yapısında ağır bir yük olduğuna inanır ve günlüklerine aldığı birtakım notlarla görüşlerini şekillendirmeye başlar. Bu notlardan birinde, şu satırlara yer verir: “Sabahtan akşama kadar giyinmek, sonra soyunup tekrar giyinmek ne yorgunluktu! Saçların modaya uygun olarak salınmaması ve rüzgarın zülüfleri dağıtmaması korkusu ne korkuydu! Ya iskarpinler! Ayaklarımızı koruyacağına acıtıyordu.” [3]</p>
<p>6 Mayıs 1327’de Petrarca, Avignon’daki St. Clare Kilisesi’nde Laura’yı görür ve ondan çok etkilenir. [4] Üç yıl sonra, Kardinal Giovanni Colonna’nın isteği üzerine, özel din görevlisi olarak çalışmaya başlar ve yaklaşık on sekiz yıl boyunca, bu görevi başarıyla sürdürür. 1333’te, Fransa ve çevresini kapsayan bir Kuzey Avrupa yolculuğuna çıkar ve Antik kültür incelemelerini takip eder. Daha sonra ziyaret edeceği Roma’da ise Antik kalıntıları görür ve bunlardan çok etkilenir. [5] Bu dönemde, “Homeros’a ilgi duyuyordu ve başarısızlıkla sonuçlanan bir Grekçe öğrenme girişimi olmuştu. Asıl hayranlık duyduğu ise Antik Roma’ydı. Roma kalıntılarının görüntüsü, onu derinden etkiliyor ve Antik sikkeler topluyordu. Antik Romalılarla tanışma arzusu ise öyle boyutlara varmıştı ki, Cicero ve Seneca’ya mektuplar yazmıştı. Özellikle de Cicero ve Livy gibi isimlere ait yazmaları topluyor ve çoğaltıyordu. Kendi yazısında bile, Gotik yazıyı terk ederek Antikleri taklit etmeye çalışmıştı.” [6] “Roma, üzerinde o derece güçlü bir etki bırakmıştı ki, izlenimlerini hemen ifade etmek için hiçbir kelime bulamadı. O günden itibaren Roma şair, alim ve Hıristiyan yüreğinde yer etti ve düştüğü yozlaşmadan kurtulmak için doğru bulduğu çarelere başvurdu. Dahası Papaların, yerleşmiş oldukları Avignon şehrinden Roma’ya dönmelerinde ısrar etti. Sözlerinin kar etmediğini görünce, <em>Adressiz Mektuplar</em> isimli çalışmasıyla öfkesini açıktan açığa söyledi.” [7] 1337’de Avignon’a döndüğünde ise Sorgue kıyısında bir ev satın aldı ve bu yılın yaz aylarında, evlilik dışı ilişkiden çocuğu oldu; ismini de Giovanni koydu. Aynı yıl, ilk çalışmalarından biri olan <em>Ünlü İnsanlar’</em>ın hazırlıklarını tamamladı ve bu çalışma, Avignon’da Antik kültüre yönelik artan ilginin de etkisiyle oldukça ses getirdi. [8]</p>
<figure id="attachment_1435" aria-describedby="caption-attachment-1435" style="width: 201px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png" rel="attachment wp-att-1435"><img class=" td-modal-image wp-image-1435 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348-201x300.png?resize=201%2C300" alt="Laura de Noves (1310 - 1348)" width="201" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png?resize=201%2C300&amp;ssl=1 201w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Laura-de-Noves-1310-1348.png?w=224&amp;ssl=1 224w" sizes="(max-width: 201px) 100vw, 201px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1435" class="wp-caption-text">Laura de Noves (1310 &#8211; 1348)</figcaption></figure>
<p>Burada “düşünür Petrarca, ahlakçı Petrarca’dan çok uzaklaşmamıştı. <em>Ünlü İnsanlar</em> isimli çalışması, Antik Roma’dan ve <em>İncil’</em>den alınan bazı kişilerin yaşamlarını anlatan otuz dört biyografinin toplamından oluşuyordu. Padua hükümdarı da sarayının duvarına resmettireceği şöhretli isimlerin seçiminde Petrarca’ya danışmıştı. Kahramanlarından biri Cicero’ydu. Cicero’nun, tüm felsefi yazmalarına sahipti ve bazı çalışmalarını, gün yüzüne çıkartmıştı; kendi yazılarını da onunkine benzer bir tarzla yazmaya çalışıyordu.” [9] “Petrarca’nın milli dili kullanışı ve Antik kültürü araştırıp incelemesiyle Kilise’nin yaydığı karanlık ve sıkıntılı havada etkisi ise Dante kadar derin olmamakla birlikte, ondan daha devamlı olmuştur.” [10] “Dante’den az sonra yetişen bu şair, daha ziyade Latince yazmış olmakla beraber, Ortaçağ’ın gizemli ve dini ruhundan hümanist kültüre geçiş aşamasının en yüksek ürünlerini meydana getirmişti.” [11] <em>Ünlü İnsanlar’</em>ın hemen ardından, <em>Afrika</em> isimli çalışmasına başladı ve epik şiir konusundaki becerisini, bu çalışmasıyla taçlandırmak istedi. Fakat, henüz yayınlanmadan bu çalışmasının önemi, kulaktan kulağa yayılmaya başladı ve bu sırada, <em>Utku Şiirleri </em>isimli çalışmasını yayınladı; ünü ise İtalya’nın dışına taştı. [12] Petrarca’nın bu çalışmasındaki “yeni insan, kendi gücünü böyle bulurken, dışarıya doğru da sivrilmeye başlamıştı. Artık o, ün peşinde koşabiliyordu. (&#8230;) Eskiden yalnız büyük ermişlerin yurtları kutsal tutulurken Arezzo Belediyesi, Petrarca’nın doğduğu evi müze haline getirir.” [13] <em>Utku Şiirleri’</em>nde Petrarca, “Stoalı bir ahlakçı” olarak karşımıza çıkar ve aşkta, ölümde, şöhrette kazanılan büyük başarıları, Antik Roma imparator ve generallerinin zaferlerini kutlayan bir geçit töreninde betimler. [14]</p>
<p>Bu dönemde ilgisini hâlâ, dünyatarihsel kişilerin yaşam öyküleri çeker ve onların anıtsal kişilikleri üzerinden, yaşamda dengenin nasıl kurulabileceğini araştırmaya yönelir; insana bir kavram, ide ya da geleneksel bir otorite üzerinden değil, “yaşayan insan” ve dünyatarihsel kişiler üzerinden eğildiği için Ortaçağ’dan Rönesans’a geçişte özel bir yer işgal eder. [15] Yaşamları boyunca türlü başarılara imza atmış bu kimseler, hem yaşamdan doyasıya keyif almış, hem de başkalarını ortak hedef ve amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi başarmış; tarihin akışında büyük değişiklikler yaratmış kimselerdir. Ortaçağ’da yaygın olan havarilerin ve Hıristiyan azizlerin yaşamlarını nakletme, onlara methiyeler yazma geleneğinden farklı olarak Petrarca şiirinde, kaynağını geleneksel bir idealden alan hedef ve amaçlara yönelen kişiler değil, dünyevi hedef ve amaçlara yönelen dünyatarihsel kişiler, merkezi bir konum üstlenir ve Petrarca, insanın istediği zaman neler yapabileceğine neler yapabildiğine bakarak ışık tutmaya çalışır; “insanın gücü ve olanakları”nı ortaya koyar. [16] Bu güç ve olanaklar, insandaki “tanrısallık”ı ifade eder ki bu “tanrısallık”, sonsuz bir yaratma gücü ve insanlığa yönelik sonsuz bir merhamet duygusudur. Dünyatarihsel kişilerin yaşamlarında gördüğü temel unsur, bu yaratma gücü ve merhamet duygusuyla hem Kendi’lerini, hem de dünya tarihini yaratmış olmalarıdır. Geleneksel otoritelerden bağımsız bir biçimde kişinin Kendi’sini otorite haline getirerek yaratma gücünü kullanmasını ve merhamet duygusuyla hareket etmesini ifade eden bu “tanrısallık”ın kaynağı ise akıldır. [17] “Petrarca dağlara tırmanıyor, doğanın güzelliklerini kavrıyordu. Yeni insan, çevresini didiklemeye başlamıştı. Evrenin hiçbir sırrını çözmeden bırakmak istemiyordu. (&#8230;) İnsan aklı, her şeyi çözebilir.” [18]</p>
<figure id="attachment_1436" aria-describedby="caption-attachment-1436" style="width: 191px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png" rel="attachment wp-att-1436"><img class=" td-modal-image wp-image-1436 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri-191x300.png?resize=191%2C300" alt="Petrarca - Utku Şiirleri" width="191" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png?resize=191%2C300&amp;ssl=1 191w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Utku-Şiirleri.png?w=320&amp;ssl=1 320w" sizes="(max-width: 191px) 100vw, 191px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1436" class="wp-caption-text">Petrarca &#8211; Utku Şiirleri</figcaption></figure>
<p>1340’a gelindiğinde Petrarca, hemen tüm Avrupa’da dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştır. Hem Roma Senatosu, hem de Paris Üniversitesi, kendisine baş şairlik tacı önerir; o ise senatonun teklifini kabul eder. Kısa bir süre sonra, Napoli’ye gider ve Kral Roberto’nun huzurunda gerçekleşen üç günlük zorlu bir sınavın ardından, 8 Nisan 1341’de düzenlenen bir törenle baş şairlik tacını giyer. “Vaucluse’deyken, diye bu olayı şu şekilde anlatır Petrarca; “Roma Senatosu ve Paris Üniversitesi’nden mektup aldım; beni, defne tacını giymeye davet ediyorlardı. Hangisini kabul etmem gerektiği konusunda, bir süre kararsız kaldım. Sonradan, Roma’yı tercih etmeyi kararlaştırdım. Kendi başıma verdiğim bu kararla hareket etmekten utanarak Napoli’ye gittim ve orada, büyük kral ve filozof Roberto Angio’dan, bu kadarına layık olup olmadığımı danıştım. Belirlenen bir gün, öğleden akşama kadar sınav edildim. Bu sınav, az görüldü ve iki gün daha sürdü. Sonunda, doktoraya layık olduğuma karar verildi. Böylece, Roma’ya gittim ve Paskalya günü taç giydim.” [19] Tüm yaşamı boyunca gurur duyacağı bu törenin ardından Petrarca, henüz yayınlanmadan ünü dilden dile dolaşan <em>Afrika</em> isimli çalışması üzerinde yoğunlaşır ve bunu, 1342’nin bahar mevsiminde tamamlar.</p>
<p>“Petrarca, der Burke; “hem epik, hem de lirik bir şair olarak önemliydi. Romalı general Scipio Africanus’un yaşamını anlatan epik şiiri <em>Afrika</em>, Latince yazılmış ve Virgillius’un epik şiirlerini model almıştı.” [20] “Petrarca, <em>Ortaçağ</em> dediğimiz önceki son birkaç yüzyılın, ışık çağı olarak gördüğü Antikçağ’ın aksine, karanlık bir çağ olduğuna inanıyordu. <em>Afrika </em>şiirinde, ‘Karanlık aralandığında gelecek nesiller, Antik geçmişin ihtişamına yönelen yolu bulacaklardır!’ umudunu ifade ediyordu. Petrarca’yı takiben birçok bilgin kendi zamanlarını, karanlığın ardından gelen bir <em>ışık</em>, uykudan sonra bir <em>uyanış</em>, ölümden sonra <em>yaşama dönüş</em>; bir <em>restorasyon</em> ya da <em>yeniden doğuş</em> olarak ifade ettiler.” [21] Aynı dönemde, kızı Francesca dünyaya gelir ve Petrarca, art arda pek çok çalışmasını yayınlar. <em>İç Dünyam</em>, <em>Unutulmaz Şeyler</em> ve <em>Sır</em> isimli çalışmaları, bu dönemde yayınlanmıştır. [22] Bunlardan <em>Sır</em>, “azap içinde itiraflarından ve kendi kendisini savunmasından ibarettir. İçinde, gizemli ruh ve şehvetine düşkün ruh çarpışmaktadır. Augustinus, onun bütün bu sırlarını ayıplamakta; Petrarca ise kah günahlarını itiraf etmekte, kah kendisini savunmaktadır.” [23] Bu duygularına bir anlam vermeye çalışırken, hiçbir “mahrem duvar” örmeksizin düşüncelerini kendi yaşamı üzerinde yoğunlaştırır.</p>
<figure id="attachment_1441" aria-describedby="caption-attachment-1441" style="width: 238px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1441"><img class=" td-modal-image wp-image-1441 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-238x300.png?resize=238%2C300" alt="Petrarca" width="238" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png?resize=238%2C300&amp;ssl=1 238w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca.png?w=370&amp;ssl=1 370w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1441" class="wp-caption-text">Petrarca</figcaption></figure>
<p>“<em>Sır’</em>da, en sevdiği kitaplardan biri olan <em>İtiraflar’</em>ın yazarı, Petrarca’nın bilincini temsil eder. <em>Afrika</em> isimli çalışması, bir çeşit biyografidir; lirik şiirleri ise çoğu edebiyat tarihçisinin de kaydetmiş olduğu gibi, birinci tekil şahısta yazılmıştır ve neredeyse tümüyle, aşığın duygularını içerir. Kişisel mektupları, başkalarının da okuyabilmesi için dikkatle düzeltilmiştir.” [24] Kral Roberto’nun ölümü üzerine ise Napoli’de, büyük bir otorite boşluğu ortaya çıkar ve siyasi düzen sarsılır. Petrarca, elçilik göreviyle Napoli’yi ziyaret eder ve düzeni sağlamaya çalışır. Birbirlerine karşı husumet dolu ailelerin çıkarttığı ayaklanmalar nedeniyle, çok geçmeden Napoli’yi terk etmek zorunda kalır ve önce Verona’ya sığınır, sonra da Provence’a geçer. 1346’ya gelindiğinde Petrarca, siyasi görevlerinden uzaklaşmış bir biçimde, çalışmalarını yayınlamayı sürdürür; <em>Yalnız Yaşam</em>, <em>Dini Huzur</em> ve <em>Çoban Şiirleri</em> isimli çalışmalarını da bu dönemde yayınlar. Siyasetten bütünüyle uzak durmayı ise başaramaz ve 20 Kasım 1347’de, Cola di Rienzo’nun Roma Cumhuriyeti’ni yeniden canlandırma mücadelesine destek vermek için Roma’ya doğru yola çıkar. [25] Oysa işler, umduğu gibi gitmez ve Rienzo’nun başarısız olacağını anladığında, siyasi bir manevra yaparak geri çekilip önce Verona’ya geçer, sonra da birçok kenti ziyaret eder.</p>
<p>Bu dönemde, “aşkta ve şiirdeki duyarlılığı onda, yeni şeyler görme isteği uyandırmıştı. O zamanlar, sırf zevk için yolculuk yapanlar yoktu. Petrarca, ilk defa bir modern turist gibi Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı dolaştı. Bu yolculukları için birtakım nedenler uyduruyordu. Bu nedenler, üstlerinden izin alabilmek için uydurulmuştu.” [26] Hem, Avrupa’da kol gezen veba salgını da bu yolculuklar için önemli bir bahaneydi; “sağlığını koruma” gerekçesi, üstlerini ikna etmeye yetiyordu. 19 Mayıs 1348’de Laura ve Kardinal Colonna’nın ölüm haberlerini aldığında ise derin bir üzüntüye boğuldu, bundan sonraki çalışmalarında da ölüm düşüncesi ve ölüm karşısında duyulan korku üzerinde yoğunlaştı; <em>Tanıdık Olaylara İlişkin Mektuplar</em> isimli çalışması başta olmak üzere tüm çalışmalarında artık, ölüm konusu ön plana geçti. Ayrıca, şiirden denemeye doğru yöneldi ve içindekileri kağıda dökmede deneme türünün sunduğu olanaklardan yararlandı. Laura’nın ölümü üzerine şunları yazdı: “O kısa süren şerefli ömrün son saati, dünyayı titreten şüpheli adımlarıyla gelip çatmıştı. Ölüm merhamet edecek mi acaba, diye bir grup kadın, onu yoklamaya gelmişti. Bunca iç çekmeler, yaslar arasında o, iyi geçen ömrünün meyvesini şimdiden toplayarak sessiz ve mutluydu. Biliyordu ki, onu tanımış olanlar, dünyayı göz yaşına boğacaklardı. (&#8230;) Şans, nasıl da ters dönüyor? Dürüstlük yatağının etrafında toplanmış kadınlar, içleri yanarak ‘Güzellik ve zerafet ölmüş bulunuyor. Bundan sonra, halimiz ne olacak? (&#8230;)’ diyorlardı. Gök, o güzel sineden bütün meziyetleriyle uçan ruhu ağırlamak için açılıp aydınlanmıştı. Hiçbir düşman, çirkin yüzüyle görünen ölüm kadar küstah olmamıştır. (&#8230;) Ruhu artık ondan ayrılmış bulunduğu için gözlerinde, budalaların <em>ölüm</em> dedikleri tatlı bir uyku hali vardı. Güzel yüzünde, ölüm bile güzel görünüyordu.” [27]</p>
<figure id="attachment_1438" aria-describedby="caption-attachment-1438" style="width: 598px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png" rel="attachment wp-att-1438"><img class=" td-modal-image wp-image-1438 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?resize=598%2C299" alt="Petrarca ve Hümanizm" width="598" height="299" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?w=598&amp;ssl=1 598w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Hümanizm.png?resize=300%2C150&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1438" class="wp-caption-text">Petrarca ve Hümanizm</figcaption></figure>
<p>Bununla birlikte, Petrarca’nın Laura’ya yönelik bu güçlü duyguları ve şiirlerinde onu baş sıraya yerleştirmesine ilişkin olarak henüz sağlığındayken bile, büyük tartışmalar yapılmış; Laura’nın bütünüyle hayal ürünü bir kişilik olduğunu, şiirlerinde kullandığı imgelerin yaşamla bağını kurmak için Petrarca’nın böyle bir karakter yarattığını iddia edenler çıkmıştır. “Petrarca ise dostlarından da bu şüpheye düşen birine yazdığı mektupta şöyle diyor: ‘Diyorsun ki ben, sevilecek bir şeyler bulmak ve başkalarına kendisinden bahsettirmek için güzel Laura ismini hayal etmişim. Yani, güzelliğine tutkun göründüğüm bu Laura, baştan başa benim icadım mıdır? Şiiri uydurma ve hasreti gösteriş midir? Öyle bir fantezi olsaydı keşke. Hayır, inan bana! Kimse sıkıntı duymadan, böyle uzun uzun acı rolü yapamaz.” [28] Bu sıralarda Petrarca, Floransa’da Boccaccio’yla tanışır ve kısa zamanda, dostluk ilişkilerini geliştirir. 1351’de Boccaccio, Floransalıların talebi üzerine, Petrarca’yı vatanına dönmeye ikna etmek için yanına gider ve onunla uzun zaman geçirir. [29] Bu dostluğun yansımalarını, <em>Canzoniere</em> isimli çalışmasında görmek mümkündür. “Petrarca, konuştuğu dilde de bir dizi lirik şiir yazmıştı. Bu şarkı kitabının acı tatlı şiirleri kendi acılarını, iç geçirmelerini, göz yaşlarını, metresinin güzelliğini ve insafsızlığını dile getirerek şairi, yalnız ve dalgın bir aşık olarak anlatır.” [30]</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_1439" aria-describedby="caption-attachment-1439" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png" rel="attachment wp-att-1439"><img class=" td-modal-image wp-image-1439 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura-300x247.png?resize=300%2C247" alt="Petrarca ve Laura" width="300" height="247" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?resize=300%2C247&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?resize=168%2C137&amp;ssl=1 168w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-ve-Laura.png?w=546&amp;ssl=1 546w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1439" class="wp-caption-text">Petrarca ve Laura</figcaption></figure>
<p>“<em>Canzoniere</em>, 366 manzumeden oluşur. Bunların 317’si sone, 29’u şarkı, 9’u altılı, 7’si balat, 4’ü madrigaldir. Kendi yaptığı sırada kronolojik, psikolojik, sanatsal ve gizemli amaçlar gözetilmiştir. İlk parça, bir başlangıç sonesidir. Arkasından, Laura’yı ilk defa görüp ona aşık olduğunun hatırasını kaydeden manzume gelir. Bunlardan sonra şiirler, başlıca iki bölüme ayrılarak sıralanmıştır; Laura’nın sağlığında yazılmış olanlar ve ölümünden sonra yazılmış olanlar. Bu iki bölümün arasına, bütünüyle doğru olmayan kronolojik bir sırayla, aşkının psikolojik gelişimini takip etmek ve bir tür sanatsal değişim temin etmek için türlü parçalar konmuştur.” [31] Bu çalışmasında birçok açıdan Petrarca, bir “Ortaçağ şairi” de sayılabilir; örneğin, şans üzerine yazdığı şiirlerden birçoğu, Ortaçağ geleneğine bariz bir biçimde yaslanır. Augustinus’a duyduğu hayranlık ve Aziz Bernard’ı yüceltmesinde de Ortaçağ’ın izlerini görmek mümkündür. Augustinus’ta bulduğuna inandığı en önemli şey ise insan düşüncesinin merkezine kişinin Kendi’sini yerleştirmesinin ilk izleriydi. “Gözlerimi böyle gezdirirken, der Petrarca; “Augustinus’un daima yanımda taşıdığım <em>İtiraflar’</em>ına baktım. Şansıma ne çıkarsa okumak üzere rastgele bir sayfa açtım. Tanrı şahidimdir ki, şu satırları okudum: ‘İnsanlar dağların tepelerine, denizlerin dalgalarına, ırmakların akışına ve yıldızların dönüşüne hayran oluyorlar; Kendi’lerini ise ihmal ediyorlar.’ Şaşakaldım, kitabı kapattım ve yüreğimi dinlemeye koyuldum. Daha sonra, ovaya ininceye kadar tek kelime bile söylemedim.” [32]</p>
<figure id="attachment_1440" aria-describedby="caption-attachment-1440" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png" rel="attachment wp-att-1440"><img class=" td-modal-image wp-image-1440 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte-300x232.png?resize=300%2C232" alt="Petrarca, Laura ile birlikte" width="300" height="232" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png?resize=300%2C232&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Petrarca-Laura-ile-birlikte.png?w=422&amp;ssl=1 422w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1440" class="wp-caption-text">Petrarca, Laura ile birlikte</figcaption></figure>
<p><em>Canzoniere’</em>deki şiirler, Dante’nin <em>Yeni Yaşam’</em>ındakilere benzer bir anlatı formuna da yaklaşmıştır; Beatrice’in yerine Laura’yı koymak, çok da olanaksız değildir ve “modern Petrarca”yı “Ortaçağlı Dante”den ayırmak güçtür. Yine de “‘gerçek insan’ı arayan Rönesans düşüncesinin öncülü, İtalyan şairi ve düşünürü Petrarca’dır. Bir geç Ortaçağ düşünürü olarak Rönesans’ı müjdelerken, düşüncesinin arka planını kaçınılmaz olarak Hıristiyan dünya görüşü oluşturuyordu. Ama o, sıkı sıkıya bu dünyaya bağlıydı. Düşüncesinin ağırlık merkezini, aslında Kendi’si oluşturuyordu; benliğini, kişiliğini yaşayıp duyumsamış olan <em>ilk modern birey</em> diyebiliriz onun için. Petrarca’ya göre insanın en büyük ödevi Kendi’sini geliştirmesidir.” [33] Çalışmalarını kendi yaşamı üzerinde yoğunlaştırdığı bu dönemde Petrarca, Avignon’daki Papalık’tan davet alır; kendisine sekreterlik görevi verilmek istenmiştir. Fakat, daha önce yaşadıklarının etkisiyle, bu görevi kabul etmediğini bildirir ve yeniden çalışmalarına yoğunlaşır. Papa VI. Clemens’in ölümü ise Avignon’da dengeleri değiştirir. Papa seçilen VI. Innocentius, Petrarca aleyhine bir tutum sergiler ve onu, Avignon’da barındırmak istemez. Bunun üzerine Petrarca, bir daha dönmemek üzere burayı terk eder ve bu konudaki düşüncelerini, <em>İyi ve Kötü Şansa Karşı Çareler</em> isimli çalışmasında dile getirir. Akıl yetisini haz, umut, acı ve endişe gibi dört allegorik figürle sorguladığı bu çalışmasında, başından geçen olayları, şansının yaver gitmemesine bağlar ve kişinin yalnızca akıl yoluyla mutluluğa ulaşamayacağını savunur. [34]</p>
<figure id="attachment_1433" aria-describedby="caption-attachment-1433" style="width: 206px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png" rel="attachment wp-att-1433"><img class=" td-modal-image wp-image-1433 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan-206x300.png?resize=206%2C300" alt="Francesco Petrarca - Divan" width="206" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png?resize=206%2C300&amp;ssl=1 206w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-Divan.png?w=257&amp;ssl=1 257w" sizes="(max-width: 206px) 100vw, 206px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1433" class="wp-caption-text">Francesco Petrarca &#8211; Divan</figcaption></figure>
<p>1354’te Bohemya Kralı Karl, İtalya üzerine sefer düzenler ve Roma’da, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun tacını giyer. Aralık’ta Petrarca, Kral Karl’la Mantova’da karşılaşır ve onun hizmetine girer. Yedi yıl boyunca, başta büyükelçilik olmak üzere türlü devlet görevlerinde bulunur ve işlerinden artakalan zamanlarında, yeni çalışmaları üzerinde yoğunlaşır; önceki çalışmalarını da gözden geçirir. 1361’de ise oğlu Giovanni’nin vebadan öldüğü haberiyle sarsılır ve tüm devlet görevlerinden çekilerek yeniden şiir çalışmalarına döner. [35] Giderek yalnızlaşan ve hüzne boğulan Petrarca, bu sıralarda kaleme aldığı <em>Yaşlılık Mektupları</em> isimli çalışmasında, kendi yaşamını gözden geçirir ve oldukça kötümser birtakım değerlendirmelerde bulunur. Ani bir kararla, Venedik’e taşınmak ister ve ölümünden sonra tüm kütüphanesini Venedik Cumhuriyeti’ne bırakmayı taahhüt eder. Venedik’te ise eski dostu Boccaccio’yu evinde misafir eder ve dostunun da etkisiyle, yeniden yaşam sevinci duymaya başlar. Dostunun tavsiyesi üzerine, orta çaplı bir Avrupa gezisine çıkar ve bu yolculuk sırasında, eleştirmenler tarafından en başarılı çalışması olarak görülen <em>Kendisinin ve Başka Birçoklarının Bilgisizliği Üzerine’</em>yi yazar. [36] “Petrarca ve takipçileri, der Burke; “Aristotelesçilerle aralarına mesafe koymaya özen göstermişlerdi. Oldukça Sokratik bir başlığı olan bu çalışmasında, <em>çılgın ve yaygaracı okullular tarikatı</em> dediği zamanının akademik felsefecilerini, Aristoteles’e olan müthiş sadakatleri yüzünden eleştirmişti.” [37] Bu çalışmasının yarattığı etkiyle 1370’e kadar, gezilerini aralıklarla sürdürür ve tanıştığı insanların sorunlarıyla ilgilenir. 4 Nisan 1370’te ise rahatsızlıklarının artması üzerine, vasiyetini kaleme alır. Daha sonra, <em>Gelecek Kuşaklara Mektup</em> isimli çalışmasını yayınlar ve inzivaya çekilir. 18 Temmuz 1374’te ise Arqua’daki evinde ölür.</p>
<figure id="attachment_1434" aria-describedby="caption-attachment-1434" style="width: 225px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1434"><img class=" td-modal-image wp-image-1434 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca-225x300.png?resize=225%2C300" alt="Francesco Petrarca" width="225" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png?resize=225%2C300&amp;ssl=1 225w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Francesco-Petrarca.png?w=445&amp;ssl=1 445w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1434" class="wp-caption-text">Francesco Petrarca</figcaption></figure>
<p>Ortaçağ ve Rönesans arasında kesin sınırlar çizmek isteyen bazı tarihçi ve felsefeciler, bu geçişin merkezindeki ismin Petrarca olduğundan kuşku duymazlar. “Eski” ve “yeni” arasında birtakım şablonlar çizerek Skolastik felsefeyi bunlardan ilkine, Petrarca’nın çalışmalarını ise ikincisine yerleştirirler. Petrarca’nın gerek yaşamında, gerekse de çalışmalarında ise “eski” ve “yeni”nin çoğu kez iç içe geçtiğini ve bunların kesin olarak ayrılamayacağını görmekteyiz. Hümanizmin ağırlık merkezinde yer alan insanı Petrarca, Kendi’siyle ilişkisinde konu edinir; bu Kendi ise Tanrı’yla bağlarını koparmamıştır; iradesini, kendi başına kullanmamaktadır. Öyle ki, ünlü kişiler üzerine yazdığı biyografilerde, insanın Tanrı’yla bağını sürekli korur, Latin şiirinin anlatım tekniklerinden yararlanır ve insanın “inanan bir varlık” olduğu gerçeğini gözetir. Bu çalışmalar dikkatle incelendiğinde Petrarca’nın, teorik felsefe konuları üzerinde hemen hiç durmadığı ve bütün ağırlığı erdemlere verdiği görülebilir. Yaşamın bir sanat eseri olarak değerlendirildiği ve yaşam tarzının bir tür sanat olarak ele alındığı bir dönemde ve kültür coğrafyasında Petrarca, Stoalıların görüşlerinden de büyük oranda etkilenmiştir.</p>
<p>Stoalılar, erdemlere uygun yaşamın övülmesi, yaşamın amacının mutluluk olarak belirlenmeyip erdemli olmak şeklinde değerlendirilmesi, kişinin oto-kontrol mekanizmalarıyla arzularını denetim altında tutmaya çalışması, bunlara söz geçiremeyen kişinin kendi insani konumundan uzaklaşarak doğadaki diğer canlılardan biri haline geleceği, vb. görüşleriyle, Petrarca üzerinde önemli bir etki bırakmıştır ve Petrarca’nın etkisiyle hümanizm, başta insan felsefesi olmak üzere hemen her alanda Stoalıların görüşlerini sahiplenmiştir. Gerek Stoalılar, gerekse de Petrarca için mutluluk, herhangi bir dış etkinin sağladığı bir duygu değil, bu etkilerden uzak bir biçimde ruh dinginliğinin ifadesidir ve kişi yaşamında en yüksek amaç değil, ulaşılabilecek bir sonuçtur. Mutluluğu amaç edinen bir yaşam tarzı, kaçınılmaz olarak onu bir dış etkide aramaya yönelir ve kişi, hazların kölesi haline gelir. Gerçek mutluluk, hazların kontrolüyle ruh üzerinde denetim kurulmasıyla açığa çıkar ki, bu da ruhun erdemlere uygun etkinliğidir. Bu nedenle yalnızlık, Petrarca’nın üzerinde durduğu en önemli konulardan biridir. Ruhun gelişimi için zorunlu bir unsur olan yalnızlık kişiye, Kendi’si üzerinde denetim kurma olanağı sunar. Belirli bir sosyal çevrede ve belirli birtakım ilişkilerle kişi, Kendi’si üzerinde düşünme olanağını her zaman bulamaz; kurduğu ilişkilerle Kendi’sinden sürekli uzaklaşır ve mutluluğu, bir dış etkinin varlığına bağlar. Petrarca, “<em>Yalnız Yaşam</em> isimli çalışmasında, yalnız yaşamanın erdemini savunur. (&#8230;) İnsanın ilk ödevi, Kendi’sini geliştirmektir ve bu, yalnız yaşamakla gerçekleştirilebilir.” [38] “Yalnızlık içinde okuma ve yazmayla edindiği kültür, onu bütün siyasi, medeni, vb. değerlere taşıyacağından toplumdan kaçması, ‘vahşilik’ olarak yorumlanmamalıdır. Kültür ufkunu genişletmek, insani mükemmelliğe erişmek için bir yoldur bu. Yaşamdan çekilme gibi görünen olay, onun için bir hazırlanmadır; yaşamın temeli ve övgüsüdür.” [39]</p>
<p>Petrarca için yalnızlık, kişinin “başkalarından tiksinme”si veya onları “hor görme”si nedeniyle tercih edilen bir durum değildir; tam tersine, insana yüksek bir değer atfetmenin ve insan onurunu kavramaya çalışmanın bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Erdemler üzerinde yoğunlaşmak, onları kavramaya çalışmak ve Kendi’sini sorgulamak isteyen bir kimse, yalnızlığı zorunlu olarak benimsemelidir. <em>Kitabı Mukaddes’</em>te anlatılan peygamber kıssalarında da olduğu üzere kişi, kendi yalnızlığı içinde Kendi’siyle yüzleşerek eksikliklerinin farkına varır ve Tanrı’nın sesini duyar. “<em>Yalnız Yaşam’</em>da, der Öncel; “kültürünü yalnızlık içinde kazandığını açıklar. Bir sayfasında Seneca’nın, kişinin Kendi’sini bilgeliğe adamasını öğütleyen ve meşguliyet içinde hiç kimsenin ona asla erişemediğini açıklayan sözlerini aktardıktan sonra Petrarca, şöyle devam eder: ‘Yalnızlığın böylesine bir bilgeliği kazandırmakla kalmayıp onu koruduğuna ve en yüksek dereceye ulaşmasını sağladığına inanıyorum.’” [40] Petrarca’ya göre, erdemlere uygun bir yaşam sürdürmek, Stoalıların da kabul ettiği üzere kişi için ödevdir; ancak Stoalıların aksine, bu ödevi Petrarca, yalnızca bu dünya için değil, Hıristiyanlıktan gelen etkilerle ötedünya için de geçerli ve zorunlu görür.</p>
<figure id="attachment_1432" aria-describedby="caption-attachment-1432" style="width: 194px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png" rel="attachment wp-att-1432"><img class=" td-modal-image wp-image-1432 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca-194x300.png?resize=194%2C300" alt="F. Petrarca" width="194" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png?resize=194%2C300&amp;ssl=1 194w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/F.-Petrarca.png?w=387&amp;ssl=1 387w" sizes="(max-width: 194px) 100vw, 194px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1432" class="wp-caption-text">F. Petrarca</figcaption></figure>
<p>İmdi Petrarca’da, Kilise’nin ve Skolastik felsefenin izlerini bulmak da mümkündür; bu dünyada mutluluğun hiçbir zaman olanaklı olmadığı, mutluluk olarak görülen şeylerin kısa süreli duyu yanılsamaları olduğu, gerçek mutluluğun yalnızca Tanrı’nın huzurunda olanaklı olduğu görüşleriyle, “eski”yi dile getirir. Ortaya koyduğu hümanizm, insanı hem inanç boyutuyla, hem de dünyevi boyutuyla ele alır ve kişi, aklın zorlamasıyla erdemlere uygun eylemleri gerçekleştirerek ödevini yerine getirir. Aklın ve ödevin kaynağı aynı olduğu için, akla aykırı bir ödev ya da ödeve aykırı bir akıl, asla olanaklı değildir. Bununla birlikte, Kilise ve Skolastik felsefe, bu dünyayı henüz baştan ve tanrısal bir zorunlulukla hor görmüştür; Petrarca’nın görüşleri ise birer öncül değil, sonuçtur; etik alanındaki çözümlemeleriyle vardığı sonuçlardır. İlk gençlik dönemlerinden itibaren kendisini, “ikinci Virgillius” olarak görmüş ve en çok okuduğu kaynaklar Virgillius, Seneca ve Cicero olmuştur. “Cicero’yla beraber Virgillius’u, Horatius’u, Livius’u ve meşhur imparator Neron’un hocası filozof Seneca’yı da seviyordu. Latin edebiyatını seve seve okuduğu sırada, ilk olarak Grek edebiyatını da inceleme sevdasına düşmüştü.” [41] Bu o kadar öyleydi ki, “hareketlerini ve yazısını, Romalı filozof ve devlet adamı Cicero’ya göre biçimlendirmişti. Modern kültür hakkındaki düşüncelerini, özel yaşamında Romalı senatörlere has yün harmanileri giyerek ve sohbetlerinde keşişlerin çat pat konuştukları şekilde değil, sevgili Tullysi’nin kullandığı Latinceyle ifade etmişti.” [42] Çalışmalarında, fizyolojik betimlemeye de büyük önem vermiş ve kimi zaman ağır, kimi zaman da hafif bir dille, bireyin yaşamında yer alan hemen tüm öğelere dokunmuştur. Fakat, lirik şiiri Stoa ahlakıyla sentezlemeye çalışmış olsa da bu dengeyi, bazı çalışmalarında bozmuştur.</p>
<p>Diğer taraftan, şiirlerinde dikkat çeken temel bir özellik de bireye ilişkin kullandığı imgelerin son derece güçlü olması ve adeta, kelimelerle resim çizmesidir. Kullandığı imgelerde Antik şiirden gelen etkiler, açıkça tespit edilebilir; “sivri uçlu şimşekler hazırlayan Zeus”, “insan kılığında pazarlarda gezinen Apollo”, “aşıklar için birbiriyle savaşan Satürn ve Mars” [43], vb. kullandığı Grek imgeleridir. Bu yönüyle “Petrarca, Ortaçağ zihniyetinden ayrılarak ilk defa, Antik ve Hıristiyan kültürler arasındaki kopmayı sezmiş; Ortaçağ’ın Antik Roma üzerine kurulmuş olduğu hakkındaki fikirlerin yanlışlığını keşfetmişti. Hümanistlerden farklı olarak Antikleri diriltme sevdasına ise düşmedi, kendisinin modern duygularına ve Hıristiyan fikirlerine Antiklerin sanatsal güzelliğini vermek istedi.” [44] Dolayısıyla, bu imgelerle Antik şiiri tekrara yönelmedi, bu imgeleri kendi şiirine uyarlayarak insan dünyasına özgü olanaklı duygulanımları değerlendirdi. Örneğin, gökyüzü olayları ve kişileştirilen tanrılar arasında Antik şiirde, güçlü bağlantılara rastlanır. Petrarca da sevgiliden ayrı kaldığında güneşin battığını, havanın karardığını, şimşeklerin çaktığını; sevgiliye kavuştuğunda ise tüm bunların geride kaldığını söyler ve sevgiliyi yücelttiği kadar, sevgili karşısında hissedilen duyguları da yüceltir. [45]</p>
<p>Panofsky’ye göre “Roma kalıntılarının etkisiyle ‘dili tutulacak’ kadar kendisinden geçen, yüceliği sanat ve edebiyat kalıntılarından ve kurumlarının hâlâ canlı hatırasından yansıyan bir geçmişle içini keder, öfke ve nefretle dolduran ‘iğrenç’ bir şimdiki zaman arasındaki karşıtlığın kesinkes farkında olan Petrarca, yeni bir tarih anlayışı geliştirdi. Kendisinden önceki tüm Hıristiyan düşünürler bunu, dünyanın yaradılışıyla başlayan ve yazarın yaşadığı döneme kadar devam eden sürekli bir gelişim olarak tasarlarken Petrarca, <em>Antik</em> ve <em>yeni</em> diye iki ayrı döneme kesin bir biçimde ayrılmış olarak tasarlıyordu. İlki <em>historiae antiquae</em>yi, ikincisi ise <em>historiae novae</em>yi kapsayan iki ayrı dönemdi bunlar. Kendisinden öncekiler, bu sürekli gelişimi dinsizliğin karanlığından İsa’nın ışığına doğru düzenli bir ilerleme olarak tasarlıyordu; Petrarca ise İsa’nın isminin Roma’da kutlanmaya ve Roma imparatorları tarafından ağza alınmaya başlandığı dönemi, çürümenin ve ‘zulmetin’ karanlık çağı olarak yorumluyor; krallık Roma’sı, cumhuriyet Roma’sı ve imparatorluk Roma’sı diye basitçe sınıflandırdığı daha önceki döneme de şan şöhret ve aydınlıklar çağı gözüyle bakıyordu.” [46]</p>
<p>İtalyan yarımadasında savaş ortamının bu yeni dönemde sona ermesini dileyen Petrarca, paralı askerlerin kaldırılmasını savunuyor; yabancı askerlerin Roma’yı mahvettiğini düşünüyordu. Bu bağlamda, Ortaçağ’ın komüncü ve feodal toplum yapısının terk edilmesiyle milli monarşilerin kurulmasını arzuluyor, İtalyan siyasi birliğinin sağlanmasını istiyor, bu birliğin İtalya için en doğru çözüm olduğuna inanıyordu. Kendisi de İtalya’da yaşamını sürdürmeyi hayal ediyor, siyasi çalkantılar nedeniyle ülkesinden uzak kaldıkça buna üzülüyor ve bu üzüntüsünü, şiirlerinde açıkça dile getiriyordu. Antikçağ’ı erdem ve bilgelik kaynağı olarak ışık imgesiyle şiirlerine taşıyan Petrarca, Ortaçağ’ı ise türlü çirkinlik ve kötülüklerin yayıldığı bir dönem olarak karanlık imgesiyle ifade ediyordu. Antikçağ ve Ortaçağ’ın değerler hiyerarşisini de tersine çeviriyor; Antikçağ’ın değerlerini daha üstün tutuyordu. İnanç alanında ise bu tutumu, beraberinde türlü iç sıkıntılarını gündeme getiriyor ve çeşitli gerekçelerle itham ettiği Kilise’ye itaatsizlik etmekte olduğu hissine kapıldıkça, ruhunda fırtınalar kopuyor; şiirlerine de bu duygu ve düşüncelerini yansıtıyordu. Tanrı’yı merkeze alan ve ölümden sonraki yaşamı amaçlayan bir geleneğe Petrarca, insanı merkeze alan ve Tanrı’ya sırtını dönmeyen bir insan tasarımıyla karşı çıkıyor ve bu da şiirlerini, Rönesans insanının din karşısındaki tutumunu ifade eden ilk ürünler haline getiriyordu.</p>
<p>“Petrarca için, der Nüshet Haşim Sinanoğlu; “<em>ilk modern birey </em>ifadesini kullananlar olmuştur. Orijinalliğini temin eden özelliği, modernliğini de ortaya koyan özelliğidir. Gönül üzüntüleri, içliliği ve devamlı hüznü, ruhunun modern bir ruh olduğuna kanıttır. Bu karakteriyle on dokuzuncu yüzyılın romantiklerine pek benzeyen Petrarca’da, Antiklerin huzuru ve Ortaçağ’ın ulviliği yok olmaktadır.” [47] Erdemlere uygun eylemler kişiyi, vefa sahibi yapar; bu eylemlerin kişide bıraktığı bir kül ve bu külü alevlendiren rüzgara benzeyen vefa duygusunun dolayımında açığa çıkan güven ise kişinin ayaklarını sağlam bir biçimde yere basmasını sağlar ve onu, erdemlere uygun eylemler konusunda daha da kararlı kılar. Bu konuda ortak bir irade sergileyen kişiler, birbirlerinin kaderine ortak olurlar. [48] Petrarca’nın vatan sevgisi konusundaki görüşleri de aslında, vefa duygusuna dayanır ve ortaya koyduğu hümanizm, İtalyan milliyetçiliğinin doğuşunda önemli bir rol üstlenir. [49] Ayrıca bu hümanizm, Hıristiyanlığa karşı bir hümanizm de değildir. Antik kültüre yönelişi ise en temelde, İsa’dan önce yaşamış ve erdemlere uygun eylemler gerçekleştirmiş kişilere yönelik bir ilgiye dayanır. Skolastik felsefenin erdem anlayışına karşı Petrarca, insanı merkeze alan ve tanrısal iradeyi gözeten başka bir erdem anlayışı geliştirmiş; Floransa başta olmak üzere hemen tüm Avrupa’da geleneksel görüşler sorgulanırken hem Felsefe’de, hem de şiirde yeni bir yol açma girişiminde bulunmuş ve Hıristiyan değerlerini “içeriden” sorgulayarak bu değerlere bağlı kalmanın bundan böyle nasıl olanaklı olduğu üzerinde düşünmüştür. İsa aracılığıyla ve kutsal metinlerle Tanrı, kendi doğası ve iradesi hakkındaki bilgileri insana bildirmiştir. İnsan da Tanrı kadar gizemli bir varlıktır; ancak, ruhundaki fırtınalar nedeniyle, kendi eylemlerini bile çoğu zaman doğru değerlendiremez. İnsan hakkındaki bilgiye, Tanrı’ya ilişkin bilgilerden çıkarım yoluyla ulaşılamaz; insan ve Tanrı, iki farklı doğaya sahiptir ve insanın, kendi doğasına sahip bir varlık olarak incelenmesi gerekir ki, bunun en başarılı biçimde gerçekleştirilebileceği alan edebiyat; özellikle de şiirdir. Bu yönüyle sanat, Felsefe’de yol açıcı bir niteliğe sahiptir ve filozoflara yol gösteren bir aynadır.</p>
<p>Petrarca’dan itibaren hümanizm, insan kültürünün türlü yaratımlarını, insanlar arası ilişkilerde farklı türden bir “iletişim aracı” haline getirmiş; zaman ve mekan sınırlaması olmaksızın farklı insanlar arasında ve kültürel ortamlarda bu tür bir alışverişin gerçekleştirilebileceği bir zemin inşa etmiştir. Evrensel kültür kavramının şekillenmesini sağlayan bu hareket, insan doğası kavramını da beraberinde getirmiş; özellikle de on yedi ve on sekizinci yüzyıl Batı felsefesinde gerek insan, gerekse de siyaset ve hukuk felsefesi alanlarındaki çözümlemelere esin kaynağı olmuştur. Fakat, Petrarca’nın hümanizminde “tanrısallık” akılla ilişkilendirildiği halde insan, Tanrı’nın merhametine muhtac bir varlık olarak görülmüştür. Ortaçağ’da Batı felsefesinde ortaya konulan çalışmalar, didaktik ve kuru bir anlatımla kaleme alınmıştır; Rönesans’ta ise Felsefe’nin dili de değişmiş ve hümanistlerin etkisiyle, insan dünyasındaki çeşitliliği incelemeyi olanaklı kılan bir dil kullanılmış; deneme türünde canlı ve doğal bir anlatım tarzı yaygınlaşmış ve filozoflar, görüşlerini kişisel deneyimleriyle ifade etmeye başlamıştır. Skolastik felsefede sıklıkla karşılaşılan otoriteye dayalı temellendirme anlayışı, bu yolla etkisini yitirmiş ve düşünsel bir özgürlük ortamı açığa çıkmıştır. Yalnızca içeriğin değil, biçimin de önem kazanması, sanatçıların olduğu kadar filozofların da çalışmalarında etkisini hissettirmiştir.</p>
<p>Diğer hümanistler gibi Petrarca da yaptığı yolculuklarla, Avrupa kent kültürünün şekillenmesine ciddi katkılarda bulunmuş; etnik ve dilsel farklılıklarına bakılmaksızın farklı kişi ve halkların evrensel kültür şemsiyesi altında bir araya toplanabileceğini savunmuştur. Edebiyatın; özellikle de şiir sanatının yalnızca belirli kesimlerin ve geleneksel otoritelerin tahakkümünde kalmasına bir tepki olarak Petrarca’nın hümanizmi gerek şiirde, gerekse de edebiyatın diğer türlerinde oldukça verimli sonuçlar doğurduğu gibi, Felsefe’de de etkisini hissettirmiş; zamanla pek çok filozof, kendisini <em>hümanist</em> olarak nitelendirmiştir. Petrarca’nın bu yolculukları sırasında bulduğu ve koruması altına aldığı Antik yazmalardan öğrendikleri, öteden beri etkisinde kaldığı düşünür ve şairleri yeniden gündeme getirmiş ve bu isimler, hemen her alanda olağanüstü etkiler yaratmıştır. Yaşadığı dönemde neredeyse unutulmuş olan şiir türlerinin de yeniden hatırlanmasını sağlayan Petrarca, Batı şiirinin gelişiminde çok önemli bir kilometre taşı haline gelmiş; Virgillius’un destanları, Horatius’un manzum mektupları ve diğer Antik şairlerin lirik, epik ve pastoral şiirleri, Petrarca’yla yeniden gün yüzüne çıkmış; Batı şiirinin Ortaçağ’da çizilen sınırların dışına çıkması da bu yolla mümkün olmuştur. Çalışmalarında ne aşk, ne arzu, ne acı, ne erdem, ne teselli, ne de özgürlük birer simgedir; Petrarca, bu kavramlarla başka şeyleri temsil ederek onları incelemeye çalışmamıştır; bunlar, doğrudan doğruya “yaşayan insan”la bağlantısında incelenmiş ve birbirleriyle olan ilişkileriyle değerlendirilmiştir. Petrarca, kişinin duygu ve düşüncelerinin belirli birtakım simgeler üzerinden değil, olduğu gibi kavranılmasını amaçlamış ve elini, doğrudan doğruya insan gerçekliğinin içine sokmuştur. Bu nedenle kimi şiirlerinde, birtakım tutarsızlıklar da görülür; ancak bu tutarsızlıkları, şairin “kafa karışıklığı”na bağlamak yanıltıcı olur. Kullandığı imgeler, “yaşayan insan”ı konu edinen bir şairin en doğal malzemeleridir. Ortaçağ geleneğinden farklı olarak Rönesans’ın başlangıcına Petrarca’nın yerleştirilmesinin en önemli nedenlerinden biri de budur; imgeleri, yaşanan bir gerçekliğe göndermede bulunur. Örneğin aşk, Laura imgesinde açık bir biçimde işlenir ve Laura, idealize edilmiş bir varlık değil, yaşayan ve türlü insani özellikleri olan bir varlıktır. <em>Yaşayan </em>sıfatıyla kast ettiğimiz ise Laura’nın fizik dünyada gerçekten de yaşamış olduğu inancımız değil, gerçekten de yaşamış bir insan gibi betimlendiğidir.</p>
<p>İnsanın duygu ve düşünceleriyle çelişki dolu bir varlık olduğuna inanan Petrarca, çalışmalarında farklı anlam katmanları yaratarak bu çelişkilerin üzerine gitmek ister. Bu bakımdan, Antik felsefede insanı her şeyin ölçüsü haline getiren sofizmin izinden yürüdüğü ve temel amaçları bakımından da ortak bir biçimde, “İyi yurttaş nasıl yetiştirilir?” sorusu üzerinde sıkça düşündüğü söylenebilir. Her iki anlayış da hem etik, hem de insan ve siyaset felsefesi bağlamlarına sahip olduğu gibi, eğitim felsefesi bağlamlarına da sahiptir ve modern eğitim felsefesinin gelişiminde etkin olmuştur. Bu çelişkiler konusunda Öncel’in şu tespitlerine katılmamak mümkün değildir: “Petrarca, fikir yönüyle sapasağlam sivrilirken, ruh yönüyle bocalayan, çıkmaza giren bir insan izlenimi uyandırır. <em>Canzoniere’</em>yi baştan sona kadar izleme olanağı bulan bir okuyucu, onu <em>çelişkiler şairi</em> olarak tanımlasa yeridir; (&#8230;) ruhundaki bunca çelişki ve bocalamalar, başka nasıl tanımlanabilir ki? Şu konu eklenmelidir ki, duygu yaşamındaki çatışmalar, Petrarca’nın çalışmalarının değerini asla gölgelemez. O, dünün olduğu kadar bugünün ve yarının hümanistleri için de en büyük kılavuzlardan biridir.” [50]</p>
<p>Şimdi, Petrarca’nın yaşadığı çelişkiler, duygu ve düşüncelerinin çatışmasının doğal bir sonucudur; bu çelişkilerin şiirlerine yansıması ise geleneksel tanrı inancıyla bunları bastırmaya çalışmak yerine, düşüncesine konu edinmek ve Kendi’sini bilmek şeklinde olmuştur. Özellikle de aşk konusundaki düşünceleri incelendiğinde ruhundaki kırılganlık, kolayca fark edilebilir; aşka verdiği büyük önem ise Batı şiirinde benzeri görülmedik bir düzeydedir. On dokuzuncu yüzyıl Batı felsefesinin en önemli akımlarından biri olan romantizmin şekillenmesinde de Petrarca’nın bu görüşlerinin etkisi olmuş ve hümanizm, romantizmle birlikte gelişmiştir. İnsanın yalnızca akıl varlığı değil, aynı zamanda duygu varlığı olduğunu da savunan romantizm, başta Petrarca olmak üzere İtalyan hümanistlerine çok şey borçludur. Ancak Petrarca, arzulama yetisi üzerinde aklı bağımsız bir otorite olarak konumlandırarak akıl ve duygular arasında özel bir dengenin kurulması gerektiği düşüncesindeydi. Romantizmde ise insan, daha çok bir duygu varlığı olarak ele alınmış ve Aydınlanma’ya tepki olarak insanın akıl varlığının önüne duygu varlığı yerleştirilerek aklın bağımsız bir otorite olduğu görüşüne karşı çıkılmış; ilk varlık olarak akıl değil, isteme görülmüştür. Yine de Petrarca, Aydınlanma filozoflarından çok, romantikler üzerinde etki bırakmıştır. Aydınlanma’nın en sert biçimde eleştirildiği bir kültür ortamında romantikler, insanın iç dünyasında yaşadığı çelişkilere, farklı değerlerin birbirleriyle çatışmasına, bu çatışmalar sırasında aklın nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusundaki belirsizliklere, vb. konulara yönelirken, Petrarca’nın henüz on dördüncü yüzyılda ortaya koyduğu tespitlerin yeniden gündeme gelmesini sağlamış ve bu çabalarla hümanizm de Batı felsefesinde ağırlığını hissettirmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında ise öncülüğünü yine Alman filozoflarının üstlendiği “değerler felsefesi”nin şekillenmesinde de hümanizm, kilit bir rol üstlenmiştir.</p>
<p>Öbür taraftan, Batı felsefesinde zamanla hümanizm, insanın Tanrı’yla bağını koparmış ve insan, ayrı bir töz; birey (individual) olarak görülmüştür. İnsan aklına duyulan güven, beraberinde bilimsel ve teknik başarıları da getirmiş ve insanın bu şekilde yüceltilmesinin örnekleri, Descartes felsefesinden itibaren Aydınlanma’da açıkça ortaya çıkmıştır. Bireyciliğin güçlenmesiyle Batı felsefesinde hümanizmin zirvesindeki filozof ise Nietzsche olmuş; tanrılaştırılan insan, tüm yaşamın amacı haline gelmiştir. Bu insan, iyinin ve kötünün üzerinde olan; değerleri Kendi’si yaratan, iyiyi ve kötüyü belirleyen, yeryüzüne anlamını veren “Üstinsan”dır. Batı felsefesinde hümanizmin aldığı bu yeni şekil doğrultusunda on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren filozoflar, insanı beden varlığından ibaret görüp ruhu, bedenin bir fonksiyonu haline getirmişlerdir. Yani bu filozoflar, ruhu Tanrı’nın bir parçası olarak görüp insan ve Tanrı arasındaki bağı korumak yerine bedenin bir fonksiyonu olarak görmekle, Petrarca’nın hümanizminde insan ve Tanrı arasında kurulan bağı koparmışlar; bu da bireyci bir medeniyette, sosyal kurumların temeline bireyin konulması, bireyin çıkarlarının yüceltilmesi gibi insan hakları olarak da ifade edilen birtakım kavramları açığa çıkartmıştır.</p>
<p><strong>Dipnotlar: </strong></p>
<p><strong>[1]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 25</p>
<p><strong>[2]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 7</p>
<p><strong>[3]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 28</p>
<p><strong>[4]</strong> Canzoniere, CLXXVI. Sone</p>
<p><strong>[5]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 28-9</p>
<p><strong>[6]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[7]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 31</p>
<p><strong>[8]</strong> A.g.e. syf: 34</p>
<p><strong>[9]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[10]</strong> Dante ve Petrarca; Murat Uraz, Türk Neşriyat Yurdu, İstanbul 1955, syf: 15</p>
<p><strong>[11]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 10</p>
<p><strong>[12]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 229</p>
<p><strong>[13]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 143</p>
<p><strong>[14]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[15]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 236</p>
<p><strong>[16]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 35</p>
<p><strong>[17]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 267</p>
<p><strong>[18]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 144</p>
<p><strong>[19]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 44-5</p>
<p><strong>[20]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[21]</strong> A.g.e. syf: 25</p>
<p><strong>[22]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 8</p>
<p><strong>[23]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 52</p>
<p><strong>[24]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24-5</p>
<p><strong>[25]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 9</p>
<p><strong>[26]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 29</p>
<p><strong>[27]</strong> Dante ve Petrarca; Murat Uraz, Türk Neşriyat Yurdu, İstanbul 1955, syf: 15-6</p>
<p><strong>[28]</strong> A.g.e. syf: 17</p>
<p><strong>[29]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 29</p>
<p><strong>[30]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 24</p>
<p><strong>[31]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 72-3</p>
<p><strong>[32]</strong> A.g.e. syf: 30-1</p>
<p><strong>[33]</strong> Ortaçağ’dan Yeniçağ’a Felsefe ve Sanat; Engin Akyürek, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1994, syf: 121</p>
<p><strong>[34]</strong> Rönesans ve Laiklik; Hüsen Portakal, Cem Yayınevi, İstanbul 2003, syf: 118</p>
<p><strong>[35]</strong> “Francesco Petrarca Travelling and Writing to Prague’s Court”; Jiri Spicka, Verbum Analecta Neo-Latina, S. 12, 2010, syf: 28</p>
<p><strong>[36]</strong> “Petrarca’nın Yaşamı ve Yapıtları”; Kemal Atakay, Utku Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, syf: 10</p>
<p><strong>[37]</strong> Avrupa’da Rönesans Merkezler ve Çeperler; Peter Burke, Literatür Yayınları, İstanbul 2003, syf: 22</p>
<p><strong>[38]</strong> Düşünce Tarihi; Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, syf: 143</p>
<p><strong>[39]</strong> Petrarca’nın Hümanizmi; Süheyla Öncel, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1970, syf: 52</p>
<p><strong>[40]</strong> A.g.e. syf: 46-7</p>
<p><strong>[41]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 33</p>
<p><strong>[42]</strong> Hümanizm; Tony Davies, Elips Kitap, Ankara 2010, syf: 76</p>
<p><strong>[43]</strong> Canzoniere, XXXIII. Sone</p>
<p><strong>[44]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 34</p>
<p><strong>[45]</strong> Canzoniere, XXXV. Sone</p>
<p><strong>[46]</strong> “‘Rönesans’: Kendi’sini Tanımlamak mı, Kendi’sini Tanımamak mı?”; Erwin Panofsky, Gergedan, S. 13, 1988, syf: 22</p>
<p><strong>[47]</strong> Petrarca; Nüshet Haşim Sinanoğlu, Köy Hocası Matbaası, Ankara 1931, syf: 112-3</p>
<p><strong>[48]</strong> Canzoniere, X. Sone</p>
<p><strong>[49]</strong> İtalya’da Rönesans Kültürü; Jacob Burckhardt, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1974, syf: 13-4</p>
<p><strong>[50]</strong> A.g.e. syf: 88</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/">Petrarca ve Hümanizm Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/petrarca-ve-humanizm-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1431</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yılan ve Stilize Yılan Figürünün Uzak Geçmişi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/yilan-ve-stilize-yilan-figurunun-uzak-gecmisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/yilan-ve-stilize-yilan-figurunun-uzak-gecmisi/#comments</comments>
				<pubDate>Mon, 21 Dec 2015 14:02:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gonca Tutuk]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Ana Tanrıça]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Apollo]]></category>
		<category><![CDATA[arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[arkeolojik]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis]]></category>
		<category><![CDATA[Asur]]></category>
		<category><![CDATA[Babil]]></category>
		<category><![CDATA[Çatalhöyük]]></category>
		<category><![CDATA[Çiçeron]]></category>
		<category><![CDATA[eski çağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fırtına Tanrısı]]></category>
		<category><![CDATA[Frig kabartmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Frig uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Gılgamış]]></category>
		<category><![CDATA[Gılgamış destanı]]></category>
		<category><![CDATA[Göbekli Tepe]]></category>
		<category><![CDATA[Grek]]></category>
		<category><![CDATA[Hellenistik]]></category>
		<category><![CDATA[Hellenistik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Hermopolis]]></category>
		<category><![CDATA[İlluyanka]]></category>
		<category><![CDATA[Kbyele]]></category>
		<category><![CDATA[Kleopatra]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Minos]]></category>
		<category><![CDATA[mitos]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Neolitik]]></category>
		<category><![CDATA[Neolitik Dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Nevali Çöri]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüler Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[ritüel]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[stilize yılan]]></category>
		<category><![CDATA[Sümer]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrıça]]></category>
		<category><![CDATA[yılan]]></category>
		<category><![CDATA[yılan figürü]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan mitolojisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1292</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bu çalışmada yılanın sembol olarak kullanılmaya başladığı ve çeşitli anlamlar yüklenerek günümüze değin evrilerek çeşitli boyutlar kazanması anlatılmaktadır. Neolitik dönemden itibaren başlayıp günümüzde halen çok kullanılan bir semboldür yılan. Neolitik Dönem başta olmak üzere Mezopotamya, Mısır, Minos, Yunan ve Roma uygarlıklarının yılana yükledikleri çeşitli anlamlar arkeolojik kanıtlar ışığında incelenmiştir. Yılanın uygarlıklar bazında aldığı anlamalar irdelenmiştir. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yilan-ve-stilize-yilan-figurunun-uzak-gecmisi/">Yılan ve Stilize Yılan Figürünün Uzak Geçmişi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bu çalışmada yılanın sembol olarak kullanılmaya başladığı ve çeşitli anlamlar yüklenerek günümüze değin evrilerek çeşitli boyutlar kazanması anlatılmaktadır. Neolitik dönemden itibaren başlayıp günümüzde halen çok kullanılan bir semboldür yılan.</p>
<p>Neolitik Dönem başta olmak üzere Mezopotamya, Mısır, Minos, Yunan ve Roma uygarlıklarının yılana yükledikleri çeşitli anlamlar arkeolojik kanıtlar ışığında incelenmiştir. Yılanın uygarlıklar bazında aldığı anlamalar irdelenmiştir.</p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>In the study, to express when started is used symbol of serpent, which load variety mean until present time in the evolution. Since Neolithic term, the serpent is began that was still using symbol.</p>
<p>As a first Neolithic term, mezopatamya, Egypt, Minos, Grek and Roma civilation in the light of archeological results what study load variety means. On the basis of civilations means of snake is examined.</p>
<p><strong>Yılan ve Stilize Yılan Figürünün Uzak Geçmişi</strong></p>
<p>Yılanlar ve stilize şekilleri ilk çağlardan günümüze kadar çeşitli anlamlar yüklenerek kullanılmıştır ve halen günümüzde sembolize şekilde karşımıza çıkar. Günümüzde yılan sembolü; tıp, diş hekimliği, farmakoloji, toksikoloji gibi bilim dallarının sembolleri olarak ve ayrıca birçok ilaç firmasının da amblemi olmuştur.</p>
<p>Sembol olarak yılan güneş ışınlarını, ateşi çağrıştırmaktadır, toprak ve suya yakınlığı ile bilenmektedir. Renginden dolayı bilgelik, güç, devamlılık ve cinsel sembol olarak kullanılmıştır. Mitlerde kozmik bir anlam taşımaktadır. Suyun içinde tahayyül edilir ve tüm hayatın bun sudan çıktığı düşünülür, bazen de yer altında yaşadığı için yer altı hazinelerinin koruyucu olarak düşünülür. Deri değiştirmesi sağlık ve gençliği aynı zamanda hayata vurgu yapar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<figure id="attachment_1294" aria-describedby="caption-attachment-1294" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-2-Göbekli-Tepe-yılan-kabartması.jpg" rel="attachment wp-att-1294"><img class=" td-modal-image wp-image-1294 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-2-Göbekli-Tepe-yılan-kabartması-300x199.jpg?resize=300%2C199" alt="Resim 2: Göbekli Tepe yılan kabartması" width="300" height="199" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-2-Göbekli-Tepe-yılan-kabartması.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-2-Göbekli-Tepe-yılan-kabartması.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-2-Göbekli-Tepe-yılan-kabartması.jpg?w=444&amp;ssl=1 444w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1294" class="wp-caption-text">Resim 2: Göbekli Tepe yılan kabartması</figcaption></figure>
<p>Mısır, Sümer, Babil, Asur, Anadolu, Yunan ve Roma uygarlıklarında yılan sıkça karşımıza çıkar ve anlamları yer yer uyum gösterse bile farklılıkları da mevcuttur. Eski çağlardan günümüze değin birçok anlam yüklenen yılan; sağlık, uğur, sadakat, bereket, gençlik, ölümsüzlük, sonsuzluk, devinimi sembolize etmiştir. Bu anlamların yanı sıra erkeklik ve doğurganlıkla bağlantılı bir sembol olarak da ele alınmıştır<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Bunun dışında yılan, kendisinden başka her şeye benzetildiği için bir metafor olarak, dünyanın en esrarengiz yaratıklarındandır. Yılan ve onun havali tasviri olan ejderha betimi mitolojilerde anlatılıp, arkeolojik verilerle desteklenmektedir.</p>
<p>İlk olarak Neolitik Dönem göz önünde bulundurulduğunda ilk akla gelen yer olan Göbekli Tepe bize yılan kültü ile ilgili ip uçları vermektedir. T şeklinde payelerin oluşturduğu yuvarlak mimarinin (resim 1) bir inanç sisteminin parçası olduğu arkeoloji dünyasında kabul görmektedir. Buradaki T payeler üzerinde çok sayıda hayvan betimlemesi yapılmıştır ve bunların içinde çeşitli yılan motifleri de kabartmalı olarak işlenmiştir (resim2). Yılanla birlikte, boğa, tilki, yaban domuzu, yaban ördeği, turna gibi hayvanlarda kabartmalı bir şekilde gösterilmiştir. Buranın bir açık hava tapınağı olduğu düşünüldüğünde yılan ve diğer hayvanların taş üstüne işlenmesi tesadüfi olmayıp, korkulan, saygı duyulan ya da tapılan nesneler olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca buranın mimari şeklinin yuvarlık yapıda olması da şaşırtıcıdır. Bu da bize yılanın en erken dönemlerden itibaren itibar gördüğünün en somut göstergesidir.</p>
<figure id="attachment_1295" aria-describedby="caption-attachment-1295" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-3-Çatalhöyük-ana-tanrıça.jpg" rel="attachment wp-att-1295"><img class=" td-modal-image wp-image-1295 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-3-Çatalhöyük-ana-tanrıça-300x205.jpg?resize=300%2C205" alt="Resim 3: Çatalhöyük, ana tanrıça" width="300" height="205" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-3-Çatalhöyük-ana-tanrıça.jpg?resize=300%2C205&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-3-Çatalhöyük-ana-tanrıça.jpg?w=466&amp;ssl=1 466w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1295" class="wp-caption-text">Resim 3: Çatalhöyük, ana tanrıça</figcaption></figure>
<p>Ayrıca Neolitik Dönem kültürlerinde yılana başka anlamlar yükleyenlerde olmuştur. Neolitik dönemin başından itibaren kadınların akbaba, yılan, aslan ve leopar gibi hayvanlarla birlikte temsil edildiği ve bunun bir gelenek haline geldiği daha sonraki dönemlerde Kbyele ve Artemis gibi Ana Tanrıça tasvirlerinde de bunun devam ettiği görülmektedir. Ana Tanrıça Kybele’nin yırtıcı hayvanlarla tasviri onun kudretli imajını güçlendirirken aynı zamanda onun insanlığa yararlı bir şahsiyet olduğunu da gösterilmek istenmiştir<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>. Neolitik dönemlerde görülen tanrıca ve kadın Formlarının üzerinde sıkça rastladığımız bu yılanımsı şekiller ve spiraller, doğum –üreme olgusunun birer göstergesidir. M.Ö 6000’lerde Çatalhöyük’te karşımıza çıkan spiral tanrıçanın göbeğinde görülür (resim 3). Spiral ile özdeşleşen yılan figürü, doğum ve üremenin bir sembolü olmanın yanı sıra dünyanın birçok yerinde olumlu, koruyucu ve uğurlu sayılan bir hayvandır. Aynı zamanda yeniden doğmanın da bir sembolüdür yılan<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>. Nevali Çöri kazılarında bulunun ve insan başı olduğu düşünülen buluntunun detayı ilgi çekicidir. Kabartmalı şekilde yılan işlenmiştir (resim 4).</p>
<figure id="attachment_1296" aria-describedby="caption-attachment-1296" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-4-Nevali-Çöri-yılan-betimi.jpg" rel="attachment wp-att-1296"><img class=" td-modal-image wp-image-1296 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-4-Nevali-Çöri-yılan-betimi-300x228.jpg?resize=300%2C228" alt="Resim 4: Nevali Çöri yılan betimi" width="300" height="228" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-4-Nevali-Çöri-yılan-betimi.jpg?resize=300%2C228&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-4-Nevali-Çöri-yılan-betimi.jpg?w=396&amp;ssl=1 396w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1296" class="wp-caption-text">Resim 4: Nevali Çöri yılan betimi</figcaption></figure>
<p>Mısır kültürüne baktığımızda “tıp” kelimesinin orijinini aldığı TEB (Thebai) şehrinin totemi yılandır<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>. Burası Mısır’ın en önemli tıp merkezidir (resim 5). Mısır’da yılan ilahi bir varlık sayılmaktaydı. Kudretli ve kararlılık göstergesiydi bu yüzden hükümdarlar başlarında kobra ile tasvir edilmiş (resim 6) ve bazı tapınakların girişlerinde yine kobra tasvirleri kullanmışlardır (resim7). Yılanda doğurganlık özelliği olduğuna inanılırdı.</p>
<p>Mısır yaratılış mitosunda ise yılanların temeli oluşturduğu görülmekte Hermopolis’te tapınılan sekizli tanrılar meclisinin hayvan şekilli görüntülerinin çoğu yılan ve kurbağa şeklinde resmedilmektedir. Dört çift olarak ayrılmışlar ve erkekler “kurbağa” dişiler de yılan ile ilişkilendirilmişlerdir. Mısırlılar, dünyanın biçimlendirilmesinden önce, yönsüz bir kaos içinde yoğun sulardan oluşan bir karanlığın olduğuna inanırlardı. Bu kaos içinde Khumnu’nun (Hermepolis’in) inanışlarında Sekizli Tanrılar Meclisinin dördünün kurbağa ve dördünün de yılan tanrıçalar olarak yaşadıklarına inanırlardı.(Sonsuzluk dengesi)<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>.</p>
<figure id="attachment_1297" aria-describedby="caption-attachment-1297" style="width: 126px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-5-Teb-şehrinin-sembolü.jpg" rel="attachment wp-att-1297"><img class=" td-modal-image wp-image-1297 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-5-Teb-şehrinin-sembolü-126x300.jpg?resize=126%2C300" alt="Resim 5: Teb şehrinin sembolü" width="126" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-5-Teb-şehrinin-sembolü.jpg?resize=126%2C300&amp;ssl=1 126w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-5-Teb-şehrinin-sembolü.jpg?w=162&amp;ssl=1 162w" sizes="(max-width: 126px) 100vw, 126px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1297" class="wp-caption-text">Resim 5: Teb şehrinin sembolü</figcaption></figure>
<p>Yine başka bir Mısır mitosunda yılan Apofis’in öldürülüşü anlatılmış.<br />
Apep-Apepi –GrkApophis=Orta krallık döneminden itibaren varlığına&nbsp;&nbsp;inanılmaya başlanılan Maat’ın (Düzen-Gerçek) ışığının varlığına karşın kaos ve karanlığın sembolü olarak kötü tanrı olarak tanrılaştırıldı. Atum gibi Ra’nın yaratılıştaki sekizlik ve dokuzluk tanrı düzenlerinin bir sonucu olarak karmaşık kozmik sistemin parçası olarak yaratıldı. Atum Ra daha sonra basitçe güneş tanrısı, ışığın getiricisi RA olarak adlandırıldı ve bu yüzden de MAAT yükseltildi. Apep de en büyük düşmanı ilan edildi ve RA’NIN DÜŞMANI” adı verildi. Orta krallık döneminde özenle hazırlanan Ra ile Apep’in savaş sahnesini gösteren detaylı bir resimde Apep siyah-beyaz M harfini andıracak şekilde başı yerde, RA da kanguruyu andıran kulak ve arka ayakları üzerinde dikilmiş, sol elinde saldırmaya benzer bir kesici aleti yılana doğru kaldırmış duruşu ile resmedilmiştir. Bu saldırı, masal anlatıcılara göre, yer altında güneşin battığı yerde batıda Baku adlı bir dağda bekleyen Apep’in, gecenin onuncu kademesinde şafağa doğru gerçekleşiyordu. Mitlere göre Apep, kötülüğü temsil ettiği için RA tarafından bir darbe ile tuzağa düşürülerek devrilmişti. Bu savaşlarda Apep, sihirli bakışlarıyla Ra’yı yer altındaki dağların eğrilikleri-büğrülükleri arasında nehir kenarlarında dolaşırken hipnotize eden, onu yiyip bitiren olarak düşünülmektedir. Bir başka mitte RA’nın kedi kızı Best, Apep’i geceleyin gören gözleriyle avlamış, yiyip bitirmiştir<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>(resim 8)</p>
<p>Antik Mısır dininde Edjo adındaki tanrı yılan ile temsil edilirdi. Delta&#8217;nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır&#8217;ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır&#8217;ın tanrıçası Nekhbet&#8217;in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parçası olarak giyilirdi. Ayrıca Güney Mısır tanrılarından Buto-Uto&#8217;nun simgeleri, yılan ve onun baş düşmanı gelincikti.</p>
<p>Mısırlılar’ın Ölüler Kitabı’nda ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, ölülerin geçmesi gereken yol, gecenin 12 saatine tekamül eden on iki odaya bölünmüştü. Güneş kayığı önce yılanların bulunduğu kumsal alanlardan geçmekte; kısa sürede kendisi d yılana dönüşmekteydi. Yedinci saatin sonunda yeni bir yılan sureti ortaya çıkmaktaydı<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>. Ayrıca yılanların yer altı dünyasında koruyucu olduğu da bilinirdi.</p>
<p>Son olarak Mısır’da yaygın kullanıma sahip olan yılan figürlerinden biride, kuyruğunu ısırarak halka şekli oluşturan yılan yani Uroborustur. Bu sembol sonsuzluğu işaret etmektedir.</p>
<p>Özetlemek gerekirse antik Mısır mitolojisinde ve tasvirli sanatında yılan figürün sıkça yer bulduğunu söyleyebiliriz. Kimi zaman güç, kudret, ölümsüzlük gibi anlamlar yüklenirken, şeytan, ihanet, kötülük sembolü de olmuştur. Kleopatra’nın kobranın sokması sonucu ölmesi çarpıcıdır. Bu hususta kayda değer bir Mısır inancı da böyle kutsal bir yılanın sokması sonucu ölen bir kimsenin, aslında ölümsüzlüğe kavuşması şeklindedir<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>.</p>
<figure id="attachment_1298" aria-describedby="caption-attachment-1298" style="width: 216px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-6-Tutankamon.jpg" rel="attachment wp-att-1298"><img class=" td-modal-image wp-image-1298 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-6-Tutankamon-216x300.jpg?resize=216%2C300" alt="Resim 6: Tutankamon" width="216" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-6-Tutankamon.jpg?resize=216%2C300&amp;ssl=1 216w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-6-Tutankamon.jpg?w=257&amp;ssl=1 257w" sizes="(max-width: 216px) 100vw, 216px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1298" class="wp-caption-text">Resim 6: Tutankamon</figcaption></figure>
<p>Mezopotamya’da yılan betimlemelerine bakacak olursak; Mısır’da da olduğu yaygın bir kullanıma sahiptir. Yılanın tıp sembolü olarak ilk defa Sümerliler tarafından kullanıldığı yaygın görüştür. Bu görüşü destekleyen arkeolojik kanıtlar ise; Lagaş kazıları sırasında bulunan bir vazodur. Bulunan bu vazo hekimliğin sembolünün Grek’ler den değil, Sümerler’den geldiğini gösteren bir buluntudur. M.Ö. 2600 yıl önce kral Gudea devrinde yapılmış bu vazo üzerinde iki cin kabartması arasında bir ağaca sarılmış iki yılan görülmektedir (resim 10).</p>
<p>Yılan Sümer panteonunda Ningişzida adlı ilahında sembolüydü. Yeraltı tanrılarından biri olarak tanrılar dünyasında yer almıştır.”İyi ağacın efendisi” anlamında kullanılmıştır<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>. Babil büyüleri Ningişzida’yı yeraltı dünyasında ifitleri koruyan olarak tanımlar. Gudea Ningişzeda’yı kendi koruyucu tanrısı olarak ilan etmiştir. Boynuzlu yılan ya da başmu ejderi simgesi ve kutsal hayvanıdır (resim 11).</p>
<p>Nirah adlı tanrı Sümer’de uzun ömürlü bir tapınım görmüştür. Vücudunun alt kısmı yılan şeklinde betimlenmiştir (resim 12). Kendisinin Fırat nehrinin sembolü olduğunu düşünen bilim adamları da vardır.</p>
<p>Yılan Mezopotamya’da kutsallık kazandığı gibi koruyucu anlamlarda yüklenmiştir. Özellikle yılan ejder; Akad döneminden Hellenistik döneme kadar çeşitli tanrıların sembolü olmuştur. Özellikle koruyucu, büyülü bir melez hayvan olarak temsil edilmiştir<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>. En güzel örnek İştar kapısını süsleyen yılan ejder Muşhuşşu’dur (resim 13).</p>
<p>Bazen de tanrının yenmesi gereken bir canavar olarak karşımıza çıkar yılan ve yılan türevi canavarlar. Bunları Mezopotamya tasvirli sanat eserlerinin üzerindeki detaylardan anlayabiliriz. Tanrı Ningirsu yedi başlı yılan canavar Muşmahhu’yu öldürme sahnesi EHD eserlerinde gösterilmiştir (resim 14). Tanrıların bir yılan ejderha ile mücadelesini anlatan başka bir mühür deseni A. Jeremias’ın Handbuch der altorientalischen Geisteskultur’undan alınmıştır<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> (resim 15).</p>
<figure id="attachment_1299" aria-describedby="caption-attachment-1299" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-7-Mısır’dan-bir-tapınak-alınlığı.jpg" rel="attachment wp-att-1299"><img class=" td-modal-image wp-image-1299 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-7-Mısır’dan-bir-tapınak-alınlığı-300x199.jpg?resize=300%2C199" alt="Resim 7: Mısır’dan bir tapınak alınlığı" width="300" height="199" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-7-Mısır’dan-bir-tapınak-alınlığı.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-7-Mısır’dan-bir-tapınak-alınlığı.jpg?resize=104%2C69&amp;ssl=1 104w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-7-Mısır’dan-bir-tapınak-alınlığı.jpg?w=448&amp;ssl=1 448w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1299" class="wp-caption-text">Resim 7: Mısır’dan bir tapınak alınlığı</figcaption></figure>
<p>Yazılı eserlere baktığımızda, “kartal ile yılan” halk öyküsü karşımıza çıkar. Öyküye göre kartal ve yılan dostluk andı içerler. Birbirlerinin yavrularını kollamaya ve onlara yiyecek sağlamaya söz verirler. Kartal bu anlaşmaya uymaz, yılan uzakta avlanırken onun yavrularını yutar. Yılan bu olay karşısında andbozucu kartaldan intikam almak için tanrı Şamaş’a yalvarır. Şamaş yılana, kartalı nasıl tuzağa düşüreceğini, kanatlarını kırıp nasıl çukura düşüreceğini anlatır. Yılan dediklerinin hepsini yapar ve kartalı çukura atar. Kartal o çukurda acınası bir halde Şamaş’a yalvarmaya başlar. Ve Şamaş onu o çukurdan kurtarır ve minnet borcu olarak doğum otunu bulacağına söz verir<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>. Bu mitos birçok mitosla bağlantılıdır fakat konumuz yılan olduğu için onlardan bahsetmeyeceğim. Burada öğretici bir hikayenin kahramanı olan yılan mühürlerde ya da tasvirli sanatlarda yer alamsa da metin olarak elimize ulaşmıştır.</p>
<p>Ayrıca yılan Gılgamış destanında da büyük bir rol oynamaktadır. Gılgamış Mitosu; Asurbanipal kütüphanesinde bulunmuştur. 12 tablettir. Bu versiyon Gılgamış&#8217;ın sahip olduğu kahramansı özelliklerin anlatılması ile başlar. Tanrılar Gılgamış&#8217;ı insanüstü irilikte yaratmıştır. Fakat Erek soyluları, halkının çobanı olması gereken Gılgamış’ın zorbalık yaptığını söyleyerek tanrılara şikayet etmişlerdir. Tanrılardan Gılgamış’a benzer bir varlık yaratmasını isterler. Sebebi ise Gılgamış gününü o yaratığın üzerinde denemesi ve halkı rahat bıraksın diyedir. &nbsp;Ve böylece tanrılar Enkidiyu yaratırlar.</p>
<p>Enkidu olağanüstü biri olup, yabanıl bozkırın insan biçimini alır. Otlanarak beslenir, yabanıl hayvanlarla arkadaşlık eder, avcıların tuzaklarını parçalar, tuzaklardaki yabanıl hayvanları salıverir. Bu adamı Gılgamış öğrenir ve avcılara emir verir. Bir tapınak fahişesi yollar. Fahişe onu dişiliği ile kandırıp Gılgamış&#8217;a getirecektir.</p>
<figure id="attachment_1300" aria-describedby="caption-attachment-1300" style="width: 292px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-8-Apofis’in-öldürülüşü.jpg" rel="attachment wp-att-1300"><img class=" td-modal-image wp-image-1300 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-8-Apofis’in-öldürülüşü-292x300.jpg?resize=292%2C300" alt="Resim 8: Apofis’in öldürülüşü" width="292" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-8-Apofis’in-öldürülüşü.jpg?resize=292%2C300&amp;ssl=1 292w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-8-Apofis’in-öldürülüşü.jpg?w=447&amp;ssl=1 447w" sizes="(max-width: 292px) 100vw, 292px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1300" class="wp-caption-text">Resim 8: Apofis’in öldürülüşü</figcaption></figure>
<p>Böylece Gılgamış ve Enkidu karşı karşıya gelerek güçlerini birbirlerine karşı sınarlar. Bu kapışma sıkı bir dostluk yemini ile sonuçlanır. İkisi de birbirine sonsuza dek yoldaş olacaklarına ant içerler. Bundan sonraki bölümde Gılgamış ve Enkidu’nun Huvava’yı öldürme macerası ile devam eder. Huvava’nın sedir ormanları İnnana kültü ile ilişkilidir. Gılgamış seferden zaferle dönerken İnnana onun güzelliğine kapılır. Gılgamışı aşığı yapmak ister, fakat Gılgamış bunu kabul etmez. İnanna buna çok sinirlenir.</p>
<p>İnanna Anu’dan göğün boğasını yaratıp, Gılgamış’ın ülkesine gönderilmesini ve halkını mahvetmesini ister. Boğa yeryüzüne indirilir ve Erek halkı çok kayıp verir. Ve bu boğa Enkidu tarafından öldürülür. Boğa öldükten sonra Tanrılar toplanıp Enkudu’nun ölmesine karar verirler.</p>
<p>Bunun üzerine Enkidu bir rüya görür. Kendisinin yer altı dünyasına götürüldüğünü ve Nergal tarafından hayalete dönüştürüldüğünü görür. Ve bunun üzerine Enkidu ölür. Gılgamış’ın yası çok çarpıcı şekilde anlatılmıştır. Öyle ki Akhilleus’un Patroklos için yaptığı yas törenlerinden birine benzetilir.</p>
<p>Gılgamış destanın bu bölümünde ölümün acı yüzü ile yüzleşir. Gılgamış sonunun Enkidu gibi olacağın düşünüp paniğe kapılır. Ölümsüzlüğü aramak için yollara düşer. &nbsp;Gılgamış ölümsüzlüğü kazanan tek ölümlünün atası Utnapiştim olduğunu bilmektedir. Bu yüzden onu bulmak için yola koyulur. Gezinin başında Manşu dağının eteklerinde, dağın akrep-adam ve karısının bekçiliğini yaptığı kapıya gelirler. Akrep adam hiçbir ölümlünün o dağı aşamadığını söyler. Fakat gılgamış gezisinin amacını söyleyince akrep adam geçmesine izin verir ve Gılgamış yoluna devam eder. Ve Utu’ya ulaşır. Utu onu bu yolculuğun tehlikesi hakkında uyarır. Fakat Gılgamış yolundan vazgeçmez. Ve denizin kıyısına ölüm sularına ulaşır. Burada bir başka bekçi olan biracı-karı tanrıça Sudiri ile karşılaşır. Oda Gılgamış&#8217;ı caydırmaya çalışır ve Şamaş dışında kimsenin o yolu aşamayacağını söyler. Gılgamış ise ona “yaşamdan haz alabildiği sürece eğlenmeye bakmasını” söyler.</p>
<figure id="attachment_1301" aria-describedby="caption-attachment-1301" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-9-Uroboros.jpg" rel="attachment wp-att-1301"><img class=" td-modal-image wp-image-1301 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-9-Uroboros-300x267.jpg?resize=300%2C267" alt="Resim 9: Uroboros" width="300" height="267" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-9-Uroboros.jpg?resize=300%2C267&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-9-Uroboros.jpg?w=339&amp;ssl=1 339w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1301" class="wp-caption-text">Resim 9: Uroboros</figcaption></figure>
<p>Ve yoluna devam eder. Kıyıda Utnapiştim’in kayığının dümenciliğini yapmış olan Urnaşabi’yi görür. Kendisini ölüm sularından karşıya geçirmesini buyurur. Kayıkçı ondan ormana gidip 120 direk kesmesini ister ölüm suyundan etkilenmemek için. Gılmamış dediğini yapar. Sonunda Utnapiştimin yanına gelir.&nbsp; Gelir gelmezde peşine düştüğü ölümsüzlüğü elde etmek için ne yapması gerektiğini sorar. Ve Utnapiştim ona tufanı anlatır. Ve akrep adamın, Şamaş’ın, Suduri’nin dediği gibi tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırıp, ölümü insanlar verdiğini anlatır.</p>
<p>Gılgamış hayal kırıklığı ile oradan ayrılırken Utnapiştim ona yaşlıyı yeniden gençleştirme özelliği olan bir bitkiden bahseder. Ancak onu elde etmesi için denizin dibine dalmasını söyler. Gılgamış denizin dibine dalar ve harikalar yaratan bitkiyi çıkarır. Erek’e dönüş yolunda yıkanmak ve giysi değiştirmek üzere bir su birikintisi yanında mola verir. Yıkanıp giysilerini değişirken bir yılan bitkiyi kaçırır. Giderken de derisini değişerek geride bırakır. Mitosun son sahnesi ise Gılgamışın su dibinde şanssızlığına ağladığı sahnedir <a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a>. Yılanın ölümsüzlük otunu yemesi ile yılana sonsuzluk, ölümsüzlük, gençlik anlamları da yüklenmiştir.</p>
<figure id="attachment_1302" aria-describedby="caption-attachment-1302" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-10-Lagaş’tan-ele-geçmiş-vazo-kabartması.jpg" rel="attachment wp-att-1302"><img class=" td-modal-image wp-image-1302 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-10-Lagaş’tan-ele-geçmiş-vazo-kabartması-300x268.jpg?resize=300%2C268" alt="Resim 10: Lagaş’tan ele geçmiş vazo kabartması" width="300" height="268" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-10-Lagaş’tan-ele-geçmiş-vazo-kabartması.jpg?resize=300%2C268&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-10-Lagaş’tan-ele-geçmiş-vazo-kabartması.jpg?w=342&amp;ssl=1 342w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1302" class="wp-caption-text">Resim 10: Lagaş’tan ele geçmiş vazo kabartması</figcaption></figure>
<p>Anadolu’ya baktığımızda Hititler’de yılan mus adı ile de anılır ve kutsal bir hayvandır. Hititlerin kutsal kabul ettiği ve kartallarla mücadele ettiğine inandıkları İlluyankas isimli dev bir yılan ilahlarının olduğu bilinmektedir<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>.</p>
<p>Hatti kökenli en önemli mitoslardan biri de Fırtına tanrısı ile yılan arasındaki savaştır. Hikayenin özünü, kötülüğün güçlerini simgeleyen bir düşmanla, ilahi güçlere sahip bir kahraman arasındaki ritüeli andıran bir mücadeleyi içermektedir. İki farklı versiyonu bulunan öykünün, Fırtına Tanrısı’ ile ölümcül bir savaşa tutuşmak için yerin altından sürünerek çıkan yılan illuyanka (ismi yılan anlamına geliyor) ile başladığı belirtilmektedir. Başlangıçta yılanın, dışarıdan hem ilahi (önceki versiyon) hem insani (her iki versiyonda) yardım istemek zorunda kalan tanrıya acı bir yenilgi tattırarak üstünlüğü ele geçirdiği ifade edilmektedir.</p>
<p>Yenilgi üzerine, Fırtına Tanrısı’nın bütün tanrıları yardıma çağırdığı ve Tanrıça İnara’ın bir entrika düzenlemesini istediği, İnara’nın da her türlü içkinin fıçılar halinde bol miktarda bulunduğu büyük bir ziyafet hazırladığı, ardından Huppasiya isimli bir adamı kendisine hizmet etmesi için çağırdığı, Huppasiya’ın ise, İnara ile bir gece beraber olabilme şartı üzerine hizmet edebileceğini söylediği, bunun üzerine tanrıçanın teklifi kabul ederek ölümlü ile yattığı dile getirilmektedir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<figure id="attachment_1303" aria-describedby="caption-attachment-1303" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-11-Ningişzada-Neo-Sümer-silindir-mühür-detayı.jpg" rel="attachment wp-att-1303"><img class=" td-modal-image wp-image-1303 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-11-Ningişzada-Neo-Sümer-silindir-mühür-detayı-300x239.jpg?resize=300%2C239" alt="Resim 11: Ningişzada, Neo-Sümer silindir mühür detayı" width="300" height="239" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-11-Ningişzada-Neo-Sümer-silindir-mühür-detayı.jpg?resize=300%2C239&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-11-Ningişzada-Neo-Sümer-silindir-mühür-detayı.jpg?w=421&amp;ssl=1 421w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1303" class="wp-caption-text">Resim 11: Ningişzada, Neo-Sümer silindir mühür detayı</figcaption></figure>
<p><em>“</em>i<em>nara, Hupa</em>s<em>iya’yı uza</em>g<em>a götürüp sakladı. Süslendi ve bir </em>ş<em>ölene</em></p>
<p><em>hazırlanıyorum, gel ye ve iç (diyerek) yılanı deli</em>ğ<em>inden çıkmaya davet etti. Böylece</em></p>
<p><em>yılan ve çocukları çıktı, yiyip içtiler. Bütün kapları bo</em>ş<em>alttılar ve sarho</em>ş <em>oldular.</em></p>
<p>S<em>imdi tekrar deliklerine dönmek istemediler. Hupa</em>s<em>iya geldi ve yılanı halatla ba</em>ğ<em>ladı.</em></p>
<p><em>Sonra, Fırtına Tanrısı ve beraberindeki tanrılar geldi ve yılanı öldürdü.”</em></p>
<p>Bu efsanenin ele geçen bir ikinci versiyonunda yine, illuyanka&#8217;nın Fırtına Tanrısını yendiği, ancak bu kez illuyanka’nın, Fırtına Tanrısının kalbini ve gözlerini de alarak onu aciz durumda bıraktığı, bunun üzerine Fırtına Tanrısının bir hileye başvurduğu görülmektedir. Fırtına Tanrısı, ölümlü, yoksul bir adamın kızından bir oğul sahibi olduğu, bu oğlun büyüyünce, illuyanka’nın kızıyla evlendiği ve kayınbabasının ailesinin bir üyesi olduğu belirtilmektedir. Fırtına Tanrısı’nın artık planını uygulamak istediği ve oğluna “Gidip karının evinde yasadığın zaman onlardan (başlık olarak) gözlerimi ve kalbimi iste.” dediği, oğlun yeni ailesinin ise hiç şüphelenmeden istediklerini gönüllü olarak verdikleri anlatılmaktadır<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<figure id="attachment_1304" aria-describedby="caption-attachment-1304" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-12-yılan-tanrı.jpg" rel="attachment wp-att-1304"><img class=" td-modal-image wp-image-1304 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-12-yılan-tanrı-300x264.jpg?resize=300%2C264" alt="Resim 12: yılan tanrı" width="300" height="264" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-12-yılan-tanrı.jpg?resize=300%2C264&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-12-yılan-tanrı.jpg?w=433&amp;ssl=1 433w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1304" class="wp-caption-text">Resim 12: yılan tanrı</figcaption></figure>
<p>Bu iki versiyonda da yılan tanrıların korktuğu ve yenmek istediği bir varlık olarak gösterilmektedir. Belki de 2. dereceden bir tanrısallık simgesidir. Ayrıca bu mitos örneği ile Hitit toplumunun sosyal yapısı hakkında bilgi edinmekteyiz. Bu mitos çok sevilmiş olacak ki Malatya’da bir alçak kabartma örneğinde tasvir edilmiştir (resim 16-17).</p>
<p>Ayrıca İlluyanka efsanesi mevsimlerle ilgilidir. Hititlerde yılan ejderha, ilkbaharda taştığı zaman kendinden korkulan nehirlerin sembolüdür. Puruli adını verdikleri festivalde geçen yılanın öldürülmesi ayini her sene tekrarlandığı zaman nehirlerin taşmayacağına inanılır<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a>.</p>
<p>Mitosların dışında Hititler’de bir de yılan falı bulunmaktaydı. Bu falları yaşlı falcı kadınlar yorumlamaktaydı. Kehanet soruşturmalarını yorumlayan bu “Yaslı kadınlar-falcılar”ın, soruşturmayı yılan ile bağlantı içinde yürüttükleri de belirtilmektedir. Bu örnek durumda, özellik bir göstergeyle işaretlenmiş bölümlere ayrılan bir kabın (‘hayat’ı ‘günah’, ‘tapınak’, ‘ev’, ‘hapis’) suyla doldurulduğu ve içine bir su yılanının salıverildiği ifade edilmektedir. Sürüngenin bölümler arasındaki hareketinin, ‘Yaslı kadınların kutsal iradeye ilişkin yorumuna temel sağladığı kaydedilmektedir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a>.</p>
<figure id="attachment_1305" aria-describedby="caption-attachment-1305" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-13-iştar-Kapısı-Mardukun-kutsal-hayvanı-ejder-Muşuşunun-kabartması.jpg" rel="attachment wp-att-1305"><img class=" td-modal-image wp-image-1305 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-13-iştar-Kapısı-Mardukun-kutsal-hayvanı-ejder-Muşuşunun-kabartması-300x174.jpg?resize=300%2C174" alt="Resim 13: iştar Kapısı Marduk'un kutsal hayvanı ejder 'Muşuşu'nun kabartması" width="300" height="174" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-13-iştar-Kapısı-Mardukun-kutsal-hayvanı-ejder-Muşuşunun-kabartması.jpg?resize=300%2C174&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-13-iştar-Kapısı-Mardukun-kutsal-hayvanı-ejder-Muşuşunun-kabartması.jpg?w=502&amp;ssl=1 502w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1305" class="wp-caption-text">Resim 13: iştar Kapısı Marduk&#8217;un kutsal hayvanı ejder &#8216;Muşuşu&#8217;nun kabartması</figcaption></figure>
<p>Anadolu’da ki bir diğer önemli uygarlık frigler’dir. Ana Tanrıça, Frig uygarlığında Kybele adıyla anılır. Friglerin en eski ve en kendine özgü kültü, Ana Tanrıça kültüdür; bu tanrıça Frigler tarafından Agdistis olarak da tanımlanırdı. Frig kabartmalarında Kybele’nin başında kuleye benzer yüksek bir taç vardır; bu taç onun, kentlerin ve tarımsal ürünlerin tek egemeni sayıldığının simgesidir. Bu nedenle ona “mater turrigera” (kule taşıyan ana) da denirdi. Bu kuleler sayılarına göre tanrıçanın koruyuculuğu altında bulunan kenti, ya da kentleri temsil ederdi. Kafasında bir kule ile canlandırılan tanrıçanın elinde sürekli bir anahtarı vardı.</p>
<p>Yılan figürü Kybele’nin doğuşunu anlatan mitosta da karşımıza çıkmaktadır. Mitosa göre: &#8220;Bir zamanlar gökler, denizler ve kayalar, birbirlerinden ayırt edilemeyecek halde imişler. Fakat birdenbire ortada bir musiki tınlamış, gökler ve denizler gene bir kâinat teşkil etmekle beraber birbirinden ayrılmışlar. O esrarengiz musiki, Ürinom&#8217;un (yani Kybele’nin) doğduğunu ilân ediyormuş. Onun sembolü de ay imiş. Bütün Kâinatın yüce tanrıçası ıssız dünyada, boş sular, çıplak topraklar ve gökte dönen yıldızlar arasında yapayalnız kalmış. Avuçlarını sürüştürmüş ve avuçlarının arasından büyük yılan Ofiyon kayıp çıkmış. Kybele, merak dolayısıyla onunla âşıkdaşlık etmiş. Bu sevgi ve kavuşmanın yuvarlanış sarsıntılarıyla, topraklar devrilip dağlar olmuş, sular fışkırıp nehirler akmış, göller toplanmış, birçok sürüngen mahlûklar peyda olmuş. Ettiğine utanan ve pişman olan Kybele, yılanı öldürüp gölgesini –yani ruhunu– yeraltına göndermiş. Kybele, kendi nefsine karşı da âdil davranarak, Hekat adıyla kendi bir kısmını da yeraltına göndermiş. Ölü yılanın ortalığa savrulan dişlerinden çoban ve sığırtmaç gibi insanlar peyda olmuş. Bunlar toprağı sürmesini biliyorlarmış. Ceviz, incir ve üzüm gibi ağaç yemişleri ile geçiniyorlarmış. Madenleri tanımıyorlarmış. İşte bu, taş devriymiş. Kybele gökte, denizde ve karada yaşamaya devam etmiş. Karada adı Rhea olmuş. Soluğu taze çalı ve çiçek kokuyormuş. Gözleri elâ (glaukopis) imiş. Rhea olarak Girit&#8217;i ziyaret etmiş. Yalnızlığı dolayısıyla güneş ve buhardan, sevgili olarak, Kronos&#8217;u yaratmış. Analık duygusunu ve özleyişini doyurmak üzere, her yıl İda dağının Dikte mağarasında, bir güneş oğlu doğururmuş. Kronos, çocukları kıskandığı için, onları öldürüyormuş. Kybele, bu işe öfkelenmiş, Kronos&#8217;un sol elini istemiş, beş parmağını keserek onlardan Daktiller yani beş parmak tanrısı yaratmış. Kybele, altıncı olarak doğurduğu tanrıya Zagreus adını vermiş&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a>.</p>
<figure id="attachment_1306" aria-describedby="caption-attachment-1306" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-14-yedi-başlı-yılan-ejder.jpg" rel="attachment wp-att-1306"><img class=" td-modal-image wp-image-1306 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-14-yedi-başlı-yılan-ejder-300x171.jpg?resize=300%2C171" alt="Resim 14: yedi başlı yılan ejder" width="300" height="171" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-14-yedi-başlı-yılan-ejder.jpg?resize=300%2C171&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-14-yedi-başlı-yılan-ejder.jpg?w=441&amp;ssl=1 441w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1306" class="wp-caption-text">Resim 14: yedi başlı yılan ejder</figcaption></figure>
<p>Tüm bunların yanı sıra yılan eski ahitte kendine yer bulmuştur. Eski ahitte Tekvin 3-4 Bap 3’te anlatılan; Ve Allah’ın yaptığı bütün kır hayvanlarının en hilekarı yılandı. Ve kadına dedi: Gerçek, Allah: bahçenin hiçbir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi? Ve kadın yılana dedi; bahçenin ağaçlarının meyvasından yiyebiliriz; fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvası hakkında Allah: ondan yemeyin, ona dokunmayın ki ölmeyesiniz dedi. Çünkü Allah bilir ki ondan yedinizi gün, o vakit gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız. Ve kadın gördü ki ağaç yemek için iyi, ve gözlere hoş, ve anlayışlı kılmak için arzu olunur bir ağaçtı, ve onun meyvasından aldı, ve yedi, ve kendisiyle berarber kocasına da verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı, ve kendilerinin çıplak olduklarını bildiler; ve incir yapraklarını dikip kendisine önlük yaptılar. Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan RAB Allahın sesini işittiler; ve adamla karısı RAB Allahın yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler. Ve RAB A llah adama seslenip dedi ki; neredesin? Ve o dedi ki; senin sesini bahçede işittim ve korktum, çünkü ben çıplaktım, gizlendim. Ve dedi: çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi? Ve adam dedi ki: yanıma verdiğin o ağaçtan bana verdi ve yedim. Ve RAB Allah kadına dedi ki: bu yaptığın nedir? Ve kadın dedi: yılan beni aldattı ve yedim. Ve Rab Allah yılana dedi: bunu yaptığın için bütün sığırlardan ve bütün kır hayvanlarından daha lanetlisin; karnının üzerinde yürüyeceksin ve ömür boyu bütün günlerinde toprak yiyeceksin ve seninle kadın arasına ve senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım; o senin başına saldıracak; sen onun topuğuna saldıracaksın. Kadına dedi; zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hakim olacaktır. Ve Âdem’e dedi: karının sözünü dinlediğin ve ondan yemeyeceksin, diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin ve sana diken ve çalı bitirecek; ve kır oyunu yiyeceksin; toprağa dönünceye kadar, alnının teri ile ekmek yiyeceksin; çünkü ondan alındın; çünkü topraksın, ve toprağa döneceksin (resim 18 )<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a>.</p>
<p>Yunan ve Roma kültürlerine baktığımızda çeşitli şekillerde yılan sembollerini görebiliriz. İlk olarak Girit’in yılan tanrıçasını örnek vermek mümkündür. Bu tanrıça heykelciği M.Ö. 1400’lere ait olup Girit’e bulunmuştur (resim 19). Girit’te yılanlara “ocağın dokunabilir ruhlarının bedenleşmiş şekilleri” gözüyle bakarlar ve onlara taparlar<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a>. Ayrıca burada vurgulanan güçlü göğüslü tanrıça ellerinde ki vahşi yılanlarla bir mesaj vermektedir. Belki tehdit içermektedir.</p>
<figure id="attachment_1307" aria-describedby="caption-attachment-1307" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-15-yılan-ejder-ile-mücadel.jpg" rel="attachment wp-att-1307"><img class=" td-modal-image wp-image-1307 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-15-yılan-ejder-ile-mücadel-300x94.jpg?resize=300%2C94" alt="Resim 15: yılan ejder ile mücadel" width="300" height="94" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-15-yılan-ejder-ile-mücadel.jpg?resize=300%2C94&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-15-yılan-ejder-ile-mücadel.jpg?w=491&amp;ssl=1 491w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1307" class="wp-caption-text">Resim 15: yılan ejder ile mücadel</figcaption></figure>
<p>Yunan ve Roma kültürlerinde yılanın saygın bir yeri ve kullanımı mevcuttur. Yıla karşı beslenen kötü imgesel yorumlara ilk Romalı Çiçeron ile gözlemlenmektedir. Çiçeron yılan hakkındaki olumsuz duygularını “ her şeyi insanların faydası için yaratan tanrı, u bir sürü yılanlara acaba neden lüzum gördü? Diyerek dile getirmiştir<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a>.</p>
<p>Romalı yazar Aelian (ölümü M.S. 222) “Hayvanlar Tabiatı Üzerine” isimli eserinde tanrı Apollon’a ait olduğu söylenen Epir bölgesindeki bir yılan mabedinden bahseder. “epir halkı her yıl yılın belli zamanlarında Apollo’ya kurbanlar sunar. Tanrıya adanmış, içinde tanrının oyuncakları- yılanlar bulunan daire biçiminde sarılmış bir orman vardır. Yılanlara yalnızca bakire rahibeler yaklaşabilir. Rahibe çıplaktır, yılanlara yemekleri o getirir. Epir halkı bu yılanların Delfi’deki Piton’dan geldiğine inanır. Rahibe yılanlara yaklaştığında yılanlar yumuşak başlı görünüp, yemeklerini yerlerse verimli ve hastalıktan uazak bir yıl olacağı söylenir. Eğer rahibeyi korkutur ve sunduğu balı almazlarsa tersini düşünürler”.</p>
<figure id="attachment_1308" aria-describedby="caption-attachment-1308" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-16-Malatya-kabartma-örneği.jpg" rel="attachment wp-att-1308"><img class=" td-modal-image wp-image-1308 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-16-Malatya-kabartma-örneği-300x128.jpg?resize=300%2C128" alt="Resim 16 Malatya kabartma örneği" width="300" height="128" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-16-Malatya-kabartma-örneği.jpg?resize=300%2C128&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-16-Malatya-kabartma-örneği.jpg?w=592&amp;ssl=1 592w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1308" class="wp-caption-text">Resim 16: Malatya kabartma örneği</figcaption></figure>
<p>Antik çağda diğer bir önemli yılan sembolü Asklepios ve onun adına kurulan kült merkezleridir. “Doktor tanrı” ve “doktorluk tanrısı” olan Asklepios’un adına kurulan sağlık tapınakları olan “asklepionlar” Antik Batı Anadolu tıbbının en önemli yapılarıdır.&nbsp; Anadolu’nun batısında, Ege adalarında ve Yunanistan’da 200′den çok asklepion bulunduğu tahmin ediliyor.</p>
<p>Asklepios Yunan mitolojisinde hekimlik sanatının ustası olan tanrı olarak geçer. Bu sanatı o kadar ileri götürmüştür ki ölümler son bulmuş hatta ölüleri bile diriltmeye başlamıştır. Bunun üzerine Zeus tarafından doğal düzeni bozduğu gerekçesiyle cezalandırılır. Asklepios doğadaki dengeyi koruyan iyileştirici gücü temsil etmektedir. Güçlü sağlıklı elinde yılan sarılı asası bir erkek heykeli ile temsil edilir (resim 20). Döneminin sağlık merkezi olarak çalışan Asklepion’da birbirinden çok farklı ve geçerli tedavi yöntemleri kullanılmaktaydı.</p>
<figure id="attachment_1309" aria-describedby="caption-attachment-1309" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-17-kabartma-örneği.jpg" rel="attachment wp-att-1309"><img class=" td-modal-image wp-image-1309 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-17-kabartma-örneği-300x179.jpg?resize=300%2C179" alt="Resim 17: kabartma örneği" width="300" height="179" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-17-kabartma-örneği.jpg?resize=300%2C179&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-17-kabartma-örneği.jpg?resize=336%2C200&amp;ssl=1 336w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-17-kabartma-örneği.jpg?w=596&amp;ssl=1 596w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1309" class="wp-caption-text">Resim 17: kabartma örneği</figcaption></figure>
<p>MS 2. yüzyıl ortalarında günümüzde Kastamonu’nun İnebolu ilçesi antik dönem Abonuteikhos’da yılan değişik bir form almıştır. Roma dünyasını ayağa kaldıran sahte peygamberli pagan bir din ortaya çıkmıştır. Dinin kurucusu Abonuteikhoslu Aleksandros’tur. Aleksandros, Makedonia’daki Pella kentinden aldığı büyük yılanla başlattığı kurmaca dini, Apollon’un oğlu Asklepios’un reankarne olması inanışı temeline dayandırıyordu. Aleksandros ve onun kurduğu Glykon Kültü antik hiciv yazarlarından Samosatalı (Samsat) Lukianos tarafından günümüze aktarılmıştır<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a>.</p>
<p>Aleksandros ve Kokkonas, bilicilik merkezinin Abonuteikhos’da kurulmasına karar verdikten sonra tasarladıkları bir plan dâhilinde Kalkhedon’a gelerek buradaki en eski tapınak olan Apollon Tapınağı’na bir tunç tablet gömmüşlerdir. Tablet üzerinde Asklepios&#8217;un, babası Apollon ile birlikte pek yakında Pontus&#8217;a gideceği ve Abonuteikhos&#8217;da yerleşeceği, Sinope’nin yamaçlarında Abonuteikhos’da bir yalvaç çıkacağı yazılıydı. Daha sonra Aleksandros kendilerinin gömmüş olduğu bu tabletin bulunmasını bir şekilde sağlamıştı. Ve aynı zamanda hiç vakit geçirmeksizin burada yazılı olan bilgilerin Bithynia ve Paphlagonia’ya yayılmasını da sağlamış ve ardından memleketine doğru yola çıkmıştı. Aleksandros memleketine saçlarını uzatmış, omuzlarından aşağı salıvermiş, yarısı beyaz yarısı erguvan renkli bir giysi üzerine de beyaz pelerin atmış olarak gelmişti. Elinde Perseus gibi bir yelkovan kuşu da tutmaktadır ki soyunun buraya dayandığı intibası vermeye çalışmaktadır<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a>.</p>
<figure id="attachment_1310" aria-describedby="caption-attachment-1310" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-18-yılan-Adem-ve-Havva.jpg" rel="attachment wp-att-1310"><img class=" td-modal-image wp-image-1310 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-18-yılan-Adem-ve-Havva-300x225.jpg?resize=300%2C225" alt="Resim 18: yılan, Adem ve Havva" width="300" height="225" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-18-yılan-Adem-ve-Havva.jpg?resize=300%2C225&amp;ssl=1 300w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-18-yılan-Adem-ve-Havva.jpg?w=393&amp;ssl=1 393w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1310" class="wp-caption-text">Resim 18: yılan, Adem ve Havva</figcaption></figure>
<p>Aleksandros birkaç gün sessizlik içerisinde bekleyip yeterli koşulların oluşmasını bekledikten sonra, bir gece temelleri kazılmakta olan&nbsp; Asklepios tapınağına kadar gidip içine daha önceden yavru bir yılan yerleştirdiği kaz yumurtasını toprağa gömmüştü. Aynı günün sabahı olduğunda Aleksandros, kendini çıldırmış bir şekilde sokağa atmış, tapınak temelleri yakınındaki bir sunak taşı üzerinden halka seslenmiş ve onlara birazdan tanrıyı göreceklerini müjdelemişti. Aleksandros bu konuşmayı yaparken de içinde tanrı Apollon ve Asklepios’un çok sık geçtiği ancak halkın anlamadığı Fenikece cümleler de kurmuştu. Sonra yumurtayı daha önce gömdüğü yerden alan Aleksandros, yumurtayı işaret ederek halka ellerinde Asklepios’u tuttuğunu söylemişti. Aleksandros, halkın şaşkın bakışları altında yumurtayı kırmış ve o anda yumurtanın içinden çıkan yavru bir yılan ellerinde dolaşmaya başlamıştı. Halk işte o anda Asklepios’un yeniden doğumuna şahit olmuş ve hep birlikte dua etmeye başlamışlardı.</p>
<figure id="attachment_1311" aria-describedby="caption-attachment-1311" style="width: 195px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-19-Girit-yılanlı-tanrıça.jpg" rel="attachment wp-att-1311"><img class=" td-modal-image wp-image-1311 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-19-Girit-yılanlı-tanrıça-195x300.jpg?resize=195%2C300" alt="Resim 19: Girit yılanlı tanrıça" width="195" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-19-Girit-yılanlı-tanrıça.jpg?resize=195%2C300&amp;ssl=1 195w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-19-Girit-yılanlı-tanrıça.jpg?w=259&amp;ssl=1 259w" sizes="(max-width: 195px) 100vw, 195px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1311" class="wp-caption-text">Resim 19: Girit yılanlı tanrıça</figcaption></figure>
<p>Birkaç gün evine kapanan Lukianos ortaya çıkan tanrının ve bu durumun haberinin Paphlagonia’ya yayılmasını ve binlerce insanın Abonuteikhos’a akın etmesini beklemişti. Daha sonra evinde loş ışıklı bir oda düzenleyerek bir sedir üzerine oturmuş, burada da Pella’dan aldığı büyük yılanı kendi vücuduna dolamıştı. Yılanın başını koltuğunun arkasına saklayan Aleksandros daha önce çuval ve kaz teleğinden yapılmış olan sahte yılanbaşını (Keten bezinden bir yılanbaşı da yapıp ayarlamıştı. Bu baş insanı çok andırıyordu, kaş-göz, herşey çizilmişti, canlı gibiydi. At kılıyla ağız açılıp kapanıyor, gene at kılıyla yılanınki gibi kara çatal bir dil dışarı uzanıp çekiliyordu<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a>) sakalının altından çıkartmıştı. Daha sonra kente doluşmuş binlerce insan sıra halinde bu odaya girerek yeni tanrıyı görme imkânına kavuşmuştu. Odanın iki kapısı bulunmaktaydı ve insanlar bir kapından giriyor alelacele de diğer kapıdan çıkartılıyorlardı. Şaşkınlık içinde olan insanların birkaç gün önce yaşadıkları mucizeye bir yenisi daha eklenmişti.</p>
<p>Çünkü birkaç gün önce dünyaya gelen ve bir elin parmaklarında dolaşan yılan şimdi karşılarında sevecen, insan yüzlü ve ancak bir ejder büyüklüğünde çıkmıştı<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a>.</p>
<figure id="attachment_1312" aria-describedby="caption-attachment-1312" style="width: 164px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-20-Asklepion.jpg" rel="attachment wp-att-1312"><img class=" td-modal-image wp-image-1312 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-20-Asklepion-164x300.jpg?resize=164%2C300" alt="Resim 20: Asklepion" width="164" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-20-Asklepion.jpg?resize=164%2C300&amp;ssl=1 164w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-20-Asklepion.jpg?w=208&amp;ssl=1 208w" sizes="(max-width: 164px) 100vw, 164px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1312" class="wp-caption-text">Resim 20: Asklepion</figcaption></figure>
<p>Asklepios’un yeniden dünyaya gelmiş hali, yine bir kehanetle yeni Asklepios olan Glykon, bir yılan imajı olarak dayandığı Asklepios kültünde her zaman var olmuş çok önemli bir dinsel imgeydi. Ancak burada Glykon, bir yılan tanrı olarak Asklepios’un aynı zamanda kendisiydi de. Bunun yanında insan yüzü, uzun saçları, kulakları ve konuşuyor olması da kendine has olan önemli ayırt edici özellikleriydi. Bu kültürden bize kalan birçok sikke, heykel ve kült eşyası vardır (resim 21,22,23).</p>
<p>Modern dünyada yılana yüklenen anlam genelde kötülük, şeytani simge ya da soğukluk olsa bile halen bu sembol yaygınlığından hiç bir şey kaybetmemiştir. Tıp fakülteleri başta olmak üzere, birçok ilaç firması ve üniversite halen yılanı sembol olarak kullanmıştır. Günümüzde efsunlu anlamı çok dikkat çekmese de günlük eşyalarda özellikle aksesuarlarda sıkça kullanılmaktadır. (resim 24-25).</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Yılan, en eski çağlardan beri insanı etkileyen ve hakkında birçok söylencenin üretildiği hayvanlardandır.</p>
<figure id="attachment_1313" aria-describedby="caption-attachment-1313" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-21-Glykon-kültü-sikke-örneği.jpg" rel="attachment wp-att-1313"><img class=" td-modal-image wp-image-1313 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-21-Glykon-kültü-sikke-örneği-300x117.jpg?resize=300%2C117" alt="Resim 21: Glykon kültü sikke örneği" width="300" height="117" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-21-Glykon-kültü-sikke-örneği.jpg?resize=300%2C117&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-21-Glykon-kültü-sikke-örneği.jpg?resize=600%2C235&amp;ssl=1 600w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-21-Glykon-kültü-sikke-örneği.jpg?w=602&amp;ssl=1 602w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1313" class="wp-caption-text">Resim 21: Glykon kültü sikke örneği</figcaption></figure>
<p>En erken kültür toplumlarından en geçine kadar yılana farklı anlamlar yüklenilmiş, farklı yorumlamalar yapılmıştır. Yılan kendine her toplumda yer bulmuş, popüler bir sembol haline gelmiştir. Elbette ki bu sembolleri tek seferde anlamak olanaksızdır. Yüklenen anlamı anlayabilmek için o kültürün dini inanışına, sosyal hayatına, yaşam felsefesine hakim olmak gerekir.</p>
<figure id="attachment_1314" aria-describedby="caption-attachment-1314" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-22-glykon-kültürü-kült-objesi.jpg" rel="attachment wp-att-1314"><img class=" td-modal-image wp-image-1314 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-22-glykon-kültürü-kült-objesi-300x286.jpg?resize=300%2C286" alt="Resim 22: glykon kültürü; kült objesi" width="300" height="286" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-22-glykon-kültürü-kült-objesi.jpg?resize=300%2C286&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-22-glykon-kültürü-kült-objesi.jpg?w=385&amp;ssl=1 385w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1314" class="wp-caption-text">Resim 22: glykon kültürü; kült objesi</figcaption></figure>
<p>Mısır’da hem bir tanrı hem bir şeytan olmuştur. Mezopotamya’da yine kutsal görülmüş tanrı sembolü olmuştur. Hititler’de tanrının yenmesi gereken bir kahraman, Yunan ve Roma uygarlıklarında şifacı ve kutsal sayılmıştır.</p>
<p>Bu doğrultuda yılan içinde birçok gizime, efsun, kehanet barındırır. İçindeki zıt anlamlar bunun en güzel örneğidir. Ölüm ve yaşam, iyilik ve kötülük, bilgelik ve sinsilik, sonsuzluk ve hiçlik bunlardan bazılarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> &nbsp;Lexikon-6., 246</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ersoy 1990, 329</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Roller 2004, 120</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Eyüpoğlu 1990, 77</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Yöndemli 2006, 23</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Hooke 1991, 73</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Hooke1991,76</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Yöndemli 2006, 25</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Yöndemli 2006, 26</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Green 2003, 158</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Green 2003, 237</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kramer 2001, 147</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Hooke 1991, 62</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Hooke 1991,</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Yöndemli 2006, 37</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Karauğuz 2001, 70</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Karauğuz 2001, 73</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Yöndemli 2006, 38</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Bryce 2002, 165</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Eyüboğlu 1990,&nbsp; 78</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Eski ahit</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Yöndemli 2006, 82</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Yöndemli 2006, 85</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Karasalihoğlu 2011, 12</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Karasalihoğlu 2011,&nbsp; 16</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Lukian &nbsp;1925, 12</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Karasalihoğlu 2011, 17</p>
<figure id="attachment_1315" aria-describedby="caption-attachment-1315" style="width: 207px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-23-Aleksandros.jpg" rel="attachment wp-att-1315"><img class=" td-modal-image wp-image-1315 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-23-Aleksandros-207x300.jpg?resize=207%2C300" alt="Resim 23: Aleksandros" width="207" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-23-Aleksandros.jpg?resize=207%2C300&amp;ssl=1 207w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/12/Resim-23-Aleksandros.jpg?w=280&amp;ssl=1 280w" sizes="(max-width: 207px) 100vw, 207px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-1315" class="wp-caption-text">Resim 23: Aleksandros</figcaption></figure>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Bryce 2002,&nbsp;Bryce, T., Hitit Dünyasında Yasam ve Toplum (Ankara 2002). Dost Kitapevi</p>
<p>Lexikon-6, Olbrich H.- Gerhard S.,&nbsp; Lexikon der Kunst/6 (Almanya 1996). DTV</p>
<p>Eski ahit,&nbsp;Eski Ahit, Tekvin 3,4, Bap 3 (İstanbul 2002). Kitabı Mukaddes Şirketi</p>
<p>Karauguz 2001,&nbsp;Karauguz, G., Hitit Mitolojisi (Konya 2001). Çizgi Kitabevi</p>
<p>Hooke 1991,&nbsp;Hooke S. H.,&nbsp; Ortadoğu Mitolojisi Ankara 1991). İmge Yayınevi</p>
<p>Yöndemli 2006,&nbsp;Yöndemli, Fuat,&nbsp; Hayat Ağcı Ejder Yılan ( İstanbul2006 ) Nüve Kültür Merkezi</p>
<p>Lukian Alexander,&nbsp;Lukian A. L.,&nbsp; <em>Alexander. Alexander the false prophet </em>(1925). <em>&nbsp;</em>(Trans. A.M. Harmon) Loeb Classical Library.</p>
<p>Roller 2004,&nbsp;Roller, L.E., Ana Tanrıçanın izinde, Anadolu Kybele Kültü (İstanbul 2004). Çev:B. Avunç, Alfa Yayıncılık</p>
<p>Eyüpoğlu 1990,&nbsp;Eyüpoğlu İ. Z., Tanrı Yaratan Toprak – Anadolu (İstanbul 1990). Der Yayınları</p>
<p>Green 2003,&nbsp;Green A., Mezopotamya Mitolojisi Sözlüğü (İatanbul 2003). Aram Yayıncılık</p>
<p>Karasalihoğlu 2001,&nbsp;Karasalihoğlu M., Antik Çağdan Bugüne Glykon Kültü, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) (Eskişehir 2011)</p>
<p>Korkmaz 1990,&nbsp;Korkmaz N., Semboller Ve Yorumlarla Görünenden Görünmeyene (İstanbul 1990). Sena Ofset Matbaası</p>
<p>Kramer 1999,&nbsp;Kramer S.N., Sümer Mitolojisi ( İstanbul 1999). Kabalcı Yayınevi</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/yilan-ve-stilize-yilan-figurunun-uzak-gecmisi/">Yılan ve Stilize Yılan Figürünün Uzak Geçmişi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/yilan-ve-stilize-yilan-figurunun-uzak-gecmisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1292</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Antik Yunan ve Roma Dramaları</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/antik-yunan-ve-roma-dramalari/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/antik-yunan-ve-roma-dramalari/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 19 Dec 2015 13:09:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ada Şeyma Karaman]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[antik]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Yunan dramaları]]></category>
		<category><![CDATA[Aristo]]></category>
		<category><![CDATA[Aristoteles]]></category>
		<category><![CDATA[Dionysus]]></category>
		<category><![CDATA[Dithrambus]]></category>
		<category><![CDATA[drama]]></category>
		<category><![CDATA[Elizabeth dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Dönem]]></category>
		<category><![CDATA[komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Oedipus]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[paganizm]]></category>
		<category><![CDATA[poetika]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma dramaları]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Senekan Trajedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Shakespeare]]></category>
		<category><![CDATA[Sophocles]]></category>
		<category><![CDATA[trajedi]]></category>
		<category><![CDATA[William Shakespeare]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=1272</guid>
				<description><![CDATA[<p>Drama, tiyatronun M.Ö. 5 yüzyılda Antik Yunan&#8217;la doğmuş bir dalıdır. Tiyatro donanımsa drama onun bir parçası olan yazılımıdır. Antik Yunan&#8217;da altın çağını yaşamış olan bu tür, o dönemde öyle bir başarıya sahip oldu ki hiçbir dönemde onların üstünlüğüne erişilemedi&#8230; Elizabeth döneminde İngiltere&#8217;de dramanın çığ gibi yükselmesi, toplum tarafından büyük bir heyecanla karşılanması bile aslında Antik [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/antik-yunan-ve-roma-dramalari/">Antik Yunan ve Roma Dramaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Drama, tiyatronun M.Ö. 5 yüzyılda Antik Yunan&#8217;la doğmuş bir dalıdır. Tiyatro donanımsa drama onun bir parçası olan yazılımıdır. Antik Yunan&#8217;da altın çağını yaşamış olan bu tür, o dönemde öyle bir başarıya sahip oldu ki hiçbir dönemde onların üstünlüğüne erişilemedi&#8230; Elizabeth döneminde İngiltere&#8217;de dramanın çığ gibi yükselmesi, toplum tarafından büyük bir heyecanla karşılanması bile aslında Antik dönemin taklitleriydi. Ancak bahsedilen Elizabeth dönemi Rönesans&#8217;a hitap eder. Rönesans İtalya&#8217;da doğmuş bir dönem olmakla beraber, Antik dönemin çevirisi olarak da anılır.</p>
<p>İngiltere&#8217;de doğan drama Roma dönemini baz alır. Dönemin en önemli yazarlarından biri William Shakespeare, özellikle Senekan Trajedisinin prensiplerini trajedilerine uyarlamıştır. Bu prensiplerden bahsetmeden evvel Antik Yunan dramasını biraz açıklamakta fayda var, çünkü Roma İmparatorluğu genişleyerek Yunanlılarla bağlantı kurarak, onların tiyatrodaki gelişmelerinden yola çıktılar.</p>
<p>Antik Yunan dönemi Klasik dönem olarak da adlandırılır. Bu dönemdeki eserler Dithrambus adlı verilen, şarap tanrısı Dionysus&#8217;u onurlandırmak adına yazılan eserlerdi. Dini festivallerden doğmuşlardı. Çok tanrılı (paganist) bir inanç sistemleri vardı ve de inandıkları tanrılar insanvari bir yapıya sahipti. Bundan dolayı eserleri yazarken bir kısıtlamanın altında olmaksızın yazdılar. Bu da onları dramanın en başarılı yazarları yaptı. Antik Yunan&#8217;daki trajedilerde, eserden tek bir kısım bile silinemezdi. Eserler son derece bütünlüklüydü, karakterler hybris (kibir) sebebiyle bir düşüş yaşardı ve böylelikle seyirciye eğitici, ahlaki bir ders verilirdi. Seyircinin aldığı bu derse kadar ki kısımda, acıma ve korkma duyguları hat safhada olurdu ve Aristoteles&#8217;in poetikasında bu duyguların refaha kavuşması &#8220;catharsis&#8221; (katarsis, arınma) adlı bir terimle karşılanırdı. Hatta Aristo&#8217;ya göre bu arınma olmazsa o eser trajediden sayılmazdı.</p>
<p>Trajedilerden sonra Antik dönemde komedi türü de önemli bir yere sahipti ve Eski Komedi (Old Comedy) / Yeni Komedi (New Comedy) olarak ikiye ayrılırdı. Eski formunda politik, toplumsal altyapı üzerinde eleştiri, göndermeler barınırdı, yeni komedi ise aşk konuları, ailesel problemler gibi günümüz komedilerine yakın konular işlenirdi. Trajediden farkı, iç tutarlılık o kadar da önemli bir yere sahip değildi ve birinde baş karakter olayın farkına vardığında kabusvari bir sona ulaşıyor diğerinde farkına vardığında sevinç ve kutlama meydana geliyor. Trajedi örneği olarak, günümüzde halen daha önemli bir yere sahip olan Sophocles&#8217;in Kral Oedipus&#8217;unu ele alırsak; Kral babasını öldürüp annesiyle evlendiğini öğrenince kendisine işkence ediyor, sürülmek istiyor. Fakat bu işkencenin hiçbir kısmı sahnede yapılmaz, sahnede şiddet gösterilmez.</p>
<p>İşte bu noktada Antik Roma dönemi farklılık göstererek Senekan ilkeleriyle farklılık göstermiştir. Şiddet sahnede gösterilir. Trajedi kahramanı kibirinden değil, kendisinden öte ya da kendisiyle eş bir güce meydan okuduğu için düşüş yaşar. Aynı zamanda Yunan oyunlarının prensiplerinde doğaüstü faktörler asla barındırılmazken, Roma&#8217;da bu sıkça kullanılır. Ancak Roma&#8217;lılar, Yunanlılara nazaran daha çok pratik sanatlarla yöneldiğinden bu dönemde drama ve trajedi yerine, komedi ve fars (basit komedi) üstünlük kazanmıştır.</p>
<p>Bu iki çağda da dini inancın çok tanrılı olmasından dolayı, tek tanrılı inancın yaygınlaşmasından sonra Avrupa tiyatrolarında düşüş yaşanmıştır. Fakat kilise bunu yasaklamasına rağmen litürjik (ayinsel) ibadetlerinde ironik bir şekilde tiyatro gösterilerine ev sahipliği yaparak yeniden doğuşuna yol açmıştır. Ortaçağ&#8217;da alegorik karakterlerle dini mesaj verip halkı eğitmede kullanılan drama, Rönesans&#8217;ta halk tarafından büyük bir ilgiye talep edildiğinden tekrar yükselişe geçmiştir. Rönesans&#8217;ı doğuran İtalya, tiyatro konusunda Yunanlıların yapıtlarını esas alıp onların izinden giderken, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri Roma döneminin ilkelerini takip etmiştir.</p>
<p><strong>Özetlersek;</strong></p>
<p>Günümüzde halen daha çok büyük bir sanatsal dilime sahip olan tiyatronun ortaya çıkışı ele alınmıştır. Doğuşundan sonra gelişiminin nasıl olduğu, bu gelişimi sağlayan faktörler nelerdi, gelişimin oluştuğu kültürler hakkında kısa bir inceleme yazısıdır. Antik Yunan dönemiyle toplumda ivme kazanıp bunu Roma kültüründe de devam ettiren drama, trajedi türlerinin yanı sıra komedi türünün ortaya doğuşu, içeriği ve de altyapısı ele alınmıştır. Dönemlerde tiyatroda ne gibi faktörler ön plandaydı, hangi işlevde tiyatro oyunları topluma sunuluyordu ve düşünürlerin yaptığı yorumlar yazı da açıklanmıştır. Bunların yanı sıra yazar-eser örneklerine de yer verilmiştir. Ayrıca, Antik Yunan&#8217;da doğup diğer kültürlere uzanan drama tarihinin, farklı kültürlerde gösterdiği değişiklikler de ele alınmıştır. Bu dönemlerin, özellikle Roma İmparatorluğu&#8217;nda farklılık gösteren prensiplerin yanında, oyun türünde de farklı türlere kapılar aralanmıştır. Oyunlarda işlenen olay ve karakterlerin temel özellikleri ve trajediyi trajedi yapan önemli faktörler (terimler) açıklanmış ve bu karakterlerin türden türe ne gibi farklılıklar gösterdiği incelenmiştir. Antik dönemden alınan gelenekler yeniden doğuş dönemi olan Rönesans&#8217;ta hangi ülkede, ne gibi düzenle sunulduğu hakkında ufak bir bilgiyle yazı tamamlanmıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/antik-yunan-ve-roma-dramalari/">Antik Yunan ve Roma Dramaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/antik-yunan-ve-roma-dramalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1272</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
