<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>psikoloji &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/psikoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Apr 2017 06:36:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 15 Apr 2017 08:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Ahmetoğlu]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8892</guid>
				<description><![CDATA[<p>İlk avcı-toplayıcı insan gruplarından günümüze kadar uzanan medeni toplum ve yönetme çatışmalarını üç bölüm olarak planladığım bu yazı dizisiyle ele almak istiyorum. Bu yazı dizisi, bilimsel olduğu kadar şahsi görüş ve düşüncelerimi içerecek; tarih içinde diktatörlük ve monarşilerden günümüze hem sağın, hem de solun üzerinde anlaşamadığı demokrasi kavramına kadar pek çok yönetim çatışmasına ışık tutmaya [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İlk avcı-toplayıcı insan gruplarından günümüze kadar uzanan medeni toplum ve yönetme çatışmalarını üç bölüm olarak planladığım bu <a href="https://goo.gl/njPwvF"><strong>yazı</strong></a> dizisiyle ele almak istiyorum. Bu yazı dizisi, bilimsel olduğu kadar şahsi görüş ve düşüncelerimi içerecek; tarih içinde diktatörlük ve monarşilerden günümüze hem sağın, hem de solun üzerinde anlaşamadığı demokrasi kavramına kadar pek çok yönetim çatışmasına ışık tutmaya çalışacaktır.</p>
<p>Neden-sonuç ilişkileri üzerinden ele alınacak bu konular kapsamında kimi zaman kapitalizm, kimi zaman da sosyalizm övülecek; diktatörlüklerden demokrasiye uzanan tarihsel süreçte geriye itilmişliğin nedenleri araştırılacaktır. Ayrıca, interdisipliner bir yaklaşımla psikolojik, nörobiyolojik ve sosyolojik birtakım veriler birlikte değerlendirilecek; konulara belirli bir bütünsellik içinde yaklaşılacaktır. Bu bütünselliğin esas dayanağı ise evrim kuramı olacaktır. Şunu da eklemek gerekir ki evrim, biyolojik yaşamdan çok daha fazlasını kapsar ve fizik ya da kimya alanlarının yanı sıra toplumsal alanda da gereklidir. Çünkü evren, kendi gelişiminden ilham alan ve bu ilhamı farklı ve yeni icat alanlarına uygulamaktan kaçınmayan açık bir sistemdir.</p>
<p>Başta yeme, içme ve üreme olmak üzere tüm biyolojik ihtiyaçlarımızın yanı sıra iletişim kurma, fikir üretme ve bu fikirleri yayma ihtiyaçlarımız, yaklaşık 1,8 kg ağırlığına sahip beynimiz tarafından yönetilir. Beyin ayrıca, kendi oluşumuna neden olan karmaşık denklemlerden ilham alarak toplumu belirli bir tarzda inşa etme gücü ve olanağına sahiptir. Peki hiç düşündünüz mü; beyin nasıl çalışır? Birey, gerçekten “bir” midir yoksa nöronal (nöron: beyin hücresi) demokrasi mi? Ya da şu şekilde sorayım; kişisel olarak hissedilen “ben” ile kitle yönetiminde aranan “tek adam” arasında benzerlik var mıdır? Akıllı yaşam, fikir tartışmasına dayanan ve “demokrasi” diye tanımladığımız sisteme mecbur mudur? Ya da her ikisi birden mi?</p>
<p>Bireyin “bir”den çok olduğu fikri görece eski olsa da bunun kanıtlarını sunan deneylerin gerçekleşmesi, yaşadığımız döneme denk gelmiştir. Beynin çalışma mantığı, geçmiş deneyimleri ayrı ayrı kodlayan nöron gruplarının yeni bir etki karşısında, geçmiş deneyimlerine karşılık ürettiği kimyasal kodları diğer nöron gruplarıyla işledikten sonra tek bir karara dönüştürme süreci olarak özetlenebilir. Toplumların ilerleme mantığı da benzer şekildedir. Geçmiş deneyim ve anılar, kimyasal kodlarla farklı bireylerin beyinlerinde depolanır. Yeni etkiler geldikçe toplum, bir bütün olarak geçmiş deneyimleriyle demokrasi düşüncesini işlemeye başlar.</p>
<p>Alınan ortak karar, doğru ya da yanlış olabilir. Nihai karar, yönetenlerin yönetilenlere dayattığı seçim kampanyaları, mitingler, köşe yazıları, ana haber bültenleri ya da çeşitli subliminal mesajlar yoluyla içselleştirilebilir. Hal böyle olunca bizler, ben olarak bildiğimiz bilincimizle, gelecekte yok olması kesin olan fikir ve kararlar uğruna meydanlarda çığlık çığlığa debelenmeye devam ederiz. “Biz” olduğunu düşündüğümüz kitleyle birlikte bir bütün olarak hareket eder, ezberlenmiş tüm ideolojileri kör topal ama saplantılı bir halde yaşatırız.</p>
<p>Sizi sürekli yıpratan sevgilinizle yeniden barışma olasılığınızı düşünelim. Birey olarak öngörünüz ilişkiye kesinlikle yeniden başlamamak olsa da yıllarca paylaşılmış olan pek çok anı ve bu anıların beynin farklı bölgelerinde uyandırdığı etkiler, sizi bir makine gibi eski sevgilinizin kollarına itebilir. Ertesi sabah bu aptalca karar için suçlu aramak isterseniz, bu suçlu kimdir? Birey “bir” ise henüz dün aldığınız karardan pişman olan kimdir? Ayrı ayrı her beyin hücresinin sonunda kendisini tek bireymiş gibi hissetme gereksinimi, bugün sosyal yaşantımıza suni olarak kopyalanmış millet ve ümmet gibi kavramlarla yansıyabilir mi?</p>
<p>Birlik olma arzusu, milyonlarca insanı tek bir karar altında toplayabilir ve karar mekanizması kendisine at olmayan yönetilenler, ne düşünüp ne hissetmeleri konusunda harici karar mekanizmalarına göre hareket edebilir; karizmatik, hitabeti kuvvetli liderler, yani yönetenler uğruna ölebilir ki, bu yazı dizisinde esas olarak incelemek istediğim nokta budur. Başka deyişle, beynin yönetim anlayışının toplum yönetim anlayışına yansıması ve ne gibi sonuçlar doğurduğunun incelenmesi, bizi bir adım ileri taşıyacak ve dünyaya artık eskisi gibi bakmayacağız.</p>
<h2><strong>1. Bölüm: Yönetilme Bağımlılığı </strong></h2>
<p>“Kraldan çok kralcı olmak!” deyimi muhteşem bir başlangıç olmaz mı? Çekirdek aileden 80 milyonluk Türkiye’ye kadar benzer yöntemlerle idare edilen her toplum, çoğunlukla kraldan çok kralcıdır. Sebebi öyle derin değil; çok az insan lider vasıflarla ileri atılabilir. Bu ileri atılma, doğumdan itibaren başlayan <a href="https://goo.gl/NC6oEx"><strong>eğitim</strong></a> ve bu eğitimin kalitesiyle ilgilidir.</p>
<p>Sigmund Freud psikanalizin temellerini atarken, kızı Anna Freud bayrağı devralmış ve kendi döneminde psikanalizi ağırlıklı olarak “çocuk gelişimi ve eğitimi” üzerine geliştirmiştir. Çalışmaları babasının gölgesinde kalmakla beraber, hayranlık uyandırıcı ve günümüz eğitim camiasınca kabul görmüş kavramları da beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Çocukların (geleceğin yöneten ve yönetilenlerinin) gelişim dönemlerini, kısaca çekirdek aile eğitiminden gelen “ego” ve devamında toplumsal eğitimle gelen “süperego” dönemleri içinde ele alabiliriz. Bu dönemler, genellikle kalıtımla gelen ve vahşi dürtülerle tanımlanan “id” üzerine inşa edilir. “Ego”, Sigmund Freud’a göre “id” ile “süperego” arasında bir köprü görevi görür. Kendisi, “ego”yu şu şekilde tanımlar; “Ego, şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. İd ile süperegonun isteklerini uzlaştırmaya çalışan hakemdir.” Daha iyi anlatılamazdı!</p>
<p>O halde, eğitime geri dönelim. Henüz doğum anından başlayan eğitim, egonun tatmin seviyesine göre yaşam boyu sürebilir ya da 20’li yaşlara dahi girmeden sona erebilir. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayrım, eğitim içinde açık hale gelir. Her insan grubu, aldığı eğitimin bir ürünüdür. Dolayısıyla, tüm kişilik özelliklerini kalıtıma bağlamak doğru olmadığı gibi, liderlik vasıflarını kalıtım dışında Tanrı ya da elçilik kavramlarıyla ilişkilendirip buna metafizik birtakım anlamlar yüklemek de binlerce yıllık önyargıları içinde barındırmaktadır. 21. yüzyıl medeniyeti, bu fikirleri hızla geride bırakmaktadır.</p>
<p>Kalıtım, acıkan bir bebeği ağlatabilir, ama meslek seçimine doğrudan etki etmez. Keza kalıtım, karanlıktan korku duyulmasını tetikleyebilir, ama ışığın farklı dalga boylarından gelen favori renk kavramına doğrudan etkide bulunmaz. (İstisnai durumlar, embriyo döneminde ortaya çıkan protein kodlama hataları nedeniyle ya da fiziksel darbe sonucu gerçekleşen olağanüstü durumlarda düşük ihtimallerde görülebilir.) Kalıtımın görevi proteini kodlamaktır, ruh ya da kişiliği değil.</p>
<p>Uyanıkken duvarları karalayan çocuğa, annesi tarafından ceza uygulanır; fakat aynı beynin yönettiği aynı eller uyurgezerlik sırasında duvarları karalarsa neden ceza uygulanmaz? Bilinçlilik durumunu uyurgezer çocuk üzerinden uyurgezer toplum modeline yarlarsak; muhalif olduğunuz siyasi sistemi savunan kitleye, yol açtığı toplumsal felaketler nedeniyle cezai yaptırım uygulayabilir misiniz? Bu kitle, çeşitli kanallarla cehalete sürüklenerek soyut bir uyurgezerlik durumuna sokulmuş olabilir. Bu noktada, şöyle bir paradoksa da dikkat çekmek isterim. Evet diyorsanız, adil değilsiniz; hayır diyorsanız, mantıklı değilsiniz; kararsızsanız, hiçbir felaketi engelleyemezsiniz. Bu paradoks aslında, bilincin ne olduğunu yanlış tanımamızdan kaynaklanıyor. Bireysel bilinci yanlış tanımlamış dilerler, toplumsal bilinci nasıl kavrayabilir?</p>
<p>Bir rengi sevmemizin arkasında neyin olduğunu hiç düşündünüz mü? Annenizin sevgisini en kuvvetli hissettiğiniz bir anda onun üzerindeki bluzun rengi, farkına varmadan favori renginiz haline gelmiş olabilir. İlk samimi arkadaşınızın gözlerinizin önünde gol attığı ayakkabının rengine ne dersiniz? Ya da belki de babanız bir denizcidir ve ondan ayrı geçirdiğiniz günlerde hissettiğiniz özlem duygusunu denizle ilişkilendirmişsinizdir. Beyniniz bu durumda, küçük bir sistemsel hata nedeniyle, denize ait olan mavi rengini hasret duygunuzla ilişkilendirerek tüm hayatınız boyunca mavi rengine takınacağınız olumsuz tavrı kodlamış olabilir. Ve bingo! Çoğumuz “sıcak” olarak hissedilen kırmızı rengini favori rengimiz olarak seçeriz. Doğan her çocuğa pembe veya mavi olmak üzere iki renk dayatmak, kökenleri aynı etkiye dayanan, dolayısıyla ilerleyen yaşlarda “aynı olma”yı dert etmeyecek nesillere ne katabilir? İki seçenekle büyümeye alışmış olan çocuklar, yetişkinlik dönemlerinde iki seçenekli siyasi toplumda problem görüp bu duruma itiraz edebilir mi?</p>
<p>Bu dayatma, hangi filmden kazındı ebeveynlerin zihnine? Ya da hangi müzik, çocuklarınızı nasıl eğiteceğiniz konusunda karar verebilir? Kendi çocukluğunda anaokulu öğretmeni tarafından tartaklanan bir anne, bu olayı hatırlamamakla birlikte, kendi çocuğunu anaokuluna göndermeme kararı verebilir mi? Eğitim, beynin (dolayısıyla birey ve toplumun) hayat içinde maruz kaldığı tüm fiziksel ve duygusal etkilere karşı kendi yorumuyla oluşturacağı kişiliğe etki eden her şeydir. Örneğin, rol modeli babası olan küçük kız, babası yemekten sonra ne yapıyorsa, aşık olma potansiyelinde olan erkeklerden de içten içe aynı davranışları bekleyecektir. “Armut dibine düşer!” deyimi, uzak geçmişten beri aslında bu gerçekle yüz yüze olduğumuza bir kanıttır.</p>
<p>Kraliyet ailesi, kendi imkanlarına uygun bir şekilde, çocuklarını yönetici olarak yetiştirecektir; fakir kesim ise yine kendi imkanlarına uygun bir şekilde, çocuklarını yönetilenler kategorisine uygun şekilde yetiştirecektir. Tarih içinde çok az kişi, bu düzene karşı ayaklanma fikri geliştirecektir. Fakat, özellikle de okur yazarlığın arttığı ve farklı kesimlerden insanların iç içe geçtiği toplumlarda bu durum değişmektedir. Bu toplumlarda eğitim, aile ve dar çevrede sınırlı kalmaz; çocukların süperegoları, çok sayıda dışsal etkiye maruz kalır. Hal böyle olunca, çok daha fazla sayıda insan yönetici topluluklarına dönerek “Neden sen oradayken ben buradayım?” sorusunu sormaya başlar. İnsan dışında pek çok canlı grubunda da benzer davranışları görebiliriz. Örneğin bazı maymun türleri, otoriteye karşı çok büyük savaşımlar verebilmektedir ki, bu durum bizi, hayatın gerçeklerine karşı daha şeffaf ve tarafsız bir hale getirmelidir.</p>
<p>Aile eğitimi, toplum eğitimi ve kişisel eğitim gelecek nesilleri şekillendirdikçe, yeni sistemler ve bu sistemlerin getireceği yeni itirazlar denklemi, tüm güncel siyasi sistemlerin atası olacaktır. Yani eğitimin kendisi, tüm siyasi sistemlerin atasıdır. Aynı eğitim, yine Sigmund Freud&#8217;un tanımladığı “geriye itilmişin çıkıp gelişi” konusuna yaslanarak bu sistemler arasındaki çatışmadan daha yeni sistemlerin kök salmasına zemin hazırlar ve bu döngü, insanla birlikte tüm evreni değiştirecek olasılıklar dinamitini sürekli ateşlemeye devam eder. Peki nedir “geriye itilmişin çıkıp gelişi”?</p>
<p>Geriye itilmişliğin çıkıp gelişi, Sigmund Freud&#8217;un bir örneğiyle; ataerkil toplumdan anaerkil topluma geçen kitlenin, yeni itirazlar nedeniyle ataerkil topluma geri dönüşüdür. Günümüzdeki feminist hareketler ve görece artan kadın hakları savunuculuğu, bu iki sistemin eşit konuma gelmesini savunan bir başka geriye çağırma eylemidir. Yakın gelecekte kayda değer sayıda kitlelerce kabul görmesi kuşkusuz olan anaerkil düşünce, daha uzak geleceklerde yeni itirazlarla tekrar geriye itilebilir, ancak daimi bir döngü nedeniyle her sistem, yedek ve as oyuncu modelindeki gibi sıralamalara bağlı kalcaktır.</p>
<p>Ne demiştik yazının başında? Evren, kendi gelişiminden ilham alan ve bu ilhamı farklı       ve yeni icat alanlarına uygulamaktan kaçınmayan açık bir sistemdir. Kural bu ya, alanları ne kadar farklı olursa olsun ilhamdan korkmamak, denemekten çekinmemek gerekir. Çünkü her bir geriye dönüş, geriye itilenin modifiye edilip iktidara daha güçlü gelme çabasıyla sonuçlanacaktır. Durumdan fayda sağlayan medeniyet olurken, şanssız toplumlar geçiş dönemlerindeki kaostan yakınacak ve bu durumu olumsuz değerlendirecektir. İktidar olan sistem, muhalif olan sistemi en güçlü şekilde bastırmaya çalışırken muhalif sistem çıkıp geleceği dönem için daha fazla birey toplama arayışında olacaktır. Bu bağlamda doğru sistem yoktur, o an kabul edilen sistem vardır. O an kabul edilen sistem, toplumsal aldıların istekleri ve kandırılmışlıkları etrafından seçilir. Çoğulculuk, haklılıkla değil, dönemsel şartlarla oluşmuş olur.</p>
<p>Dilerseniz, örnekler daha popüler olsun. Moda alanındaki bir geriye itilmişin çıkıp gelişinden bahsedelim. Bol paça pantolon akımından yeterince ekmek yemiş olan kapitalim liderleri, bizlere dar paça pantolonları sevdirmiş olsa da dar paçadan yiyeceği son lokmadan sonra yapay olarak kullanmayı öğrendiği bu sisteme güvenerek gelecekte bize yine bol paça pantolonları sevdirecektir. Evrenin her alanına olduğu gibi, kültür ve topluma da uyarlamanızı isteyeceğim “çıkıp geliş” bundan ibarettir.</p>
<p>Evrimin kendisi de bu sistemden bir şekilde faydalanır. Kendi akrabaları ve eşinin akrabalarında görünmezken doğan çocukları mavi gözlü olan siyahi bir aile, geriye itilmişin çıkıp gelişi tanımına genetik alanda verilecek en güzel örneklerden biridir. İnsan genomu (gen haritası) araştırmaları, DNA&#8217;mızın yalnızca yüzde 7-9&#8217;luk bölümünün aktif olduğunu söyler. Yani bizi biz yapan fiziksel özelliklerin tamamı, her bir hücremizde kopyalanmış halde bekleyen DNA zincirinin yalnızca küçük bir kısmıyla oluşur. Genomda pasif olarak bekleyen  mavi göz geni, nesillerdir mavi göz görülmemiş bir soy ağacından genetik bir hata sebebiyle çıkıp geri gelmiştir. Bu geri geliş, gelecek neslin gen haritası için seçenekler yaratmakla birlikte evrim tarafından memnuniyetle işlenecek ve siyahi bir yüz içinde muhteşem görünen mavi rengini, zamanı gelince yeniden yüceltecektir.</p>
<p>Yeteri kadar örnekleme yaptık sanırım. Bu örneklemelerle, yönetim çatışmalarına çeşitli alanlardan özdeş tanımlamalar yerleştirerek siyasetin aslında her bireye aynı uzaklıkta olan toplumsal bir mecburiyet olduğunu ortaya koymak istedim. Yöneten ve yönetilenlerin bunun için yaratılmadığını, çoğunlukla çevre koşullarınca bu konumlara itildiğini, toplumdaki en büyük etkenin eğitim olduğunu, eğitimin akla gelen ilk tanımından daha karmaşık yönlerinin olduğunu belirttim. İnsan beyni modelinin toplumsal düzene yöntem kopyaladığını ve bu yöntemin öngörülmesinin medeniyetin yanında toplumların da yararına olacağını savundum. Siyasi sistem ya da düşüncelerin atalardan alınan miras doğrultusunda günümüz kültürüne en uygun iktidar şekline evrildiğini belirttim ve orta ya da uzun dönemde muhalefet tarafından yeniden geriye itilmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna dikkat çektim. Bu geriye itme yarışı, toplumun tercihi olmaktan çok, toplumu oluşturan her bireyin beyninin çalışma şeklinin bir yansımasıdır. Toplumun bu hiç bitmeyecek savaşında “yönetilme bağımlılığı” olarak adlandırdığım bu bölüm, ikinci bölümde inceleyeceğim “yönetme yöntemi” konusuna bir ön hazırlık niteliğinde oldu.</p>
<p>Peki, bitmemesi gerektiğini düşündüğüm toplumsal savaş neden bitmemeli? Farkında olmaksızın bu savaşı, günümüz tanımlamalarıyla “iktidar” ve “muhalefet” olarak adlandırıp “medenileştirmiş”(!); uğrunda daha az kan dökülen bir sistem haline mi getirdik? Beyinde yalnızca sosyal ilişkileri düzenler gibi görünen bölümler olduğunu söylesem aklınıza ne gelirdi? Siyasi fikirlerin beynin fiziksel yapısını nasıl değiştirdiğinden bahsetsem, o fikirleri hayat amacı olarak görme konusunda şu anki fikirlerinizle çatışmala girer miydiniz? Günümüzde tacizcilerin tamamına yakınının çocukluk dönemlerinde tacize uğramış olması, size ne düşündürür? Peki, muhalifken gördüğü kötü muameleye iktidar döneminde aynı şiddetle karşılık verebilen kitleler, tacizci bireylerle ilişkilendirilebilir mi?</p>
<p>Bu gibi ilginç sorular ve kendi cevaplarımı, bir sonraki bölümde günümüz siyasi fanatizmine uzanan süreçler içinde ve yine farklı alanlardan özdeş tanımlamalarla ortaya koyacağım.</p>
<p><script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script><br />
<ins class="adsbygoogle" style="display: block;" data-ad-format="autorelaxed" data-ad-client="ca-pub-1385937189085107" data-ad-slot="4943199474"></ins><br />
<script>
     (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
</script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/">Demokrasi Bilimi: Toplumun (Bitmemesi Gereken) Savaşı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/demokrasi-bilimi-toplumun-bitmemesi-gereken-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8892</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Adam’s Apples Filmi Üzerine Psikanalitik İnceleme</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/adams-apples-filmi-uzerine-psikanalitik-inceleme/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/adams-apples-filmi-uzerine-psikanalitik-inceleme/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 08 Mar 2017 14:50:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Fatoş Gözener]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Film Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Haz ve Anlatı Sineması]]></category>
		<category><![CDATA[hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Lacan]]></category>
		<category><![CDATA[Laura Mulvey]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund Freud]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=8496</guid>
				<description><![CDATA[<p>Freud tarafından öne sürülen psikanalitik kuram, bize hem normal, hem de anormal zihinsel süreçlerin işleyişiyle ve bunların somut yansımaları olan davranışlarla ilgili bilgiler verir.  Ruhsal nedensellik varsayımına göre, hiçbir davranışımız nedensiz, rastgele ya da şansa bağlı değildir. Her davranışımızın altında yatan bir neden vardır. Bu neden her zaman insanın dışında ya da çevresinde değildir, insan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/adams-apples-filmi-uzerine-psikanalitik-inceleme/">Adam’s Apples Filmi Üzerine Psikanalitik İnceleme</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Freud</strong> tarafından öne sürülen <strong>psikanalitik kuram</strong>, bize hem normal, hem de anormal zihinsel süreçlerin işleyişiyle ve bunların somut yansımaları olan davranışlarla ilgili bilgiler verir.  Ruhsal nedensellik varsayımına göre, hiçbir davranışımız nedensiz, rastgele ya da şansa bağlı değildir. Her davranışımızın altında yatan bir neden vardır. Bu neden her zaman insanın dışında ya da çevresinde değildir, insan davranışlarının nedenleri kimi zaman onun iç dünyasıyla ilgilidir. Burada karakterlerin anormal zihinsel süreçlerinin işleyişiyle ilgili bilgiler aktaracağım.</p>
<p><strong>Hegel</strong>&#8216;in öznesinin kurulabilmesi tanıma ve tanınma diyalektiğine bağlıdır. Kendi ve öteki arasında bir dolayımlama ilişkisi yatar. Kendindelik haline ulaşmak için kendisinin dışına yönelmek zorundadır. Ancak her dışa yönelip kendine geldiğinde bir önceki kendini bulamaz.</p>
<figure id="attachment_8498" aria-describedby="caption-attachment-8498" style="width: 704px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/adams-apples-filmi.jpg"><img class="size-full wp-image-8498" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/adams-apples-filmi.jpg?resize=640%2C360" alt="Adam's Apples (Adem’in Elmaları)" width="640" height="360" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/adams-apples-filmi.jpg?w=704&amp;ssl=1 704w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/adams-apples-filmi.jpg?resize=300%2C169&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/adams-apples-filmi.jpg?resize=702%2C396&amp;ssl=1 702w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8498" class="wp-caption-text">Adam&#8217;s Apples (Adem’in Elmaları)</figcaption></figure>
<h2>Adam&#8217;s Apples (Adem’in Elmaları)</h2>
<p><strong>Adam&#8217;s Apples</strong> filmini incelediğimizde Ivan karakterinde bu durumu açık bir şekilde görürüz. Ivan gerçekleri görmezden gelir, olmamış gibi ve tepkisiz davranır. Gerçeğin cehenneminde yaşamaktansa yanılsamanın cennetinde yaşamayı tercih eder.</p>
<p>Ivan &#8216;Öteki&#8217;yle karşılaşması Adam ile gerçekleşir. Adam hapisten yeni çıkmış neonazist biridir. Papazın yanına topluma hizmet etmesi için gönderilmiştir. Kilisede ki görevi elma ağacının bakımı ve o elmalardan bir pasta yapmaktır. Gerçekçidir ve Ivan&#8217;ı gerçekler konusunda zorlar. Ivan gerçekle karşılaşması sonucunda tekrar kendine geri geldiğinde artık eski kendisi değildir. Gerçekleri öğrendikçe hastalanır, bunalıma girer ve kimseyle konuşmamaya başlar. Bunalım duygusal bi durumdur yani doyumsuzluk yaşanan bir takım duyguların, onlara uygun gelen boşalmaların birleşimidir. Bunalım tepkisine iki çıkar yol sunulmaktadır: Ya bunalımın oluşması gerçekten eski travmatik bir olayın yinelenmesi nedeniyle, yalnızca bir sinyaldir ve bu durumda tepkinin kalan bölümünü ya kaçmaya, ya savunmaya ya da yeni tehlikeli duruma karşı koymaya yarar. Ve bunalımın yıkıcı sonuçlarıyla ortaya çıkar.</p>
<p>Filmde Freud&#8217;un 3 savunma mekanizmasını görürüz. İnkar, Bastırma ve Karşıt tepki geliştirme. Ivan  Anksiyeteye sebep olan herhangi bir şeyin varlığını bastırarak bilinçten uzaklaştırır bilinç dışına iter yaşadığı travmatik olayları ve tehditleri yalanlayarak inkar eder, rahatsız olduğu durumların (şeytan tarafından değil de  tanrı tarafından sınanmak) tam tersini ifade ederek saklar ve karşıt tepki haline getirir.</p>
<figure id="attachment_8497" aria-describedby="caption-attachment-8497" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adams-Apples.jpg"><img class="size-full wp-image-8497" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adams-Apples.jpg?resize=300%2C411" alt="Adam's Apples filmini incelediğimizde Ivan karakterinde bu durumu açık bir şekilde görürüz. Ivan gerçekleri görmezden gelir, olmamış gibi ve tepkisiz davranır. Gerçeğin cehenneminde yaşamaktansa yanılsamanın cennetinde yaşamayı tercih eder. " width="300" height="411" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adams-Apples.jpg?w=300&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2017/03/Adams-Apples.jpg?resize=219%2C300&amp;ssl=1 219w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-8497" class="wp-caption-text">Adam&#8217;s Apples filmini incelediğimizde Ivan karakterinde bu durumu açık bir şekilde görürüz. Ivan gerçekleri görmezden gelir, olmamış gibi ve tepkisiz davranır. Gerçeğin cehenneminde yaşamaktansa yanılsamanın cennetinde yaşamayı tercih eder.</figcaption></figure>
<p>Freud üç çeşit anksiyete tanımlamıştır: Nesnel anksiyete (objective anxiety) nörotik anksiyete ve ahlaki anksiyete nesnel anksiyeteden türemiştir. Filmde bu üç kaygı durumlarından sadece bir tanesini görürüz.  Nesnel anksiyete gerçek dünyadaki gerçek tehlikelerin korkusundan kaynaklanır. Ivan hayatta karşısına çıkan zorlukları ve acıları görmezden gelerek yaşamayı tercih etmiştir başına gelen kötü olayları sorgulamaz ve neden aramaz bu da nesnel anksiyetenin göstergesidir(karısının hap içip intihar etmediğini M&amp;M sanıp yediğini düşünür) Filmde ki bir diğer karakterimiz Adam&#8217;ın id&#8217;i temsil ettiğini görürüz. Freud bilinç-bilinçaltı ayrımını gözden geçirerek zihinsel aygıtın (mental apparatus) yapıları olan id, ego ve süperego’yu ilk kez ortaya koyar. Freud’un daha önceki bilinçaltı kavramına karşılık gelen id kişiliğin en ilkel ve en az ulaşılabilen bölümüdür. İd’in güçlü etkileri arasında cinsellik ve saldırganlık iç güdüleri gelir. İyi veya kötü, erdem veya ahlaklılık yoktur. Süperego ise ahlaki kısıtlamaların hepsini, mükemmelliğe doğru bir çabanın savunuculuğunu temsil eder. Freud’un Süperego için kullandığı terim,  “üst ben” dir. Ivan filmde tamamen süperegoyu temsil eder. Kilisede rahiplik yapar ahlaki değerleri yüksektir. Adam ile aralarında sürekli bir çatışma vardır. Bu çatışmalar sonucu filmde Ivan ve Adam arasında ego dengesinin kurulamadığını görürüz.</p>
<p>Adam&#8217;ın kilisede yaşayan diğer insanlara karşı saldırgan davranışlarının altında aslında onlar gibi olmaktan korkması yatar. Saldırgan davranışlarının sebebi onlara karşı geliştirdiği &#8216;savunma mekanizmasıdır&#8217;. Savunma mekanizmasını Ivan&#8217;da da görüyoruz. Gerçekliği bilinçaltında çarpıtır ve yalanlar. Filmi, <strong>Laura Mulvey</strong>&#8216;in <em>Görsel Haz ve Anlatı Sineması</em> makalesine göre yorumlarsak <strong>Lacan</strong>&#8216;ın psikanalize dayandırdığı &#8216;erkek bakışı&#8217; teorisinde sinemanın oluşturduğu görsel hazzı &#8216;skopofili&#8217; (görme/bakma) arzusu ile açıklar. Filmde gunnar karakterimiz alkole ve yemeğe düşkün biri ve kleptomani hastasıdır ayrıca cinsel sapkınlıkları da vardır. Bir diğer karakterimiz Sarah alkolik ve bebeğini aldırıp aldırmama konusunda kararsız kalmış bir kadındır.  Gunnar&#8217;ı bir gece fazla içki içmiş sarhoş ve elinde bir patlıcanla sarah&#8217;ın odasına giderken görürüz. Adam gunnar&#8217;ı görüp yapacağı şeye engel olmaya çalışır. Bu sahnede Lacan&#8217;ın skopofili (görme/bakma) tezini açıkça görmüş oluruz. Gunnar elindeki patlıcanla Sarah&#8217;ın odasında ne yapacaktı? Sorusunun cevabını izleyiciye bırakılmıştır. Filmde &#8216;eril bakış&#8217; etkindir herhangi bir anlam taşıyıcı ya da anlam üreticisi yoktur.</p>
<p>Adam(id) ve Ivan(süperego) arasında &#8216;ego&#8217; dengesinin kurulamadığından bahsetmiştik fakat filmin sonunda Adam da gerçekleri görmezden gelmeye başlamış ve Ivan ile aralarında ego dengesini kurulmuştur.</p>
<h3>Kaynakça</h3>
<ul>
<li><strong>SIGMUND FREUD</strong>&#8211; Psikanaliz Üzerine</li>
</ul>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/adams-apples-filmi-uzerine-psikanalitik-inceleme/">Adam’s Apples Filmi Üzerine Psikanalitik İnceleme</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/adams-apples-filmi-uzerine-psikanalitik-inceleme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8496</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çürüme Çağında İnsan</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/#comments</comments>
				<pubDate>Fri, 07 Oct 2016 09:11:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Canan Yunak Kuşça]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[birey]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[popüler kültür]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal ahlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5390</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dikkat Algılarımızla Oynanıyor! Algılarımızla oynamanın tarihi ne kadar eskiydi. İlk çağlardan beri süregelen bir olgumuydu. Toplum ve insan var olduğu sürece devam etmemesi yadsınamaz bir durum iken insanlar bunun ne kadar farkındaydı. Algılarımız üzerindeki birincil etki insan iken ikincil etki çevreydi, arasındaki bağıntı ise sürü mantığıydı. İki insanın olduğu yerde değişim sürecinin başlangıcı esastı. İnsan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/">Çürüme Çağında İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>Dikkat Algılarımızla Oynanıyor!</h2>
<p>Algılarımızla oynamanın tarihi ne kadar eskiydi. İlk çağlardan beri süregelen bir olgumuydu. Toplum ve insan var olduğu sürece devam etmemesi yadsınamaz bir durum iken insanlar bunun ne kadar farkındaydı.</p>
<p>Algılarımız üzerindeki birincil etki insan iken ikincil etki çevreydi, arasındaki bağıntı ise sürü mantığıydı. İki insanın olduğu yerde değişim sürecinin başlangıcı esastı. İnsan bir diğer insandan ya da toplumdan ayrı düşünülemezdi. Toplum bilinç ve düşünceydi. İnsanlar arasındaki etkileşim bilinci ve düşünceyi doğrudan etkilemekte algı ve değerlerimizi kontrol altına almaktadır.</p>
<p>Dil, din, ırk, gelenekler, töre, tabu, inançlar, bilim ve sanat ait olduğu toplumun kültürünü değerini oluşturuyor, birey salt insan iken, bulunduğu toplum tarafından kasıtlı kültürleniyor. Toplumların yıkılamayan ve asla değiştirilemeyecek değerleri olsa dahi hızla değişen gelişen dünya bireylerin bilinç ve algılarında yıkımlara sebep oluyor. Toplumu oluşturan insan çarkın dişleri arasında sıkışıp otomatlaşıyor ve farkındalığını yitiriyordu. Bize sunulan şuydu; Ya sıradan bir insan, ya bir çarkın dişleri ya da bir kahraman olursun. Ama sıradan bir insan olsan da, bir çarkın dişleri olup örgütlensen de, kahraman olsan da toplumun kölesi olmaktan öteye gidilemezdi. Toplumda yöneten ve yönetilen bağlantısı söz konu olsa dahi yönetenlerinde yönetenleri olması çıkışı olmayan bir düzene bizleri mahkum ediyor. İçinde bulunduğumuz çağın ne kadar insanları özgürleştirdiğine inanılsa da, bunun büyük güçlerin bir aldatmacası olduğu yadsınamaz. İnsanların beynine ‘özgürsünüz’ ‘eşitsiniz’ kavramları empoze edilirken bağımlılık ve dengesizliklerin üstü kapatılarak bireylerin algılarıyla oynanmaktadır. İnsan gitgide gerçekten uzaklaşmakta gerçeklik olgusunu yitirmektedir.</p>
<p>Tüketim alışkanlıklarının tekellerin çıkarları doğrultusunda hızla değiştirilmesi, bilimin ve teknolojinin kültürü alabora etmesi insanların savrulmalarına neden olmaktadır. Maddi kültürün manevi kültürün önüne geçmesi, insanın manevi değerlerinin içini boşaltmış, duyguları yok eden bir silaha dönüşmüştür. İnsan kendinden uzaklaşmaya başlamış, kendi oto kontrolünü kaybetmiştir. Kontrol artık tekellerin ve sistemin elindedir. İnsanlar artık mankurtlaşmış bir beyne dönüşmüşlerdir. Yukarıda birileri algılarımızla oynarken bizler bundan habersiz birer zombi gibi hareket etmekteyiz. Bu yeniçağ’da teknolojinin insana sunduğu rahatlık ve olanakların insanı özgürleştirdiği savunulsa da birey bu maddelere nesnelere daha bağımlı hale geliyor ve birey kendini gerçekleştirebilme amacından uzaklaşarak kendine ve topluma yabancılaşıyor.</p>
<p>Egemen ideoloji insanları öylesine başarıyla yönlendiriyor ki insanlar düşünsel yetilerini tamamen kaybederek imaj çağının metalarına saldırıyorlar. Dejenerasyon sürecine giren bireyler artık kendilerini imaj çağının dev metalarıyla ifade etmeye çalışıyorlar. Tüketim unsurun bize sunduğu sınırsız maddeler arasında yaşarken bizlerde, yavaş yavaş nesneleşiyoruz. İnsan kendi ve beyni arasındaki bağlantıyı kuramıyor, insan ile kendi benliği arasındaki uçurum derinleşiyor. Ve yanılsama insanı on ikiden vuruyor. Işık hızyla yol alıyor ve kaos yaratıyor. Yanılsamanın kralı ise medya oluyor. Medya toplumu öyle bir etkisi altına alıyor ki  Avrupa’dan Amerika’ya Asya’dan Orta Doğu’ya yeni dünyayı yönetiyor. Toplumlar medya aracılığıyla psikolojik çöküntüye uğratılıyor, bireyler bununla savaşamıyor ve kendini bu çemberin içinde buluyor.</p>
<p>Reklamlar, filmler, çizgi filmler, haberler, moda, yarışmalar, diziler ile beyinler yıkanmakta, insanların ihtiyaçları ile hedefleri arasındaki bağlantıyı koparmaktadır. Medya ve reklamlar tüketim çılgınlığına yol açmakta bireyler kendilerini bu tüketim ormanında kaybetmektedirler. Hızla çoğalan bitkiler ve hayvanlar gibi nesnelerde hızla çoğalmaktadır. Hızla çoğalan tüketim maddeleri dünyayı bir çöplüğe çevirmiş, yaşam alanları ve yaşam kaynaklarını elimizden hızla almaya başlamıştır.</p>
<h2>Çürüyen Tüketim Kültürü</h2>
<p>Tüketim güncel dünyamızın ahlakı haline geldi. Tüketim kültürünü hayatımıza yerleştirerek insani varlığımızın temellerini yok etmekte. Kapitalist sistem ve kürselleşen dünya kültürünü topluma dayatmaktadır.</p>
<p>Egemen ideoloji toplumu ekonomik, siyasi ve kültürel yönden etkisi altına alarak toplumun mantığını ve mekanizmasını hızla değiştirmektedir. Günümüzde hızla gelişen bilim ve teknoloji ile iletişim kanalları üzerinden toplumu yönetiyor ve ideolojik fikirler ve sanat anlayışlarımız tek tipleşiyor. Bu tek tipleşmede toplumu bireysel anlamda gerçek kimliklerini, kendilerine dayatılmış olan var olma savaşı içindeki benliklerinin arkasına gizlemektedir. Ve artık insanlar birey olarak değil, sadece imajlarıyla var olabiliyor ve marka bağımlısı bir tüketim toplumu kaçınılmaz hale geliyor. Bütün dünyada aynı yemek kültürüne sahip aynı kıyafetleri giyen ve aynı markaları hayatlarına yerleştiren toplumsal gruplar yerleştirilmeye çalışılıyor. İnsanlar caddelerde, sokaklarda, alışveriş merkezlerinde kendilerinden geçerek tüketim kültürünün metalarına saldırıyor. Bireyin yaşam standartlarının ve toplumsal düzenin temeli olan ‘ihtiyaç’ kavramı tüketim kültürüyle algılarımızda farklı bir boyut kazanarak sadece fiziksel ihtiyaçlar değil, manevi değerlerimizde kolayca tüketilerek yok ediliyor.</p>
<figure id="attachment_5391" aria-describedby="caption-attachment-5391" style="width: 350px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-5391 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?resize=350%2C393" alt="Bu resim ana resim Canan Yumak Kuşça'nın kendi eserleridir." width="350" height="393" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?w=350&amp;ssl=1 350w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?resize=267%2C300&amp;ssl=1 267w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-5391" class="wp-caption-text">Bu resim ana resim Canan Yumak Kuşça&#8217;nın kendi eserleridir.</figcaption></figure>
<h2>Korkulara Bir Bakış</h2>
<p>Korku insanlığın yaşamının oluşumun temel kaynağıydı. Korku insanla var olmuştu. İlkel insanlar güneş doğdu, güneşten korktular ve güneşi Tanrı ilan ettiler. Korku Tanrıları, dinleri, inançları ve tabuları ortaya çıkardı. Tutulmaların ve kuyruklu yıldızların felaketin habercisi olduğuna inandılar, hastalandılar büyücülerden korktular, topraktan mahsul alamadılar şeytandan korktular.</p>
<p>Korku eşittir dünyaydı. Dünyada var olmak, insanın bilinmezlikler arasında yaşaması nerede olduğunu, neden var olduğunu neden öldüğünü sorgulaması ve bunlara cevap bulamaması korkunun en temel sebebiydi.</p>
<p>Dünyada var olmak ve ölümün gerçekliği insanları etkisi altına alıyor, primitif çağlardan günümüze kadar değişerek baş gösteriyordu.</p>
<p>20.yy. da endüstri çağının başlaması ve bilim ve teknik toplumu hızlı bir değişime itmiş insanoğlunu topraktan kopartarak toplumun sosyal yaşamının temelini köklü bir sarsıntıya uğratmıştır. Dünyanın hızla değişmesiyle bilim ve teknoloji insana özgürlük eşitlik gibi sınırsız haklar yenilikler tanısa da insanın korkularının azalmasına ya da neden olmamış tam tersi korkular siluet değiştirerek ve artarak insanları tamamen etkisi altına almış ve korku zindanına hapsetmiştir.</p>
<p>İnsanın toprağından koparak şehirlere göç etmesi insanı bağlı olduğu düzenden kopararak yeni düzenin içinde kaybolmasına neden olmuştur. Yükselen binalara hapis olmuş insanların yaşam alanları kısıtlanmış insanı inandan uzaklaştırarak yabancılaştırmıştır. Bireyler metrekareler arasında sıkışmış yalnızlaşmıştır. İki insan arasında uçurumlar oluşması iletişimi koparmış korkuların değişimi de bu aşamada farklılıklar göstermiştir. İnsan çağımızda artık primitif çağlardaki insanlardan korkularına karşı daha da çıplak hale gelmiştir. Korkular insanı öylesine etkisi haline almıştır ki bireysel ve toplumsal savaşları ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Şu an ki toplumsal düzen iki şey üzerine kurulmuştur: para ve güç. Bireyler başta para ve güce hakim olamayacağı korkusuyla toplumun insana dayattığı kuralları yerine getirmek için çalışmaktadır. Artık bu kontrolsüz bir şekilde ilerlemektedir. Çünkü bireyin hayatını idame ettirebilmesi için birincil şart budur.</p>
<p>Birey daha çocukken toplumsal, ekonomik ve psikolojik dayatmalara maruz kalarak kendini gerçekleştirebilme savaşı vermektedir. Tabi özgürlük ve eşit olabilme savaşının yanı sıra işte korku duygusunun karmaşık bir yapı kazanması da böyle başlamaktadır. Bireyin toplumda bir yere bir statüye sahip olabilme para denen gücü ele geçirebilme, mutlu, huzurlu ve sakin, kötülüklerden uzak durarak yaşayabilme istekleri, bireyde uyarıcı etkisini artırarak, kaygılara, korkulara yol açmakta, bu da beraberinde yok olma, hiçlik duygusu, benliğini yitirme gibi psikolojik çöküntülere sebep olmaktadır. İnsanların bireysel çöküntüleri toplumda toplu psikolojik çöküntüler yol açarak yeni çağ’ın savaşının korkuları kontrol etme üzerine kurulu psikolojik savaş kavramını doğuruyor.</p>
<p>Artık insanlar ve toplumlar üzerindeki tek egemen güç korkudur.</p>
<p>Korktuk, sığındık. Korktuk, kaçtık. Korktuk, savaştık. Korktuk yenildik. Korktuk neyden korktuğumuzu bilmeden korkmaya başladık. Hepimiz Don Kişot gibi korkularımız yüzünden korkusuzca yel değirmenlerine karşı savaştık. Korkusuzluğumuzun temelinde bile korkularımız yatarken bizler toplumsal amaçlarımızdan koparak korkularımızla yaşamayı amaç edinir hale getirildik.</p>
<p>“<em>Korkularımız var çıplak insan etiyle düğümlü. Eğilsek yeryüzüne, doğrulsak gökyüzüne çarpacak yüzümüz.”</em> Mustafa İBAKORKMAZ</p>
<h2>Çürüyen Kültür</h2>
<p>Bizi  ‘Biz’ Sizi ‘Siz’ yapanlar neydi. Benliğimizin temeli ‘diğerleri’ tarafından (benden, senden, ondan) yönlendirilirken İnkâr etmeyelim ki kendi karakterimiz üzerinde güç oluşturamıyoruz. Değişime karşı duramıyor, değişimin bizi bir ip yumağı gibi sarmasına izin veriyoruz. Değişime dur demek yanlıştır zaten ama bu değişim yıkıma sebep oluyorsa karakterimizde, bizi, bütünlüğümüzü bozuyorsa işte o zaman çatlamış kuru topraklara benzeyen karakterler ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kapitalist sistemin maşaları medya ve teknoloji insanları popüler kültürün içine itiyor insanları dev cadı kazanlarında hamur gibi yoğuruyorlar. Yoğrulan insanlara kendi istedikleri gibi şekiller vererek tek tip insan modelleri üretiyorlar.</p>
<p>Yükselen değerler ve eğilimler insanın sürüleşmesini hedef alıyor. Sürüleşmek ise insanı insanlıktan çıkarıyor. Kafka’nın Dönüşüm kitabında anlattığı gibi sürüleşen beyinler toplumda bir böcek gibi ezilerek hastalandırılıyor, öldürülüyor ve yok ediliyorlar.</p>
<p>Pamuk fabrikalarında çocukların yirmi saat çalışmalarıyla başlayan kapitalist (endüstriyel) düzen insanı hayvanlaştırıyor, insanı insanlığından uzaklaştırarak, manevi çöküntüye uğratıyor.</p>
<p>İnsanlık en modern aletlerle, en ilkel halini bulmak için son hızla yol alıyor. Düşünce ve eylem efendilerin çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Kapitalist sistem insanı ekiyor, biçiyor, paramparça ediyor. Hammaddesini oluşturarak devasa fabrikalarında ince ince işliyor. İşlenen insanlar artık dönüşümü tamamlanmış, düşünmeden, konuşmadan, sormaktan, sorgulamaktan uzaklaşmış, insan oluyor.</p>
<p>Kapitalizmin yaratığı insan tipi, kendisini gerçekleştirebilme yetisinden yoksun, kendisini ve toplumu sorgulamayan bir zavallıdır. Sorgulamadan yaşadığı içinde hayata, bu düzene, en uyum sağlayan bireylerde onlar olmuştur. Çünkü bu bireyler artık farkındalığını yitirmiştir. Onun için gecenin ya da gündüzün, güneşin ya da ayın, siyahın ya da beyazın bir farkı ya da bir anlamı yoktur.</p>
<p>İnsan kendi evriminde geriye doğru gitmekte yitip gitmektedir. Aklının iplerini salmışlardır. Artık ipler kendi ellerinde değildir. Kontrol sende değil kontrol üst güçlerin elindedir.</p>
<p>İnsan büyük bir yanılsamanın içindedir. Burası bir dünya değil artık kapalı bir kutudur. İnsanlar ise içinde kaybolmuştur.</p>
<p>Kapitalizmin oluşturduğu bu yanılsamanın farkına varan yanılsamalara yenilmeyen, onların sahteliğini aklının gözüyle parçalayan, kendi kişiliğini sağlam temeller üzerine kuran insani değerlerini unutmayan korkusuzca direnç gösterip savaşan insanlar bu kutunun bir karton olduğunu anlayacak ve bu karton duvarları yırtarak aşacak ve kendini bulacaktır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/">Çürüme Çağında İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5390</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sanatta Psikanaliz&#8221; Kitabı İle Prof. Dr. Neriman Samurçay</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/sanatta-psikanaliz-kitabi-ile-prof-dr-neriman-samurcay/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/sanatta-psikanaliz-kitabi-ile-prof-dr-neriman-samurcay/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 18 Nov 2015 21:09:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Önder Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Psikolojisi Açısından Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Neriman Samurçay]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Rorschach Testi]]></category>
		<category><![CDATA[sanat ve psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[sanat ve psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatta Psikanaliz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=778</guid>
				<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Neriman SAMURÇAY, 1923 yılında Denizli’de doğmuştur. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin (DTCF) Felsefe Bölümünü bitirmiştir. Doktorasını psikoloji dalında tamamlamış, Paris’te ise klinik psikoloji, Rorschach Testi gibi kimi projektif testler üzerinde çalışmalar yapmıştır. 1988 yılında da mezun olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bölüm başkanlığı görevine gelmiş ve emekli oluncaya kadar bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sanatta-psikanaliz-kitabi-ile-prof-dr-neriman-samurcay/">&#8220;Sanatta Psikanaliz&#8221; Kitabı İle Prof. Dr. Neriman Samurçay</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_780" aria-describedby="caption-attachment-780" style="width: 197px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay-sanatta-psikanaliz.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-780 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay-sanatta-psikanaliz-197x300.jpg?resize=197%2C300" alt="Prof. Dr. Neriman Samurçay &quot;Sanatta Psikanaliz&quot;" width="197" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay-sanatta-psikanaliz.jpg?resize=197%2C300&amp;ssl=1 197w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay-sanatta-psikanaliz.jpg?w=270&amp;ssl=1 270w" sizes="(max-width: 197px) 100vw, 197px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-780" class="wp-caption-text">Prof. Dr. Neriman Samurçay &#8220;Sanatta Psikanaliz&#8221;</figcaption></figure>
<p>Prof. Dr. Neriman SAMURÇAY, 1923 yılında Denizli’de doğmuştur. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin (DTCF) Felsefe Bölümünü bitirmiştir. Doktorasını psikoloji dalında tamamlamış, Paris’te ise klinik psikoloji, Rorschach Testi gibi kimi projektif testler üzerinde çalışmalar yapmıştır. 1988 yılında da mezun olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bölüm başkanlığı görevine gelmiş ve emekli oluncaya kadar bu görevini devam ettirmiştir.</p>
<p>Prof. Dr. Samurçay, sanat ve psikanaliz çalışmalarıyla geçirdiği bir ömre ünlü &#8220;Sanatta Psikanaliz&#8221; kitabını ve birçok akamik ve bilimsel çalışmayı sığdırmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_779" aria-describedby="caption-attachment-779" style="width: 300px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-779 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/neriman-samurcay.jpg?resize=300%2C210" alt="Sanatta Psikanaliz çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Neriman Samurçay 17.11.2015 tarihinde yaşamını yitirdi." width="300" height="210" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-779" class="wp-caption-text">Sanatta Psikanaliz çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Neriman Samurçay 17.11.2015 tarihinde yaşamını yitirdi.</figcaption></figure>
<p><strong>Prof. Dr. Neriman SAMURÇAY, 17 Kasım 2015 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi 19 Kasım 2015 günü saat 09.30&#8217;da Ankara Ünivesitesi DTCF&#8217;de yapılacak törenin ardından Cebeci Asri Mezarlığı&#8217;nda defnedilecektir.</strong></p>
<p>Prof. Dr. Samurçay, özellikle sanat ve psikanaliz temalı çalışmalar yapmış ve bu iki dalın uyumu ile ilgili de birçok makalesi yayımlanmıştır. Çeşitli sanat dergilerinde ve galeri yayınlarında da bu iki dalın uyumu ile ilgili çok sayıda yazıları yayımlanmıştır. Türkiye’de Psikoloji dalının duayenlerinden biri olarak kabul edilen SAMURÇAY’ın çeşitli deneme, makale ve araştırmalarının yanında özellikle bu tema ile ilgili olarak yine bir inceleme ve araştırma niteliği taşıyan “Sanatta Psikanaliz” adlı bir kitabı da mevcuttur.</p>
<figure id="attachment_781" aria-describedby="caption-attachment-781" style="width: 200px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/samurcay.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-781 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2015/11/samurcay.jpg?resize=200%2C257" alt="Neriman Samurçay özellikle resim sanatıyla psikanaliz arasındaki ilişkiye ışık tutmaya çalışırdı." width="200" height="257" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-781" class="wp-caption-text">Neriman Samurçay özellikle resim sanatıyla psikanaliz arasındaki ilişkiye ışık tutmaya çalışırdı.</figcaption></figure>
<p>Bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkan psikanalitik kuram Freud’a göre felsefe, din ve özellikle de sanat gibi alanlarda ortaya çıkan problemlerin çözümünde de yardımcı bir rol oynamaktadır. Çünkü sanatçılar, yeryüzü ile gökyüzü arasında alışılagelmiş bilişsel donanımımızla asla varamayacağımız gerçeklikleri bilir ve bilinçdışının gizemli tarafını gösterirler. İşte Neriman Samurçay’ın “Sanatta Psikanaliz” adlı eserinde sanatın özellikle resim dalının, başlangıçta yalnızca tedavi yöntemi olarak ortaya çıkan ancak günümüzde artık bilinçdışı güçlerin bir bilimi haline gelen psikanaliz çerçevesinden incelemesi yapılmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. Samurçay’ın sanat ve psikoloji arasındaki uyumu bir de tiyatro açısından değerlendirdiği bir makalesi vardır (Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 26:2008 ISSN: 1300-1523). Makalenin adı  “Çocuk Psikolojisi Açısından Tiyatro” dur. Bu yazısında da çocuk ve tiyatro arasındaki kuvvetli bağa değinilmiş ve çocuk tiyatrosunun birçok açıdan değerlendirilmesi yapılmıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/sanatta-psikanaliz-kitabi-ile-prof-dr-neriman-samurcay/">&#8220;Sanatta Psikanaliz&#8221; Kitabı İle Prof. Dr. Neriman Samurçay</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/sanatta-psikanaliz-kitabi-ile-prof-dr-neriman-samurcay/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">778</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
