<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>mesnevi &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/mesnevi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 06:07:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/#comments</comments>
				<pubDate>Sat, 27 Feb 2016 16:15:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ümit Yiğit]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[ekol]]></category>
		<category><![CDATA[fırka]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlevilik]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<category><![CDATA[sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[tekke edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2438</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gerek Doğu coğrafyasında, gerekse Batı’da &#8220;tarikat, fırka, ekol&#8221; diyebileceğimiz oluşumların kökeni semavî dinlerin başlangıcına kadar gider. Bu oluşumlar, ya dönemin yaygın din anlayışından bir kaçmak, ya da güçlü devletlerin hışmından sakınmak için kendilerini toplumdan izole ettiler. Öyle ki Hıristiyanlığın kökeni, yayılması da yine bu mantığa dayanır. Bir köle hareketi olarak filizlenen Hıristiyanlık, Roma zulmünden kaçarak, yeraltı şehirlerinde, dehlizlerde, mağaralarda  varlığını sürdürdü. Ta ki Roma İmparatoru I. Theodosius 391 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul edene dek. Dile kolay, 400 yıla yakın bir süre, Hıristiyanlık gizlenerek, takiyye yaparak ve katliam tehlikelerden kaçarak bugünlere gelebildi. Bugün dünya turizminin gözbebeklerinden olan Ürgüp, Göreme, Kapadokya gibi merkezler, Roma zulmünden kaçanların yarattığı yerlerdi çoğunlukla. Herneyse…</p>
<p>Hıristiyanlığın bu misyonuna benzer bir misyon Doğu –ya da İslam coğrafyasında- da sıklıkla denendi, uygulandı. Yaygın sünnî ekole muhalif olan, kendi dünya görüşleri ve inançları çerçevesinde bir hayatı tasavvur eden ve bu ideayla yaşamak isteyen günümüzün ‘’illegal partileri’’ diyebileceğimiz tarikatler, damgalanmış mezhepler, kendi kabuklarına çekildiler bu dönemde. Bu çekilme, silik bir çekilme değildi. Yer yer İsmaililer (Hasan Sabbah örneğinde olduğu gibi üzere) gibi kök söktüren, kimi yerlerde Bektaşiler gibi ta Balkanlara kadar yayılan, Baba İshak, Kalender Şah gibi isyana kalkışan biçimlerinde kendini gösterdi. Anadolu’daki tarikatların ezici çoğunluğu saltanat kavgasına girmeden, obur devletlere yeri geldikçe tavrını göstermekle birlikte, temelde insanı eksene alan bir niyet güdüyordu. Kendilerine bir yol belirlemişlerdi. O yoldan kendi menzillerine gitmenin derdindeydiler. Zaten tarikat de ‘’yol’’ demekti.</p>
<p>Fakat bu temel hat, Mevlânâ ve Mevlevilik özelinde pek uygulanmadı. Mevlevilik hiçbir zaman derdi olanların, yoksulların, zulümden kaçanların sığındığı bir liman olmadı. Çünkü Mevlânâ en baştan beri Selçuklu’nun desturunu alarak girişti ilim-irfan sevdasına. Özet mahiyetinde kısa bir bilgi verecek olursak; Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in Harzemşahlar hükümdarıyla girdiği anlaşmazlık sonucu Anadolu’ya gelirler. Erzincan ve Karaman’a bir süre yaşarlar. Sonrasında Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya yerleşirler. Kendilerine medreseler tahsis edilir. En üst mertebelerden ilgi-alaka görürler.</p>
<p>Esas itibariyle aristokrat bir aileden gelen Mevlânâ Selçuklu’nun bu davetinde bir abes görmez. Kurduğu Mevlevilik tarikatının kendisi de tarihi seyri içinde bugüne dek sönük de olsa gelmesini buna borçludur. Mevlevilik, önce Selçuklu’nun, ardından Osmanlı’nın himayesiyle kendine yer bulmuş, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından neredeyse tüm tekke, zaviye, dergâhlar yasaklanırken Mevlevilik’e pek dokunulmamıştır. Bu, Mevleviliğin bireyci yapısından ileri olsa gerek.</p>
<p>Yine de bir hususa dikkat çekmekte fayda var: Mevlânâ, yukarıda değindiğimiz ekollere, anlayışlara pek de yabancı biri değildir. O, babasından sonraki en büyük hocası olarak bilinen Melameti Şeyhi Seyyid Burhaneddin Muhakkak’tan dersler alır. Seyyid Burhaneddin ki ezoterik Batınî anlayışını benimsemiş, ihtimal ki Mevlânâ’yı da bu yönde eğitmiştir. Batınî fikriyatı, dünyanın temeline insanı alan, insanı yücelten bir fikriyattı. Her şeyin zahiri (açık) yanlarının dışında bir de batınî (gizli/içrek) yanlarının olduğunu düşünüyorlardı. Mühim olan batındı, zahir sadece kabuktu onların nazarında. Mevlânâ’nın  bunlardan da beslendiğini, fakat bunu temel şiar edinmek yerine, dönemin tüccar, esnaf, aristokrat kesimin rağbet ettiği bir ekole girişmesinin sebebini nerede aramak gerek?</p>
<p>Mevlânâ’dan sonra gelen ediplerin nazire niyetiyle söyledikleri ‘’Peygamber değil ama kitabı var’’ sözüne konu olan Mesnevi’ye bakalım biraz. Mesnevi, Mevlânâ’nın ne denli bireysel kaygılar güttüğünün, zamanının sorunlarına eğilmediğinin, davasının insan değil, aşk (ilahî aşk) olduğunun ispatı bir eser. Öyle ki Mevlânâ’ya isnat edilen ‘’Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok nice elbiseler gördüm içinde insan yok’’ sözünün de ona ait olmadığı bugün artık bazı çevreler tarafından tartışılıyor. Aynı yabancılık Mevlânâ’nın can dostu ,Şems’in Makâlât’ında da sezilir. İki eser birbirlerini tamamlarlar böylece. Bu iki dostun temel mevzusu edebî, dinî tartışmalardır. Halka çevirdikleri bir kulak yoktur. Schiller’in ‘’ Dünyanın çarkını döndüren aşk ve açlıktır.’’ Şeklinde hoş bir sözü vardır. Mevlânâ açlığa yabancıdır. O, aşkı arar. Kendinden önce gelen Yunus Emre’de olduğu gibi sistemleşmiş dine, Baba İshak gibi zulme karşı isyancılığa, kendinden sonra gelen Şeyh Bedreddin gibi yoksulları merkeze alan bir yaşam kurma kaygısı yoktur. Dünyanın ne hâli varsa görsün, dercesine aşkı konuşur. Ki o dönem Anadolu diken üstündedir bir yandan. Moğol saldırıları iyice artmıştır. Halk bu mezalimden düçar olmuştur. Fakat Mevlânâ genel olarak dert etmez bu kaygıları. Ama şunu der Mevlânâ Mesnevi’de ‘’Padişahların hırsı yüzbinlerce şehri viran etmiştir.’’ Bu yüzdem olsa gerek elini eteğini çekmiş bu davalardan, etliye sütlüye karışmamıştır. Bunun içindir ki ölümünden sonra Mevlevilik, iyice aristokrat kesimin müdavimi olduğu bir ‘’clup’’ olmuş, sema gösterileri de bu cluplerde içi boşaltılmış dans hâlini almıştır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/">Mevlânâ Neden Topluma Yabancıydı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/mevlana-neden-topluma-yabanciydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2438</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir Kavuşma Öyküsü Şeb-i Arus</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bir-kavusma-oykusu-seb-i-arus/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bir-kavusma-oykusu-seb-i-arus/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 16 Feb 2016 08:13:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Duran]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Divan Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Edebi Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Hallac-ı Mansur]]></category>
		<category><![CDATA[hasret]]></category>
		<category><![CDATA[kavuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi]]></category>
		<category><![CDATA[ney]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Şeb-i Arus]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2268</guid>
				<description><![CDATA[<p>“Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor…” En büyük eseri olan mesneviye ayrılıktan bahsederek başlamıştır Mevlana… Yurdundan koparılıp uzaklarda hasret çekmekte olan bir neyin hikayesiyle başlamıştır. İnsana ne kadar da çok benzediğine dikkat çekmiştir. İkisi de yurdundan ayrı düşmenin derdiyle inleyip durmaktadır. Kavuşmayı beklemektedir. Kavuştuğum gün, düğün günümdür demektedir. Kavuştuğum gün Şeb-i Arus’tur… [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-kavusma-oykusu-seb-i-arus/">Bir Kavuşma Öyküsü Şeb-i Arus</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor…”</em></p>
<p>En büyük eseri olan mesneviye ayrılıktan bahsederek başlamıştır <strong>Mevlana</strong>… Yurdundan koparılıp uzaklarda hasret çekmekte olan bir neyin hikayesiyle başlamıştır. İnsana ne kadar da çok benzediğine dikkat çekmiştir. İkisi de yurdundan ayrı düşmenin derdiyle inleyip durmaktadır. Kavuşmayı beklemektedir. Kavuştuğum gün, düğün günümdür demektedir. Kavuştuğum gün Şeb-i Arus’tur…</p>
<p>Son zamanlarında söylediği bir gazalinde:</p>
<p>‘’Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama, yazık yazık, vah vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen vah vah’ın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir… Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim buluşmam, görüşmem o zamandır. Beni mezara koydukları zaman elveda  elveda deme… Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneş ile aya batmaktan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama, o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında can’ın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi. Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun. Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı. Can Yusuf’u kuyuya düşünce niye ağlasın. Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç… Çünkü artık hayhuydan uzak, mekansızlık alemindesin‘’ diyordu.</p>
<p>Bu ‘’vuslat’’ zevki içinde Mevlana, ölüm gününü bir gam, bir üzüntü günü olarak değil, bir zevk ve neşe günü olarak kabul ediyordu.</p>
<p><strong>Şeb-i Arus, Mevlânâ</strong>’nın böyle gördüğü ve yaşadığı ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabirdir. Ayrılık değil bir kavuşmadır Şeb-i Arus… Özlem duyulan sevgiliye giden yoldur… Fedakârlıkla başlayıp, ölüm boyunca devam eden, öbür âleme kavuşmakla tamamlanan bir yoldur…</p>
<p>Ölüme başka bir bakış açısı getirmiştir Mevlana. Korkulacak bir şey olarak görmez aksine Kur’an-ı Kerim’de geçen “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” ayetindeki  ‘’döndürülme’’ müjdesi ile bekler ölümü…</p>
<p>Hak âşıklarının hayatı ölümdedir.  Mevlana  “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir bizim mezarımız. Burada ölüm olarak tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der. Bir başka hak aşığı Hallac-ı Mansur’da aynı farkındalıkla seslenir kendisini idam etmek üzere olanlara:  “Ey fedakar dostlar beni öldürün, çünkü benim hayatım ölümümdedir, Benim ölümüm yaşamaktır, hayatım ölmek’’…</p>
<p>Mevlana vasiyetinde: Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır demiştir. Sevgiliye vuslatının 740. Yılında Mevlana duyduğu aşk ve yaşadığı özlemle yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir. Aynı aşkın bizi hamlıktan kurtararak yakıp pişirmesi dileği ile…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bir-kavusma-oykusu-seb-i-arus/">Bir Kavuşma Öyküsü Şeb-i Arus</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bir-kavusma-oykusu-seb-i-arus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2268</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
