<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>kapitalizm &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/kapitalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Nov 2016 11:17:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Sömürgecilik Üzerine</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/somurgecilik-uzerine/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/somurgecilik-uzerine/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 17 Nov 2016 05:00:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Alkım Saygın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Gayatri Chakravorty Spivak "Madun Konuşabilir mi?"]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Lenin " Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm"]]></category>
		<category><![CDATA[Mahasweta Devi "Imaginary Maps"]]></category>
		<category><![CDATA[Raimondo Luraghi "Sömürgecilik Tarihi"]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tarih bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsel materyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=6000</guid>
				<description><![CDATA[<p>Sömürgecilik konusunda yapılagelen tartışmalar, kullanılmakta olan kavramlardan dolayı son derece karmaşık ve yanıltıcı olabilmekte. Zira sömürgecilik, insanlık tarihi içinde yaklaşık üç bin yıllık bir olgudur ve bu kadar uzun bir zaman dilimini kapsayan bu olgu hakkında herhangi bir kavramsallaştırma yapmak, kavramsal bilgiler ve olgular arasında denge kurmak epeyce güçtür. Tarih boyunca sömürgeciliğin tanımı, yöntem ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/somurgecilik-uzerine/">Sömürgecilik Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sömürgecilik</strong> konusunda yapılagelen tartışmalar, kullanılmakta olan kavramlardan dolayı son derece karmaşık ve yanıltıcı olabilmekte. Zira sömürgecilik, insanlık tarihi içinde yaklaşık üç bin yıllık bir olgudur ve bu kadar uzun bir zaman dilimini kapsayan bu olgu hakkında herhangi bir kavramsallaştırma yapmak, kavramsal bilgiler ve olgular arasında denge kurmak epeyce güçtür. Tarih boyunca sömürgeciliğin tanımı, yöntem ve teknikleri, yol açtığı yıkımlar, ödettiği bedeller, çok farklı biçimlerde açığa çıkmış; bütününde bakıldığında tek bir <em>sömürgecilik</em> tanımı ya da yöntem ve tekniği hakkında herhangi bir bilimsel inceleme yapmak epeyce güçleşmiştir. Bilimsel incelemeler çünkü, özel bir kavramsal terminolojiyi içerir; sömürgecilik söz konusu olduğunda ise araştırmacının önüne dipsiz bucaksız bir inceleme alanı çıkmaktadır. Ayrıca sömürgecilik, bilimsel araştırmalarla incelenemeyecek çok sayıda travmatik olgu ve olayı da içinde barındırmaktadır. Bu tür olgu ve olaylar, bilimsel kavramsallaştırmalar içinde değerlendirilemez. Bu boşluğu doldurması gereken asıl çevreler, sömürgelerdeki gerçek aydınlardır; özellikle de edebiyatçılar.</p>
<figure id="attachment_6010" aria-describedby="caption-attachment-6010" style="width: 198px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Luraghi-Sömürgecilik-Tarihi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6010 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Luraghi-Sömürgecilik-Tarihi-198x300.jpg?resize=198%2C300" alt="Raimondo Luraghi &quot;Sömürgecilik Tarihi&quot;" width="198" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Luraghi-Sömürgecilik-Tarihi.jpg?resize=198%2C300&amp;ssl=1 198w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Luraghi-Sömürgecilik-Tarihi.jpg?w=298&amp;ssl=1 298w" sizes="(max-width: 198px) 100vw, 198px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6010" class="wp-caption-text">Raimondo Luraghi &#8220;Sömürgecilik Tarihi&#8221;</figcaption></figure>
<h2>Sömürgecilik</h2>
<p>Raimondo Luraghi’ye (1921-2012) göre sömürgecilik, teknik gücünü askeri güce dönüştüren Batının bu yolla dünyanın geri kalan kısımlarını ekonomik ve siyasi tahakküm altına almasıyla başlamıştır. “Batı medeniyetiyle karşılaşma”, sömürgeler için “medeniyete katılma” değil, ekonomik ve siyasi tahakküm altına alınma anlamına gelir. Marksizm’e göre ise <strong>sömürgecilik</strong>, kapitalizm öncesi döneme özgüdür ve Batı Avrupa’da kapitalizmin kuruluşuna eşlik eder. Modern sömürgeciler, hedef ülkeden haraç mal ve zenginlik toplamaktan daha fazlasını yapar; bu ülkelerin ekonomilerini kendileriyle karmaşık birtakım ilişkiler içine sokarak kara ve üretim araçlarına el koyarlar. Kapitalizmin belirli bir aşamasında ortaya çıkan modern sömürgecilik, ekonomi kaynaklı bir gereksinimdir ve literatürde buna <em>emperyalizm</em> de denilmektedir. Kelime anlamına bakıldığında <em>emperyal</em>, Batı dillerinde “buyruk” ya da “üstün güç” anlamına gelir ve “imparatorlukla ilgili” olarak kullanılır; “despotik bir idare tarzı”na göndermede bulunur. Ancak, “post-kolonizm”deki <em>post</em> ekinin zamansal anlamda mı yoksa ideolojik anlamda mı bir “sonralık” bildirdiği tartışmalıdır. Kimi araştırmacılar, bu eki zamansal anlamda; kimileri ise ideolojik anlamda bir “sonralık” olarak okur.</p>
<figure id="attachment_6009" aria-describedby="caption-attachment-6009" style="width: 199px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Lenin-Kapitalizmin-En-Yüksek-Aşaması-Emperyalizm.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6009 size-medium" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Lenin-Kapitalizmin-En-Yüksek-Aşaması-Emperyalizm-199x300.jpg?resize=199%2C300" alt="Lenin &quot; Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm&quot;" width="199" height="300" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Lenin-Kapitalizmin-En-Yüksek-Aşaması-Emperyalizm.jpg?resize=199%2C300&amp;ssl=1 199w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Lenin-Kapitalizmin-En-Yüksek-Aşaması-Emperyalizm.jpg?w=295&amp;ssl=1 295w" sizes="(max-width: 199px) 100vw, 199px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6009" class="wp-caption-text">Lenin &#8221; Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm&#8221;</figcaption></figure>
<p>Sömürgeciliğin tarihsel serüvenine baktığımızda, sömürgecilerin bir kısmının hedef ülkeleri acımasızca yakıp yıkarken bu ülkelerin diliyle ve kültürüyle oynama yoluna gitmediğini, kendi kültürlerini onlara dayatmaya çalışmadığını görüyoruz. Başka bir kısım sömürgeciler ise hedef ülkeler üzerinde herhangi bir maddi yıkıma kalkışmamışken, onların diliyle ve kültürüyle oynayarak kendileri için yüksek menfaate dayalı maddi ve kültürel bağlar kurmuşlardır. Bu sömürgeler üzerinde siyasi egemenlikleri sona ermiş olsa da bu ilişkiler sayesinde bu tahakkümlerini korumayı bugün de başarmaktalar. Üstelik, “bağımsızlık”(!) düşüncesinde olan pek çok sömürge aydını için de bu bağlar, ciddi birtakım çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. <u>Sömürgecilik</u> aslında keşif, fetih ve ilhak politikaları üzerinden tanımlı ekonomik ve siyasi bir olgudur. Özellikle de on beşinci yüzyıldan sonra Batı Avrupa’da kapitalizm öncesi aşamada sermaye birikiminin sağlanmasında büyük rol oynamıştır; Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın doğal ve insani kaynaklarının sömürülmesi, Batı Avrupa’da kapitalizmi hazırlamıştır. <em>Oxford English Dictionary’</em>de ise <em>sömürge</em> (<em>colony</em>) kelimesi, “çiftlik ya da yerleşim birimi” anlamında kullanılmaktadır. Nitekim, başka topraklara yerleşseler de Roma yurttaşı sayılmaya devam eden Romalılara <em>colonia</em> denirdi; “sömürgeci” ise “anayurtla bağını koruyarak bir topluluk oluşturan belirli bir grup insan”dı. Romalılar, başlangıçta üç yüz yurttaşlık filolar halinde deniz sınırlarını korumaktaydı. Zamanla bu filolar, birer işgal gücü haline geldi ve kurdukları yeni yerleşim birimlerine <em>koloni</em> denilmeye başlandı. M. S. 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu, en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Romalılarda sömürgeciler, anayurtta sahip oldukları yurttaşlık haklarına sömürgelerde de sahiptiler ve anayurtla bağlarını korudular. Yerli halk ise hiçbir zaman bu haklardan yararlanamadı.</p>
<figure id="attachment_6011" aria-describedby="caption-attachment-6011" style="width: 660px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Roma-İmparatorluğu.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6011 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Roma-İmparatorluğu.jpg?resize=640%2C462" alt="Büyük Roma İmparatorluğu" width="640" height="462" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Roma-İmparatorluğu.jpg?w=660&amp;ssl=1 660w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Roma-İmparatorluğu.jpg?resize=300%2C216&amp;ssl=1 300w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Roma-İmparatorluğu.jpg?resize=536%2C386&amp;ssl=1 536w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6011" class="wp-caption-text">Büyük Roma İmparatorluğu</figcaption></figure>
<p>Roma idaresi altında hangi topluluğa hangi hak ve özgürlüklerin tanınacağı, Romalılara olan “yakınlık” ve “gösterdikleri tutum”a göre belirlendi; iki yüzü aşkın sömürgeye sahip Romalılar, bazı sömürgelere kısmi muhtariyet tanıdıkları gibi, kendilerini korumakla görevli Latinlere de yurttaşlık haklarından kısmi olarak yararlanma hakkı verdiler. Ne var ki, Avrupa-merkezli bu <em>sömürge</em> tanımında yerli halka gönderme yapılmamakta ve bu yerleşim birimlerinin savaş ve çeşitli tahakküm yöntemleriyle ele geçirilmiş olduğu gerçeği dile getirilmemektedir. Üstelik, Batı dillerinde kullanılan <em>sömürgeleştirme</em> (<em>colonization</em>) kelimesi de yine, hiçbir olumsuz anlam ifade etmemekte; “yeni yerleşim birimlerinin açılması” anlamına gelmektedir. Keza, Romalılardan çok sonra da bu kelimeler, yakın ve benzer anlamlarda kullanılmış; Hıristiyanlığın kabul edilmesinden sonra ise “Hıristiyanlığı yeni topraklara götürmek”, “dinsizleri dine davet etmek”, “Tanrı’nın gelişini müjdelemek”, vb. anlamlarda kullanılmıştır ki, bu da dil-düşünme ilişkisi bağlamında Avrupalıların sömürgecilik konusunda kendilerini sorgulamalarını engellemiştir.</p>
<figure id="attachment_6007" aria-describedby="caption-attachment-6007" style="width: 478px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hıristiyanlığın-Yayılması.png"><img class=" td-modal-image wp-image-6007 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hıristiyanlığın-Yayılması.png?resize=478%2C306" alt="Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili harita." width="478" height="306" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hıristiyanlığın-Yayılması.png?w=478&amp;ssl=1 478w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hıristiyanlığın-Yayılması.png?resize=300%2C192&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6007" class="wp-caption-text">Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili harita.</figcaption></figure>
<p>İmdi <em>sömürgecilik</em> kelimesi, bir taraftan yeni çiftlikler ve yerleşim birimlerinin kurulmasına göndermede bulunurken, bir taraftan da yerli halkların yaşam biçimleri ve kültürlerinin bozulmasını ve yok edilmesini anlatmaktadır. Köle ticaretleri, soykırımlar, nüfus ve isyan politikaları, vb. aslında sömürgeciliğin temel yöntem ve tekniklerini içerir. Sömürgecilikte hem anayurttaki, hem de sömürgelerdeki nüfus, sürekli olarak yer değiştirir; bu işten her defasında kazançlı çıkan taraf ise sömürgecilerdir. Anayurda gidenler “köle”, anayurttan gelenler ise “efendi”dir. Misyonerler, tüccarlar, denizciler ve askerler, anayurtlarında diğer yurttaşlarla her bakımdan eşittir; sömürgelerde ise bu kimselerin güçlü birtakım imtiyazları olur; hatta, bu imtiyazları korumak için gerektiğinde anayurda karşı isyana bile girişirler. Sömürgeciler hedef ülkenin tarihsel, kültürel, ekonomik ve toplumsal yapısıyla o kadar oynamıştır ki, sömürgelerde kurdukları yapılar, sömürge sonrası dönemde bile farklı isimler altında varlığını sürdürmeye devam etmiştir.</p>
<figure id="attachment_6015" aria-describedby="caption-attachment-6015" style="width: 197px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Spivak-Madun-Konuşabilir-mi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6015 size-medium" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Spivak-Madun-Konuşabilir-mi-197x300.jpg?resize=197%2C300" alt="Gayatri Chakravorty Spivak &quot;Madun Konuşabilir mi?&quot;" width="197" height="300" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Spivak-Madun-Konuşabilir-mi.jpg?resize=197%2C300&amp;ssl=1 197w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Spivak-Madun-Konuşabilir-mi.jpg?w=299&amp;ssl=1 299w" sizes="(max-width: 197px) 100vw, 197px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6015" class="wp-caption-text">Gayatri Chakravorty Spivak &#8220;Madun Konuşabilir mi?&#8221;</figcaption></figure>
<p>Bununla birlikte, bu ülkelerde sömürgeciliğin biçimsel de olsa sona ermesi, bir ve aynı biçimde olmamış ve üstelik, “bağımsızlık”(!) dönemlerinde de bu ülkelerde toplumsal ilişkiler, <strong>sömürgecilik</strong> dönemlerinden kalma izleri taşımıştır. Hem, post-kolonizmin ne zaman başladığı da ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü, seçilen ülkeye bağlı olarak tarihlerin çokluğu, ciddi görüş ayrılıklarına yol açmakta ve post-kolonist söyleme bütünsellik kazandırmayı engellemektedir. Ancak, bu dağınıklık içinde yine de “melezlik”, “parçalanmış kimlikler”, vb. olgular ön plana çıkartılarak “post-kolonist” özne kavramsallaştırmasına gidilebilmektedir ki, bu da post-kolonist söylemin zayıf halkasını oluşturmaktadır. Nitekim, Gayatri Chakravorty Spivak’a (1942) göre post-kolonist incelemelerde sömürgecilerin tarihlerinin <em>sömürgecilik</em> döneminden başlatılması, yitirilen köklerin nostaljik ve romantik kurgulara bırakılmasına ve post-kolonist incelemelerin gerçeklik zemininden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Özellikle de edebiyat incelemelerinde post-kolonist söylem, bu gerçeklik zeminini iyice kaybetmekte ve sömürgeciliğe karşı meydan okumak yerine yerli kültürlere, yerliliğe methiyeler düzmeye yol açmaktadır.</p>
<figure id="attachment_6002" aria-describedby="caption-attachment-6002" style="width: 208px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Devi-Imaginary-Maps.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6002 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Devi-Imaginary-Maps-208x300.jpg?resize=208%2C300" alt="Mahasweta Devi &quot;Imaginary Maps&quot;" width="208" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Devi-Imaginary-Maps.jpg?resize=208%2C300&amp;ssl=1 208w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Devi-Imaginary-Maps.jpg?w=299&amp;ssl=1 299w" sizes="(max-width: 208px) 100vw, 208px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6002" class="wp-caption-text">Mahasweta Devi &#8220;Imaginary Maps&#8221;</figcaption></figure>
<p>Post-kolonist incelemelerde sıklıkla kullanılan “Doğu-Batı ekseni” de aslında, bu eksene ait olmayan sömürgelerde post-kolonist söylemi tanımlamada ciddi bir engeldir. Teorik olarak bakıldığında, sömürgecilerin “Batı” tarafından soğurulması ne kadar yanlışsa, sömürgelerin “Doğu” içinde sınıflandırılması da o kadar sorunludur. Bu bağlamda, Bangladeşli yazar Mahasweta Devi (1926-2016), kabile halklarının “bağımsızlık”(!) sonrası Hindistan’da nasıl tekrar sömürge haline getirildiklerini “Doğu-Batı ekseni”nin eleştirisi üzerinden inceler. Devi’ye göre sömürge sonrası dönemde, “Batı ekonomisinin izi” olan “milli kalkınma modeli”nde yerli halkın doğal kültürüne yer yoktur. Hükümet görevlileri bile, niyetleri iyi olsa da görüntüleriyle bile sömürgecilere tıpatıp benzer. Kabile halkları, “koruma altına alınacak birer zavallı” gibi düşünülmeye devam etmektedir ve buna karşı çıkanlar, “modern kent yaşamı”nın dışına itilerek ormanlarda yaşamaya terk edilir. Başka deyişle, bu model çerçevesinde “Batı yanlısı hükümetler”, kendi halklarına yabancılaşır ve hatta, onlardan korkar hale gelirler. Hükümet yetkilileri, belirli zaman dilimlerinde onlara yiyecek dağıtarak hem kendi vicdanlarını tatmin etmeye çalışır, hem de kendi halklarının herhangi bir üretim faaliyetine girişmelerini engeller. Zamanla erkekler güçsüz düşer, kadınlar ise kısırlığa mahkum edilir ve bu durum, giderek toplumsal bir öfkeye dönüşür. Devi’ye göre bu öfke, “Batı karşısında Doğunun direnişi” olarak değerlendirilemez. Çünkü, “Batı” karşısında yekpare bir Doğu olmadığı gibi, bu öfkenin esas kaynağı “Batılılar” değil, “Batı yanlısı hükümetler” ve onların güdümündeki “Batıcı aydınlar”dır.</p>
<figure id="attachment_6004" aria-describedby="caption-attachment-6004" style="width: 400px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fenikeliler.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6004 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fenikeliler.jpg?resize=400%2C151" alt="Fenikeliler" width="400" height="151" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fenikeliler.jpg?w=400&amp;ssl=1 400w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fenikeliler.jpg?resize=300%2C113&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6004" class="wp-caption-text">Fenikeliler</figcaption></figure>
<p>Sömürgecilik tarihine baktığımızda, Antikçağ’da sömürgelerin birbirlerine bağlı bir “göçmen topluluğu” niteliğinde olduklarını görüyoruz. Bu topluluklar, anayurtla ilişkilerini koruyarak verimli toprak arayışında olan insan kitleleridir ve herhangi bir siyasi ya da askeri hedef ve amaçları yoktur. Verimli topraklarda yeni yerleşim birimleri kurmak için Yunanlılar, tarihte bilinen en eski sömürgeleri M. Ö. 8. yüzyılda kurmuşlardır. Bu sömürgeler, birer “cite” olarak görülmüyor ve yerli halka hiçbir zaman “citizen” gözüyle bakılmıyordu. Yunanlardan farklı olarak Fenikeliler ise tarihte ilk defa askeri ve stratejik hedefler doğrultusunda yurt edinme ve “ileri karakollar kurma” fikrini geliştirdiler. Fenikelilerin Doğu Akdeniz’deki hakimiyetlerinin devamı için kaçınılmaz görünen bu faaliyetleri, Mısırlılara da örnek teşkil etti. Eski Krallık döneminde Mısırlılar, Nübye topraklarını yine bu amaçlarla ele geçirmiş ve bölge üzerinde güçlü bir savunma hattı kurabilmişlerdir. Bu üstünlük sayesinde, kısa zamanda ekonomik ve siyasi gelişimlerini tamamlamışlar ve köklü bir medeniyete sahip olabilmişlerdir. Nitekim Nübye, Mısırlılar için bir “kışla” gibiydi ve hemen tüm askeri ihtiyaçlarını buradan sağladılar. Zamanla Nübye’ye Mısır’dan bir bürokrat ve memur sınıfı yerleştirildi ve ülke içinde sıkı bir biçimde uygulanan iskan politikalarıyla Mısırlılar, Kuş ülkesine kadar yayıldılar.</p>
<figure id="attachment_6003" aria-describedby="caption-attachment-6003" style="width: 482px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Eski-Mısır.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6003 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Eski-Mısır.jpg?resize=482%2C670" alt="Eski Mısır" width="482" height="670" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Eski-Mısır.jpg?w=482&amp;ssl=1 482w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Eski-Mısır.jpg?resize=216%2C300&amp;ssl=1 216w" sizes="(max-width: 482px) 100vw, 482px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6003" class="wp-caption-text">Eski Mısır</figcaption></figure>
<p>Antikçağ sömürgeciliğinden farklı olarak modern sömürgeciliğin ortaya çıkışı ise Rönesans’la; yeni birtakım bilimsel keşif ve icatların ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır ve “sömürgecilik”ten bahsedildiğinde akla gelen de daha çok “modern sömürgecilik”tir. Büyük oranda nüfus ve iskan politikalarıyla sınırlı Antikçağ sömürgeciliğinden farklı olarak modern sömürgeciliğin ekonomik ve siyasi niteliğinin yanı sıra, yol açtığı yıkımlar da çok daha büyüktür. Bu farklılık esas niteliğini, Antikçağ’da dünya genelinde bilimsel ve teknik gelişmelerin aşağı yukarı denk bir düzeyde olmasına karşın, Rönesans’ta bu alanlarda gelişme gösteren Avrupa’nın diğer halklar ve topraklar üzerindeki hak iddiasını daha güçlü araçlarla gerçekleştirmesinden almıştır. Romalılar döneminde özellikle, hemen tüm dünyada paralel bir bilimsel ve teknik ilerleme sağlanmıştı ve üretim ilişkileri, dünya halkları için büyük benzerlikler içeriyordu. Rönesans’ta ise barut, matbaa ve pusulanın bulunması, Avrupalılara açık bir “üstünlük”(!) sağladı ve onları, “ötekiler” karşısında “ayrıcalıklı”(!) hale getirdi. Avrupa’da bu üç icatla birlikte ekonomik ve toplumsal ilişkiler de değişti ve zamanla burjuva sınıfı ortaya çıktı. Çalışma ve emek ilişkilerini kölelere özgü bir üretim biçimi olarak gören bu sınıf, daha kolay yoldan kazanmasını sağlayacak yeni üretim ilişkileri arayışına girişti. Burjuvanın bu arayışları, ekonomide yeni kaynaklar ve yöntemler geliştirmeye zorluyor; bu da başta mekanik olmak üzere hemen tüm bilimsel çalışmaları desteklemek konusunda burjuvayı güdülüyordu. Dünyanın diğer coğrafyalarında ise bu tür bir sermaye birikimi sağlanamadığı için ekonomik ve toplumsal ilişkilerde bu tür değişimler yaşanmıyor ve geleneksel üretim biçimleri korunuyordu.</p>
<figure id="attachment_6014" aria-describedby="caption-attachment-6014" style="width: 616px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Sömürgecilik.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6014 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Sömürgecilik.jpg?resize=616%2C395" alt="Sömürgecilik" width="616" height="395" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Sömürgecilik.jpg?w=616&amp;ssl=1 616w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Sömürgecilik.jpg?resize=300%2C192&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6014" class="wp-caption-text">Sömürgecilik</figcaption></figure>
<p>Rönesans’ta Avrupa’da bilimsel ve teknik gelişmelerle değişen üretim ilişkileri, beraberinde meta üretimini de arttırdı ve ürün fazlası için yeni pazar arayışları ortaya çıktı; bu ise modern sömürgeciliği, doğrudan doğruya ekonomik ve siyasi bir olgu haline getirdi. Modern sömürgecilikte dünyayı keşfetme ve tanıma çabası, artık onu ele geçirme ve yönetme çabasına dönüşmüş; kendi medeniyetlerini “en üstün medeniyet” olarak görüp gösterme yoluna giden sömürgeciler, yerli medeniyetleri aşağılamışlardır. Bu sömürgecilikte “medeniyet”, makineleşme ve ticaret düzeyine göre ölçülebilen, gelişme düzeyi meta dolaşımıyla açıklanmaya çalışılan maddi bir birikim olarak görülmeye başlanmıştır. Medeniyetin manevi yönü (dil, din, kültür, davranış biçimleri, vb.) ise hızla değerden düşürülmüş ve bu da sömürgelerde tek tip bir yaşam tarzının olumlanmasına yol açmıştır. Bu koşullar altında sömürgelerin Avrupa’daki maddi birikime ulaşabilmeleri mümkün olmadığı için “geri medeniyetler” olarak kalmaları da doğal olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>On beşinci yüzyılda sömürgeciler, artık yalnızca anakarada ve Akdeniz bölgesinde değil, uzak coğrafyalarda da “ticaret acenteleri”ne sahip olabildiler; Roma hukukundan farklı olarak yerli halklara “itibari yurttaş” statüsü de verdiler. Avrupa’da merkezi otoritelerin yavaş yavaş güçlenmeye başlaması ve sömürgeleri tek bir merkezden idare etmeye dönük çabalar da sömürgeler üzerinde ekonomik ve askeri tahakkümden farklı olarak siyasi sömürgeciliği beraberinde getirdi. Doğu Ege’de Ceneviz İmparatorluğu ve Venedik İmparatorluğu, bu yüzyılda siyasi sömürgeciliği başlattı. Bu yüzyılda, İspanyol ve Portekizlilerin <em>sömürgecilik</em> faaliyetlerinde motor gücü teşkil ettiklerini ve siyasi sömürgeciliği dünyanın geri kalan kısımlarına taşıdıklarını görüyoruz. 1488’de Güney Afrika kıyılarından Hindistan’a ulaşılması ve 1492’de Amerika’nın keşfi, Antikçağ sömürgeciliğinden farklı olarak siyasi sömürgeciliği modern dünyanın ve modern sömürgeciliğin merkezine yerleştirdi. Haçlı seferlerinden önce Avrupa, ekonomik ve siyasi bakımdan dünyanın diğer coğrafyalarına kapalıydı; Ortadoğu’daki birkaç Hıristiyan devlet de Müslümanlar tarafından ele geçirilince Avrupa, iyice kabuğuna çekilmişti. On beşinci yüzyılda ise artık yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlayacak ve kendi ekonomik ve siyasi gelişimi doğrultusunda dünyanın geri kalan kısımlarını sömürecekti.</p>
<figure id="attachment_6001" aria-describedby="caption-attachment-6001" style="width: 686px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Amerikanın-Keşfi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6001 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Amerikanın-Keşfi.jpg?resize=640%2C379" alt="Amerika Kıtasının Keşfi" width="640" height="379" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Amerikanın-Keşfi.jpg?w=686&amp;ssl=1 686w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Amerikanın-Keşfi.jpg?resize=300%2C178&amp;ssl=1 300w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Amerikanın-Keşfi.jpg?resize=336%2C200&amp;ssl=1 336w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6001" class="wp-caption-text">Amerika Kıtasının Keşfi</figcaption></figure>
<p>On beşinci yüzyılda Doğu ticaret yolları, bütünüyle Osmanlı’nın denetimi altına geçti. Bu durum, yalnızca Cenevizliler ve Venediklileri etkilemekle kalmadı, tüm Avrupa’yı da etkiledi. İspanyol ve Portekizli denizciler, farklı ticaret yolları arayışına giriştiler. Portekizlilerin Ümit Burnu’nu bulmaları, dünya ekonomik ve siyasi faaliyetlerinde dengelerin değişmesine yol açtı. Colomb’un seyahatlerinden sonra İspanya ve Portekiz kralları, dünyanın sömürgeleştirilmemiş kısımlarını kendi aralarında paylaştılar ve Cabo Verde Adaları’nın batısı İspanya’ya bırakılırken, doğusu Portekizlilere kaldı. Bu dönemde İspanyol gemiciler, Amerika’nın kendilerine sunduğu olanakların farkına vardılar ve bunları, en etkin biçimde kullandılar. Bu gemicilerle Amerika’ya taşınan birtakım mikroplar, yerli halkların kitlesel biçimde ölümlerine yol açtı ve bu ölümler, İspanyollara “stratejik üstünlük”(!) sağladı. İspanyollar, Amerika’daki ilk sömürge yerleşimini Panama’da kurdular ve kısa bir zamanda Büyük Okyanus kıyılarına kadar ilerlediler. Sonra da Meksika’ya girdiler ve Hernan Cotes öncülüğünde, Aztek İmparatorluğu’nu sona erdirdiler. Hemen ardından, Francisco Pizarro ve arkadaşları da Peru’ya girdi ve İnka İmparatorluğu’nu ele geçirerek tüm doğal kaynaklarına ve emek gücüne el koydular, yerli halkları Bolivya madenlerinde köle olarak kullandılar.</p>
<figure id="attachment_6008" aria-describedby="caption-attachment-6008" style="width: 564px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/İspanyol-Sömürgeciliği.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6008 size-full" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/İspanyol-Sömürgeciliği.jpg?resize=564%2C408" alt="İspanyol Sömürgeciliği" width="564" height="408" srcset="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/İspanyol-Sömürgeciliği.jpg?w=564&amp;ssl=1 564w, https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/İspanyol-Sömürgeciliği.jpg?resize=300%2C217&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 564px) 100vw, 564px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6008" class="wp-caption-text">İspanyol Sömürgeciliği</figcaption></figure>
<p>Diğer taraftan Portekizliler, Vatikan tarafından destekleniyor ve ilerlemeyi sürdürüyordu. Bu destek sayesinde, Hindistan ve Doğu Hint Adaları’na kadar ilerlediler; yaklaşık üç yüz yıl boyunca hiçbir rakiple de karşılaşmadılar. Portekizlilerin en önemli “avantaj”ları ise ateşli silahlardı ve ayrıca, tüm sömürgeleri kapsayan merkezi bir idare kurmaya da kalkışmadılar; stratejik öneme sahip ülkeleri ele geçirmek ve korsanlık yapmakla yetindiler. Böylelikle, on altıncı yüzyıl başlarında Doğu Afrika, Hindistan ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik birtakım merkezlerin denetimini sağladılar ve kısa zamanda Afrikalılar ve Araplardan oluşan bir komprador sınıf meydana getirerek onların katkılarıyla Japonya içlerine kadar ilerlediler. Portekizliler, gittikleri ülkelerde ticareti değerli madenlerle sağlıyor ve bu durum, ülke ekonomilerini tehdit etmiyordu. Çünkü bu madenler, daha çok süs eşyası ve takı yapımında kullanılıyor ve ülke içinde herhangi bir enflasyon yaratmıyordu. Ancak, Portekizlilerin kasaları zamanla boşalıyor ve bu da <strong>sömürgecilik</strong> faaliyetlerinin mali engellere takılmasıyla sonuçlanıyordu. İspanyollar ise Avrupa’da değerli madenlerin artmasına ve enflasyonun yükselmesine yol açıyor, bunlar ise maliyet bedellerinin yükselmesi, üretim düşüklüğü, işsizlik ve ekonomik çöküntü gibi zincirleme birtakım sonuçlar doğuruyordu. İspanyolların bu faaliyetleri sonucunda Avrupa’da üretim maliyetleri, yaklaşık dört kat artmış ve bu sorunlara bir çözüm getirmek amacıyla anakarada çok sayıda hisseli kumpanya kurulmaya başlanmıştı.</p>
<figure id="attachment_6006" aria-describedby="caption-attachment-6006" style="width: 585px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hint-Okyanusunda-Sömürgecilik.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6006 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hint-Okyanusunda-Sömürgecilik.jpg?resize=585%2C402" alt="Hint Okyanusunda Sömürgecilik" width="585" height="402" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hint-Okyanusunda-Sömürgecilik.jpg?w=585&amp;ssl=1 585w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Hint-Okyanusunda-Sömürgecilik.jpg?resize=300%2C206&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 585px) 100vw, 585px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6006" class="wp-caption-text">Hint Okyanusunda Sömürgecilik</figcaption></figure>
<p>On altıncı yüzyılda İspanyollar, Amerika’da önce bir Ticaret Odası kurdular ve sonra da bunu, Batı Hint Adaları Konseyi’ne dönüştürerek bölgedeki sömürgeleri tek bir merkezden yönetmeye çalıştılar. Amerika’daki sömürgelerde feodalizme geçişte bu konseyin kararları ve uygulamaları belirleyici oldu. Hem, yine bu konsey kararıyla yerli halklar, kendi topraklarında köleleştirildi; nüfus ve iskan politikalarıyla marjinal bir azınlık haline getirildi ve birkaç kuşak içinde soyları yok edildi. Sömürgeciler gelmeden önce Amerika’da tüm halkların toplam nüfusu 50 milyon civarındaydı; sömürgecilerle birlikte ise bu nüfus, 4 milyona kadar indi. Amerika’daki sömürgelerde, emek gücüne karşı doğal bir gereksinim vardı ve bu gereksinimi yerli halkla karşılayamayacaklarını düşünen İspanyollar, Afrika’dan köle getirme yoluna gittiler. Ayrıca, yine bu konsey kararıyla İspanyollar, Orta ve Güney Amerika’da ticareti sınırlandırmak üzere ciddi yasaklar getirdiler; Avrupa ekonomisinde yol açtıkları zararları, anakarada altın ve gümüşü sınırlandırarak düzeltmeye çalıştılar. Bu amaçla, bir filo yaptılar ve bu bölgelerin anakarayla ticari ilişkilerini sınırlandırdılar.</p>
<p>Yirminci yüzyıla kadarki süreçte Avrupa sömürgeleri, idari ve siyasi bakımdan anakaraya bağlıydı. Ancak, sömürgelerin hemen tüm dünyaya yayılmış olması, beraberinde toplumsal ve kültürel farklılıkları da bir sorun haline getirmiş; sömürgeleri ellerinde tutmak için Avrupalıları yeni birtakım arayışlara sürüklemişti. Sömürgeciler, on altıncı yüzyıldan başlayarak hemen tüm sömürgelerde ayrı hukuki mekanizmaları devreye soktular ve değişik birtakım ekonomik ve siyasi düzenlemeler getirdiler. Bu bağlamda, Tropikal sömürgelerin (örneğin, Antil Adaları) Kuzey Amerika’daki sömürgelerle önemli bir farkı vardır. Antiller şeker kamışı, tütün, kahve ve pamuk gibi ürünlerde zengin bir bitki örtüsü ve iklime sahipti; burada geniş çiftlikler ve güçlü bir aristokrasi vardı. Sömürgeciler, bu aristokrasiyi devreye sokarak Antiller’deki sömürüyü gerçekleştirdiler. Kanada gibi köylü sınıfı güçlü olan sömürgelerde ise feodalizmi benimsediler ve kendileriyle birlikte hareket eden yerlilere belirli birtakım imtiyazlar vererek sömürge işletmeciliğini onlara tahsis ettiler. Pennsylvania gibi dağınık yerleşim birimlerinde de bireyci modele dayalı kısmi demokrasiyi uyguladılar; bölgenin coğrafi yapısı, yerlilerin birbirleriyle güçlü bağlar kurmalarını ve sömürgecilere karşı güçlü bir iktidar alternatifi oluşturmalarını engelliyordu. Ayrıca, bu sömürgelerde Hıristiyanlığı yaymak gibi birtakım “kutsal amaçlar”(!) da sömürgecilerin söylem retoriğinde ilk sıralarda yer almaya başlıyordu. Bununla birlikte siyasi sömürgecilik, merkezi idarenin de güçlenmesini gerektiriyor; fakat, feodal ilişki biçimlerine duyulan gereksinim bunu engelliyordu. İspanyol ve Portekizli sömürgeciler, sömürgelerde belirli birtakım kişi ve gruplara imtiyazlar vererek feodalizmi sömürgelerde egemen kılıyor ve hem sömürgecilik faaliyetlerini geniş topraklara yayabiliyor, hem de “maliyeti” düşürmeyi başarıyorlardı. Özellikle de komutanlık ve maden işletmeciliği alanlarında bu yapılanmaların sonucu olarak imtiyazlar, babadan oğla geçiyor ve işletmeler, birer “aile şirketi” görünümünde yetki ve sorumluluklarını sürdürüyor; bu da kendi toprak aristokrasisini yaratarak bu yapıların devamını sağlıyordu. Sonraki dönemlerde Fransa, İngiltere ve Hollanda’nın da <u>sömürgecilik</u> konusunda genel stratejileri, bu imtiyaz sistemine göre şekillenmişti.</p>
<p>Sömürgelerdeki bu feodal yapılanmalar, sömürgeci devletler açısından ciddi sorunların doğmasına da yol açtı ve feodal beylerin aşırı güçlenmesi, merkezi idareyi endişelendirmeye başladı. Bu yapıların merkezi idare tarafından denetlenmesini sağlamak amacıyla sömürgelere vali gönderilmeye başlanması, bu bağlamda önemli bir konudur. Merkezi idare, bu valiler kanalıyla sömürgeleri idari ve siyasi açıdan kendisine tabi tutmaya çalışmış; bunu ise sömürgeleri dil, din, etnik ve kültürel bakımdan homojenleştirerek yapmayı denemiştir. Ne var ki, sömürgelerdeki bu homojenleştirme çabaları da sonuçsuz kalmış ve üstelik, bu valilere karşı geniş halk kitlelerinde ciddi hoşnutsuzluklar başlamış ve sömürgelerin el değiştirmesinde bu çabalar, önemli bir neden haline gelmiştir. Dolayısıyla, bu ülkelerde feodalizm, “iç gelişimlerinin bir ürünü/aşaması” değildir ve aslına bakılırsa, Marksist tarih kuramının öngördüğünün aksine, bu ülkelerde böyle bir “ilerleme” de yoktur. “İlerleme” olarak değerlendirilen şey aslında, sömürgeciliğin bir söylem retoriğidir. Fakat, bu tür bir “ilerleme” anlayışının bizzat Marksistler arasında bile yaygın kabul görmekte olması; bu ülkelerde feodalizme geçişin sömürgelerin “iç gelişimleri” içinde anlamlandırılmaya çalışılması, gerçekten de düşündürücüdür. Hem, Avrupa’da yaşayan “azınlıklar” ile Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki halklar ortak bir kökeni paylaşmış olsalar da bu kitlelerin tarihleri ve kültürleri, basit bir biçimde birleştirilemez. Örneğin, Afrika kökenli Amerikalılar, Güney Afrikalı siyahlara göre kendilerini daha yüksek bir konumda görürler.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, imtiyazlı şirketler sisteminin yürürlükten kaldırıldığını ve sömürgelerde özgürlük hareketlerinin başladığını görmekteyiz. Gerçi, 1884 Berlin Konferansı’nda siyasi sömürgeciliğe hukuki meşruiyet sağlanmıştı; ancak bu meşruiyet, sömürgelerin yeniden paylaşılmasına dönük bir stratejiydi ve aslında, sömürgelerde bağımsızlık düşüncesinin yayılmasına katkı sağladı. Ne var ki, sınırların artık masa başında belirlendiği, yeni çatışma ve savaş tohumlarının da yine bu masalarda saçılmaya başlandığı bu dönemde, başta ırkçılık olmak üzere etnik milliyetçilik, cinsiyet ayrımcılığı, vb. konularda ciddi sorunlar da yine bu platformlarda alınan kararların sonucuydu. Örneğin, Güney Afrika’da Hollandalı beyazların on altıncı yüzyıldan beri egemen olmalarına karşın ırkçılığın on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkması oldukça düşündürücüdür. Nitekim melez ırk, ancak on dokuzuncu yüzyılda siyahlar ve beyazlar arasında bir kavgaya konu olmuş ve Apertheid yönetimi, Nazilerden bile daha uzun bir süre Güney Afrika’yı yönetmiştir. On dokuzuncu yüzyılın henüz başlarından itibaren sömürgeci devletler, masa başında kendilerine “tarafsız” bir görünüm verseler de kızışan rekabet koşulları içinde sömürgelerini kaybetmemek için sömürgelerin iç işlerine daha fazla müdahale etmeye başladılar. Bu amaç doğrultusunda, başta şiddet olmak üzere hemen her yolu denediler; ırkçılık, etnik milliyetçilik, cinsiyet ayrımcılığı, vb. sorunlar da bu şiddet ortamı içinde ivmelenerek arttı. Fransa’da 1897’de kurulan Sömürgeler Bakanlığı, sömürgeci devletlerin yol açtığı yıkım ve felaketleri açık bir biçimde tespit etmeyi sağlar. Nitekim, bu bakanlığa bağlı sömürge valileri, yerel otoriteler karşısında mutlak egemen konumdaydılar ve başta Kuzey Afrika olmak üzere tüm Fransız sömürgelerinde bu sorunların arkasında bu valiler vardı.</p>
<figure id="attachment_6005" aria-describedby="caption-attachment-6005" style="width: 648px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fransız-Sömürgeciliği.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-6005 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fransız-Sömürgeciliği.jpg?resize=640%2C476" alt="Fransız Sömürgeciliği" width="640" height="476" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fransız-Sömürgeciliği.jpg?w=648&amp;ssl=1 648w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/11/Fransız-Sömürgeciliği.jpg?resize=300%2C223&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-6005" class="wp-caption-text">Fransız Sömürgeciliği</figcaption></figure>
<p>Sömürgelerdeki despotik idareler, zaman içinde hem sömürgeciler, hem de yerli halk için büyük sorunlara yol açtı. Hemen her konuda merkezi idareden emir bekleyen sömürge valileri, etkinliklerini zamanla kaybetti. Yerli halk arasında da imtiyazlı kesimlere karşı ciddi bir hoşnutsuzluk ortaya çıkıyor ve bu da “özgürlük ve demokrasi” taleplerinin daha yüksek bir sesle dile getirilmesine yarıyordu. İngilizler, sömürgeleriyle daima iyi geçinmişler ve bu nedenle, “bağımsızlık”(!) sonrası dönemde bile onlarla bağlarını korumuşlardır. Fransız sömürge valileri ise uyguladıkları asimilasyon politikaları sonucu sömürge sonrası dönemde de Fransızlara karşı duyulan hoşnutsuzlukların unutulmasını engellemişlerdir. Ayrıca İngilizler, sanayileşmelerini erken dönemde tamamlamıştı ve sömürü faaliyetlerinde aceleci değillerdi; Fransızlar ise bu süreçte epey geride kalmışlardı ve bu eksikliklerini bir an önce gidermek istedikleri için bu valilerin daha da despotik hale gelmelerine göz yumdular. Yirminci yüzyıla gelindiğinde, dünyanın % 85’i sömürgeleştirilmişti. Fakat, 1970’lerde Angola ve Mozambik’te sömürgecilerin geri çekilmesiyle, siyasi <strong>sömürgecilik</strong> devri kapanmış oldu. Latin Amerika’da sömürgeciliğe son verilmesi ise diğer ülkelerde olanlardan farklıydı. Latin Amerika’daki İspanyol sömürgeciler, yerli halkla kaynaşarak melez bir ırk meydana getirdiler ve toplumsal ilişkiler, karmaşık birtakım aidiyetler ve hiyerarşiler içinde belirlenmeye başlandı. Bu değişimlere ayak direyenler ise merkezden uzaklaştırılarak marjinalleşti ve birkaç kuşak sonra sayıları azaldı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/somurgecilik-uzerine/">Sömürgecilik Üzerine</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/somurgecilik-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6000</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Çürüme Çağında İnsan</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/#comments</comments>
				<pubDate>Fri, 07 Oct 2016 09:11:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Canan Yunak Kuşça]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[birey]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[popüler kültür]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal ahlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5390</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dikkat Algılarımızla Oynanıyor! Algılarımızla oynamanın tarihi ne kadar eskiydi. İlk çağlardan beri süregelen bir olgumuydu. Toplum ve insan var olduğu sürece devam etmemesi yadsınamaz bir durum iken insanlar bunun ne kadar farkındaydı. Algılarımız üzerindeki birincil etki insan iken ikincil etki çevreydi, arasındaki bağıntı ise sürü mantığıydı. İki insanın olduğu yerde değişim sürecinin başlangıcı esastı. İnsan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/">Çürüme Çağında İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<h2>Dikkat Algılarımızla Oynanıyor!</h2>
<p>Algılarımızla oynamanın tarihi ne kadar eskiydi. İlk çağlardan beri süregelen bir olgumuydu. Toplum ve insan var olduğu sürece devam etmemesi yadsınamaz bir durum iken insanlar bunun ne kadar farkındaydı.</p>
<p>Algılarımız üzerindeki birincil etki insan iken ikincil etki çevreydi, arasındaki bağıntı ise sürü mantığıydı. İki insanın olduğu yerde değişim sürecinin başlangıcı esastı. İnsan bir diğer insandan ya da toplumdan ayrı düşünülemezdi. Toplum bilinç ve düşünceydi. İnsanlar arasındaki etkileşim bilinci ve düşünceyi doğrudan etkilemekte algı ve değerlerimizi kontrol altına almaktadır.</p>
<p>Dil, din, ırk, gelenekler, töre, tabu, inançlar, bilim ve sanat ait olduğu toplumun kültürünü değerini oluşturuyor, birey salt insan iken, bulunduğu toplum tarafından kasıtlı kültürleniyor. Toplumların yıkılamayan ve asla değiştirilemeyecek değerleri olsa dahi hızla değişen gelişen dünya bireylerin bilinç ve algılarında yıkımlara sebep oluyor. Toplumu oluşturan insan çarkın dişleri arasında sıkışıp otomatlaşıyor ve farkındalığını yitiriyordu. Bize sunulan şuydu; Ya sıradan bir insan, ya bir çarkın dişleri ya da bir kahraman olursun. Ama sıradan bir insan olsan da, bir çarkın dişleri olup örgütlensen de, kahraman olsan da toplumun kölesi olmaktan öteye gidilemezdi. Toplumda yöneten ve yönetilen bağlantısı söz konu olsa dahi yönetenlerinde yönetenleri olması çıkışı olmayan bir düzene bizleri mahkum ediyor. İçinde bulunduğumuz çağın ne kadar insanları özgürleştirdiğine inanılsa da, bunun büyük güçlerin bir aldatmacası olduğu yadsınamaz. İnsanların beynine ‘özgürsünüz’ ‘eşitsiniz’ kavramları empoze edilirken bağımlılık ve dengesizliklerin üstü kapatılarak bireylerin algılarıyla oynanmaktadır. İnsan gitgide gerçekten uzaklaşmakta gerçeklik olgusunu yitirmektedir.</p>
<p>Tüketim alışkanlıklarının tekellerin çıkarları doğrultusunda hızla değiştirilmesi, bilimin ve teknolojinin kültürü alabora etmesi insanların savrulmalarına neden olmaktadır. Maddi kültürün manevi kültürün önüne geçmesi, insanın manevi değerlerinin içini boşaltmış, duyguları yok eden bir silaha dönüşmüştür. İnsan kendinden uzaklaşmaya başlamış, kendi oto kontrolünü kaybetmiştir. Kontrol artık tekellerin ve sistemin elindedir. İnsanlar artık mankurtlaşmış bir beyne dönüşmüşlerdir. Yukarıda birileri algılarımızla oynarken bizler bundan habersiz birer zombi gibi hareket etmekteyiz. Bu yeniçağ’da teknolojinin insana sunduğu rahatlık ve olanakların insanı özgürleştirdiği savunulsa da birey bu maddelere nesnelere daha bağımlı hale geliyor ve birey kendini gerçekleştirebilme amacından uzaklaşarak kendine ve topluma yabancılaşıyor.</p>
<p>Egemen ideoloji insanları öylesine başarıyla yönlendiriyor ki insanlar düşünsel yetilerini tamamen kaybederek imaj çağının metalarına saldırıyorlar. Dejenerasyon sürecine giren bireyler artık kendilerini imaj çağının dev metalarıyla ifade etmeye çalışıyorlar. Tüketim unsurun bize sunduğu sınırsız maddeler arasında yaşarken bizlerde, yavaş yavaş nesneleşiyoruz. İnsan kendi ve beyni arasındaki bağlantıyı kuramıyor, insan ile kendi benliği arasındaki uçurum derinleşiyor. Ve yanılsama insanı on ikiden vuruyor. Işık hızyla yol alıyor ve kaos yaratıyor. Yanılsamanın kralı ise medya oluyor. Medya toplumu öyle bir etkisi altına alıyor ki  Avrupa’dan Amerika’ya Asya’dan Orta Doğu’ya yeni dünyayı yönetiyor. Toplumlar medya aracılığıyla psikolojik çöküntüye uğratılıyor, bireyler bununla savaşamıyor ve kendini bu çemberin içinde buluyor.</p>
<p>Reklamlar, filmler, çizgi filmler, haberler, moda, yarışmalar, diziler ile beyinler yıkanmakta, insanların ihtiyaçları ile hedefleri arasındaki bağlantıyı koparmaktadır. Medya ve reklamlar tüketim çılgınlığına yol açmakta bireyler kendilerini bu tüketim ormanında kaybetmektedirler. Hızla çoğalan bitkiler ve hayvanlar gibi nesnelerde hızla çoğalmaktadır. Hızla çoğalan tüketim maddeleri dünyayı bir çöplüğe çevirmiş, yaşam alanları ve yaşam kaynaklarını elimizden hızla almaya başlamıştır.</p>
<h2>Çürüyen Tüketim Kültürü</h2>
<p>Tüketim güncel dünyamızın ahlakı haline geldi. Tüketim kültürünü hayatımıza yerleştirerek insani varlığımızın temellerini yok etmekte. Kapitalist sistem ve kürselleşen dünya kültürünü topluma dayatmaktadır.</p>
<p>Egemen ideoloji toplumu ekonomik, siyasi ve kültürel yönden etkisi altına alarak toplumun mantığını ve mekanizmasını hızla değiştirmektedir. Günümüzde hızla gelişen bilim ve teknoloji ile iletişim kanalları üzerinden toplumu yönetiyor ve ideolojik fikirler ve sanat anlayışlarımız tek tipleşiyor. Bu tek tipleşmede toplumu bireysel anlamda gerçek kimliklerini, kendilerine dayatılmış olan var olma savaşı içindeki benliklerinin arkasına gizlemektedir. Ve artık insanlar birey olarak değil, sadece imajlarıyla var olabiliyor ve marka bağımlısı bir tüketim toplumu kaçınılmaz hale geliyor. Bütün dünyada aynı yemek kültürüne sahip aynı kıyafetleri giyen ve aynı markaları hayatlarına yerleştiren toplumsal gruplar yerleştirilmeye çalışılıyor. İnsanlar caddelerde, sokaklarda, alışveriş merkezlerinde kendilerinden geçerek tüketim kültürünün metalarına saldırıyor. Bireyin yaşam standartlarının ve toplumsal düzenin temeli olan ‘ihtiyaç’ kavramı tüketim kültürüyle algılarımızda farklı bir boyut kazanarak sadece fiziksel ihtiyaçlar değil, manevi değerlerimizde kolayca tüketilerek yok ediliyor.</p>
<figure id="attachment_5391" aria-describedby="caption-attachment-5391" style="width: 350px" class="wp-caption alignright"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-5391 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?resize=350%2C393" alt="Bu resim ana resim Canan Yumak Kuşça'nın kendi eserleridir." width="350" height="393" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?w=350&amp;ssl=1 350w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/10/canan-yumak-kusca-resmi-1.jpg?resize=267%2C300&amp;ssl=1 267w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-5391" class="wp-caption-text">Bu resim ana resim Canan Yumak Kuşça&#8217;nın kendi eserleridir.</figcaption></figure>
<h2>Korkulara Bir Bakış</h2>
<p>Korku insanlığın yaşamının oluşumun temel kaynağıydı. Korku insanla var olmuştu. İlkel insanlar güneş doğdu, güneşten korktular ve güneşi Tanrı ilan ettiler. Korku Tanrıları, dinleri, inançları ve tabuları ortaya çıkardı. Tutulmaların ve kuyruklu yıldızların felaketin habercisi olduğuna inandılar, hastalandılar büyücülerden korktular, topraktan mahsul alamadılar şeytandan korktular.</p>
<p>Korku eşittir dünyaydı. Dünyada var olmak, insanın bilinmezlikler arasında yaşaması nerede olduğunu, neden var olduğunu neden öldüğünü sorgulaması ve bunlara cevap bulamaması korkunun en temel sebebiydi.</p>
<p>Dünyada var olmak ve ölümün gerçekliği insanları etkisi altına alıyor, primitif çağlardan günümüze kadar değişerek baş gösteriyordu.</p>
<p>20.yy. da endüstri çağının başlaması ve bilim ve teknik toplumu hızlı bir değişime itmiş insanoğlunu topraktan kopartarak toplumun sosyal yaşamının temelini köklü bir sarsıntıya uğratmıştır. Dünyanın hızla değişmesiyle bilim ve teknoloji insana özgürlük eşitlik gibi sınırsız haklar yenilikler tanısa da insanın korkularının azalmasına ya da neden olmamış tam tersi korkular siluet değiştirerek ve artarak insanları tamamen etkisi altına almış ve korku zindanına hapsetmiştir.</p>
<p>İnsanın toprağından koparak şehirlere göç etmesi insanı bağlı olduğu düzenden kopararak yeni düzenin içinde kaybolmasına neden olmuştur. Yükselen binalara hapis olmuş insanların yaşam alanları kısıtlanmış insanı inandan uzaklaştırarak yabancılaştırmıştır. Bireyler metrekareler arasında sıkışmış yalnızlaşmıştır. İki insan arasında uçurumlar oluşması iletişimi koparmış korkuların değişimi de bu aşamada farklılıklar göstermiştir. İnsan çağımızda artık primitif çağlardaki insanlardan korkularına karşı daha da çıplak hale gelmiştir. Korkular insanı öylesine etkisi haline almıştır ki bireysel ve toplumsal savaşları ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Şu an ki toplumsal düzen iki şey üzerine kurulmuştur: para ve güç. Bireyler başta para ve güce hakim olamayacağı korkusuyla toplumun insana dayattığı kuralları yerine getirmek için çalışmaktadır. Artık bu kontrolsüz bir şekilde ilerlemektedir. Çünkü bireyin hayatını idame ettirebilmesi için birincil şart budur.</p>
<p>Birey daha çocukken toplumsal, ekonomik ve psikolojik dayatmalara maruz kalarak kendini gerçekleştirebilme savaşı vermektedir. Tabi özgürlük ve eşit olabilme savaşının yanı sıra işte korku duygusunun karmaşık bir yapı kazanması da böyle başlamaktadır. Bireyin toplumda bir yere bir statüye sahip olabilme para denen gücü ele geçirebilme, mutlu, huzurlu ve sakin, kötülüklerden uzak durarak yaşayabilme istekleri, bireyde uyarıcı etkisini artırarak, kaygılara, korkulara yol açmakta, bu da beraberinde yok olma, hiçlik duygusu, benliğini yitirme gibi psikolojik çöküntülere sebep olmaktadır. İnsanların bireysel çöküntüleri toplumda toplu psikolojik çöküntüler yol açarak yeni çağ’ın savaşının korkuları kontrol etme üzerine kurulu psikolojik savaş kavramını doğuruyor.</p>
<p>Artık insanlar ve toplumlar üzerindeki tek egemen güç korkudur.</p>
<p>Korktuk, sığındık. Korktuk, kaçtık. Korktuk, savaştık. Korktuk yenildik. Korktuk neyden korktuğumuzu bilmeden korkmaya başladık. Hepimiz Don Kişot gibi korkularımız yüzünden korkusuzca yel değirmenlerine karşı savaştık. Korkusuzluğumuzun temelinde bile korkularımız yatarken bizler toplumsal amaçlarımızdan koparak korkularımızla yaşamayı amaç edinir hale getirildik.</p>
<p>“<em>Korkularımız var çıplak insan etiyle düğümlü. Eğilsek yeryüzüne, doğrulsak gökyüzüne çarpacak yüzümüz.”</em> Mustafa İBAKORKMAZ</p>
<h2>Çürüyen Kültür</h2>
<p>Bizi  ‘Biz’ Sizi ‘Siz’ yapanlar neydi. Benliğimizin temeli ‘diğerleri’ tarafından (benden, senden, ondan) yönlendirilirken İnkâr etmeyelim ki kendi karakterimiz üzerinde güç oluşturamıyoruz. Değişime karşı duramıyor, değişimin bizi bir ip yumağı gibi sarmasına izin veriyoruz. Değişime dur demek yanlıştır zaten ama bu değişim yıkıma sebep oluyorsa karakterimizde, bizi, bütünlüğümüzü bozuyorsa işte o zaman çatlamış kuru topraklara benzeyen karakterler ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kapitalist sistemin maşaları medya ve teknoloji insanları popüler kültürün içine itiyor insanları dev cadı kazanlarında hamur gibi yoğuruyorlar. Yoğrulan insanlara kendi istedikleri gibi şekiller vererek tek tip insan modelleri üretiyorlar.</p>
<p>Yükselen değerler ve eğilimler insanın sürüleşmesini hedef alıyor. Sürüleşmek ise insanı insanlıktan çıkarıyor. Kafka’nın Dönüşüm kitabında anlattığı gibi sürüleşen beyinler toplumda bir böcek gibi ezilerek hastalandırılıyor, öldürülüyor ve yok ediliyorlar.</p>
<p>Pamuk fabrikalarında çocukların yirmi saat çalışmalarıyla başlayan kapitalist (endüstriyel) düzen insanı hayvanlaştırıyor, insanı insanlığından uzaklaştırarak, manevi çöküntüye uğratıyor.</p>
<p>İnsanlık en modern aletlerle, en ilkel halini bulmak için son hızla yol alıyor. Düşünce ve eylem efendilerin çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Kapitalist sistem insanı ekiyor, biçiyor, paramparça ediyor. Hammaddesini oluşturarak devasa fabrikalarında ince ince işliyor. İşlenen insanlar artık dönüşümü tamamlanmış, düşünmeden, konuşmadan, sormaktan, sorgulamaktan uzaklaşmış, insan oluyor.</p>
<p>Kapitalizmin yaratığı insan tipi, kendisini gerçekleştirebilme yetisinden yoksun, kendisini ve toplumu sorgulamayan bir zavallıdır. Sorgulamadan yaşadığı içinde hayata, bu düzene, en uyum sağlayan bireylerde onlar olmuştur. Çünkü bu bireyler artık farkındalığını yitirmiştir. Onun için gecenin ya da gündüzün, güneşin ya da ayın, siyahın ya da beyazın bir farkı ya da bir anlamı yoktur.</p>
<p>İnsan kendi evriminde geriye doğru gitmekte yitip gitmektedir. Aklının iplerini salmışlardır. Artık ipler kendi ellerinde değildir. Kontrol sende değil kontrol üst güçlerin elindedir.</p>
<p>İnsan büyük bir yanılsamanın içindedir. Burası bir dünya değil artık kapalı bir kutudur. İnsanlar ise içinde kaybolmuştur.</p>
<p>Kapitalizmin oluşturduğu bu yanılsamanın farkına varan yanılsamalara yenilmeyen, onların sahteliğini aklının gözüyle parçalayan, kendi kişiliğini sağlam temeller üzerine kuran insani değerlerini unutmayan korkusuzca direnç gösterip savaşan insanlar bu kutunun bir karton olduğunu anlayacak ve bu karton duvarları yırtarak aşacak ve kendini bulacaktır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/">Çürüme Çağında İnsan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/curume-caginda-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5390</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Lars Von Trier Sineması ve Fırsatlar Ülkesi: Amerika Üçlemesinin İlk Filmi Dogville</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/lars-von-trier-sinemasi-ve-firsatlar-ulkesi-amerika-uclemesinin-ilk-filmi-dogville/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/lars-von-trier-sinemasi-ve-firsatlar-ulkesi-amerika-uclemesinin-ilk-filmi-dogville/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 24 Feb 2016 11:27:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Belce Örü]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Afiş]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Film Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika Üçlemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cannes]]></category>
		<category><![CDATA[distopik film]]></category>
		<category><![CDATA[distopya]]></category>
		<category><![CDATA[Dogma 95]]></category>
		<category><![CDATA[Dogville]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik ve kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Lars Von Trier]]></category>
		<category><![CDATA[Nicole Kidman]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Trier]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=2389</guid>
				<description><![CDATA[<p>Dogville, dogma 95 akımı ve çektiği aykırı filmlerle tanınan Lars Von Trier’in Fırsatlar Ülkesi: Amerika üçlemesinin (Dogville 2003, Manderley 2005, Washington)  ilk filmidir. Film dokuz bölümden oluşur ve her bölümde filmde yer alan farklı bir karakterin esas oyuncu (Grace) ile arasındaki ilişkiye ışık tutulur. Filmde Grace adlı bir kadın mafyanın elinden kaçmak için şehrin uzağındaki [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/lars-von-trier-sinemasi-ve-firsatlar-ulkesi-amerika-uclemesinin-ilk-filmi-dogville/">Lars Von Trier Sineması ve Fırsatlar Ülkesi: Amerika Üçlemesinin İlk Filmi Dogville</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dogville</strong>, dogma 95 akımı ve çektiği aykırı filmlerle tanınan <strong>Lars Von Trier</strong>’in <em>Fırsatlar Ülkesi: Amerika</em> üçlemesinin (Dogville 2003, Manderley 2005, Washington)  ilk filmidir. Film dokuz bölümden oluşur ve her bölümde filmde yer alan farklı bir karakterin esas oyuncu (Grace) ile arasındaki ilişkiye ışık tutulur. Filmde Grace adlı bir kadın mafyanın elinden kaçmak için şehrin uzağındaki bir kasabaya sığınır. Bunun için kasabanın sözü dinlenen insanı olan Tom’un da yardımını alır. Tom’un ısrarı sonucunda kasaba halkı kendi aralarında bir toplantı yaparlar ve Grace’i iki haftalık bir deneme süresine tabi tutmaya karar verirler. Süre bitiminde kasaba halkı Grace’in kasabada kalması konusunda oy birliğine varırsa onunla birlikte yaşamaya devam edeceklerdir. Bu süre zarfında iki tarafta birbirini daha yakında tanımaya başlar. Filmde Grace, adı gibi iyiliğin güzelliğin ve merhametin simgesi, Tom ise Grace için bir rehber ve akıl hocasıdır. Yönetmen bu metnin arka planında toplumsal ilişkilerin temelinde yatan baskı ve iktidar mekanizması ile Amerikan hegemonya tarihine göndermelerde bulunur.</p>
<figure id="attachment_2391" aria-describedby="caption-attachment-2391" style="width: 471px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Film-afişi-Grace-karakterini-canlandıran-Nicole-Kidman.jpg" rel="attachment wp-att-2391"><img class=" td-modal-image wp-image-2391 size-full" src="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Film-afişi-Grace-karakterini-canlandıran-Nicole-Kidman.jpg?resize=471%2C660" alt="Film afişi: Grace karakterini canlandıran Nicole Kidman" width="471" height="660" srcset="https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Film-afişi-Grace-karakterini-canlandıran-Nicole-Kidman.jpg?w=471&amp;ssl=1 471w, https://i0.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Film-afişi-Grace-karakterini-canlandıran-Nicole-Kidman.jpg?resize=214%2C300&amp;ssl=1 214w" sizes="(max-width: 471px) 100vw, 471px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2391" class="wp-caption-text">Film afişi: Grace karakterini canlandıran Nicole Kidman</figcaption></figure>
<p>Yönetmen, Dogville’de izleyicilere saf iyilik var mıdır, iyilik ve kötülük nedir, bu kavramlar insanların menfaatlerine göre değişkenlik gösterebilir mi sorularını yöneltiyor.  Gücü kullanarak kötülüğün uygulayıcısı olmak mı yoksa kötülük karşısında pasif kalıp onun içinde yer almamak mı daha kabul edilebilir ve daha ahlaklıdır sorusu filmin özellikle üzerinde durduğu bir diğer önemli soru. Grace, filmin son sahnesine kadar tüm iyi niyetiyle kasaba halkının işkencelerine maruz kalırken aslında sürekli Tom’a sığınması ve yapılanlara boyun eğmesi ölçüsünde zaten kötülüğün aracısı haline gelmiyor mu? Hal böyle olunca aslında filmde masum olan bir kişiden bile söz etmek pek mümkün olmuyor. Bu noktada Nuri Bilge Ceylan’ın kış uykusu filmin de geçen konuşmaları hatırlıyorum. Bize karşı kötü bir davranış şeklini affettiğimizde bu tutumumuzla karşı tarafı daha çok mu yüreklendiririz yoksa aksine hatasını kendisinin görmesi için ona bir şans mı vermiş oluruz. Grace’in kasaba halkını ilk etapta affetmesiyle onun pasif bir direniş örneği sergilediğini söyleyebilir miyiz? Açıkçası hiç zannetmiyorum. Çünkü Grace’in filmin son bölümüne kadar sergilediği tutumun adını affetmek değil de sineye çekmek olarak değiştirsek sanırım daha doğru bir yaklaşımda bulunmuş oluruz. Bu da daha çok gücü kimin elinde bulundurduğu ve hangi tarafın daha avantajlı olduğuyla alakalı bir husustur. Zira şartlar değiştiğinde Grace’in de affetmek yerine intikam almayı tercih ettiğini filmin son bölümünde izliyoruz. Bu düşünceden yola çıkarak film boyunca ancak Dostoyevski romanlarında rastlayabileceğimiz bir karaktere hayat veren Tom’un ahlaklı bir birey olmak için yaptığı sorgulamaların şişkin egosundan izler taşıması gibi, babasına karşı aldığı cesur tavrı kasaba halkı karşında sürdüremeyen ve yaprak misali savrulan Grace içinde babasının tespiti gibi kibirli ve küstah diyebiliriz. Gerçi filmin sonlarına doğru ölüm korkusu Tom’u sardığında Grace’i yanına çağırıp ona ölümden korkuyorum sence bu yanlış bir şey mi diye sorması mideye kramplar girmesine sebebiyet verebilir. Filmin başlarında Tom’a karşı beslenen olumlu duyguların zamanla yön değiştirip olumsuza dönüştüğünün ve en sonunda bu soruyla birlikte zirveye ulaştığını hissedebilirsiniz.</p>
<figure id="attachment_2392" aria-describedby="caption-attachment-2392" style="width: 554px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Hitler’e-sempati-beslediğini-belirten-açıklamalarından-sonra-Cannes-film-festivalin-istenmeyen-adamı-haline-gelen-Lars-Von-Trier..jpg" rel="attachment wp-att-2392"><img class=" td-modal-image wp-image-2392 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Hitler’e-sempati-beslediğini-belirten-açıklamalarından-sonra-Cannes-film-festivalin-istenmeyen-adamı-haline-gelen-Lars-Von-Trier..jpg?resize=554%2C461" alt="Hitler’e sempati beslediğini belirten açıklamalarından sonra Cannes film festivalin istenmeyen adamı haline gelen Lars Von Trier." width="554" height="461" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Hitler’e-sempati-beslediğini-belirten-açıklamalarından-sonra-Cannes-film-festivalin-istenmeyen-adamı-haline-gelen-Lars-Von-Trier..jpg?w=554&amp;ssl=1 554w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Hitler’e-sempati-beslediğini-belirten-açıklamalarından-sonra-Cannes-film-festivalin-istenmeyen-adamı-haline-gelen-Lars-Von-Trier..jpg?resize=300%2C250&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 554px) 100vw, 554px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2392" class="wp-caption-text">Hitler’e sempati beslediğini belirten açıklamalarından sonra Cannes film festivalin istenmeyen adamı haline gelen Lars Von Trier.</figcaption></figure>
<p>Filmde üzerinde önemle durulması gereken noktalardan biri yönetmenin Amerikan toplumuna ve kapitalizme yönelttiği eleştirilerdir. Grace, kasaba sakinleri tarafından sevilmek ve kendisine burada bir yer edinmek için çalışmaya, insanlara yardımcı olmaya karar verir. Kasaba halkı ilk etapta yardıma ihtiyaçları olmadığı konusunda diretseler de sonrasında Grace onları mutlu etmek için düşük ücretle çok uzun saatler çalışmak durumunda kalır. Zaman içinde Grace, kasaba ahalisi tarafından hem acımasızca çalıştırılır hem de kendi bedeni ve kişilik hakları üzerindeki iradesini kaybeder kısacası sömürü sisteminin bir parçası haline gelir.  İlk başta ağzıyla kuş tutsa da kasaba halkına yaranamayan Grace, filmin ilerleyen bölümlerinde büyükten küçüğe tüm kasaba halkının kölesi haline gelir. Yapılanlardan dolayı kasaba halkı vicdanlarını rahatlamak için çok fazla neden aramaya bile gerek duymaz çünkü Grace onlardan biri değildir. Bu kadın, aralarına sonradan dahil olan ne düğü belirsiz bir yabancıdır bu yüzden onu aslında hiçbir zaman tam olarak aralarına kabul etmezler ve ona türlü işkenceler uygulamakta kendilerini haklı görürler.</p>
<p>Lars von Trier için saf iyilik, insan doğası, toplumsal ahlak önemli kavramlardır ve genellikle filmlerini bu meseleler çerçevesinde ele alır. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda zaten Dogville’in sadece Amerika’daki özel bir kasaba değil dünya üzerindeki herhangi bir yerleşim yeri olabileceğini de anlamış oluruz. Çünkü yönetmenin vurguladığı gibi doğru zaman ve doğru şartlar altında güce sahip olan insanlar sevimli bir kasabayı bile zamanla Dogville gibi bir işkence yuvasını dönüştürebilirler. Dolayısıyla Tom’un da filmin ilk bölümünde ifade ettiği gibi Dogville, yeryüzündeki herhangi bir yerleşim yerine örnek gösterebilir.</p>
<p>Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi Dogville&#8217;de de ağır dramatik hava içerisinde bile masalsı detaylar yakalamak mümkün. Karakter inşası ne kadar başarılı olursa olsun filmin dönüm noktalarında realiteden uzaklaşıp hayali bir dünyada yolculuğa çıkan kahramanlar izleyiciyi Lars von Trier filmlerinde çoğu zaman şaşırtmayı başarıyor. Bu kopukluk ve karakterlerin içine düştüğü çelişkiler filmin bütünlüğü içerisinde zaman zaman bir hayli sıratabiliyor. Beni esas şaşırtan ise Trier’in yönetmenlik dehasının, filmin teknik boyutundan düşünsel tarafına geçildiğinde sekteye uğraması. Filmin sonunda Grace kendisine acı çektiren her karakterden intikamını alırken bir tek köpek Musa’yı cezalandırmıyor. Zaten hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı hayvana zarar vermeme nedenin altında ise belki işine yarar diye kendisinden çaldığı kemik yatıyor. Yaptığı hata nedeniyle Grace’in çektiği vicdan azabı ve bu doğrultuda köpeğe zarar vermeyerek gösterdiği asil davranış intikam alırken ölçülü ve adil davranmak gerektiğinin en güzel örneği. Ayrıca yönetmenin saf iyiliğin var olabileceğine dair inancı ve Kant&#8217;ın evrensel ahlak kuralları üzerine yaptığı sorgulamalar kimi zaman filmin fazla dramatize edilmiş siyah ve beyaz kadar keskin hatlar üzerine inşa edilmiş, didaktik bir yapıta dönüşmesine neden oluyor.</p>
<figure id="attachment_2393" aria-describedby="caption-attachment-2393" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Trier-en-son-tartışmalara-konu-olan-Nymphomaniac-filmini-çekti..jpg" rel="attachment wp-att-2393"><img class=" td-modal-image wp-image-2393 size-full" src="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Trier-en-son-tartışmalara-konu-olan-Nymphomaniac-filmini-çekti..jpg?resize=640%2C370" alt="Trier, en son tartışmalara konu olan Nymphomaniac filmini çekti." width="640" height="370" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Trier-en-son-tartışmalara-konu-olan-Nymphomaniac-filmini-çekti..jpg?w=640&amp;ssl=1 640w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/02/Trier-en-son-tartışmalara-konu-olan-Nymphomaniac-filmini-çekti..jpg?resize=300%2C173&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-2393" class="wp-caption-text">Trier, en son tartışmalara konu olan Nymphomaniac filmini çekti.</figcaption></figure>
<p>Grace ve babasının filmin sonlarına doğru yaptıkları sohbetin ise üç saate yakın bir süre zarfında acıklı bir Türk filmi tadında izlenen Dogville için katalizör görevi gördüğünü düşünmekteyim. Fakat film için sette bir kasaba oluşturulması, olmayan kapılar varmış gibi tiyatral bir havanın yaratılması, sokak isimlerinin hatta Musa diye çağrılan köpeğin bile set zeminine tebeşirle çizilmesi fikri gerçekten çok yaratıcı. Lars von Trier’in diğer filmleri gibi Dogville’de de yönetmenliği olağanüstü başarılı. Nicole Kidman (Grace) başta olmak üzere filmin tüm oyuncularının performanslarına zaten söylenecek söz yok. Tom karakterini ise İngiliz aktör Paul Bettany canlandırmış. Bergman filmlerinde performansını sıklıkla izlediğimiz Harriet Andersson, Stellan skarsgård, James Caan ve Lauren Bacall filmde yer alan diğer isimlerden birkaçı. Son olarak film, en iyi Danimarka Film ödülü, en iyi kostüm ödülü, en iyi senaryo ödülü Avrupa film ödüllerinde en iyi sinematografi ödülü gibi birçok ödüle layık görüldü.</p>
<p><strong>Dogville Film Özeti</strong></p>
<p>Dogville, dogma 95 akımı ve çektiği aykırı filmlerle tanınan Lars Von Trierin Fırsatlar Ülkesi: Amerika üçlemesinin ( Dogville 2003, Manderley 2005, Washington)  ilk filmidir. Film dokuz bölümden oluşur ve her bölümde filmde yer alan farklı bir karakterin esas oyuncu (Grace) ile aralarındaki ilişkiye ışık tutulur. Filmde Grace adlı bir kadın mafyanın elinden kaçmak için şehrin uzağındaki bir kasabaya sığınır. Bunun için kasabanın sözü dinlenen insanı olan Tom’un da yardımını alır. Tom’un ısrarı sonucunda kasaba halkı kendi aralarında bir toplantı yaparlar ve onu iki haftalık bir deneme süresine tabi tutmaya karar verirler. Süre bitiminde olumlu karar verirlerse onunla birlikte yaşayacaklardır. Bu süre zarfında iki tarafta birbirini daha yakında tanımaya başlar. Filmde Grace adı gibi iyiliğin güzelliğin ve merhametin simgesi, Tom ise Grace için bir rehber ve akıl hocasıdır. Yönetmen bu metnin arka planında toplumsal ilişkilerin temelinde yatan baskı ve iktidar mekanizması ile Amerikan hegemonya tarihine göndermelerde bulunur.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/lars-von-trier-sinemasi-ve-firsatlar-ulkesi-amerika-uclemesinin-ilk-filmi-dogville/">Lars Von Trier Sineması ve Fırsatlar Ülkesi: Amerika Üçlemesinin İlk Filmi Dogville</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/lars-von-trier-sinemasi-ve-firsatlar-ulkesi-amerika-uclemesinin-ilk-filmi-dogville/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2389</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
