<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>fantastik öykü &#8211; Sanat Duvarı</title>
	<atom:link href="https://www.sanatduvari.com/etiket/fantastik-oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sanatduvari.com</link>
	<description>Sanata Dair Paylaşımlar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2017 08:08:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.5</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">99039141</site>	<item>
		<title>Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 04 Oct 2016 13:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=5340</guid>
				<description><![CDATA[<p>Kaplumbağa kabuğu çalan adam; her gün aynı sokakta, hep aynı saatlerde birbirinden çok farklı ritimlerle vuruyordu bağdaş kurduğu bacaklarının üzerindeki itina ile parlaklığını koruduğu kaplumbağa evine. Müziğinin dinleyicileri de her geçen gün azalmak bilmiyordu. Yaptığı iş kadar, sorulan soruları cevapsız bırakmasıyla da ünlenmişti. Buna rağmen, nazik davranışlarıyla çevresindekilerin sempatisini kazanmıştı. Beş yıl önce geri dönmemek [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/">Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Kaplumbağa kabuğu çalan adam; her gün aynı sokakta, hep aynı saatlerde birbirinden çok farklı ritimlerle vuruyordu bağdaş kurduğu bacaklarının üzerindeki itina ile parlaklığını koruduğu kaplumbağa evine. Müziğinin dinleyicileri de her geçen gün azalmak bilmiyordu. Yaptığı iş kadar, sorulan soruları cevapsız bırakmasıyla da ünlenmişti. Buna rağmen, nazik davranışlarıyla çevresindekilerin sempatisini kazanmıştı.</p>
<p>Beş yıl önce geri dönmemek üzere çıktığı uzun bir yürüyüşte, kendini insanlardan uzak bir tepede, rüzgarın pürüzsüzleştirdiği iri bir kayanın üzerinde oturur bulmuştu. Yorgunluğu, yavaşça bedenini ele geçirip huzursuz bir uykunun kıyısına fırlattı. Göz kapaklarının altında gözleri çırpınırken, çok büyük ve çok yaşlı bir kaplumbağa, ayak başparmağına hafifçe dokunarak kısa süreli uykusundan onu uyandırmıştı. Bir an için göz göze gelmişler, heybetli yaratık yavaşça gözlerini kapatmış ve bir daha hiç açmamıştı.</p>
<p>Ne yapacağını bilemediği için çıktığı bu yürüyüş, onu bu olayla daha da açmaza sürüklemişti. Sabit bir şekilde oturup gözlerini kaplumbağaya dikti. Bu yemyeşil yaratık görüşünü tamamen kaplayana kadar baktı saatlerce. Sonra bir an, hayvanın kabuğunun ne kadar güzel olduğunu düşündü. Elleri istem dışı hareket etmeye başlamış, kabuğun içinde yaşayanın hayatını yansıtan pütürlerinde parmak uçlarını gezdiriyordu. Bunca yıl yaşamış olmak böyle bir şeydi işte, pütürlü. Kaplumbağanın artık ona ihtiyacı kalmadığından adam kabuğu kendi için aldı. İçini temizleyip dış yüzeyini elinden geldiğince etrafta bulduğu taş ve yapraklarla parlattı. Sonra parlaklığına bakarak daha da güzel olduğunu düşündü.</p>
<p>Uzun zamandır hissetmediği bir neşe hissediyordu. Yıllardır ilk kez gülümsedi. Etrafına bakındı ve gökyüzünün mavi olduğunu neredeyse unutmuş olduğunu keşfetti. Kuşlar onun için yeniden cıvıldıyor, rüzgar ilk kez yüzüne dokunuyor gibiydi. Farkında olmadan parmak uçlarıyla kabuğu hafif hafif tıpırdatmaya başladı. Kuşların ötüşüne göre ritm tutuyor, yaprakların hışırtısıyla ritmi harmanlıyordu.</p>
<p>Zaman geçtikçe yaptığı şeyi sevmeye, sevdikçe tıpırtılar müziğe dönüşmeye başladı. İçinde bir yerlerde çok derinlere gömülmüş yaşama sevinci filizlendi usulca, kendini belli etmeden. Kaplumbağa kabuğunu  sırtına bağlayıp yürümeye devam etti. Kabuk, tıpkı bir kaplumbağa gibi sırtında yük yapmıyor, kendi vücudunun parçasıymışçasına adamla birlikte yol alıyordu.</p>
<p>Yönünü kente çevirmemişti ama yine de buradaydı. İnsanları yeniden görmeyi beklemiyordu. Bu yüzden aralarına girince ne yapacağını şaşırdı. Eli ayağına dolandı ve yürüyemeyecek duruma geldi. Kalabalık caddenin gölge bir köşesine çökerek kabuğunu kucağına aldı. Oturduğu gölgelik dut ağacına ait olduğu için arada bir üzerine meyvelerini bırakıyordu. Kaplumbağa kabuğunu çalan adam, müziğe kendini kaptırmış, arada bir üzerine dökülen dutları yemek dışında ara vermeden hava kararana kadar müzik yapmaya devam etti.</p>
<p>Nihayet kafasını kaldırdığında, etrafını saran kalabalık onu alkışlamaya başladı. Herkesi büyülediğinden ve müziğinin yaşama sevinci dağıtan gücünden habersiz adam, yine ne yapacağını bilemeyerek ona ışıldayan gözlerle bakan kalabalığa yarım yamalak gülümsedi.</p>
<p>O günden itibaren o civarda yaşamaya ve her gün, ister yağmur yağsın ister kar, aralıksız her gün sabahtan akşama kadar kabuğunu çalmayı sürdürdü. O günden beri geçen beş yıl içinde kimseyle pek konuşmadan yalnız kabuğunu çalan adamın müziği her yıl daha da güzelleşerek, kendinden habersiz ününü dünyaya yaydı.</p>
<p>Şimdi, dünyanın merkezi sayılan ve bağımsızlığın ismiyle anılan caddeye giderseniz; bir köşede, yarım bıraktığı gülümsemesiyle parmaklarını tıpırdatan yolcuyu dinleyebilirsiniz.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/">Kaplumbağa Kabuğu Çalan Adam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/kaplumbaga-kabugu-calan-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5340</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Huzursuz Balıkçılar</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 04 Aug 2016 05:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik bilim - kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4736</guid>
				<description><![CDATA[<p>Söylemediğim bir şey var; der gibi duruyordu balıkçıllar. Beyaz ve mağrur boyunlarının bükülüşünde bir sır gizliydi. Bu yüzdendi hep, gözden uzak oluşları. Bir sazlığın dibinde, bir dere kenarında, ansızın belirip kaybolan hayallerden ibarettiler anılarda. Ender zamanlarda bir araya gelip, damarlı mermerden yontulmuş heykeller gibi dururlardı. İzleyenlerden, hareketlerini görebilecek kadar şansı olanlar, en sabırlılardandı. Suyu yemyeşil [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/">Huzursuz Balıkçılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Söylemediğim bir şey var; der gibi duruyordu balıkçıllar. Beyaz ve mağrur boyunlarının bükülüşünde bir sır gizliydi. Bu yüzdendi hep, gözden uzak oluşları. Bir sazlığın dibinde, bir dere kenarında, ansızın belirip kaybolan hayallerden ibarettiler anılarda. Ender zamanlarda bir araya gelip, damarlı mermerden yontulmuş heykeller gibi dururlardı. İzleyenlerden, hareketlerini görebilecek kadar şansı olanlar, en sabırlılardandı.</p>
<p>Suyu yemyeşil görünen büyük nehrin kenarında, konaklıyordu balıkçıllar ve banyo yapmaya gelen birkaç yabancı tarafından rahatsız edildiler. Uzun zamandan beri kimse onları bu kadar huzursuz görmemişti. Yabancıları da görmüyorlardı. Balıkçıllardan başka suda hareket eden tek şey, giderek genişleyen dalgalardı. Ancak nehir, dikkatli gözlere biraz daha yeşil görünür oldu. Nedenini ise öğrenemediler.</p>
<p>O günden sonra, balıkçılların davranışları tamamen değişti. Sessiz sedasız yaşayan bu mağrur hayvanlar, hiç durmadan bağırıp gürültü yapar oldular. Sadece yemek yerken sesleri kesiliyordu. Onları hayranlıkla izleyenler, şaşkınlıkla izlemeye başladı. Gördüklerine hayret ediyor, sebebini bulamıyorlardı.  Nehrin başka yerlerinde, başka balıkçıl toplulukları da vardı. Onların davranışları değişmemişti; yalnız bu kıyıdakilerin, yalnız yabancılar tarafından rahatsız edilenlerin.</p>
<p>Uzaktan izlemekle anlaşılabilecek bir durum olmadığı açıklığa kavuşunca, kuşlara yaklaştılar. Aralarına girmeye çalışanlar olunca, balıkçıllar daha da hırçınlaştı. Kimseye saldırmadılar ama yerlerinde de duramadılar. Oradan oraya zıplıyor, uçuyor, pisliyorlardı. Görünen o ki, ne sazlıkta ne de nehrin bu yakasında olağanüstü bir durum, her hangi bir sorun yoktu. Bunca gürültüye aldırış etmeden yüzmeye devam eden balıklar ve bir sürü su böceği sayesinde de kuşlar karınlarını gayet güzel doyurmaktaydılar.</p>
<p>Nehrin üstünde ve balıkçılların konakladığı kıyıda bir ipucu bulamayınca, suya dalmaya karar verdiler. Artık nehir, tüm gözlere daha yeşil görünür olmuştu. Birkaç kişi, yabancıların arkalarında dalga bıraktıkları yerden yavaş yavaş suya girdi. Gittikçe derinleşen nehrin içinde, suyun taşıdığı alüvyon, görüşü engelliyordu. Daha çok el yordamıyla nehrin yatağını aradılar. Yüzük, madeni para ve saç tokasından başka tuhaf şeye rastlamadılar. Her biri, bulduğu nesneyi, o günün hatırasına, alarak evine gitti.</p>
<p>Ertesi gün ya da devam eden günlerden birinde,  balıkçılların eski hayranlık uyandıran hallerine geri döndüğü fark edildi. Nehir de yine eski nehirdi, o tuhaf yeşillik kaybolmuştu. Bu değişime çok sevinseler de, nehirden yüzük, madeni para ve saç tokasını çıkaranlar, buldukları nesnelerden şüphelendiler. Hangi eşyanın bu duruma sebep olduğunu bilmelerine imkân olsa dahi, bundan haberleri yoktu.</p>
<p>Eşyaları, kendilerinde tutmak istemiyorlardı. Bu durumda onları bir yere atmak da çözüm sayılmazdı çünkü; bu sefer de başkalarını rahatsız ederlerdi. Uzun zaman ne yapacaklarını düşündüler. Bu süre zarfında fark ettiler ki, bu eşyalar suyun dışında kimseye huzursuzluk vermiyor. Tabi bu eşyaların huzursuzluğa sebebiyet verip vermediği de muamma. En sonunda, üç nesne de metal olduğundan, hepsini beraber eritmeye karar verdiler.</p>
<p>Yüzük ve madeni para eriyip birbirine karıştı ama saç tokası ısındıkça erimedi. Buharlaştı ve yok oldu, gitti. Eriyen metali, balıkçıl şeklinde hazırladıkları minik kalıba döktüler, soğuması için bir kenara bıraktılar. Bu sırada, eritme kabındaki parıltı dikkatlerini çekti. Ufacık, zor görülen yeşil bir taş duruyordu kabın dibinde. Kalıptaki balıkçıl tam katılaşmadan, taşı kuşun gözü yerine oturttular. Tek taraflı minik kuş figürü, katılaştığında inanılmaz derecede pürüzsüz ve parlaktı.</p>
<p>Böylesine göz alıcı bir nesne yaptıklarına inanmakta zorlandılar. Ancak sonuç ellerine alamayacakları denli çekici ve inanılmaz bir şekilde önlerinde duruyordu. Yaptıkları nesnenin güzelliğine kapılmak üzerelerken, akıllarına bir fikir geldi. Bu güzelliğe mücevher olmak yakışırdı. Yeşil gözlü metal balıkçılı, kendisi kadar parlak bir zincire göre ayarladılar.</p>
<p>Kolyeyi, üzerine balıkçılı simgeleyen minik bir rün işledikleri abanozdan yapılma kutunun içinde uzun zamandır saklıyorlar, yalnız arada bakmak için kutuyu açmaları dışında,  yeşil gözlü balıkçıl hiç güneş görmüyordu. Ne yapacaklarını tam da bilemeden, böylesine güzel bir mücevher yapanlar, böyle bir güzelliğin uzun zaman saklı kalamayacağının farkındaydılar. Yine de bunca zaman, balıkçıllar huzur içinde yaşamış ve kimse kolyeyi fark etmemişti.</p>
<p>Yine bir gün, balıkçılları izledikleri esnada; ilerde, nehirde süzülen bir cisim gördüler. Hava puslu olduğundan tam olarak seçilemiyordu. Suyun üzerinde süzülerek ilerliyor ve yavaş yavaş balıkçılların konak alanına yaklaşıyordu. Görüş alanlarını heybetli bir kayık kaplamıştı. Balıkçılların neredeyse ortalarına dalmış olmasına rağmen kuşlar bu duruma aldırış ediyor değildiler.</p>
<p>Kayıktan, bunca pusa rağmen kıp kırmızılığı gözlerini yakan elbisesiyle, biri karaya iniyordu. İnen kişiye daha yakından bakabilme isteğiyle karşı kıyıya koştularsa da yetişemediler. Pus içinde dağılan renkler, ne yöne gittiğini görünmez kılıyordu. Kıyıya yakın durduğunu tahmin ettikleri kayık da seçilemiyordu. Bunun üzerine evlerinin yolunu tuttular.</p>
<p>Ertesi gün, hava açmış ve tüm nehrin üzerini parlak bir ışık kaplamıştı. Sabahın ilk saatlerinde, henüz uyanık olsalar dahi yataktan çıkmak istemeyecekleri bir saatte, kapıları çalındı. Kapının dışında onları, dün gece gördükleri kıpkırmızı elbiseli kadın bekliyordu. Pus yüzünden göremedikleri yemyeşil gözler, dosdoğru onlara bakıyordu.</p>
<p>Kadın, “Kaybettiğim şeyin sizde olduğu söylendi.”  dedi. Bunun üzerine içlerinden biri abanoz kutuyu getirerek  “Emanetiniz burada majesteleri.” dedi ve kutuyu kadına uzattı. Kadın kutuyu almadan kapağını açarak kolyeyi eline alıp avucunu kapadı. Avucunu tekrar açtığında kolye orada yoktu ve sanki gözleri biraz daha yeşermiş gibiydi, tabi bu mümkünse.</p>
<p>Kıpkırmızı elbiseli kadın, tekrar akşam çöktüğünde, balıkçılların uykularını bile bölmeden, kayığına binip geldiği gibi usulca nehrin üzerinde süzülerek, gitti.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/">Huzursuz Balıkçılar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/huzursuz-balikcilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4736</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Buluşma Yeri</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 17 Jun 2016 11:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fasntastik edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=4100</guid>
				<description><![CDATA[<p>Ağır ateşte pişen kahve gibi takırdıyor dişlerim. Soğuğun bu kadar soğuyabileceğini hayal bile edemezdim. Eldivenlerimi bile hissedemiyorum, avuçlarım çıplak sanki. Hava, burnumu tırmalayarak giriyor içeri, ciğerlerime dek taşıyor keskinliğini. Bu donuk zamanda; son baharın dökülen yapraklarını bile özledim, yeter ki hareket olsun. Beklemek, tek başına olmaktan daha yalnız hissettiriyor. Ağlamaktan değil, soğuktan yaşarıyor gözlerim. Göz [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/">Buluşma Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Ağır ateşte pişen kahve gibi takırdıyor dişlerim. Soğuğun bu kadar soğuyabileceğini hayal bile edemezdim. Eldivenlerimi bile hissedemiyorum, avuçlarım çıplak sanki. Hava, burnumu tırmalayarak giriyor içeri, ciğerlerime dek taşıyor keskinliğini. Bu donuk zamanda; son baharın dökülen yapraklarını bile özledim, yeter ki hareket olsun. Beklemek, tek başına olmaktan daha yalnız hissettiriyor.</p>
<p>Ağlamaktan değil, soğuktan yaşarıyor gözlerim. Göz kapaklarımın kuytusunda, kirpiklerimin birleştiği yerde, aşağı süzülemeyen damlalar katılaşıyor. Durduk yere insanın canı yanar mı? Parçalanıp, pul pul dökülüyorum işte. Kalbim, kaburgalarımı çatırdatarak hareket ediyor. Daha fazla bekleyemeyeceğim.</p>
<p>Rüzgarın oluşamayacağı kadar soğuktan ağırlaşmış havanın içinde, yol açmaya çalışıyorum bedenime. Taşa dönmüş ayaklarımı oynatan, sahiden ben miyim? Kar yok, buz yok, yalnızca soğuk&#8230; Tüm eklemlerimin varlığını sızlatacak kadar soğuk. Yürüdükçe, çivilerin üzerinde yol alır gibi, sancılarla hayata dönmeye başlıyor ayak parmaklarım. Yürümek de denemez ya buna, sürüklüyorum kendimi heykele dönmeden önce. Kalbim, bedenimi ısıtmak için öylesine çırpınıyor ki; salıversem, kanatsız da uçabilecek.</p>
<p>Uçamayan balonlardan yapılma yuvama varınca rahatlıyorum biraz. Ardımda bıraktığım dünyada hava koyulaşıyor. Karanlık da yok, aydınlık da zamanın bu köşesinde. Açılıp koyulaşan renksiz bir gök asılı, bulutlar bizi terk ettiğinden beri. Onlara kızamıyorum. Umarım, bekleyemediğim için O da bana kızmaz.</p>
<p>Evimin ortasında, şimdi yapraksız kalmış bir meşe ağacı var. Onun meyvelerinden başka yiyeceğim kalmadı. Yemesi zevksiz olsa da, hayatta kalmamı sağlıyor. Kovuğundan akan pınarın ılık suyuyla ısınıyorum. Bir köşede çoktandır uyuyan kaplumbağanın nefesi arkadaşlık ediyor rüyalarıma. Her uyandığımda, tavanımın mavi balonlarını sayıyorum. Hepsine gülen yüz çizdim, onlar da beni saysınlar diye.</p>
<p>Baş parmağımdan sarkan ipi çekip söküyorum eldivenlerimi. Özgür kalan ellerim, hemen bir atkı örüyor onlardan, kar tavşanlarının hapşırıklarını duydum çünkü. Meşenin en tepesine, balonların da üzerine çıkıp izliyorum. Hava kadar donuk, gökyüzü kadar koyu kürkleri görülmelerini zorlaştırıyor. Tek şansım, minik pembe burunlarını oynatmaları, çünkü hapşırıyorlar.</p>
<p>Atkıyı, birinin kuyruğuna dolamayı başarıyorum. Aniden sıçrayıp kurtulmaya çalışıyor. O kadar kolay değil! Meşe ağacım ve balonlarımla, ne zamandır bu güne hazırlanıyorduk. Tavşanın sıçramasıyla, balon evim, ben ve içindekiler havalanıyor. Neyseki; kaplumbağa bu kalkışla uyanmadı. Durduğu yere kadar tavşanlayız. Balonların dışında, kaskatı, kuyruğunu bırakmıyorum.</p>
<p>Durduğu yere kadar gitmek zorunda değiliz. Bu güzel papatyaları bulmuş olmak bizim için yeterli. Kış tavşanı, bağımız koptuğu anda gözden yitiyor. Burada; meşe filizlenip, kaplumbağa uyanana dek bekleyebilirim. Ve yolculuğa hazır kırlangıçlarla O&#8217;na haber gönderip, buluşma yerimizin değiştiğini söyleyebilirim.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/">Buluşma Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/bulusma-yeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4100</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gezgin</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gezgin/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gezgin/#comments</comments>
				<pubDate>Thu, 26 May 2016 14:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3782</guid>
				<description><![CDATA[<p>Göçebe bir hayat yaşıyor, pek çok kişiyle tanışıyordu. Arkadaş canlısı davranışları, bu hayat tarzını sürdürürken, ihtiyaçlarını karşılamasını ve yardım bulmasını kolaylaştıran vazgeçilmezlerdi. Aslında, kimseyle gerçekten arkadaş olmuyordu. Çünkü fazla yakınlık kurmanın, istediği zaman çekip gitmesine engel olacağından endişeleniyordu. O, tüm dünyayı görmek ve tanımakla görevlendirilmişti. Bir ömür öncesi kadar uzun bir zaman önce, bambaşka bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gezgin/">Gezgin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Göçebe bir hayat yaşıyor, pek çok kişiyle tanışıyordu. Arkadaş canlısı davranışları, bu hayat tarzını sürdürürken, ihtiyaçlarını karşılamasını ve yardım bulmasını kolaylaştıran vazgeçilmezlerdi. Aslında, kimseyle gerçekten arkadaş olmuyordu. Çünkü fazla yakınlık kurmanın, istediği zaman çekip gitmesine engel olacağından endişeleniyordu. O, tüm dünyayı görmek ve tanımakla görevlendirilmişti.</p>
<p>Bir ömür öncesi kadar uzun bir zaman önce, bambaşka bir dünyada açmıştı gözlerini. Henüz hayatının ilk yıllarında, diğerlerinden farklı olduğu anlaşılmıştı. Bunu anlamak o kadar zor değildi çünkü; kendisi turuncumsu bir pembeyken, geri kalanlar yeşildi. Yine de, ona farklıymış gibi davranmadılar, en azından gözleri onlarınki gibi maviydi. Bu da bir benzerlik sayılır. Hem şekil olarak da öyle göze çarpan bir farklılık yoktu.</p>
<p>Yaşadığı yerin sakinleri, teninin rengi yüzünden ona farklı davranmayacak kadar bilgeydiler. Uzun ömürleri ve diğer uzak dünyalara yaptıkları yolculuklar sayesinde, hayata bakışları geniş ve hoşgörülüydü. İçinde büyüdüğü aile ona, kendi dillerinde gezgin anlamına gelen, Panra ismini verdiler.</p>
<p>Panra; büyüdükçe, canlı davranışları ile ilgilenmeye başladı. Bu konuda bulduğu tüm kitapları okuyor ve diğer dünyaların dillerini öğrenmeye çalışıyordu. Çalışmaları sürerken, kitaplardan birinde, kendi renginde canlıların olduğu bir resim  gördü. Bu canlılara insan deniliyor ve Yeryüzü&#8217;nde yaşıyorlardı. Panra, insanların dilini öğrenmeye kalktığında çok şaşırdı. Diğer dünyalar gibi tek bir dil yoktu burda, milyonlarcası vardı. Cesareti kırılsa da, araştırmalarını sürdürdü ve bazı dillerin artık kullanılmadığını ve bazılarının da neredeyse ortak dile dönüştüğünü öğrendi. Bu dillerden iki tanesini öğrenerek, Yeryüzü  gezegenini araştırma ekibine katıldı.</p>
<p>Araştırma ekipleri; göreve başlamadan önce, uzun yolculuğa ve gidilen dünyanın atmosferine dayanıp dayanamayacaklarını görmek için sağlık kontrolünden geçiyordu. Bu kontroller sırasında, Panra&#8217;nın gerçekte insan olduğu ortaya çıktı, bundan elbetteki şüpheleniliyordu ama kendi istemeden önce kimse bunu araştırmayı düşünmemişti; onu sevdikleri sürece ne fark ederdi ki. Bu durumda ise insan olması, araştırma ekibi için harika bir fırsattı. Böylece insanlara, daha önce hiç yaklaşamayacakları kadar yaklaşabilecekler ve bilinmezliklerinin daha büyük kısmı açığa çıkabilecekti.</p>
<p>Panra, kısa bir eğitim sürecinden sonra Yeryüzü&#8217;ne gitmeye hazırdı. Üç kişi ile birlikte çalışacaktı. Bunlardan biri, onu taşıyacak ve ara sıra bulunduğu yeri ziyaret edecek olan aracın sürücüsüydü. Bir diğeri, dördü arasındaki iletişimi sağlayacak ve sonuncusu da Panra&#8217;nın topladığı bilgileri raporlayacaktı. İçlerinden yalnız Panra, Yeryüzü halkıyla birebir görüşecekti. Diğerleri, kimi zaman atmosferin biraz dışından kimi zaman kimse görmeden Panra&#8217;nın yanına gelerek, kimi zaman da kendi kırmızı gezegenlerinde görevlerini sürdüreceklerdi.</p>
<p>İlk yolculukta; sürücü, Panra&#8217;yı Yeryüzü&#8217;ne bırakıp geri dönecekti. Yolculukları, öngörülemeyen meteor ve toz bulutları yüzünden istedikleri gibi gitmedi. Yön göstergeleri bozulmuş; Yeryüzü&#8217;ne indiklerini gösteriyor, ancak hangi bölgesinde olduklarını söyleyemiyordu. Panra, araçtan çıkıp etrafı dolandı. Bembeyazdı ve soğuk. Yürüme mesafesinde, yine de yakın olmayan bir uzaklıkta minik beyaz yapılar görünüyor ve kimilerinden duman sızıyordu. Giysisinin hava şartlarına uygun olduğunu gören Panra, araca dönüp araştırma için gereken eşyalarını aldı ve sürücüye, önceden planlandığı gibi onu bırakıp dönmesini söyledi.</p>
<p>Sürücü, arkadaşını varışı planlanmayan bu bölgede tek başına bırakmak konusunda tereddütlüydü. Birlikte geri dönüp, göstergeleri onardıktan sonra planlanan bölgeye gitmeyi teklif etti. Ancak Panra, &#8221; Burası Yeryüzü, ben de bir insanım. Yaşamak için bir yol bulurum. Görevim bu değil mi zaten? &#8221; diye karşılık verdi. Bunun üzerine, bir sonraki görüşmelerine kadar vedalaşıp ayrıldılar.</p>
<p>Panra; renkleri bulması gerektiğini hissedene kadar, bu uçsuz bucaksız bembeyaz diyarda, diğer insanlar nasıl yaşıyorsa öyle yaşadı. Ve bir gün, umutları ve hayallerini de alarak, kızağıyla buradaki en yüksek dağa tırmanıp beyaz örtünün sınırını aşacağı yolculuğuna başladı. Bu yolculuk, Yeryüzü&#8217;nde yapacağı pek çok gezinin başlangıcıydı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gezgin/">Gezgin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gezgin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3782</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Geceyenisi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/#comments</comments>
				<pubDate>Tue, 26 Apr 2016 10:00:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3359</guid>
				<description><![CDATA[<p>Bu diyarda, doğum günlerinde herkes susar, önceki yıllarının hatıralarına bu şekilde saygıda bulunur ve karşılarına dikilen yeni yıllarını sükûnetle karşılarlardı. Doğum gününün, kişinin yalnız kendisine ait olduğuna inanılır ve doğum günleri, benliğin bütünlüğünün simgesi addedilirdi. Buna ithafen, doğum gününde kişiler izole olur ve o günlerde onlarla iletişime geçmek büyük bir ayıp sayılırdı. Kendine has gelenekleriyle, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/">Geceyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bu diyarda, doğum günlerinde herkes susar, önceki yıllarının hatıralarına bu şekilde saygıda bulunur ve karşılarına dikilen yeni yıllarını sükûnetle karşılarlardı. Doğum gününün, kişinin yalnız kendisine ait olduğuna inanılır ve doğum günleri, benliğin bütünlüğünün simgesi addedilirdi. Buna ithafen, doğum gününde kişiler izole olur ve o günlerde onlarla iletişime geçmek büyük bir ayıp sayılırdı.</p>
<p>Kendine has gelenekleriyle, yalnızlığı seven insanların yaşadığı bu yöreye özellikle kimse gelmez, ancak yolu oradan geçen yolcular dinlenmek için bir süre oyalanırlardı. Genellikle bu yolcular, yörenin yakınlarındaki yonca tarlasına, dört yapraklı yonca aramaya gelenlerdi. Ve çoğu, her bahar şanslarının peşinden koşan ve kendilerini çok düşünen kişiler olduğu için, yöre sakinleriyle pek konuşmazlar, bir gece dinlenip giderlerdi. Şüphesiz; yalnızlığı seven diyarlılar, bu durumdan hoşnuttu.</p>
<p>Bir gün, diyarın alışık olduğu somurtkan ve ilgisiz yolculara hiç benzemeyen, neşeli ve habire sorular soran biri konakladı yörede. Üstelik yolcu da değildi. Gezgin olduğunu ve yöre halkının yaşamını merak ettiğini söylüyordu. Diyarlılar durumu garipsediler ama bir taraftan da meraklanmışlardı. Gezgin; onlara ne kadar soru sorarsa, onlar da aynı şekilde karşılık veriyordu. Böylece yöre halkı, hiç bilmedikleri diyarlar, kuşlar ve bitkiler hakkında bilgi sahibi olmaya başladılar. Dünyada, bu kadar çeşitliliğin olduğunu öğrenmek onları heyecanlandırsa da, hiç birinin yalnızlıktan ödün vermeye niyeti yoktu.</p>
<p>Gezgin; diyardaki son gününde, çayırlarda koşuşturan çocukların biraz ilerisinde onları izleyen, ağlamaklı bir çocuk gördü. Çocuğun, diğer çocuklardan farklı olan kızıl saçları yüzünden onu dışladıklarını sandı. İçgüdüsel olarak çocuğa yaklaştı ve neden bir köşede yalnız oturduğunu sordu. Diyarda kaldığı zaman içinde burası hakkında pek çok şey öğrenmiş olsa da gelenekleri pek bilmeyen gezgin, çocuğun cevabına anlam veremedi. Kızıl saçlı çocuk, bugünün onun doğum günü olduğunu söylemişti.</p>
<p>Gezgin; eşyalarını toplayıp diyardan gidecekken, eşyalarının arasındaki bez bebeği alıp uzun uzun baktı. Bebeğin kızıl saçları ona biraz önce karşılaştığı çocuğu hatırlatmıştı. Bebek, sarı bedeni ve kocaman mavi burnuyla kızıl saçlarına tezat oluşturuyor ve çok komik görünüyordu. Bir köşede üzgün oturan çocuğu bu şekilde güldürebileceğini düşünerek; ayrılmadan önce çocuğu aradı ve ilk gördüğü yerde buldu. Bebeği ona vererek, kendi halkının geleneklerine göre &#8221; Doğum günün kutlu olsun.&#8221; dedi ve çocuğun kızıl saçlarını okşayıp diyarı terk etti.</p>
<p>Gezgin, bir daha bu diyara gelmediği için, kızıl saçlı çocuğun hikayesini asla öğrenemedi. O gittikten sonra, şaşkın şaşkın gülümseyerek elindeki komik bebeğe bakan çocuğun, gezginle konuşmasını ve ona hediye verdiğini gören diyarlılar vardı. Bunlar, izole olan doğum günü kişisinin, bu durumda bu kişi kızıl saçlı çocuktu, ayıp işlediğine kanaat getirdiler. Çocuk olduğu için konuşması affedilebilirdi. Ancak hediyeyi kabul ettiği için uğursuzluk çağıracağına ve bir daha dört yapraklı yoncaların yeşermeyeceğine inanıyorlardı. Uğursuzluğu önlemenin tek yolu, hediyeyi parçalamak ve yakmaktı. Bunu da doğum günü kişisinin yapması gerekiyordu.</p>
<p>Diyarlılar; yöre meydanında toplanmış, elindeki bebeği sımsıkı tutan kızıl saçlı çocuğu izliyorlardı. Çocuk, yapması gereken eylemin amacını anlamıyor, isteksizlik ve şüpheyle tereddüt ediyordu. Etrafındakiler, onu yüreklendirmek için türlü şeyler söylese de, hiçbirini dinlemiyordu. Sonunda, yaşlılardan biri gelip, çocuğun omzunu kavrayarak, &#8220;Hadi&#8221;, dedi. Bizi uğursuzluktan ancak sen kurtarabilirsin ve bunun zamanı şimdi. &#8221; dedi. Bunun üzerine çocuk, önce bebeğin kızıl saçlarını kopardı, sonra kollarını ve bacaklarını. Kopardığı her bir parçayı yavaşça önündeki ateşe attı.</p>
<p>Çocuk, elindeki bebeğe baktı. Kocaman mavi burnu ve sarı gövdesinden başka bir şeyi kalmamıştı. Elinde kalan bu parçalanmış surete sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı. Öyle çok ağladı ki; sonunda ateş söndü, gece karardı ve herkes sustu. Gecenin karanlığında gün gibi parlıyordu kızıl saçlı çocuğun kucağındaki bebek. Sonra çocuk gülmeye başladı. Herkes ve her şey de onunla birlikte gülüyordu.</p>
<p>Onlar güldükçe, alevin söndüğü yerde bir karaltı büyüyordu. Karaltı büyüyüp, çocuğun yarı boyunda bir tavşan siluetine büründü. Kulakları ve kuyruğu kahkahaların ritmiyle dans ediyordu. Tavşan, dans ettikçe alevin çizgileriyle enine ve boyuna kesildi silueti ve görünür oldu ahalinin gözlerine.</p>
<p>Yöre halkı; tavşanı gördüğünde, uğursuzluktan kurtulduklarını anladılar ve neşe içinde kızıl saçlı çocuğu kucaklayıp havaya kaldırdılar. Diyarlıların tüm neşesi, suratı olmayan bebeğin yüzüne gizlice işlenmişti. Bu hengamede unutulan tavşan, bebeği sırtına alıp gecenin karanlığında kayboldu. Uzaktan, sırtındaki yükün parlaklığını görenler, yıldız kayması gördüklerini sanıp dilek tuttular ve tüm diledikleri gerçek oldu.</p>
<p>Kutlamaları bitip heyecanları geçince, diyarlılar bebeği hatırlayıp yöre meydanına döndüler. Bu sırada gün doğmuştu. Gece yaktıkları ateşin kalıntıları oradaydı ama bebekten iz yoktu. Ne kadar aradılarsa da bebeği bulamadılar. Bunun üzerine, elinde birkaç parça sarı ve mavi kumaş, biraz da kırmızı ip  bulunanlar toplanıp, kızıl saçlı çocuğa yepyeni ve sapasağlam, eskisinden de güzel bir bebek yaptılar. O günden sonra, diyarda doğan kızıl saçlı çocukların şans getirdiğine inanıldı. Ve hiçbiri alevlerden doğan tavşanı anımsamadı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/">Geceyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/geceyenisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3359</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Günyenisi</title>
		<link>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/</link>
				<comments>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 17 Apr 2016 13:41:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nalan Önat]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu ve fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantazya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sanatduvari.com/?p=3214</guid>
				<description><![CDATA[<p>Gün gibi aydınlık bir yüzü varmış. Yüzündeki tek karanlık nokta olan burnu, yıldızlara gün ışığı biriktirirmiş. Bu yüzden, hava nasıl olursa olsun gündüz dört duvar arasında tutmamak gerekliymiş. Eğer tek bir gün bile güneşi göremezse, yıldızlar solup giderlermiş. Günyenisi&#8217;ne kimse sahip olamaz ancak onu koruyabilirmiş. Korunmaya da ihtiyacı varmış çünkü; içinde biriktirdiği güneş enerjisi servet [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/">Günyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Gün gibi aydınlık bir yüzü varmış. Yüzündeki tek karanlık nokta olan burnu, yıldızlara gün ışığı biriktirirmiş. Bu yüzden, hava nasıl olursa olsun gündüz dört duvar arasında tutmamak gerekliymiş. Eğer tek bir gün bile güneşi göremezse, yıldızlar solup giderlermiş. Günyenisi&#8217;ne kimse sahip olamaz ancak onu koruyabilirmiş. Korunmaya da ihtiyacı varmış çünkü; içinde biriktirdiği güneş enerjisi servet değerindeymiş. Bu yüzden, bu servetin sahibi olmak isteyen pek çok kişi peşindeymiş, bazen onu koruyanlar bile. Koruyucuların, güneş tepedeyken tehlikelerden korkmaları gerekmezmiş çünkü; gücünü güneşten alan Günyenisi, karanlıkta kalmadığı sürece kendini koruyabilirmiş. Geceleri ise, çok mecbur kalırsa yıldızlara biraz az gün ışığı vererek kendini koruyabilirmiş ama; bu yıldızların hem solmasına hem de ömürlerinin kısalmasına yol açıyormuş.</p>
<p><strong>Günyenisi</strong>; uzaktan bakıldığında elleri, kolları ve bacakları olmayan sarı bir bez bebeğe benziyormuş. Başında da ne saç ne kulak ne de ağız varmış. Yalnızca, yüzünün ortasında kocaman ve yusyuvarlak, koyu mavi bir burnu varmış. Onu eline alanlar, yumuşacık ve sevimli bir oyuncak bebeği kucakladıkları hissine kapılırlarmış ve yüzü olmayan bu bebeğin kendilerine gülümsediğine yemin edebilirlermiş.</p>
<p>Geleneklere göre, Günyenisi&#8217;nin üç asil koruyucusu olması gerekirmiş. Bunlardan biri gündüz, diğeri gece nöbeti tutar, üçüncü de bu ikisinin görevlerini takip eder ve arada bir onları dinlendirirmiş. Üç kişi olmasının bir sebebi bu görevin fiziksel zorlukları, diğer sebebi ise arzuları baştan çıkaran servetmiş. <em>Günyenisi</em>, gün doğumundan batımına kadar , Asil Koruyucuların Evi&#8217;nin bahçesindeki cam bölmede tutulur, gündüz nöbetindeki koruyucu da hemen bu bölmenin yanında bu görev için tasarlanmış bölmesinde etrafı izlermiş. Gün battığında ise, Günyenisi&#8217;ni evin içinde, tavanındaki küçük bir camdan yıldızların görülebildiği odada tutarlarmış.</p>
<p>Asil Koruyucuların Evi, yukarıdan bakıldığında rüzgar gülüne benzeyen bir labirentin gizli bir bölümüymüş. Ve bu labirentten eve giren bir yol ve evden çıkan ayrı bir yol varmış. Eve giden yoldan çıkılamaz, çıkılan yoldan da girilemezmiş ve bu yolları yalnız asil koruyucular bilirlermiş. Bir asil koruyucunun hayatı sona ermeden yerine yenisi geçemez ve hiç kimse bu görev için seçilemezmiş. Asırlardır, asil koruyucuların nasıl görevlendirildiği bilinmiyor hatta onların bu dünyadan olmadıkları düşünülüyormuş. Bazen, bu evi ve içindekileri görmek isteyen meraklılar, labirenti geçmeye cesaret edermiş ama; yolu bilmeyen biri, ne kadar uğraşırsa uğraşsın tam labirentin çıkışını bulup eve vardığını sandığı anda, kendini girdiği yerden çıkmış bulurmuş.</p>
<p>Yılda iki gün, geceyle gündüz eşit olur, yalnız bu günlerde Günyenisi, üç asil koruyucusuyla beraber labirentten çıkar ve Fersah Ormanı&#8217;nın ortasındaki, ağaçlar içinde bir ada olan Denizi Gören Tepesi&#8217;ndeki gün dönümü törenlerine katılırmış. Törenler sırasında rengarenk uçurtmalar uçurulur, yörenin en iyi kristal ustasının maharetiyle gökkuşağı nehirleri altında şarkı söyleyip, gece çökene kadar çıplak ayakla dans ederlermiş. Gün batarken, sekiz notalı yerel çalgıları ve iki davul ile çalınan geleneksel gün dönümü marşıyla <strong>Günyenisi</strong>, bir sonraki törene kadar mabedine uğurlanırmış.</p>
<p>Gün dönümü töreninin ertesi günü, ahali genelde geç uyanır ve kalabalık kahvaltıların verildiği, büyük su sığlığındaki yaşlılar evini ziyaret ederlermiş. Burada, yaşlanmış ya da kendini yaşlı hissedenler nane ferahlığıyla huzur bulurlar ve güçlerini toplayıp, yaşamlarına dönerlermiş. Zaman zaman, asil koruyucuların da burada dinlendiği görülürmüş.</p>
<p>Bir gün, yörede hiç bilinmeyen bir böcek ortaya çıkmış. Minicik ve uçan bir şeymiş. O kadar şeffaf kanatları ve gövdesi varmış ki; kanat çırpma sesini duysanız bile göremezmişsiniz ta ki bir yerinizden ısırılana kadar. Boyundan beklenmeyen bir şekilde çok can yakıyormuş bu böceğin ısırığı. İlk başlarda ahali, ısırığının verdiği acı yüzünden ne zaman &#8220;vızzz&#8221; sesi duysa kaçar olmuş. Neden sonra fark etmişler ki; bu bilinmeyen yaratık tarafından ısırılanlar kısa sürede güçten düşüp soluyorlar ve hayata bağlanan ipleri kesiliyormuş.</p>
<p>Bu, görülmeden etrafta kol gezdiren tehlikeye karşı tüm şifacılar yaşlılar evinde birleşmiş. Fark etmişler ki; burada kullanılan nane ferahlığı, bu yaratıkları uzak tutuyormuş. Bunun üzerine, herkes evinde nane yetiştirmeye ve kulak arkalarına nane esansı sürmeye başlamış. Etkili bir tedbir olsa da, ısırılanlara çare değilmiş yine de. Yaşlılar evinin ferah ortamına getirilen solmuş kişiler, rahatlasa da hayat ipleri kesilmeye devam ediyormuş.</p>
<p>Son olarak şifacılar, yıldız ışığını eritmeye karar vermişler ve ancak o zaman yıldızların solmakta olduğu fark edilmiş. Bu haber, yaşlılar evinden çıkıp tüm yöreye yayılmış. Geceden geceye yıldızların solması gösteriyormuş ki; Günyenisi, karanlıkta kalmış. Ve bu durumda tek açıklama, asil koruyucuların da bu minik böcek tarafından ısırılmış olduğuymuş.</p>
<p>Pek çok kişi, yol bulma umuduyla labirentin etrafında toplanmış. Girdikleri yerden çıkıp duruyorlar, tırmanmaya kalktıklarında ise biraz yukarı çıkmayı başardıkları anda yine zeminde buluyorlarmış kendilerini. Yıldızlar, tamamen sönmüş ve insanlar hayal kuramaz olmuşlar. Hayal kuramadıkları için hiçbir şey yapamıyor, güçsüzleşiyor, kendilerini yaşlanmış hissederek yaşlılar evine gidiyorlarmış, ama burası da çare değilmiş artık.</p>
<p>Bir gece, yöreden biri, Fersah Ormanı&#8217;nın ortasındaki tepede sırt üstü uzanmış ve gecenin karanlığına inat, yıldızların hatırasını canlandırmaya çalışmış gözlerinde. Gece , gittikçe koyulaşıyor gibi görünse de yılmamış. Aklının yittiğini zannedecek kadar zorlamış kendini ve bir yıldızın hatırası soluk soluk titreşmiş gözlerinde ve sönmüş. Yorgunluktan tükenmiş ama, umudu artmış göğüs kafesinin hiç dokunulmamış kuytularında ve çalıların orda bir hışırtı duymuş. Uzandığı yerden doğrularak sesin geldiği yöne bakmış. Baktığı yerde, geceden daha karanlık olduğu için siluetini seçebildiği bir tavşan duruyormuş.</p>
<figure id="attachment_3216" aria-describedby="caption-attachment-3216" style="width: 213px" class="wp-caption alignleft"><a href="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg"><img class=" td-modal-image wp-image-3216 size-medium" src="https://i2.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi-213x300.jpg?resize=213%2C300" alt="Yıldızları sevenler için bir hikaye. &quot;Günyenisi&quot;. Fantastik kurgu öykü dalında yazılmış mükemmel bir öykü. Okuyanlar gerçekten büyülenmiş hissedecekler." width="213" height="300" srcset="https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg?resize=213%2C300&amp;ssl=1 213w, https://i1.wp.com/www.sanatduvari.com/wp-content/uploads/2016/04/gunyenisi-hikayesi.jpg?w=454&amp;ssl=1 454w" sizes="(max-width: 213px) 100vw, 213px" data-recalc-dims="1" /></a><figcaption id="caption-attachment-3216" class="wp-caption-text">Yıldızları sevenler için bir hikaye. &#8220;Günyenisi&#8221;. Fantastik kurgu öykü dalında yazılmış mükemmel bir öykü. Okuyanlar gerçekten büyülenmiş hissedecekler.</figcaption></figure>
<p>Tavşan, görüldüğünü anlayınca kıpırdanmış, kuyruğuyla kulakları dans eder gibi bir ritim tutturmuşlar. Yıldızlardan inen kahkahalar serpilmiş tavşanın üzerine ve bir an durmuş. Üzerinde, gün doğumu kadar turuncu çizgiler belirmiş tavşanın ve onu izleyen gözler, gördükleriyle büyülenmiş. Tavşan, geceden de karanlık renginin üzerinde hem enine hem boyuna çizgilerle parlamaya başlamış. Zıplayarak belli bir yönde ilerlemeye koyulmuş ama; artık ayağa kalkıp büyülenmiş gibi onu izleyen takipçisinin ayak uydurabileceği bir hızda gidiyormuş.</p>
<p>Tavşan, Asil Koruyucuların Evi&#8217;nin saklandığı labirentin doğru girişine vardığında ışığını arttırıp yolu görünür kılmış ki, takipçisi bu yolu öğrenebilsin. Sarmaşıkların ve somurtkan çalıların arasından geçerek Günyenisi&#8217;nin gece tutulduğu odaya gelmişler. Tavşanın arkasındaki ayak sesleri, koşarak Günyenisi&#8217;ni bulunduğu yerden alıp bahçedeki cam bölmeye götürüp beklemiş. Ve gün doğumuyla beraber tavşanın kaybolmasıyla, asil koruyuculardan biri olmuş.</p>
<p>Günyenisi&#8217;nin bulunduğu yeri gösteren tavşan, hiçbir hikayede ve efsanede adı geçmeyen, Günyenisi&#8217;nin gerçek koruyucusu Geceyenisi&#8217;ymiş. Asil koruyucular, görevlerinde başarısız olduklarında ya da hayat ipleri kesildiğinde, gecenin en karanlığında bile ısrarla umut etmeyi başaran birini, asil koruyucu olarak seçer ve gün doğmadan onu Günyenisi&#8217;ne götürürmüş. Gün doğumunun turuncusuyla ortadan kaybolup hafızalardan silinirmiş. Bu yüzden de hiçbir masalda bile adı geçmezmiş.</p>
<p>Günyenisi&#8217;nin bahçedeki yerine konumlandırıldığı geceden sonra, yıldızlar yavaş yavaş parlamaya başlamadan önce, iki asil koruyucu daha getirmiş Geceyenisi. Yöre halkı, bir sonraki gün doğumu şenliğine kadar bu koruyucuları tanımayacaklarmış. Şimdilik, yıldızların tekrar parlamaya başlaması yöre halkını mutlu etmeye yetmiş ve labirentin etrafındaki kalabalık dağılmış. Halen yaşlılar evinde böcek ısırığına tedavi bulmaya çalışan şifacılar, yıldız ışığını eriterek bundan içmesi zor bir çay yapmışlar. Solgun insanlar bu çaydan içtiklerinde kesik kesik öksürüyorlar ve bu sırada da renkleri yerine geliyormuş. Bir süre daha dinlenmeye ihtiyaç duysalar da hayat ipleri sağlamlaşıyormuş.</p>
<p>Zamanla, bu çayın içine nane şekeri katıp kaynattıklarında, bu garip böceklerin buhardan kaçtıklarını fark etmişler. Yörenin pek çok yerinde, koca koca kazanlarla bu karışımı kaynatarak yaşadıkları yeri istilacılardan temizlemişler. Pek çok evde ve bahçede nane yetiştirmek gelenek haline gelmiş. Geceleri, yıldızlar bu yörede bir başka güzel göründüğünden, Deniz Gören Tepesi&#8217;nde yıldızları izlemek için başka diyarlardan gelenler olurmuş. Yöre halkının yaşadıkları yeri nasıl isimlendirdikleri bilinmese de, ziyaretçiler burayı Naneli Yıldız Kasabası diye anar olmuş.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/">Günyenisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.sanatduvari.com">Sanat Duvarı</a>.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.sanatduvari.com/gunyenisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
						<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3214</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
