Yürüyoruz

0

Yürüyoruz;

Nasıl başladık yürümeye? Aklımızda hep o bilindik tablo ve klişeleşmiş sözler. Büyümek neydi hadi hatırlayalım. Bir fotoğraf karesi, emekleme üzerine üst derecede bir yetenek gösterdikten sonra yatak kenarlarına, o kadın, o adam veya herhangi bir büyüğün dizlerine tutunarak ayaklanışımız. İlk cesurca ilerleyiş, gel gel sesleri arasında ayaklarımız üzerindeki o hızlı hareketler. Yüzde, dünyada hiçbir sözcükle anlatılamayacak gülücük. Gülücüktür o çünkü tebessüm, gülümseme ve kahkaha büyüklerin kirli dünyalarına ait parçalar. Sonra herhangi iki elin işaret parmaklarına tutunarak doğruluş. Ayakta sağa sola yalpalayarak duran bir kar tanesi, onun kadar saf onun kadar duru ve onun kadar bakir, kirlenmemiş. Bakın ileride birileri çırpınıyor. Avuçları bir açılıp bir kapanıyor. Anlamsız fakat dikkat çekici, merakla ona doğru gidiyor, gitmek istiyoruz. Çünkü o tanıdık, bildik yüz ifadesi. Fakat oda ne, o işaret parmakları bizi sımsıkı kavrıyor, o küçük pofuduk ayaklar taşımıyor bizi ve iniyoruz ağır ağır yeryüzüne.

Yürüyoruz;

Dimdik ve mağrur, belki kelimeler düşmüyor dudaklarımızdan ama dinleniyor daha çok seviliyoruz. Birçok bilinmedik garip nesne var çevremizde daha önce görüp ulaşamadığımız. Şimdiyse bütün güç bizim elimizde. Kimisi gürültüyle parçalanıyor, kimisi yırtılıyor, kimisiyle dehamızı konuşturuyoruz evin bomboş duvarları üstünde. Modern sanat yeni bir anlam buluyor o küçük ellerimizde. O kadın, her şeyim. Bütün göz açışlarımda gördüğüm varlık, sıcaklık. Bilmeden sevdiğim, anlamsız bulduğum lakin hep yokluğunu hissettiğim. Vakitli vakitsiz ağladığımda hep başımda hep karşımda, o adamla birlikte kalbime ezberlettiğim.

Yürüyoruz;

Dile dolanmış iki kelime. Söyledikçe seviliyor, sevildikçe susuyoruz. Bilinmez, değer yargımız yok hala ama o kadın ve o adam gibi bir şey olmalılar belki de. Ara ara gördüğüm bir yer var. Dışarı diyorlar o kadın ve o adam. Çok büyük, göz alıcı, sonu olmasa gerek. Lakin biz hep o ev denen yerde, bir yere hapsolmuş insanlar görüyoruz. Sanki bizde oraya hapsolmuş gibi o evde körleşiyoruz.

Yürüyoruz;

Kalabalık bir yer. O kadın ve o adam burasının bir okul olduğunu söylüyorlar. Birçok arkadaşım varmış ve birçoklarına da böyle söylenmiş olmalı ki tanımadan sahipleniyoruz birbirimizi. Okul! Ne garip bir yer. Birçok arkadaşım ve ben birlikte ağlıyoruz ilk birkaç gün. Onlarda benim gibi olmalılar diye düşünüyorum. Alıştığımızın aksine burada sözümüz geçmiyor. Zamanla anlıyor ve ocaktaki aşçıya bırakıyoruz kendimizi.

Yürüyoruz;

Onca sabah git gel ve gelgitlerle geçtikten, sınıfın en çalışkanına duyulan o en saf hallerinde sevdayı tükettikten ve büyüme aşkıyla sekiz yılı da bitirdikten sonra, yenidünyanın kapısı önünde o sekiz yılda biriktirdiklerimizle dimdik, mağrur giriyoruz içeri yanımızda o kadın veya o adamla birlikte. Her şeyde bir anlam arayıp, her şeye bir anlam yüklediğimiz süreci yaşıyoruz. Kimisi yalnız ve derinden yaşarken bu süreci, kimisi farkındalıklarından uzak hayatın akışında kayboluyor. Birde ortada kalanlar var tabii en zor ve en kolayı yaşıyorlar bu değişkenliğin içinde. Mazlum zalim arasındaki yegâne köprü, biricik denge unsuru olanlar.

O adamın fikirleriyle şekillenen dünyamız, zamanla benliğimizde kolay kolay değiştiremeyeceğimiz bir yapı meydana getiriyor. Lakin o adamla şekillenen dünyamız yine o adama karşı saygıyla tezahür etmiyor. Çatışmalarla yoğrulduğumuz dönem başlıyor böylelikle. Duygular daha ağır, düşünceler daha keskin. Göğüs göğüse bütün çatışmaların içinde. Dişe diş bütün tartışmalarda kararlı, mağlubiyete genellikle tahammülü olmayan.

Yürüyoruz;

Onca yılın terazisi bir sınav var önümüzde. Anlam neticede gizli belki ama o anlamı karşılayacak kelimeler yok bizde. Tesadüf bir dengenin eşiğinde yer buluyoruz. Anlamlar aynı fakat kelimeler farklı bu kezde. Ayrılık, bir tarafta kurtuluş ve özgürlüğün anahtarı diğer tarafta gurur ve buruk sevinçlerin. Veda vakti geldi… Güle güle

Yürüyoruz;

Pencere camından bol şeritli yolları, ışıl ışıl şehirleri seyrederken, yenidünyanın eşiğinde, maddi olarak bağımlı, fikren yalanlarla dolacak özgürlüğe doğru. İlk adımları küçük ve korkak atıyor, sığınacak bir liman arıyoruz. İşte yine o ilk durak. Telefonun öte yanında bir ses, sıcacık. O kadın bu! Ve öteden bir ses geliyor kalın ve tok, güvenin adı. Buda o adam olsa gerek…

İnsana ait hatta yaşayan bütün varlıkların ortak noktası. Zamanın içinde, zamanla kaybolan her şey gibi alışkanlık huyumuzun da yardımıyla bütün duygularımızı zamana teslim ediyoruz. İşte öyle bir çağda öyle bir zamanı yaşıyoruz ki, cesareti olmayan, varlıklarını ateşin içindeki elleriyle cisimlerine dokundurmadan, sözleriyle, o kadın ve o adamın yaşama sebebi üzerinden sürdüren asalakların oluşturduğu engellerle mücadele ederek belki de en zor sınavını veriyoruz hayatın. Gelecek onca yıl hesabını vereceğimiz.

Yürüyoruz;

Doğru ve doğru olduğuna inandığımız bir kalıba giriyoruz. Yeni dünyanın yeni insan tiplerinden biri oluyor, birkaç benle hayata işliyoruz. Şu ana kadar biriktirdiğimiz keşkelerle birlikte iki yüzü olan bir tablo karşısında seçimlerimize göre oluşacak bir resme, geçmişte yaptıklarımızla yüzleştiğimiz, gelecek adınaysa hızlı fırça darbeleriyle şekillenecek bir hayat çiziyoruz.

Yürüyoruz;

Mevsimsiz bir çiçek açıyor olmadık yerinde hayatın. Eşsiz! Her şey bir şey olmuşta, bir şey olmayınca her şeyden vazgeçer olmuşuz biranda. İlk derin anlamını tatmışız dünyanın ve ilk kez vazgeçebilmişiz kendimizden. Bembeyaz nurdan bir hayalin önünde. Bir insan için güzellik adına kullanılabilecek tek kelime. Ait ve sahip olabilmenin son noktası. Tüm şu yaşam içerisinde adına mücadele etmeye değecek yegâne varlık. En zorlu koşu, en bitmeyesi yol, en tatlı acı, en katlanılası meşakkat, sebepsiz gülüşlerin özü, dönmeyen dili bülbül, yazmayan eli şair eden. Doğru sözü bulana kadar üzeri çizilmiş satırlar, günler, geceler, aylar. Bir hayatı bin umudu taşıyan son kelamla kavuşmak. Sevgilim, canım, hayatım, eşim… merhaba!

Yürüyoruz;

Saat sabahın 2’si bir ses duyuluyor gecenin sonsuz karanlığı içinden. Önce ışıklar sonra ağır ağır perde aralanıyor. Yorgun gözlerinizde endişe, merak, biraz da yakarış. Günün bütün yorgunluğuna rağmen bir küçük gülücükle kabulleniş. Karşınızda bir ömür beklediğiniz hakikat, mutluluğun meyvesi. Küçücük elleri, pofuduk ayaklarıyla bembeyaz bir kar tanesi, o kadın ve o adamın en değerli mucizesi…

Yürüyoruz;

Ağır ağır fark ediyoruz o kelimelerin hayatımızdan çıkışını. Bir daha dönmemecesine gidiyorlar. Kullanmayı özleyecek ve o kelimeleri yükleneceğiz gözyaşları arasında. Bir gülüşüne, sıcacık bir bakışa, şu kocamış halimize rağmen dizleri üzerinde geçecek, bütün kirli düşüncelerden uzak, çocukluk günlerimizden kalma o âna. İşte gittin koca adam, öylece yenildin sende zamana. Bilmiyordum, o gidince anladım. Sen, sen gitme ben gitmeden kal yanımda be ana.

Yürüyoruz;

Ne garip! Anbean değişen ruh halleri içinde bakıyoruz geçmişe, lakin hep özleyerek. Ne bugünün tadındayız, ne yarının merakında, bir geçmiş tutturmuşuz, bütün neşeyi, mutluluğu, güzelliği o kalıba koymuşuz. Geçmiş, kime göre, ne için, hangi zaman diliminde… Dün farkında olmadan kaybettiğimiz kıymetler mi, yoksa bugün farkına varıp anlayamadıklarımızla mı geçmiş?

Ne biriktirdik bugüne kadar ve ne bırakabiliyoruz kendimize dair, bizi hatırlatacak. Nereye doğru gidiyor? Ne kadar düşünüyoruz? Öyle sıradan, öyle basit, duraklarda gördüğümüz reklamlar kadar değişken. Güzel sözleri seviyoruz. Ben diye başlıyor, söz icabı biz diye biten cümleler kuruyoruz. Dün bugünü, bugün dünü, yarını hiç olmayacak bir yolculuğa çıkıyoruz.

 

Yürüyoruz;

Elinde yarım ekmek bir somun, arasına her ne koyduysanız artık; yağlı, şekerli, salçalı o ekmeği, oyuna yetişebilmek için koca lokmalarla tüketen çocuk gibi tükettik dünyamızı. Biz o ekmeği kaybettik; Aliyi, Veliyi, Osman’ı, Hüseyin’i, Ahmet’i, Mehmet’i; Ayşe’yi, Fatma’yı, Emine’yi; Bakkal Hasan Amcayı, Şalgamcı Murat Abiyi, dostlarımızı, komşularımızı, mahallemizi, bayramlarımızı, annemizi babamızı kaybettik. Biz tüm bunlardan önce üç kelimeyi kaybettik; güveni, saygıyı ve hoşgörüyü.

Yürüyoruz;

Hayallerimiz var; ilk kelime para, sonra para, yine para… Devam ediyoruz düşünmeye; gözümüz yolda, aklımızda heyulalar; faturalar var para, pazara gidilecek para, ev kirası var para, çocuğun masrafları para… Mutluluk veren güzel anlarımız var değil mi? Sayısalı tutturursam, millî piyango bana çıktımı, iddia bir tutarsa, ganyan kuponum sağlam… Yolda yürürken şöyle başınızı kaldırıp bakıyorsunuz, köşe başlarından birinde muhakkak bir tanesi var.

Yürüyoruz;

Herkes gergin, herkesin yüzünde endişe, zorlama tebessümlerimiz var hayatın içinde ve birbirimize karşı. Konuşmaktan çok yazıyoruz. Edebi zenginliğimizden değil tabi alıntı kelimelerle bir dünya kurduğumuzdan. Kahvehane köşelerinde büyüklerimizin yaptığı gibi; gazete sayfalarından, televizyonlardan alıntı kelimelerle derleme siyasetler yapıp birbirimize olan anlamsız kinimizi perçinliyoruz.

Yürüyoruz;

Teknolojiyle büyüyen bir gençliğin elinde sonramız. Eskiden çekirdek aile kavramımız vardı. Şimdi bilgisayar ve cep telefonlarımız. Evet, bilgide sınırımız yok. Kendimizden öte bir yaşayışımızda. Toplumun ve bizim olmazsa olmaz gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra, hafifçe başımızı kaldırıp; hayatı bir televizyon ekranındaymış gibi izleyerek. Bütün yargılardan ve yargılamalardan uzak, senaryonun buraya kadar ki kısmını kabullenerek, geçmişi taşımak değil de yarını değiştirebilmek adına geçmişe dönmek. O, bir kısmımızın unuttuğu değerleri, teknolojiye rağmen teknolojiyle birlikte hayata ve insanımıza benimsetmek. Tıpkı çocukluğumuzda kaybettiğimizde, sokaklarda bulacağımız gazoz kapaklarını, kibrit kutularını arayıp bulmak gibi şimdilerde kaybettiğimiz o çocukluğu aramak.

Dün, yitirdiklerimizle güzeldi. Bugün, biz çocukken güzel, Yarın, biz çocukken güzel olacak…

 

 

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Ziya Keyif

Yazmaya ilkokulda başladım. Hocamın da devam etmem yönündeki telkinleriyle de sürdürdüm. Şiir, öykü, deneme ve şarkılar gibi yazının her alanına el attım. Tiyatro ve Şan eğitimi aldım. Radyo TV Yayıncılığını bitirdim. Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bıraktım. Şuan ilk defa roman yazmayı deniyorum. Ayrıca yarım kalmış müzikalim ve bir kaç senaryo üzerinde çalışıyorum.

Cevap bırakın