Yaparsa Travis Yapardı: Dağlar Dağlar

0

8 Haziran 2018 tarihinde Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında Zorlu Center’da sahne alan brit-rock grubuTravis konseri öncesinde, grubun hiç bir İstanbul konserini kaçırmamaya çalışan biri olarak özellikle eski albümlerini çalacakları için bir parça hayal krıklığı vardı.  Çünkü konserlerde yeni şarkılar keşfetmeyi ya da sürpriz cover’larla ve farklı melodilerle şaşırmayı seviyorum; böylece bir dahaki sefer yeni albümlerini çalacakları umuduyla beklentiyi düşürmüştüm, ancak Travis konserde öyle bir cover yaptı ki sürpriz olmak bir yana işte bu ancak Travis’ten beklenirdi dedirtti.

Öncelikle grubun solisti Fran Healy’nin sahneye İskoç kilti ile çıkmasına bayıldım. Bir yandan süslü püslü sahne hazırlıklarına tam bir meydan okuma gibi görünürken diğer yandan grubun İskoç kökenlerini de vurgulayan bir tavırdı. Zaten Travis’e dair hemen her şey kimliklerimizin özüne yönelik bir hatırlatma hissi uyandırıyor.

Özümüze yönelmekten kasıt, sadece doğup büyüdüğümüz topraklarla ilgili bir mesele de değil aslında; aramızda bağ bulunan ve öz benliğimizi oluşturan her şey buna dahil olabiliyor. Kısaca insani olan ve tüm insanlarda ortak bulunan bir öz’den, yalnızca ama yalnızca kendin gibi olabilme şartını taşıyan bir öz’den bahsediyorum. Ama her nasılsa ait olduğumuz bağlarımızdan ve öz’ümüzden uzaklaşmak mevzusu günümüz şartlarında çok kaygan bir tabakanın üzerinde direniyor ve bizler maalesef çok unutkanız. Bilhassa medyanın dayattığı keskinlik; neyi, ne zaman, nasıl ve nerede kısacası “hangi uygunlukta” yapacağımızın önceden belirlenmiş sınırlarını çizerken ve bu sanal ortamda bir can’ı olanın “gerçek varlığı” hiçe sayılıyorken, birileri çıkıp “hala gerçek bir şeyler mümkün” diyebildiği zaman o sese doğru koşmaktan başka çaremiz kalmıyor. Biz onların işaret ettiği gerçeği çoktan ölü sanıyorken, bir de bakıyoruz ki o hala hayatta ve onu yaşatmak mümkün. Seviniyoruz. Unuttuğumuza üzülerek…

Hayranlarıyla konuştuğum zaman anlıyorum ki bunlar hemen herkes için Travis’in ifade ettiği şeyler. Hiç beklenmedik bir anda İstanbul’a hediye olarak Türkçe bir şarkı performansı sergileyen bu grubun seçtiği türkünün “dağlar dağlar” olması da başlı başına özümüze davet değil mi?

Fran’in solo performansının ardından:“Bu şarkıyı ilk duyduğumda tüylerim diken diken oldu ve ona tarif edemediğim bir şekilde bağlandım. Artık dünyada böyle şarkılar duyamıyorsunuz” sözleriyle göstermiş olduğu, incelik, anlayış, kavrayış ve müziğe yaklaşımı çok etkileyiciyidi. Hele ki solistin, Türkçe bir şarkıyı olası bir Teoman cover’ından daha da az İngiliz aksanıyla söylemesi üzerine yapılan yorumlar oldukça eğlenceliydi, grup üyeleri bu kısmı pek anlamadı tabi sadece biz güldük.  

Çoğumuzun çocukluk ya da ilk gençlik yıllarının tatlı anılarından olan “The Man Who” albümünün tamamını çaldığı bu özel konser için; kimisi 30 yaş hediyem demiş, kimisi ise yılın en anlamlı günü…Bana göre ise Travis ve benzeri müzisyenler ve sanatçılar – tıpkı değerli Barış Manço’nun da bir zamanlar yaptığı gibi– robot düzenin içindeki can’larımıza ve öz’ümüze ayar çekmeye geliyorlar. Başkasının kullandığı sözcüklere, varoluş tarzına, kişisel anlayışına değil de kendimizinkine yakından bakmayı yeniden ve yeniden öğretmeye… Ve başarıyorlar da… Çünkü zaten başka seçeneğimiz yok ve zaten tam da bu yüzden kayboluyoruz. Gidecek başka bir yerimiz yok. Travis bize ait olduğumuz yeri ne güzel hatırlatıyor. Konserlerine gitsem de gidemesem de; kendilerinden gelen en ufak bir video, audio, haber ve hatta görünümlerinden aldığım ilham bana her zaman inandığımız şeylerden vazgeçmemiz için hiçbir neden olmadığını; her birimizin önce “kendimize ait olduğunu” ve dünyaya “olduğumuz gibi” etki edebileceğimizi hatırlatıyor.

Her zaman konserlerinde az tanınırlıklarından bahseden Healy’nin bu sefer de kendilerinden pek haz etmemiş olan bir gazeteciden söz etmesine gülerken, yakında haklarında bir belgesel yapılacağını bildirmesi ise dolaylı olarak bize “herkesi memnun etmek zorunda olmayıp” yine de birilerini gerçekten etkileyebileceğimizi ve bunun çok şey ifade edebileceğini hatırlatmanın bir başka yoluydu.

Bugün müzik 70’lerde olduğu gibi dünyayı değiştiremiyor gibi görünebilir ve bu durum medyanın çoklu araçları arasında ses’in ya da performans’ın kaybolmasından kaynaklanıyor olabilir; çok daha fazla görsellik ve stilde çeşitlilik arasında müziğin ya sesi çok kısık çıkıyor ya da boğuluyor gibi görünmekte. Oysa ki grubun bas gitarı Dougie Payne’nin daha önce de söylediği gibi “dünyayı değiştiren müzik değil insanlardır”. Müziğin değdiği yerde ve ruhlarda bir etki olmamasından söz edilemez. Travis konserine katılanların, konser sonrasında aldıkları etkiyi çevrelerine saçmaya devam etmesi bu zincirin halkasına bir katkı değil midir?

Keşke böyle insanlar hep daha fazla üretseler, hep daha fazla var olmaya ve ilham olmaya devam etseler…

Çok teşekkürler Travis!

İyi ki varsınız…

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Beyza Dut

Beyza Dut; Sanata ve duygulara dair olan ne varsa yaşamın merkezine alınmasında bir sakınca görmeyen biri… Lise yıllarını İstanbul-Çemberlitaş’ta, üniversite yıllarını Çanakkale’de geçirdi. Bir süredir online mecralarda yazılarını paylaşıyor. İstanbul’da yaşıyor. Halen İstanbul Üniversitesi ‘’ Uluslararası Medya’’ programında master yapmakta olup, tam zamanlı olarak uluslararası bir stratejik araştırma merkezinde Göç ve Medya üzerine Araştırma Asistanı olarak görev almakta. Tiyatro eğitimi ve deneyimleri de bulunuyor ve pek çok gönüllülük esaslı faaliyetlerde bu deneyimlerini projelerine yansıtmıştır. Şiir yazmak ve resim çizmek en sevdiklerinden…

Cevap bırakın