Uğultu

0

Güneşin yüzünü göstermek için nazlandığı nisan ayının  ilk günüydü. İki camlı dar pencerenin hemen önünde, beyaz örtülerin altında demir bir somyada sessizce yatıyordu. Somya derken, son model araba gibi… Pencerenin maviliğe açılan tek kanadında sırt sırta vermiş diğer binaların boşluğu görünüyordu. Bütün boşluklar gibi gri ve huzursuzdu. Solmuş çerçeveli pencereden içeri düşen sabah güneşi, kat kat boyanmaktan nefes alamayan solgun benizli duvarda gölgeler çizerek sabahı müjdeliyordu.

İki gün önce getirilmişti bu odaya, uçak gövdenin içinde. Getirildiği an, her imkan hemen seferber edilmiş, fabrikaların seri üretim bantlarındaki gibi her şey otomatik işlemişti.Teknolojinin tüm nimetleri esirgenmeden kullanılmış; kablolar, hortumlar, iğneler, her renkten  haplar…Ama fayda etmemişti.

Göz kapakları taş gibi ağırdı,  zorlayarak araladı. Sisliydi her şey. Tentürdiyot kokan odada, sağ yanında  demir sandalyede oturan yorgun bakışlı anasını gördü. Gözlerine inen perdenin aralığından seçebildiği, sabun kokulu şefkatin yüzüydü. Mırıltılı bir ayin içinde, elindeki küçük kitapçığın Arapça yazılı sayfalarını belli aralıklarla buruşuk parmağıyla çeviriyordu. Üzerindeki beyaz külçeyi kaldırmaya yeltendi, gücü yetmedi. Çıplaktı sanki, üşüyordu. Hafiflikten belki de…Düşeceğini sanıp karyolanın soğuk kolunu dermansız parmaklarıyla tutmaya yeltendi, göz göze geldiler. Bildi. Konuşamadı.

Sabah erkenden kilit dili olmayan, kenar kaplamaları atmış kapı  açıldı. Beyaz giysili sert bakışlı elleri ceplerinde bir adam ile ellerinde kalem kağıt tutan titrek bakışlı üç kişi içeri girdi. Saçları arkasında özensizce toplanmış sarışın genç bayan elinde tuttuğu kalın tomardan bir şeyler aktardı kendi dillerinde. Şifacıydı hepsi. Sıkıntılı bir yüzü vardı elleri ceplerinde ola adamın; kötü bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyor. aralarında kendi dillerinde konuşuyor, yorum yapıyorlardı. Anladı, elleri ceplerinde olan baş doktordu.

  •  Tekini kaybettik,
  • Topuk koparan,
  • Öteki?
  • Ötekini diktik,

“Geçmiş olsun,” dedi hafif tebessüm ederek. Konuşmaları duyamıyordu. Her şey törensel bir ritimdeydi. Gitsinler istiyordu. Uyumak…Uyumak…

Çıkıp gittiler hepsi, arkalarına bakmadan. Başka ziyaretleri vardı yan komşulara.

Günler birbirini kovalarken geceleri delik deşik uykular içinde kıvranıyordu.Verdikleri tesirli ilaçlara rağmen gün yüzü göstermiyordu derin sızı. Karanlık, yorgun gözlerini kapatmasıyla koyulaşıp pençe pençe sıkıyordu.”Olmayan bir şey nasıl sızlar ki,” diye düşündü.

Ertesi sabah Saat 05.30; günün ilk ışıkları odada gezinmeye başladı. Beyaz bir melek; yüzünde yorgun ama içten bir tebessümle, “Günaydın, nasılsınız bu gün,” diyerek sessizce odaya girdi. Gözleri ile selamladı meleği. İlk günün acemiliğini çabuk attı. Alışmaya başlamıştı ama neye alışıyordu bilmiyordu!

Zaman burada hızlı geçiyordu. Ne zaman sabah be zaman akşamdı fark edemiyordu, bekli de fark etmiyordu. Koridorlarda rehavetin gezdiği ikindi saatlerinde uykusuna yenilmişti. Şefkatli bir elin başına dokunması ile uyandı.Göz kapaklarını hafifçe aralayarak baktı.Tanımıyordu. Bir dost eli gibi yumuşaktı dokunuşu adamın. Beyaz çarşafın altında yatan budanmış kahramana mimiksiz bir şefkatle baktı. “Kahraman bu mu” dedi. Evet anlamında hepsi birden baş salladı.Yatıştırıcı ve umut dolu cümleler peşi sıra geldi.

“Anlat bakalım evladım nasıl hissediyorsun?” dedi. Gözlerinde buğu, kulaklarında uğultu. “Sağ ol” işareti yaptı bakışlarıyla.Duygularını ifade edecek cesareti bulamadı,  “Hissizim” diyemedi. Belliydi. Adamın arkasında onu dinleyen sıra sıra dizilmiş sayamadığı kadar gölge. Ellerinde not defterleri ile kelimeler onun ağzından çıkmadan havada yakalayıp beyaz kağıtlara geçiriyorlardı. Elinde defteri olmayanlar başlarını sürekli sallıyorlardı. Niye sallarlarsa! Söylenenleri gözlerini kırpıştırarak  dinledi. Anladılar onlar. Hepsi birden yüzlerindeki donmuş bir tebessümle başlarını öne arkaya tekrar yaylandırdılar. Kader böyleymiş avuntuları içinde sessizce konuşulanları dinleyen yaşlı annesinin “Buna da şükür,” dediğini duyunca hepsi minnetle baktılar…Neyi beklerlerse hala!

Anlamsız sorulara, bu sefer ellerini ceplerinden çıkarmış doktor, anlamadıkları cevaplar verdi. Sanki komşu ziyaretine gelmiş gibiydiler. Terk edilmiş bir depoda köşeye atılmış hurdalar gibi hissetti. Eksik sapını, “Nereye sakladınız?” diye soracaktı. Bir silah gibiydi öfkesi, patlamaya hazır. Sustu. Doktoru cevapladı “Tekiyle de hayatı devam ettirebilir, ancak biz yerine yenisini yapacağız…” Gitsinler istiyordu. Uyumak istiyordu. Tekini de, yenisini de istemiyordu. Derin bir iç geçirme karşısında üzüldüğünü sandılar. Tebessümlerinin  acımayla mı  yoksa umursamazlıktan mı kaynaklandığı anlaşılmıyordu. Hep birlikte geldikleri gibi  çıktılar arkalarına bakmadan.

Zaman zaman hemşirenin açtığı dar pencereden içeri dolan taze hava, gri peteklerden tüten sıcak havanın etkisiyle çok geçmeden ısınıp kirleniyordu. Hayatla tek bağı olan sesi kısık televizyona ilişti gözü.Titreşen görüntüde bombardıman bitmiyordu. Görüntülere baktıkça “Her şey çok çabuk kirleniyor,” diye düşündü.Kumandanın harfleri silinmiş kırmızı tuşuna dokundu…

Hafiflemiş bedenini kıpırdatmak istese de olmadı. Eksilen sapının yerini arıyordu günlerdir. Vücudunun sağında kocaman bir boşluk. Akvaryumdaki balık sürüsü gibi yerini yadırgadı. Doğrulmak, kalkmak istese de kıpırdayamadı. Karanlığın içinde başka bir karanlık doğmuş gibiydi. Karanlık gözlerini kapatmasıyla koyulaşıp pençe olup sıkıyordu. Başında dolu şırıngalar, kolunda iğneler, ağzında plastik boru, sinir bozucu bir ritimle öten makineler, hortumdan ağır ağır akan sıvılar, renkli drajeler. Deva niyetine yutturulan ilaçların kokusu odanın kirli beyaz duvarlarının her köşesine sinmişti “Hissizlik ne güzel şeymiş ” diye düşündü. Sadece uykusu vardı. Bir uykudan uyanmış diğerine geçmişti, bir karanlıktan başka bir karanlığa geçiş gibi. Sapsızlık silinmez bir leke gibiydi.

Gözleri inen koyu sis perdesinden göz kapakları iyice ağırlaşmış, nerdeyse kapanacaktı. Hafif doğruldu, beyaz kapının dar penceresinin önünden geçenlere baktı, tanıdık birini arıyordu. Herkes yabancıydı. Az önce aldığı renkli draje iyi gelmişti. Gözlerine inen perdenin arkasında belirdi  sevgilinin yüzü. Bir o, bu sonsuz karanlığı dayanılır kılmaya yetiyordu, bir o! Oradaki görüntüsüyle… Yüzü dalgalı. Yazı bekliyorlardı…

Güneş  perdelerini erken indirmiş, sarp kayaların ardında güne yenik düşmeye başlamıştı. Mart soğuğu tüm kuytulara sinmiş, yağmur yüklü bulutlar birbirlerini itiyorlardı. Sert ayaz sarp kayaların arasında dolaşırken, üzerindeki yeşil benekli elbisenin boş bulduğu aralıklarından sinsice içeri sızıyor, palaskanın sıktığı belinde toplanmış sıcak buharı buza çeviriyordu.

Bu son tur olacaktı, iki yıldır kaç tur yapmışlardı bilmiyordu. Önlerinde duran uçsuz bucaksız, inişli çıkışlı geçit vermez kapılar vardı. Az kalmıştı. Aşmaları gereken son canavar karşılarındaydı. Geçmez demişler ama sonuna gelmişti.. “Allah’ım bu son tur bir bitse,” diye düşündü.

Sırtında elli kilo ağırlık olmasına rağmen sabahtan beri yürümüşlerdi. Öncüydü, hep önde. En tehlikeli yerdeydiler, burayı  geçince gerisi kolaydı. Ne aşılmaz engelleri aşmışlar, ne tehlikeleri bertaraf etmişlerdi iki yılda. Soluksuz yürüyüşün ardından mola zamanı gelmişti. Sessizce çöktü, sırtını ıslak boz kayaya dayadı. Aşağıda yılan gibi kıvrıla kıvrıla akan nehrin ahtapot gibi ürkütücü kolları sarmıştı tüm kuytuları. Boynundan süzülen ter,  kenetlenmiş kalın kemerin sıktığı belinde toplanıyor, soğuk bir buz havuzuna dönüştürüyordu. Avucunun içindeki ter, tüfeğin soğuk kabzasını kayganlaştırmış, elinde vıcık vıcık oynuyordu. Sırt çantasının kayışları omuzlarındaki ağırlığı on kat artırmış, bıçak yarası gibi derin bir sızı omuzlarından her yerine yayılıyordu. Isınmak için sigarasını başını iki elinin arasına alarak yaktı. Ateşi karanlıkta görünmesin diye bir dikişte bitirdiği kola kutusun içine ucunu saklayarak içti. İyi gelmişti.

Sessizce kalktı, arkasındaki yirmi kişilik gölgede onu takip etti. Sinmiş bir korku, beklenmedik bir ürperti dolaşıyordu akşamın geceye sarkan  karanlığında.Göz hapsinde gibiydiler. Herkesin yüzünden okunuyordu huzursuzluk. Her çıtırtıya kulak kesiliyor, her adımında bastığı yere dikkat ediyordu. Bir an irkildi. Nefesini tuttu. Önündeki boz kayalığın yosunlu yamacına yüzükoyun uzandı olanca ağırlığıyla.”Tam siper,” derken tüm gövdeler sıkılmış sünger gibi birer birer küçülüyordu ıslak kayaların keskin köşelerinde. Dört bir yandan adres sormadan seken sivri metaller karanlığı bıçak gibi yararak havai fişek gösterisi sunuyor, kayalara çarptıkça ıslıkları artıyor, ağır bir uğultu karanlığı kuşatıyordu. Gök gürlemiş, kara bulutlardan peşi sıra ışıklı sağanak başlamıştı. Sesli bir ateş böceğiydi sanki. Kıpırtısız bedenler bu şölene ellerindeki ışık yayarlarla eşlik ettiler. Çok geçmeden şölen bitmişti. Başını hafifçe kaldırırken, arkasına baktı nedense. Işık, duman ve ses vardı sadece. Önce başlar doğruldu, sonra ağır yüklü gövdeler. Alevli  ıslıklar kesilmiş, kızıla boyanmış gökyüzü az önceki şenliği terk etmiş tekrar karanlık kabuğuna çekilmişti. Vukuat yoktu, olsa haber gelirdi.

Rahatladı, korkmuyordu ama ne yapacağını bilememenin kararsızlığı bir mengene gibi sıkıştırmıştı yüreğini. İleriye baktı. Hedefe az kalmıştı. Hafifçe doğrularak bir adım attı.Yürüdükçe kayaların sivri uçları kalın botun bütün tabanını kemiriyordu. Ağır gövdeler, başlar öne eğik sessiz yürüyüşe tekrar başladı.

Adımlar dikkatlice atılıyor, botların tabanları kayaların arasına sıkışmış  toprağı şefkatle  öpüyordu. Ayaklarının altında toprağın yumuşaklığını hissetti. Çok geçmedi. Sağ ayağını ileri attığında toprağın süngerin suyu çekmesi gibi ayağını yavaş yavaş içine çektiğini hissetti. Engel olamadı, gömülüyordu yerin karanlığına.

Birden bir şimşek çaktı, ardından kulakları sağır eden gümbürtü. Ateş yüklü kara bulutlar sağanağa başlamıştı yine. Dumanlı alevin sesi iç karartıcı bir müzik gibiydi. Bir hafiflik ve eksiklik hissetti vücudunda; ağırlıklarını atıp yükünü boşaltmış bir gemi gibiydi. Kıpırdamıyordu. Ateş, kocaman bir kor parçasını kucaklamış gibi, her yerini yakıyordu. Gözleri karanlığa çarptıkça yayılan tozlu ve sıcak ışık. İçinde duyduğu ürperti ile bacağında hissettiği sıcaklık arasında zaman geçmedi. Sıcaklık soluğunu sıklaştırdı. Kızıl aydınlıktan sonra her şey karanlığa gömüldü. Bir film sahnesinin ortasındaydı. Elini bir haftalık koyu gölgeli sakallı suratında gezdirdi. Burun deliklerinden şerbet gibi akan koyu kırmızı sıvı her yeri boyamıştı. Tek hissettiği kesif bir barut ve yanmış et kokusuydu. Arkasındaki arkadaşı ona bağırarak koşuyor ama kulağındaki uğultudan duyamıyordu. Ayağa kalkmaya çalışıyor, ayağından on gündür çıkmamış bağcıklı kara muhafaza, içindekiyle birlikte savrulmuştu. Bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu, düğümlendi kelimeler boğazında. Bedeni kasılıyor, direniyordu ayrılışa. Vücuduna söz dinletemiyordu. Karanlık kan kırmızıydı. Karanlığın tuzağa benzediğini o gece hissetti.

Garip bir boşluğun uğultusunu hissetti.Toprak kayalarla beraber havaya uçmuş, dört bir yana savrulmuştu ne varsa. Çok geçmeden gelen koca gövdeli kanatlıya hissiz bindi. Arkasına bakamadı. Zihnini perdeleyen sis dağılınca kanatlının jilet gibi bulutları kesişini hissetti. Koca gövde eksilmiş gövdeyi alarak hızla uzaklaştı. Kanatlının sesi ninni gibi gelmişti…

Orta okuldaydı. Beden eğitimi öğretmenini çok severdi. “Sende futbolcu bacağı var, sağ ayağını çok iyi kullanıyorsun,” demiş, motive etmişti. Spor ayakkabısı yoktu, çok pahalıydı belki de . Babasının “Kara lastik neyine yetmez…” sözüne alınmamış,-takım arkadaşlarında spor ayakkabısı olsa bile- içi bezli kara lastikle top oynamıştı inadına. On Dokuz Mayıs  gençlik bayramında yapılan gençlik koşusunda aynı ayakkabıyla ikinci olmuştu. Bitiş çizgisine metreler kala bacaklarını gücü tükense de bitirmişti sağ ayakla. Hep sağ ayakla başlardı, yarışı da sağla bitirmişti.

Elindeki bir sürü evrakla gelen mevzuat görevlisi, hastaneden teskere alma zamanının geldiğini tebliğ etti. Herkes tezkereyi dört gözle beklerken o çıkmak istemedi akvaryumundan, kalmak istedi, böyle iyiydi. Nasılsa sapsızlığın önemi yoktu burada, sapsızlar arasında. Oysa dışarısı öylemiydi?

Dört tekerlekli ödülünü aldı; kolunun altına sıkıştıramazdı, eksilmiş vücudunu içine sıkıştırdı. Çıktı. Arabaya binerken, camda yansımasını gördü. Onayladı kendini “Var”ıyla “Yok”uyla. İnsan tek sapıyla da çok şey yapabilirdi. Razı oluşla meydan okumalıydı hayata…

Günler hızla birbirini kovalıyordu.Tutunmak istiyor ama sendeliyordu. Ne koca adamlar ne küçük adamlar kalmıştı yanında, ne de beklediği vardı yanında. Bomboştu. Bir detaydı artık. Anladı…

Deniz kenarında her zaman buluştukları yere çekti hediye arabasını. Dikkatlice park etti, nemden ıslanmış banka yaslanarak oturdu. Hüzünlü yağmur bulutları itişiyordu.  Yirmiliklerden kalan son teselli çubuğunu yaktı. Çevresine bakındı insanlar azalmıştı. Kıyıdaki kayalıklarla öpüşen sarı köpüklerden yayılan iyot kokusunu içine çekti. Gecenin sabaha devrettiği gri sis yavaş yavaş zihniyle dünya arasına perde çekiyordu. Sisin derinliklerinde onu aradı, yoktu. Son bir kez ufka düşürdü bakışlarını. Koyu maviliğin içinde bir deniz anası gibi şeffaftı. Gördü. Tekerini derin maviliğe doğru döndürdü.

Bir martı kanat çırparak beyaz bulutlara yükseldi.

Paylaş

Yazar Hakkında

1967 yılında Karaman'da doğdum.Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünde tezli yüksek lisans yaptım.Yurt içi ve yurt dışında birçok fotoğraf yarışmasında ödül aldım.İnsanlık hallerini belgesel tadında fotoğraflamak ve fotoğrafla yazmak çabasındayım.Fotoğraf çalışmalarımda minimal, grafik ve belgesel tarzı seviyorum. Çektiğim fotoğraflar üzerine yazma tutkum , "Vizörden hikayeler" çalışmasıyla devam etmektedir.

Cevap bırakın