Yakın geçmişimize bakıldığında, sonradan elde eden olduğumuz gün gibi aşikar sanırım. Bunun nedenlerini ve sonuçlarının her birini açıklayamayacağımı düşünmekle birlikte, son zamanlarda kendimi düşünmeye maruz bıraktığım bir konu var esasında.

İlk zamanlardan beri insanlığın resmetme isteği çok çeşitli imkanlarla karşılığını somut bir şekilde bulmaktadır. Mağaraya görülenleri resmetmekten, insanların kendilerini resmettirme arzusuna kadar uzanan süreçtir bu. Yetinmeme duygusuyla, anı ölümsüzleştirmek diye tabir edilen fotoğraf makinalarına kadar gelen bir süreçtir bu. Hayal ve istek dünyamızda bu ölümsüzleşen anların tek bir anda kalması yetmemiş olucak ki, ardı ardına çekilen fotoğrafları birleştirip oynattığımızda hareketli fotoğraflar elde etmemiz kaçınılmaz olmuştur. İnsanlığın ilerleyen düşünceleri ve bu düşüncelerin meyvesi olan teknoloji sayesinde tek an kaydedilmesinden anlar dizini kaydedilmesine gelinmiştir.

Buraya kadar her şey insanlığın doğası gereğince ilerlerken, serüven şimdi başlamaktadır.

Lumiere kardeşlerin adına hepimizin sinema dediği olguyu faaliyete dökmesi ve bu faaliyetin insanlık tarafından benimsenmesi oldukça kolay ve hızlı olmuştur. Doğru orantılı bir hızla bu olgulunun küreselleşmesi de aynı yolu izlemiştir.

Yedinci Sanat

Yedinci sanat; dünyanın malum yerlerinde kendine kimlik edinirken, biz de; Türkiye’de ikinci dünya savaşından sonra anca aktifleşip yer edinmektedir. Günümüze kopyası ulaşmayan film,buna benzer denemeler, menşei tiyatro olan yönetmen ve oyuncular bu sanat üzerinde uyguladıkları faaliyetler, akabinde Türk sinemasında gelen yoğun bir üretime bakacak olursak geç kalınmışlığa rağmen üstlerine düşenleri gereğince yaptıkları görülmektedir. Düzeyli ve kaliteli filmlerin peş peşe vizyona girdiği, dünya uzun metraj film üretimi sıralamasında 4. sırayı alacağı yılların gelişi bu zamanlardan belli olmuştur.

1953 yılı yapımı ilk korku Türk filmi Drakula İstanbul’da.
1953 yılı yapımı ilk korku Türk filmi Drakula İstanbul’da.

Fantastik Bilim – Kurgu Sineması

1950’li yıllarda ilk denemelerin atıldığı fantastik, bilim-kurgu denemeleri uyarlama olarak karşımıza çıkmaktadır. 1953 yılında Drakula İstanbul’da, 1955 yapımı Uçan Daire İstanbul’da ve Görünmeyen Adam İstanbul’da filmleri en dikkat çekici bir kaç örnekten biridir.

Sektörün altın çağında gezinirken, 1960-1970’li yıllarda süper kahraman tadına yakışır örnekler olarak hemen karşımıza Kaptan Amerika-Binbaşı Tayfun, James Bond-Altın Çocuk gibi az bütçe çok cesaret imgeleri taşıyan uyarlama filmleri görmekteyiz. Dönemin seyircisi tarafından benimsenen ve istenildiği anlaşılan bu yapımların devamının gelmesini engelleyecek hiçbir unsur görülmemektedir o zamanlar. Tabii ki de bu furyaya yerli yapımlarda katılmaktadır. Aynı dönemde karşımıza Tarkan serileri de çıkmaktadır. İlk Tarkan filminin gördüğü ilgi devam filmlerini çekmek zorunda kılmıştır. Yerli süper kahraman unsurları da Karaoğlan, Malkoçoğlu gibi karakterler türetmiştir. Dönemin siyasi etkisiyle de oluştuğunu görebildiğimiz bu karakterler, süper kahraman niteliği çokça taşımaktadırlar.

Tarkan serilerinin birisinde, iskelete damlatılan kandan vampir kadın var olması ve bu filmlerde sonraki sahnelerde ne olacağını bilemeyişimiz tamda o tadı bırakmaktadır damağımızda. Tekrar uyarlamalara döndüğümüzde; 3 Dev Adam, Süperman serileri, Yarasa Adam-Bedmen, Süper Adam İstanbul’da filmleri karşımıza çıkmaktadır. Bu gelişmeler yenilikleri de bünyesinde barındırmaktadır. Spider-man’i kötü karakter olarak gördüğümüz 3 Dev Adam filmi, Lucky Luke yani Redkit olarak bildiğimiz karakterin yapılmış ilk film uyarlaması gibi yenilikler bize aittir.

Süper Adam İstanbul’da
Süper Adam İstanbul’da

-‘’Neden geri dönmek için uçmak yerine uçağa binmeyi tercih ediyorsun?’’

-‘’Çünkü ben sadece kötülere uçarım sevgilim.’’

Bütçesizliğin en naif tarifi olarak bu diyaloğu örnek göstermem sanırım yersiz kaçmayacaktır. Filmde Süper Adam’ın neden uçmadığının sorusu da ortadan kalkmaktadır böylelikle.

Takdire şayan cesaret, yenilik ve maceraperestlik; Türk sineması fantastik bilim – kurgu türünde bolca rastladığımız olguların başında olduğu aşikar üç özellik. Tabii ki buna seyircinin ve sektörün getirisi olan sermaye ihtiyacını da eklenmektedir.

1980’ler Türkiye’sine gelindikçe ülke çapında oluşan siyasi ve sosyolojik olayların etkisinin altında kalmamak sinema sektörü içinde gayet zor bir durumdur. Oluşan bu kötü koşullar, yukarıda bahsettiğim ve bahsetmeye çalıştığım tüm konular için olumsuz bir etken durumundadır. Yani gerileme sürecine girilmesi kaçınılmaz olmuştur. Türk sinemasındaki fantastik bilim – kurgu türünün peşinden koşmak isteyen nice sinema sevenlerin günümüzde kalıntıdan başka izlerini bulabilecek somut bir varlık bırakamamıştır. Bu çelimsiz ve kırılgan sektörün bir kaç değere tutunup onca yolu katetmesinden güç bularak günümüzde bıraktıkları kalıntılardan yeni bir varoluş sergileneceğine inanmak istemekteyim.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazarak Görüşlerinizi Belirtebilirsiniz.