Tanrı’ya Mektup

0

Sonsuzluğa ulaşabilmek adına işleyen zamanın içindeyim şimdi… Karamsarlığı beraberinde sürükleyen alaca karanlığın göğsünde başım… Düşüncelerin ruhu özgür bırakmadığı, aklın sözcük öbeklerinin içinde çırpındığı sıradan bir günün daha kollarındayım… Kuşların kanatlarını hızla çırpmaktan bir an bile yorulmadığı, insanların derin bakışlarının bedenimde sörf yaptığı bir zaman dilimindeyim…

     Bakışları ve kalpleri ile zihinlere hiçbir zaman dokunamayacaklarına emin olduğum dogmacı varlıkların nefes alıp verdiği evrenin öteki tarafına geçişin mümkün olmadığı bir günü daha yaşamakla mükellef oldum…

    Tutsak iradem ile…

    İsteyerek kulak misafiri olduğum tümceler arasında, yaşamın gülümsemeye değer olduğu savını öne süren canlılar gördüm… Bir an; ses tellerinden dudakların dışına süzülen harflerin, sahiplerinin takındığı lüks yaşam tutumu ve beden dilleri ile ne denli tezat bir durum oluşturduğuna tanık oldu duyularım…

   Ve sorgulama ihtiyacı duydu zihin…

    –Var olduğu öne sürülen ‘’tebessüm etmeye değen bir hayat’’ savı nasıl kanıtlanabilir?

   Tekrar sordu…

     ‘’Sahip olduğu varlığın içinde, gülümsemenin gerekliliği ve güzelliğinden bahseden insana ait kelimelerin kaynağı mantık mıdır yoksa kalp mi?’’

    Sorularını kendi içinde barındırmakla yetinen zihin; cevabını bulmak adına kimi hayatlara dokunup farklı zihinlerle duygudaş oldu.

   Yoksul oldu… Varlıklı oldu…

   Kalbin tozlu bir bulut tarafından kaplandığı, hiçliğin pençesinde kıvranan ruhlara dokundu…

   Hissetti…

   Huzurun eşiğinde atan, sahip olduğu bedeni ayakta tutabilmek adına canla başla çalışan bir yüreğe dokundu…

   Daha fazla hissetti… İyiyi, kötüyü… Varlıklı yahut yoksul olanı… Çocuğu, yaşlıyı, genci…

   Dokunduğu her zihinde bir süre dolaştı…

Haksızlığı sorgusuzca kabullenen, ezilen, ezen, birbirinden farklı ruhlara eşlik etti. Tinsel yolculuğu esnasında defalarca katliama uğradı, katletti! Bir iyiye dokundu, bir kötüye… Küçük, sıcacık göz bebeklerine tesadüf etti. Nadiren hayvanlar âleminde dolaştı ve bu âlemde yavrusunu koruma içgüdüsüne sahip gerçek ebeveynlerle karşılaştı. Dökülmüş, merhametsizlik sonucu dökülmeye devam eden kanlara rağmen masumane sevginin yeryüzünü ve gökyüzünü kaplamakta direttiğini gördü zihin… Sustu, konuştu… Birbirinden farklı hayatlara eşlik etti… Ta ki savı kanıtlamaya yetecek düzeyde delil elde edene dek…

Kimi ruhun kurtarıldığı takdirde kahkahalar atmak için hiçbir engelinin olmadığını, kimisinin neşe dağıtma görevini üstlendikten sonra dünyaya gönderilmiş olduğunu gördü… Zihin ve beden oluşumunu tamamlaması adına geçirmesi gereken yüzlerce gün doğumu olan, yalnızca küçük bir çocuk olduğu için gülümsemesi gereken canlılara dokundu… Dokundukça beyaza büründü, maviye bulandı… Pembe oldu, yeşili kuşandı… Tebessüm etti… Huzurun ve gülümsemenin görülemeyeceğini, yalnızca hissedilebileceğini anladı… Hissederek, iliklerine kadar gülümsemenin ne demek olduğunu anladı…

Anladıkça tekrar düşünmeye başladı…

  ‘’Dünya üzerinde büyüme evreleri gerçekleşmeseydi, belki de her canlı koruyabilecekti masumiyetini, hissedebilecekti güzel olanı… (Hayvanlar âlemi dışında… Zira onların olgunlaşması, anne-baba olması, yetişkin ya da yaşlı olması var oluşsal döngü çerçevesinde merhametlerinin kötü yönlü değişimine asla izin vermedi; onlar her daim masumdu, bu kalıtsal özelliklerinden biriydi çünkü)’’

   Zihin; dünyanın sevgi tarafından döndürülebilmesi için yeryüzünün yalnızca çocuklar, hayvanlar ve renklerden ibaret olması gerektiği savını ileri sürdü… Eyleme geçirilmesi mümkün olmayan bu görüş için, beslediği umut kırıntıları eşliğinde Tanrı’ya, küçük bir çocuğun gözünden maddeler halinde istem mektubu yazmaya karar verdi.

‘’TANRI’YA MEKTUP’’

‘’İsimlerimiz renklerden ibaret olsun.

Konuşma, düşünebilme ve kahkaha atma özelliklerimiz doğduğumuz anda işlevine başlasın.

Bedenimizin olgunlaşmasını istemiyoruz, dört yaşımızda kalalım…

Ve lütfen kalplerimiz masumiyetini ilk günkü gibi korusun, ne olur…

Aksi halde renklerimizi, kimliklerimizi kaybederiz. Büyürüz çünkü…

Dünyada karanlık var olmasın…

Renklerimiz, gözlerimizin tesadüf ettiği ilk anki gibi korusun ışığını…

Bizler hep dört yaşımızda tadalım hayatı…

Çiçekler hep gülsün…

Dünyadaki görevimiz bitene dek mavi olalım ya da beyaz…

Yeşil, sarı, turuncu, yer yer mora bürünelim…

Göz bebeklerimiz güzellikler dışında hiçbir şeye şahit olmasın…

Ve en mühimi; biz çocuklar her daim yan yana olalım…’’

Zihin; uçurtmasına astığı istem mektubunu gökyüzüne, Tanrı’ya doğru uzattı…

Ve huzurun kaynağı olan masumane, küçük bir çocuğun zihnindeki kısa yolculuğuna son vererek sahip olduğu yetişkin bedendeki yükümlülüklerine doğru cevap bulamamış bir takım sualleri ile birlikte yavaş adımlarla ilerledi…

Paylaş

Yazar Hakkında

Seval Dağlı

22 yaşındayım, İstanbul’da ikamet ediyorum ve Üsküdar Üniversitesi radyoloji bölümü mezunuyum. Yazarlık adına henüz somut bir başarı yakalayamadığımı üzülerek söylemek istiyorum. Sebebi ise yaşam şartları içinde kalbimin sesini alçaltmak zorunda kalışım ve yalnızca mantığımın işlevselliğini koruyabilmiş olmamdır. Kitap okumak hayatımın vazgeçilmez bir parçası, yazmak ise bambaşka bir haz… Bu hazzı tattığım günden beridir kendime ayırdığım vakitleri yalnızca yazı yazarak değerlendiriyorum. Geleceğim adına almış olduğum radikal kararlarımın arasında ikinci üniversiteyi okuyarak var olduğuna inandığım yeteneklerimi dışa vurmak ve ‘yazarlık’ mesleğini icra etmek en başta yer alıyor. İçinde bulunduğum zaman diliminde zamanımı farklı yazılar ortaya koyarak, bahsettiğim üzere üniversiteye hazırlanarak geçiriyorum.

Cevap bırakın