“Asuman”, dedim. “Adın üç kere geldi dilimin ucuna, seslenemedim…”

“Adım olması gereken en güzel yerdeymiş…”, demesini isterdim, “Eee?”, dedi.

Bekâr evi gibi dağınık bir zihinle boş boş bakıverdi gözlerime.

Eee… Bu muydu yani?

Bazen insanların kayıtsızlığı karşısında, keşke bu kadar sabırlı olacağıma, kaygısız olsaydım diyorum.

Bir insan, bir insana elbette kederken; sahip olabileceğin en büyük lüks kaygısızlık çünkü…

Annemin aldığı beyaz keten masa örtüsüne bile sevindiğim yıllardı.

Okuldan dönerken evi görür görmez önlüğümün yaka düğmesini çözdüğüm yıllar…

‘Kaygısızlar’ oynardı birinci kanalda.

Eğlenirdik, gülerdik amenna, ama bu ‘kaygısız’ lafı takılır kalırdı zihnimin bir kenarında.

“Kaygısız ne demek anne?”, demiştim.

Hayatım boyunca tanıdığım en kaygılı kadın, kaygısızlığın özgürlük olduğunu öğretmişti bana.

“Umursamamak yani hiçbir şeyi, kaygına kalbinde oda ayırmamak…”, demişti.

Hani şiir yazsa şair olurdu annem, zaten şiir gibi de kadındı.

Tadı damağında kalır ya bazı şiirlerin, devamı gelsin istersin dizeler.

Şair okudukça okusun…

Annem de yaşadıkça yaşasın isterdim.

Dünyanın bütün çocukları için, dünyanın bütün anneleri yaşamalıydı.

İzi karnımda, tadı damağımda, kokusu burnumda kaldı, kendisi gitti.

Bazı kadınlarda annemi görürüm, bazı kaygılı kadınlarda…

‘Yemeğin tuzunu attım mı?’ telaşı vardır hani, bir anne telaşıdır o.

‘Ocağın kapattım mı?’, gibi…

Asuman’la da ilk karşılaşmamız Bağcılar otobüsünde olmuştu.

Yan yana oturuyorduk, düşünsene, yol boyu yan yana oturmuştuk…

Bir anda sıçradı yerinden, telaşlandı.

Gayriihtiyari, “Ütüyü prizde unuttum!”, dedi.

Kalbinin kırlangıç gibi attığını hissetmiş, avucumun içerisine alıp sakinleştirmeyi dilemiştim.

“Sakin olun… Önce bir emin olmaya çalışın.”

İster istemez rahatsız olmuştu, aramızda gelişen gereksiz samimiyetten.

Utandı, yere çevirdi bilye karası gözlerini…

Yüzüme bakmadan, küçük harflerle konuşmaya başladı.

“Çekmiştim sanırım fişini, boştan yere kaygılandım.”

Kaygılandım dedi ya hani, işte o an aldım sarmaladım, göğsümün içerisine sakladım onu.

Konuşmanın devamı gelmeliydi, birkaç kelime mırıldandım, utandım da bir miktar…

İneceğim durağa yaklaşırken çantasını toparlamaya başladı Asuman.

İçimde bir bayram sevinci beliriverdi, aynı durakta mı inecektik?

Hoş, ayrı duraklarda insek de, benim aklım onun indiği durakta inip, onun peşinden gitmeye devam edecekti.

Önce ben kalktım yerimden, kapıya yaklaştım; sonra o kalktı yerinden.

Tanrım, hayatımda belki de ilk kez şansımın varlığına inanacaktım.

İndim, o da indi.

Yürüdüm pasaja doğru, o da yürüdü.

Pasajın kapısından içeri girdim, o da girdi.

Küçük adımları hızlandı, topuk tıkırtısı yükseldi, Asuman alt kata indi, ben arşa yükseldim sanki.

Durdum merdivenin ucunda, uzaktan baktım nereye gittiğine.

Süzüle süzüle girdi, Terzi Cengiz Abi’nin dükkânına.

Mavi saten elbiseler nasıl da yakışır diye geçirdim içimden.

Birkaç gün sonra tekrar gördüm, tekrar ve tekrar…

Önceleri hiç konuşmadan, sessizce bakıp selamlaştık, sonra küçük cümleler kurmaya başladık birbirimize.

‘Merhaba’ ya da ‘İyi günler’ gibi… Sıradan, bilindik şeyler işte.

‘Bana bir şey söyle!’ der gibi baktı her defasında.

O bilmiyordu belki, ama ben her bakışımda “Gördüğüme sevindim seni…”, diyordum.

Çok sevdiğim şarkıda, söylendiği tonda…

Aynı otobüse bindiğimiz bir gün topladım cesaretimi, öğrenmek istedim adını.

Hangi kelimelerde dans ettiğini bilmeliydim isminin.

O Asuman dedi, ben Yavuz…

Asuman… Hani tüm yaralarıma pansuman olabilecek türden bir Asuman…

İsmi diyorum, bir insanın ismi bu kadar güzel olabilir mi?

Cengiz Abi’nin kız kardeşiymiş, meğer annesi vefat edince evi çekip çevirmek için okulu bırakmış, ömrümün yaban mersini…

Abisine yardım etmeye gelirmiş her öğle vakti.

Biri lisede, diğeri üniversitede iki kardeşi daha varmış.

Kendisi de açıktan okumaya çalışırmış…

“Okuduğun kitaplarda geçsin adım Asuman, ah diline düşeyim…”

Bir gün pasaja doğru yürürken karşılaştık Asuman’la, bu kez yanında levent tipli bir herif vardı.

Kendi cılız bileklerime baktım, aksayan bacağıma, düşük omuzlarıma; bir de yanındaki herifin kalıbına.

Hem utandım halimden, hem kıskandım.

Ben o gün Asuman’la evlendim; evlendim de, aldatıldım, ayrıldım zihnimde.

Aynı sokağın kaldırımlarında yürüdük Asuman da, ben de, yanındaki de…

Ben arkada kaldım, onlar önümde ilerledi.

Buz gibiydiler, ama sevgiliydiler belli, belki de nişanlı…

Hissikablelvuku hali…

Pasaja girerken kocaman avuçlarının içine aldı, Asuman’ın ince parmaklarını.

Havaya hazan karıştı, gönlüme hüzün…

“Ah be Asuman, senin serçeliğine yakışır mı bu ala karga?”, dedim.

O günü, o geceyi Asuman’ın hayaliyle konuşarak geçirdim.

İsyan ettim, itiraz ettim, kızdım, kırıldım, incindim…

Üzüme düştüm, bir üzüm bağında sabahladım.

Güneş vurunca kirpiklerime, ayıldım ben de.

Gelişigüzel çıktım evden, yok dedim Asuman falan, dünya ahiret acım artık…

Kendi kendime sözler verdim, üst üste, binlerce…

Görmeyecek, konuşmayacak, düşlemeyecektim onu.

Günlerce kendi kendimi yedim, ölmek üzereyken bana ‘yaşa’ der gibi bakıyorken o adamla işi neydi?

Zapt edemeyince kendimi bir öğleden sonra çıktım pasajın önüne, durdum bekledim saatlerce.

Asuman çıkacaktı, ben peşine düşecektim.

Yarım saat oldu olmadı çıktı pasajdan, yürümeye başladı öyle halsiz, güçsüz, üzerine kuş tüy düşse, olduğu yere düşecekti sanki…

Unuttum tüm hırsımı içimdeki, seslenmek istedim, ama bir yandan da izlemek yürüyüşünü.

O gitti, ben gittim…

Bir ara ayağı sendeledi, yaprak gibi süzüldü iki gözümün çiçeği, düştü kaldı.

Koştum hemen yanına, su getirenler, nabzına bakanlar, kolonya koklatanlar derken, geldi kendine.

Çıkardım o mavi şalını, aldım boynundan…

Baygın bir kuş gibiydi kollarımın arasında, cana geldi.

İyiyim dedi, kalkmak istedi, tutundu omzumdan.

Elleri olabileceği en güzel yerdeydi…

Gözlerinde ikinci bir ışıltı belirdi, belirdi de gizlemek istedi.

Güç bela ikna ettim gideceği yere kadar eşlik etmeye.

Yol hiç bitmesin, zaman hiç geçmesin, Asuman hiç susmasın istedim.

Biraz o konuştu, biraz ben anlattım.

Yanında gördüğüm heriften, isminin Kazım olduğundan, eskiden çalıştığı fabrikada tanıştıklarından bahsetti.

Birkaç aya kalmaz evleneceklerini söyledi, hatta gelinliğini kendi diktiğini.

Annesinin neden öldüğünü, babasını hiç tanımadığını, abisinin zulmünü anlattı.

Bütün cümlelerinden sonra, ağzımda acı bir tat kaldı.

Salon salamanje bölmüşlerdi sanki Asuman’ı; yarısı acıydı, yarısı kaygı…

“Gel be ömrümün yaban mersini, gidelim buralardan birlikte, bırakalım bütün kaygıları…”, demek istedim.

“Kaldır şu kalbimin odalarından beyaz örtüleri… Bak bir ömürlük misafirin geldi.”

Yahu ben Asuman’a “Allah seni bana yazsın!”, demek istedim.

O da istedi bence ya da ben istediğini düşünmek istedim, bilmiyorum.

Eve yaklaşırken vedalaştık, o gitti, ben arkasından bakakaldım.

Masmavi şalı elimde kaldı.

İstemsizce götürdüm burnuma, kokusu Asuman’ı kucakladı getirdi bana.

Adı üç kere geldi dilimin ucuna, seslenemedim…

O gün orada son kez gördüm Asuman’ı, 7 yıl sonrasına kadar son kez.

Hayatına bir kaygı da sen olma şu kuş gibi kızın dedim, ağır aksak bacağımla onu kendimden kurtarmak için çektim gittim.

Erdek’te, anneanne yadigârı eve yerleştim.

Deniz havası hangi yarayı iyileştirmezdi ki?

Geceleri kitap okudum, gündüzleri çay bahçelerinde geçirdim.

Erdek’in şu meşhur çay bahçelerinde…

Bir kitap yazmaya bile yeltendim; Tanrım, Asuman’ı bana yaz…

Gökyüzünün ciğerime dolduğu bir yerde, Asuman’ı düşünmemek imkânsızdı elbette.

Ama yine de gönlümü eğlemeyi bildim işte.

Aklıma geldikçe eski bir dosta gülümser gibi gülümsedim.

Dudağının kıyısına vuran küçük tebessümü hatırladıkça, bozdum ağıdımı.

Aklımın bir tarafında neler yaptığını düşündüm kaldım.

Evlendi mi, çocuğu oldu mu, hasta mı, kaygılı mı hala?

Ya ütüyü prizde unuttuysa, bu kez gerçekten?

Eğer düşünmeseydim, kafayı yerdim.

İçimde hayali bir Asuman büyüttüm.

Hani güzel bir anın hemen öncesi, o anın kendisinden daha iyi diyorlar ya…

Asuman’ın hayaliyle yaşamak da, gerçeğinden daha iyiydi.

Ömrümün sonuna kadar o hayalle yaşayabilirdim.

Yine de yenik düştüm merakıma.

7 yıl olmuştu, tam 7 yıl.

Asuman’ın yüzü bile bulanık bir fotoğraf gibi netliğini kaybetmeye başlamıştı hafızamda.

Yeniden görmeliydim onu, hayallerimin tadının kaçmaması için.

Bir kez daha gülmeliydi bana, umudumun yaşaması için…

Tam 7 yıl sonra yine geldim o pasaja, eski dostları yokladım, Asuman’ı sordum soruşturdum derken, öğrendim nerede yaşadığını.

Öğleden sonra üç gibiydi, gittim bekledim oturduğu sokağın girişinde.

Birkaç saat geçti geçmedi, Asuman belirdi, elinde kara kuru bir oğlan çocuğunun elleriyle…

Oturduğum duvardan kalktım hemen, telaşlandım bir anda, o da fark etti beni.

Bir şeyler dedi, gönderdi çocuğu, muhtemelen evine doğru.

Benim ben olduğumu bilerek yaklaştı, küçük adımlarla, ama kendinden emin.

Şaşırmış mıydı, üzülmüş müydü, kızmış mıydı hiçbir zaman anlayamadım.

“Neden geldin?”, dedi.

“Ben de kalan bir şeyi vermek için…”, dedim.

“Al bu şalı Asuman, al ki silinsin ömrümün bütün mavilikleri. Mavilerimi al benden, al da umutlanmayayım artık! Umudun rengi mavi Asuman, bazen beyaz, ama en çok mavi… Bazen hayaller kurulur, çoğu zaman hayaller yıkılır, ama insan hayal kurarken gökyüzü hep mavidir. Sen benim gökyüzüm oldun Asuman, adın gibi… Hiç eksilmedin penceremden, bir gün bile…” diyemedim.

“Asuman, adın üç kere geldi dilimin ucuna, seslenemedim.”, dedim.

“Eee…”, dedi.

Öylesine soğuk, öylesine bitkin, öylesine geçkin…

İş işten geçti demek ister gibi…

-Seslenseydim dönüp bakar mıydın?

-Ne söyleyecektin?

-Gel gidelim buralardan, Erdek’te yaşayalım birlikte…

-Neden demedin?

-Desem gelir miydin?

-Gelmek isterdim…

-Peki, şimdi?

-Mutluluk yanımızdan geçip gitti…

Ben zaten bu bacakla yakalayamazdım.

Zeki Demirkubuz’un kahramanları gibi, orada öylece kaybolup gittim.

Hiçbir aydınlığa erişemeden…

O yine gitti, ben yine arkasından baktım.

Elimde mavi bir şal, dilimde yalnızca bir cümle kaldı, Asuman’dan bana yadigâr:

Mutluluk yanımızdan geçip gitti…

3 YORUMLAR

Bir Cevap Yazarak Görüşlerinizi Belirtebilirsiniz.