Sevdası Çocuk Yonca’ya,

0

Bu bir açık mektuptur. Mektubun muhatabının akibeti, yazara göre belirsizdir. Mektup hükümsüzdür.

Yoncaların uğur getirdiğine inanan insanlar tanımıştım o yıllarda. Buldukları yerde avuçlarına alırlardı dört yapraklı yoncaları.Yoncanın yeşil rengi avuç içine bulaşana kadar sıkarlardı. Avuç içlerinin teriyle yeşil birbirine karışırdı. Nefessiz bırakırlardı güzelim yoncayı. Neden olduğunu anlayamamıştım. Anlamak için fırsatımda olmamıştı. Ama şimdi, şu an anlayabiliyorum. Gözlerimin bilinci açıldı çünkü. Gördüm.Yeşilin bulaştığı avuçlarda gizli coğrafyalar olduğunu gördüm.Ve  o coğrafyalara gömüldüm.

Uzun zamandır sana ulaşmanın korkusu içindeyim. Aramak, mektuplar karalamak… Her bir iletişim eylemi bir hayal kırıklığı olarak dönerse diye korkuyorum. Korkum varlığın ve yokluğun arasına tıkılmış “ölüm”den muzdarip…  Ölümün ağırlığı Anadolu’nun kurak topraklarına çökünce yeni bir ağaç ekiyorum. Ona can suyunu verip büyütüyorum. Bir ağacın gölgesine sığınmak ister gibi büyütüyorum. Üzerine şiirler yazar gibi büyütüyorum. O ağaca yaslanır gibi büyütüyorum…

Sen bambaşka bir coğrafyanın çocuğuydun. Acının, çaresizliğin ve vicdansızlığın hüküm sürdüğü devirlerden sıyrılıp gelmiştin yedi tepeli şehre. Gazete kupürlerine düşen gözyaşlarını gördüm ilkin. Sonra kitapların sayfalarında gezinen kelimelerini ezberledim. Bir sahil kenarında gizli çığlığının ezgilerini dinledim. Sen dostluğun başkalaşan lehçesiydin. Bilmediğim o lehçede kayboldum. Lehçenin bilinmezliği kumlanan kalelerdeydi çünkü…

Poşet dolusu şiirlerimiz oldu bizim. İnsanlar isimleşmek istedikçe biz şiirleşmek istedik. Didem, Edip, Can, Nazım, Turgut, Orhan olmadan. Daha nice isim olmadan. Sadece şiirdik biz. Bir maden işçisi olduk bir gün, bir ölü çocuktuk Hiroşima’da, bir gazeteciydik başkentte, bir güvercindik göğe doğru yavaşça kanat çırpan, güneştik çatıları ısıtan. Ya da bir kalbin kızıl saçlı bacısıydık… Yaşamın davaları arasında kaybolan, katliamlarda gözleri kanayan çocuklardık… Ölüm içimize işleyen bir kemirgendi. Ona hep yakındık, yakınımızdan ayıramadık.

”Eksilmeden eskiyelim.” demiştin bana. O söz hala kulaklarımda. Acıların burnumu sızlatan yüreklenmelerimde… Bir kayıp olabilirim Yonca. O oralet tadının sindiği sokaklarda. Sen yemyeşil denizlere serilmiş rengarenk çiçeklerden biriyken üstelik.

Kenarları oyalı siyah bir tülbentin vardı senin. Boynuna sardığın günler yağmurluydu hep. O yağmurlu günlerde dışarı çıkardın. Saçlarına sinerdi yağmur damlaları. Gözyaşların yağmur damlalarına karışınca anladım. O günlerin ağırlığını bildim. Sevdalarının bölünmüşlüğünü taşımıştın boynunda. Sevdaların hep yarımdı senin. Sevdalarının sahipleriyse ya ölü ya da yarı ölüydü. Ölülerin yıkandığı yağmurda yürürdün. Tülbentin siyah beyaz fotoğraflardaki gözlerdi.

Kimse seni anlayamazdı, anlayamadı ki. Ben bile… Gözlükleri siyah olanlar beyazı göremezler Yonca. Yeşile dokunsalar onu öldürürler. Gözlüksüz bakabilenlerdir güneşin parlaklığında kör olanlar. Kirpikleri ıslananlar…

Sana ulaşmanın yolu yok ‘gibi’.Varlığın ‘gibi,belki’ arasında. Belirsiz. Olmamış veya doğmamış gibi..

Telefonlar,mektuplar hep geriye dönüyor. Cesaretimse yavaşça tükeniyor. Kendi kavgalarımın arasında senin düşüncelerine sarılıyorum ansızın. Bir dostun gelişini bekler gibi… İyi olduğuna inanmak istiyorum. Boynuna sarılan siyah tülbenti fırlatıp attığın, salıncaklarda konakladığın çocukluğunu anımsıyorum.

Sevgili Yonca,

Sen ‘karanfil kokan cigarasın’ memleketimde, denize nazır lambanın ışığısın ve çocuğun sesindeki ‘antik acı’sın. Sevdalarınsa parçalara ayrılmış, o parçalar ekmeğe dönüşmüş. Ekmekten kalan kırıntılarla güvercinleri besleyen çocuk olmuşsun sen. Yeşeren yoncalara can suyu veren…

Açık mektubumun satırlarında gezinmenin umuduyla;

Sevdası Çocuk Yonca’ya…

Bu benim ilk açık mektubumdur dostlarım. Posta kutularını mektuplarla doldurmalı bu devirde. Bu mektup maneviyatını kaybeden bu devirde, iyi olan şeylere tutunma çabasıdır. Bir çeşit Karamakate ve onun rüyasıdır. Ve nehrin bir anakonda gibi uzanışı, suyu doğuruşudur. Bilgeliğin yemyeşil ormanlarıdır. Chullachaquisidir ruhun.Ve bilime göre var olan bilincin.

Gördüğün insanlara tutun.Tanıdığın, tanımadığın tüm insanlara, insanlığa. Ve anlat, yaşam göz bilincine yerleşen anların fotoğrafıdır. Atalarının şarkısıdır. Sığın onlara. Çünkü onlar senin varlığın, yokluğuna yaklaşan tek varlığın…

Paylaş

Yazar Hakkında

Bensu Buket Osmanoğlu

1995 yılında Kars'ta doğdu. Üniversiteyi İstanbul'da okuyor. Keman çalıyor, tiyatroyla ilgileniyor. fotoğraf çekiyor, bir de kitap yazıyor ama henüz kitabı yazım aşamasında :)

Cevap bırakın