Seratonin Kahvesi

0

Kapısını açıyorum usulca. Rüzgar süsleri sessizleşiyor anında. Lakin, tahta döşemelerine basmaya korkuyorum. Bir masa seçiyor gözlerim. Sandalye kırılacak gibi; ben yinede oturuyorum. Seratonin Kahvesi’nde bir masa, iki sandalye… Kalkıp gidecekmişiz gibi her şey. Ayakta durmaya korkuyorum.

Zamanın en verimli toprakları ölüm beklerdi o gece. Puslu bir aynanın arkasındayız. Yalnızca küf kokuyoruz o gece. Ufak bir çerçevede kalmış eskiler. Sırıtıyor yaşanmamışlıkların yanından. Şöminenin kenarından kıvılcımlanıyor ateş. Boynuma değiyor kolların ter tutmuş perçemime inat. Dudakların, dudakların ıslatıyor kuraklığımı. Bir yatak beğeniyorum en güzel yapraklardan. Böylece uzanıyor bacakların sert esen rüzgara. Tütsülerce yanmaktayız o gece. Vücuduna cevahirler yapışmış, ellerin allak bullak. Başımı ağrıtıyor kuş sesleri. Kışın ortasında görülmezdi ardıç. Yüzüm düşüyor aniden avuçlarına. Samimiyetsiz iki insanın dar bir sokakta karşılaşmasıydık çoğu zaman; yakınından geçemezdi ayaklarım.

Zamanın en verimli toprakları ölüm beklerdi o gece. Puslu bir aynanın arkasındayız.

Zamanın en verimli toprakları ölüm beklerdi o gece. Puslu bir aynanın arkasındayız.

Sallanıyoruz sandalyemin kısa ayağından. Bir tarafı diğer tarafına uyumsuz ayağından. Masanın çatlaklarından sızıyor gülüşmeler. Etrafımız oldukça kalabalık. Portmantodan el sallıyor yakalarına kar dolmuş ceketim. Seratonin Kahvesi’nde bir masa, iki sandalye… Bitecekmiş kadar güzel her şey. Suskunluktan korkuyorum.

Perdemi aralıyorum gün ışığına. Gözlerimin çaresizliğine aldırmıyorum. Uzun zamandır karanlık odamın duvarları. En güzel günlere sakladığım papuçlarıma daldırıyorum ayaklarımı. Uzunca bir yoldayız şimdi. Uzun ve taşlı… Yürümeye başladığımız noktada yoruluyorsun, biliyorum. Bir zamanlar yağmur olduğumu farzet. Bulutların en yücesinden Taraskon’un meyhanesine damladığımızı… Susuzluğunu giderecek duygular dolaşıyor etrafta.  Zennelerin hareketleri uykunu getiriyor birde. Göz kapaklarına dünya oturmuş, kalkmamaya ısrarcı. O vakit omzum yuva oluyor saçlarına. Keskin kokular saplanıyor burnuma. Kışın ortasında yeşermezdi ıhlamur. Tüm dalgalar mışıl mışıl… Dizginlenmiş denizler ile saydamlaşır karanlık. Ay ışığı sızar göz kapaklarının arasından. Ben senin rüyanım; sen beni görmüyorsun.

Bir bardak devriliyor, sonra diğeri... Yıpranmış iplik olduğumu düşünüyorum hiçbir çarşafı dikmeye yaramayan.

Bir bardak devriliyor, sonra diğeri… Yıpranmış iplik olduğumu düşünüyorum hiçbir çarşafı dikmeye yaramayan.

Bir bardak devriliyor, sonra diğeri… Yıpranmış iplik olduğumu düşünüyorum hiçbir çarşafı dikmeye yaramayan. Ansızın uzaklaşıyor dünya ve yan masada oturan kadınlar; biz kalıyoruz öylece. Portmantodan göz kırpıyor ceplerinden yaş süzülen ceketim. Seratonin Kahvesi’nde bir masa, iki sandalye… Tutunamayacakmışız gibi her şey. Bırakmaktan korkuyorum.

Bir kadın konuşuyor çıplak ağaçlarla. Var olan kıvrımların en güzeli gülümsemende saklıymış. Seni hüzne ve umutsuzluğa sürükleyen tüm gerçeklikleri yıkıyor hayal dünyamın sevmediğin köşeleri. Soluklarım yaşamın sahteliğinde boğulmuş. Oysa yanaklarında salkım salkım hayat… Varoş mahallelerde saklambaç oynamaktı ayaklarımızın aynı yöne hareket edişi. Tüm sahiller denizi bekliyor, ufuklar güneşi… Rutubetli bir evin bodrum katındayız. Görünmez bir sandala yükledik vücutlarımızı. Var olduğumuzu sen ve benden başka hiç kimse bilmiyor. Ancak önceki gün kadar yakınsın. Fazla geçmedi üzerinden; dönmek imkansız.

Üzeri tüylenmiş ceketimi alıyorum, kapısını kapıyorum usulca. Rüzgar süsleri yere düşüyor anında. Bastığım her toprak daha bir gömülüyor ayaklarımın altında. Gözlerine bakamayacakmışım gibi her şey. Her şeyden korkuyorum.

Paylaş

Yazar Hakkında

Ömer Okatali

1997 İstanbul – Kadıköy’de doğdu. Sakarya Üniversitesi – Siyasal Bilgiler Fakültesi – İktisat Bölümü ikinci sınıf öğrencisidir. Üsküdar’da ikamet ediyor. Okumayı yazmayı öğrendiğinden beri eline kalem alır kendi kendine yazar. Yaşadığı bazı duygusal ve özel durumlar kalemi eline aldığı zaman değer bulurlar. Bu yüzden yazıyor.

Cevap bırakın