Şehir Günlüğü

1

‘Yeniden doğuş için eski ve yıkıntı yerlere gittik. Rüzgarla bütün ölü ruhların dansı başladı. Bütün eski evlerin kapısı çürüdü ve bir ezgi yankılandı kilitlerde. Sen sadece kapıyı biliyorsun, peki arkası?’

Korkunun vücut almış şekliydim bu sözler beynimde dönüp dururken. Bu ses nerden geldi? Kendi iç sesim miydi? Kelimeler… Kelimeler…

Karlı bir kış gününde, Doğu’nun en doğusu Kars’taydım. Gözlerimi açtığım şehir, bir zamanların karma kültür merkeziydi. Şimdi eski karma kültür izleri olmasa da o izlerin yansımaları duruyordu sokaklarda, kaldırımlarda…

Karlı bir kış gününde, Doğu'nun en doğusu Kars'taydım. Gözlerimi açtığım şehir, bir zamanların karma kültür merkeziydi.

Karlı bir kış gününde, Doğu’nun en doğusu Kars’taydım. Gözlerimi açtığım şehir, bir zamanların karma kültür merkeziydi.

‘Güneş’ şehrin yıkık döküklerini aydınlatıyordu. Şehri yeni keşfe çıkar gibi adım adım yolları ölçüyor, resmediyor ve hafızama kazıyordum. Beni sokaklara çağıran neydi? Resimleştirmemin sebebi neydi? Ve o sokaklarda yankılanan ezgiler neydi?

Şehrin ya coğrafyasından ya da o özgün kültüründen midir bilinmez ama kargalar bu şehrin sahipleri gibidir. Gökyüzünde süzülürler, sokak lambalarının üzerinde konumlanırlar. O gün, onlara ilk rastladığımda toplu bir ‘cenaze tören’leri vardı. Öyle kalabalıktılar ki sanki bütün toprağa serilmişlerdi. Ve zararsızlardı. Böylesi bir karga topluluğuna ilk kez tanık olmuştum. Mezarlık çıkışının önündeki boş tarladaydılar. ‘Hayvan’ bir anda bütün özelliklerini terk edip insanlaşmıştı. Ne garip…

Kargalarla bir sonraki buluşmamız ya da rastlaşmamız ise evden şehre doğru yol alırken olmuştu. Bu seferse bir ‘ekmek töreni’ vardı. Ve garip bir şekilde birbirleriyle yerdeki kırıntıları paylaşıyorlardı. İki ayrı rastlantı birçok soruyu düşündürüyordu bana. Ama sormak için henüz erkendi. Üçüncü hamleyi bekliyordum.

Kargalarla bir sonraki buluşmamız ya da rastlaşmamız ise evden şehre doğru yol alırken olmuştu.

Kargalarla bir sonraki buluşmamız ya da rastlaşmamız ise evden şehre doğru yol alırken olmuştu.

O karlı kış gününde eski ve yıkık dökük evleri inceliyordum. Uzaktan bir gözle süzüyor, mimarisini tanımlamaya çabalıyordum. Zor bir işti. Çünkü sahipleri artık çok uzaktaydı, belki birer ölüydüler. Ölülerin evinden geçiyordum sanki. Ölü sokakların ruhsuz, yıkık evleri…

Ermeni yapımı bir eve rastladım. Uzun zamandır çekim yapıp her bir evi araştırıyordum ama kendini bu kadar belli eden bir yapı daha görmemiştim. Üstelik uzak bir açıdan görünüşü o evi yeniden diriltiyordu. Bu ev çok farklı hissettiriyordu. Çok farklı, özgün, özel… Bu özgünlüğü fotoğrafladım. O sırada yakın denilecek bir mesafede karga uçtu tam üzerimden. O an başımın üzerinden ne geçtiğini anlayamadım. Başımı kaldırdığımda karganın yavaşça uçtuğunu gördüm. Kanatlarını süzerek sanki gök onunmuş gibi uçuşunu. Karganın bu sahiplenici tavrı beni peşinden sürüklemeye yetti. Köşe başından dönüp eski evlerle dolu yol boyunca yürüdüm. Karga hala tepemdeydi ve hala süzülüyordu. Yürüdükçe bu eski yapıları hissetme isteği belirdi içimde. Parmak uçlarımı evlerin pencerelerinde gezdirdim. Yürüdükçe parmaklarımda taş binaların üzerinde yürüyordu sanki. Gözlerimi kapatıp bu sürüklenişe devam ettim. İnanılmaz bir his kapladı içimi. Kar rüzgarı esti o an. Bir ‘ayazma’ gibi. Bu ayazma ile bütün ölü ruhlar dansa başladı. Güneş kirpiklerime vuruyordu. Parmaklarımın değdiği her yer bana yeni bir his veriyordu. Yüzyıl önce farklı milletlerin olduğu mahalleler, sokaklarında top oynayan çocuklar… Kendi folk kültürlerinin ezgileriyle kapı önlerini renklendiren yaşlılar. Bir ‘karnaval’ gibi. Hayalin ötesinde bir duyguydu ve karga hala başımın hizasında kanat çırpıyordu, bunu hissedebiliyordum. Bu hisle birlikte kelimeler kulaklarımda çınladı, kargada ötmeye başladı. Karganın son ötüşüyle gözlerimi açtım. Ve o an tek bir kelime kulağımda asılı kaldı ‘Aren’.

Ermeni yapımı bir eve rastladım. Uzun zamandır çekim yapıp her bir evi araştırıyordum ama kendini bu kadar belli eden bir yapı daha görmemiştim.

Ermeni yapımı bir eve rastladım. Uzun zamandır çekim yapıp her bir evi araştırıyordum ama kendini bu kadar belli eden bir yapı daha görmemiştim.

Gözlerimi göğe diktim. Karga hızlıca yol aldı. Bense hissettiğim duygunun gerçekle çarpışmasını yaşıyordum. Etraf bomboştu. Yokuş yukarı yolu çıkmaya başladım. Bir yandan müzik dinliyor bir yandan kargayı düşünüyordum.100-200 yıl kadar yaşamış bir kargaydı belki de. Binlerce suret görmüştü. Ölümler, savaşlar… Çocuklar görmüştü.. Beni bu karnavala o sürüklemişti. Ne garip… Onun görebildiklerini görmek isterdim. Farklı mezhepten, farklı ırktan insanların bir arada olduğu o gerçekliği…

Aklımda kalan ‘Aren’ kelimesinin anlamına baktım. Aren, Ermenice kum tanesi demekmiş ve bir ağaç cinsini temsil ediyormuş. O an gerçek bir hissin esiri olduğumu anladım. Yüzüme çarpan kum tanesinden de küçük laçinlerdi… Kulaklığımı kulağıma takıp yürümeye devam ettim. Şarkının başlangıcı ‘Kanchum Em Ari‘… Bir Ermeni folk müziği. O müzikle hissettiğim karnavalın esaretiydim. Kargalar topluca uçmaya, Aren yüzüme vurmaya ve bir ayazmada ölüler dansa devam etti…

Ermeni Folk Ezgisi ‘Kanchum Em Ari’

Not: Çekilen resimler bizzat şahsıma aittir. Albümüm için çektiğim fotoğraflardır. İzinsiz kullanılmamasını rica ederim.

Paylaş

Yazar Hakkında

Bensu Buket Osmanoğlu

1995 yılında Kars'ta doğdu. Üniversiteyi İstanbul'da okuyor. Keman çalıyor, tiyatroyla ilgileniyor. fotoğraf çekiyor, bir de kitap yazıyor ama henüz kitabı yazım aşamasında :)

1 Yorum

Cevap bırakın