SARI ÇİZGİNİN ÖTESİNDE / Tavan ile Kapı Arasında/ Metallica’dan Unforgiven II’nun eşliğinde

0

“Gelecek diye bir şey yok.
Gelmeyecek olan ne varsa, onu sevdik biz.”

SERKAN ÖZEL

 ‘Geliyorum bağırıp durma, bıktım her sabah senin tavana çarpıp, camları titreten haykırışlarını duymaktan… Bir gün de güzel bir şeyler söyle be kadın…’

Demek istedim, öyle çok istedim ki… Bitmek tükenmek bilmeyen o sabahları gerisin geriye sarıp, bir filmi yeniden oynatır gibi ne var ne yoksa her şeyi en baştan yaşamak istedim. Uyandığımda aldığım derin, taze bir nefes ile ahşap merdivenleri koşarak inmek, alelacele muslukta yıkayıp yüzümü, mutfakta dırdırlanan suratına, içimden geçenleri olduğu gibi söylemek istedim. Karşına dikilip, ‘yeter artık ! ‘ demeyi ölesiye istedim…

Her sabah istedim bunu. O susmadığın sabahlar hep istedim. Hiç susmadığın, o çekilmez sabahlar… Bugün gibi, ‘YETER !’ diye haykıramadığım sabahlar…

Bildiğim bilmediğim ne kadar kelime varsa hepsini ardı ardına sıraladın yine. Ağza alınmayacak küfürleri ekleyip soluksuz sövüp durdun. Ne seni bir gece yarısı terk edip giden kocan kaldı, ne de hapse düşen hayırsız oğlun… Torunların bile aramadılar seni altı aydır, sövdün onlara… O gelinin olacak aşüfte gelmedi evine, kim bilir kimin yatağında boynuzluyordu oğlunu… Ona da sövdün. Aptal oğlun sana rağmen almıştı ya o para düşkünü o….yu.  Hiç sevmemiştin, kaç kere söylemiştin oğluna hayır gelmez bundan diye, dinleyen var mıydı? Olan olmuştu işte, sonunda çalıştığı şirketi dolandırmıştı, hapiste çürüyordu şimdi… Kızıp duruyordun boyuna, sövdün ona da… Önüne gelen kim varsa sövüyordun, bir ağız dolusu ileniyordun, bahçedeki tekir kediye bile sayıp döküyordun… Hırsızlığından, uğursuzluğundan soyundan sopundan başlayıp… Her sabah… Hiç susmadan bozuk plak gibi, anlatıp duruyordun. Herkesin gözü senin parandaydı. Bir tek para istemek için uğruyorlardı sana. Para vermezsen göstermiyordu o aşağılık kadın torunlarını sana. Emekli maaşına göz dikmişti bir kere. Oysa sen yıllarca sabahın köründen akşamın bir vaktine kadar fabrikalarda çalışıp hak kazanmıştın o emekli aylığına. Yedirtmezdin kimseye, hele babandan kalma bu evi yakardın da yine de vermezsin onların eline… Söylen söylenebildiğince bir dinleyen buldun nasılsa…

Her güne ümit yerine bu dırdırla başlamak nasıl bir işkence tanrım? Anlatılır gibi değil, unutup unutup yeniden başlıyorsun, ya da unutmuş gibi yapıyorsun. Her günümü kabusa çeviriyorsun. Bunak olduğunu ilk günden anlamıştım ama hiç önemsememiştim o zaman. Nasılsa kiracıyım diye hiç dert etmemiştim. Bana yatacak bir yer, akşamları da önüme konacak bir kap yemek yeterdi. Gerisinden bana neydi…

Öyle olmadı ama beni kiracı olarak değil kendi evladın gibi gördün zamanla, oğlunun yerine koydun. Yalnızlığımdan faydalanıp yalnızlığına bir köprü kurdun. Yorgun argın gecenin bir yarısı eve döndüğümde seni kapının girişinde bekler bulurdum. Sıcak bir tas çorbayı koyup önüme giderdin, sonra benimle oturmaya başladın mutfaktaki tahta iskemlenin üzerinde, ekmek iliştirdin yanına, bir de sohbeti katık ettik uzun bir süre sonra… Acıdım sana, yalnızlığına, çektiklerine üzüldüm… Kimsesizliğin kimsesizliğim oldu paylaştık acılarımızı, kardık sevgi yumağını birbirimize, destek olduk kötü günlerimizde…

Ne zaman ki işsiz kaldım, iş aramaktan patlamış ayaklarımla beş parasız eve daldım işte o zaman başladı her şey… Senin gözünde bir serseri olup çıktım… Beş aydır ödemiyorum kiranı, biliyorum sanki ben bundan üzüntü duymuyorum. Beni sevdiğin için verdin tek göz odalık tavan arasını… Çocukluğunun anıları arasına aldın beni. Orası senin odandı, annenin bez bebekler diktiği, babanın ahşaptan beşik yaptığı en sevdiğin odayı verdin bana. Kıyıp kimselere veremediğin odayı… Onu da biliyorum. Ama ben ne yaptım, ihanet ettim sana. Gül gibi işimden ayrılıp düştüm sokak aralarına… Hem kendime ettim hem sana. Bir iş bulmazsam koyacaksın beni kapının önüne, atacaksın eşyalarımı sundurmanın altına… Orda yatıp orda kalayım da bir müddet adam olayım öyle değil mi? Böyle düşünüyorsun. Beni gerçek oğlun sanıyorsun. Ama değilim ve duymak istemiyorum artık… Sana duyduğum minnetin içine ettin, hürmetimi ayaklarının dibine serdin… Bir iş bulsam bir dakika durmam valla burda… Ne halin varsa görürsün işte o zaman. Çok ararsın beni, benim gibi efendi birini. Yaşlısın diye saygı gösterip tek bir kelime söylemedim yüzüne. Hastadır, sıkıntılıdır, tek başınadır diye evlatlık ettim sana ama artık dayanacak halim kalmadı. Ne yaparsan yap umurumda bile değil…

Bir gün çıkıp gideceğim bu evden, dönmeyeceğim ardıma bakıp… Bu yazdıkları mı da okutmayacağım sana. Kaç tane oldu saymadım bile… Her güne bir mektup yazdırdın bana nerdeyse… Bu sonuncusu olsun artık…

Yüzünü bile görmeden çıkıp gideceğim bu kapıdan…

Ahşap merdivenleri inip çıkıp gitti o kapıdan… Yaşlı kadın söylenmeye devam etti. Çıktığı sokağın köşesinde yüzleri mendille kaplı adamları gördü, ellerinde ağzı fitilli şişeler vardı… Aldırmadı, yürüdü… İş bulmalıydı bir an önce, yoksa zıvanadan çıkacaktı… Bütün gün dolandı durdu orda burda, akşama az vakit kala evin yolunu tuttu… Sabah çıktığı sokağın başında polis arabaları duruyordu. İtfaiyeyi gördü uzaktan. Ellerinde sedye ile çıkan itfaiyeciler ambulansa doğru gidiyordu. O anda fark etti, yanan kendi eviydi. Ya sedyedeki? Polisleri yarıp koştu ambulansa doğru… Ama artık çok geçti…

İşte şimdi gerçekten kalakalmıştı sokağın ortasında, yıkılmış tavanın kirişlerine baktı… Ahşap bina kapkaraydı. Kapısı hala açıktı, merdivenler çökmüş, mutfak kül olmuştu… Yıkıldı kapının girişinde, kaldırıma oturup dikti gözlerini tavanın kirişine, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu… Polisle çatışmaya giren göstericilerden birinin elinden fırlayan molotof kül etmişti yaşlı kadının evini… Öyle hızla yayılmıştı ki yangın, kaçamamıştı, kapının girişinde bulmuşlardı cesedini…

Cep telefonu çaldı, bilmediği bir numaradan bir kadın sesi, öykü kitabı için aradığını söylüyordu. Sesi sanki çok uzaktan geliyordu. Beyninin uğultusundan işitmiyordu hiç bir şeyi. Ne öyküsü, ne kitabı hiçbir şey hissetmiyordu ki, anlayabilsin olan biteni… Yaşlı bir kadının bu sabah getirdiği mektuplardan bahsediyordu telefondaki kadın. Yayın yönetmeninin kendisiyle tanışmak istediğini söylüyordu. Öykülerini basmak için ertesi gününe randevu veriyordu…

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat hep yaşamında var oldu. Ama müzikle uğraşmaya başladığından beridir artık müzikle edebiyat yapar, müzikle yaşar…

Cevap bırakın