Sarı Çizginin Ötesinde / Kumsaldaki Yaprak

0

Rüzgâr kırdığı daldan af diler mi hiç? Dileseydi nerde kalırdı onun rüzgârlığı? Esip gürlemek değil mi onun vazifesi? Öyleyse neden küsüp hayata sus pus oturuyoruz sürüklediği için bizi oradan oraya? Nereye konduysak oradan başlamalıyız yenilenmiş bir halde yaşamaya… Suyumuz kuruyup kabuğumuzdan çekildiği ana dek devam etmeliyiz hiç durup dinlenmeden nefes verip; soluk almaya…

Bir kauçuk yaprağı olarak gelmiştim dünyaya. Büyük bir ağacın dalında falan değil, küçük bir saksının toprağındaydı evim. Sevilmeyi, özlenmeyi iyi bilirdim. Yazları bizi verandaya çıkaran ev sahibemi pek severdim… Güneşin dik gelmeyen ışıklarına kendimi bırakır koca bir yazı pencerenin altındaki gölgelikte, sevdiklerimle birlikte huzurla geçirirdim. Kışın bizi, salonun geniş camlı penceresinin köşesindeki kadife perdenin yanı başına oturturdu ev sahibim.  Gösterişli parlak yapraklarımızla gelen misafirlerin gözlerini süslemek için beklerdik, ihtişamlı gövdemizin üzerine aldığımız övgülerle vaktin nasıl geçtiğini bilmeden yaşayıp giderdik…

Öyle çok kardeşim vardı ki! Sıcak yaz günlerinin akşamüzerleri, bahçe sulanırken ağustos böcekleri gibi biz de neşe içinde kendi şarkılarımızı söylerdik… Çay bardaklarının kaşık sesleri karışırdı müziğimize, orkestramıza eşlik ederlerdi ama duymazdı sesimizi hiç kimse…

Bir gün ev sahibem uzayan dallarımızı kesti, başka bir saksıya dikmek için suya koyup köklenmesini bekledi… Yavruladı böylece büyük kauçuk ailem, çoğaldık. Baba evi saksıda ise biz, bize kaldık… Kurumaya yüz tutan yaprakları ayırdı birbirinden, bahçeye fırlattı. Yaşlanmış yapraklara düştükleri toprakta gübre olmayı umut etmek kaldı…

Ben gençtim daha yeni yetme bir filiz idim. Giden yaşlı yapraklara ne kadar üzülsem de güvendiğim gençliğimle olan biteni çarçabuk unutuverdim. Dönüp bakmadım bir daha onlardan yana… Her akşamüzeri yaptığım gibi şarkılarımı söyleyip diğer yapraklarla birlikte çokça eğlendim.

Bir gün komşunun kedisi Sarman bizim verandaya girdi. Ev sahiplerim yoktu evde, sıkışıp kalınca küçük yaramaz kedi, ne var ne yoksa her şeyi dağıttı devirdi. Korkusundan bir köşeye sığındı, beklemeye başladı. Akşam olup da gelenlerin sesini duyunca öyle bir sıçradı ki bizim evimizi, saksımızı, düşürüp betona kırdı… Dağıttı yuvamızı… Ailemizi koparıp attı, her birimiz bir yana saçıldık. Öyle ayrı düştük ki sabaha dek bekledik soğuk beton zeminde, sesimizi bir duyan olmadı… Mevsim sonbahardı, verandanın kapısı kapalıydı artık . Yağmurlara dayanan genç bedenim rüzgârlara sığındı ama bir gün çıkan fırtınada uzak diyarlara doğru uçtu gitti…

Büyüyememiştim daha, serpilip gelişemeden doyasıya, parlak yapraklarımı sergilemek hevesiyle yatıyordum boylu boyunca bilmediğim ıslak toprağın koynunda…  Kavuşamayacağımı anladığımda eski mesut günlerime, büküp boynumu razı oldum kaderime. Bıraktım kendimi hayatın akışına, yumdum gözlerimi daldım bir derin uykuya. Acıyla uyandım uykumdan bir gün, sanki küçük bir solucan ısırıyordu beni kuyruğumdan. Ölüm çok yakındı, yem olacaktım bir solucanın ısırığıyla yok olacaktım. Derken havalandım birden, bir kuşun gagasında uçuverdim aniden… Nereye gittiğimi bilemeden yol aldım, dağları geçip denize ulaştım. Kondum bir evin çatısına, yuva oldum yeni doğmuş yavruların arasında… Artık yeşil değildi rengim, kurumaya başlayan derim kahverengi olmuştu ve ben ne bir kauçuk yaprağı idim ne de diriydim artık…

Bütün umutlarımı kesmiştim yaşamaktan, kuru bir kauçuk yaprağı ne işe yarardı ki? Büyüyen yavrulardan biri gagasına aldığı gibi beni, havalandı ve uçtu uzaklara doğru… Güçlü değildi kanatları, konamadan bir yere düşürdü gagasından uzayıp giden uçsuz bucaksız kumların üzerine… 

Değişti hayatım bundan sonra… Yalnızlığım bitti, çektiğim çileler bir bir unutuldu gitti… Artık beni seven kumların arasında kavruluyorum gün be gün güneş ışıklarının altında… Sertleştim git gide, görmüyorlar kabuğumu, bilmiyorlar bir zamanlar bir kauçuk yaprağı olduğumu… Şarkı söylüyorum durmadan… Sabahtan akşama kadar güneşin alnındaki kumların acısını dindiriyorum, onları eğlendiriyorum… Alkışlıyorlar beni, biri gidip diğeri geliyor öyle çoklar ki! Kim olduklarının bir önemi yok… Umurumda da değil zaten kimin gelip gittiği, şarkı söylüyorum ben yalnızca…

Unuttum bile çoktan kim olduğumu, tıpkı unutulmuşluğum gibi…

Yalnızca inci olmayı bekleyen bir kum tanesi görüyorum uykumda, ne zaman gözlerimi kapatsam düşüme giriyor. Bir tek o hatırlıyor eski halimi, biliyor benim kim olduğumu, yeşil kauçuk yaprağı olarak varmak istiyorum ona doğru. Serin bir esintinin ucundan, uzaklardan çok uzaklardan sesleniyor bana, duyuyorum fakat bir türlü ulaşamıyorum … ‘Çal diyor boyuna bana, çal kemanını’… Uyanıyorum sonra ve başlıyorum tekrar kızgın kumlarda çalmaya…

Beni sorarsanız eğer ‘ Kumsaldaki Keman’  nerede deyin yeter… Hemen bulursunuz, gösterirler yerimi…

Bekliyorum inatla bir gün gelecek diye ‘ Rüyalarımdaki O Son Kum Tanesini ’…

İnci olmayı bekleyen son kum tanesi…

 

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat hep yaşamında var oldu. Ama müzikle uğraşmaya başladığından beridir artık müzikle edebiyat yapar, müzikle yaşar…

Cevap bırakın