SARI ÇİZGİNİN ÖTESİNDE / Hasret

0

Zamana, sevgiliye, güzelin vuslat kokusuna nasıl hasret kalınırsa, öyledir aşk içinde aşktan ölmek…

Sabah ezanında okula gittiğim günlerden kalmayım, saba makamında içli içli ağlamaktayım… Annemin şefkatli elleriyle saçımı okşadığı, alnıma kondurduğu sıcacık buseyle gözümü açtığım hatıralarımdayım. Ne kadar yaş aldığımı unutacak kadar uzun yaşadım kendimce… Ha bir gün eksik ha bir gün fazla dert edecek değilim bunca zaman sonra. Yaşadım yaşayacağım kadar, ölüm gelse şimdi alıp götürse beni neden diye sormam bile… Bir gün, uykumdan uyanmadan şuracıkta gözümü açamazsam kimse bulamayacak cesedimi günlerce… Her sabah kapımı tırmalayan kedilerin miyavlamalarından  bıkan konu komşu akıl ederse, işte belki o vakit bir omuz atıp bizim emektar ahşap kapıya girerler içeriye. Bulurlar beni bir köşede…

Dedemden kalma bu evden başka hiçbir yerde yaşamadım ben. Bilmem başka evlerin tuvaletlerini, banyolarını. Kendimi bildim bileli bu mutfakta yemek pişer. Bu duvarlara sinmiştir yemek kokuları. Anamın sarmaları, nenemin külbastıları… Bayramların has tatlısı kalburabastı… Başka evlerde el açma baklava pişerdi ama bizde illa kalburabastı. Dedem şerbetli tatlılardan bir tek onu severdi rahmetli. Vişne likörünü günler öncesinden hazır ederdi nenem, kristal minik kadehlerde ikram ederdi annem kendi elceğizleriyle ördüğü dantelli gümüş tepside, gül lokumunu da hiç eksik etmezdi yanında. Kalburabastıları likörden sonra sunardı misafirlere, ince kalem topuklu ayakkabılarıyla şu gördüğün ahşap merdivenlerde annemin ayak sesleri yankılanırdı…

Evin tek torunu olduğum için bayramlarda bayram yapardım harbiden ha… Gıcır gıcır rugan ayakkabılarımla, içi yelekli ceket pantolon takım elbisemle, gömleğe uygun papyon takardık mutlaka. Yalnızca ben değil ha, babam, dedem, amcalarım… Onların ellerinde ince bir baston şemsiye olurdu.  Yürüyemediklerinden değil, o zamanın şıklığından. Vaktin modası işte… Eski fotoğrafları gösterirdim sana ah bir bulabilseydim nerede olduklarını…

Sen şimdi röportaj istiyordun benden değil mi? Soru soracaksın ben cevaplayacağım ha… Bir kahve yapaydım sana, istemez miydin? Bu eve misafir gelmeyeli öyle uzun zaman oldu ki, heyecanlandım bak, elim ayağıma dolandı. Hasretim ben insan sesine. Şu duvarlarla konuşurum, hayalleri canlanır koşar gelir gözümün önüne. Gevezelik edersem sustur beni emi. Konuşmayı unuttum, bazen kelimeleri bile hatırlamıyorum, bilir misin bu ne demektir?

Sesimi kayda alıyorsun ha… İyi ediyorsun, ben göçüp gittiğim vakit bir seda kalsın bari benden geriye. Kahveleri içerken bir cigara tüttürsem rahatsız eder miyim seni? Benim de tek keyfim bu işte… Hadi sen sor sorularını…

Ha… Kimden duydun o hikâyeyi, köşedeki bakkal mı söyledi? Kızardı yanakların. Olsun söylesin. Adım meczuba çıktı doğup büyüdüğüm bu mahallede. Aldırmıyorum artık, umurumda değil kim ne diyorsa desin. Kahveye de çıkmıyorum, dinazor diyorlarmış bana. Yüzüme söyleyemiyorlar ama arkamdan alay ediyorlarmış. Neymiş bir kıza âşık olmuşum da hiç evlenmemişim falan? Kime ne? Bu mu yani beni dinazor eden?

Sen yazardın değil mi hanım kızım? Bunları aynen yaz böyle. Ne olur benim için. 70’i çoktan geçtim. Sustum bunca yıldır hiç kimseye bir şeycik demedim. Efendilik bende kalsın diye. Ama artık canıma tak etti yeter!

Adını hiç söylemedim sevdiceğimin. Kâğıtlara yazardım ilk zamanları, sonra bir gören olur diye yaktım onları bizim teneke sobada. Ona yazdığım bütün şiirlerle birlikte kül olup gittiler. Ben de çok istemiştim yazar olmayı. Ama bizimkiler illa devlet kapısı dediler, memur yaptılar beni. İyi ki öyle yapmışlar, muhtaçtım yoksa şimdi bir lokma ekmeğe…

Bir kez bile peşinden gidip yanına ona “seni seviyorum “demedim. Ama o biliyordu, o da beni seviyordu biliyorum bunu. Adımın Nusret olduğunu bildiğim gibi… Böyle şeyler söylenmez, ama şu yürek var ya o hisseder. Âşıklar arasında gizli bir köprü, bir yol vardır. Gönülden gönüle bir muhabbet hasıl olur ki bunu Cenab-ı Hak’tan gayrısı bilmez. Bir sevda dile gelirse çabuk biter. Bak bunu iyi belle. Sevgi de, aşk da, muhabbet de gizlidir. Dökülmez öyle orta yere çingene bohçası gibi. Bu yüzden dinazor diyorlar işte bana… Meczup, deli, divane… Desinler, öyleyim. Onlar akıllı olsunlar ben deli olayım. Razıyım. Hadi sen sor şimdi ben söyleyeyim.

Çocuktum daha, 17’sinde ha var ha yoktum. Bu mahalleden değildi benimki. Ama teyzesigillere sık gelip giderdi. Adını söylemem, isteme benden. Hala yaşıyor biliyorum, hissediyorum bunu. O yüzden çıkmadım hiç bu evden. Gitmedim başka bir yere. Beni aramaya geleceği günü bekliyorum hala özlemle…

Gözlerin yaşlandı. Mendil vereyim ister misin? Bak, elleriyle işlemişti bu mendili. Gördün mü? Bana kendi verdi. Hiç ayırmadım koynumdan. Mendil ayrılık derlerdi eskiler, doğrudur. Biliyordu kavuşamayacağımızı. Beşik kertmesi vardı, başı bağlıydı kundaktan. Siyah saçlarının örüklerine gizleyip ela gözlerini, elime tutuşturmuştu alelacele bu mendili… Hiç ayırmadım yanımdan. Yarenlik ederim bunca yıldır, konuşurum mendille arada sırada. Baş harflerimizi bir kalbin içine işlemiş bak… Kırık, yarım bir kalbin içine… O kalp kırık kaldı gizliden gizliye bunca sene…

Kahveni soğutma, şimdi bir lokum olsa yanında iyi giderdi dimi. Nerdeeee bir resmi olsa bende başka ne isterdim Allah’tan. Kendisi İstanbul’da doğmuştu ama ailesi dışarlıklıydı. Aşiretti senin anlayacağın. Bu bir evin bir kızı, tam yedi tane abisi vardı. Güzelliği dillere destan… Mahcup gözleri hep ağlamaklıydı, kaderine boyun eğmiş bir kurbandı zavallı… Bendeki de ne şans değil mi? Öyle demişti gözü yaşlı anneciğim. Elime mesleğimi alıp, vatan hizmetim bitince kız bakmıştı bizimkiler uzun bir süre. Hiç birini istemedim. Annem bir sabah yatak ucuma gelip, “bir sevdiğin mi var” demişti. Yalan söyleyemedim anneciğime, anlattım bir bir… İşte o vakit, “ne şans varmış bizde de” demişti. Hiç ses etmemişti. Ama içinde bir umut belki bir gün seveceğim bir kız bulurum diye hep beklemişti. Annemin başka çocuğu olmamış. Bu yüzden çok düşkündü bana. Rahmet olsun, yıllarca hep bana o baktı. Hiç büyümemişim gibi, kahvaltımı önüme getirdi her sabah… Gözünden sakınırdı beni. Öyle içki, kumar kötü kadınlar hiç girmedi hayatıma. Dairede birkaç hanım arkadaşım olmadı değil. Ama onların hiç birini yakıştıramadı bana annem. Ben de hiç üstelemedim. Onun sevmediği bir kıza yan gözle bile bakmadım. Bir dediğini iki etmedim, anneciğimin. Şu camın önündeki pencereden dışarıyı seyrederken 90 yaşında kuş olup uçtu melek anneciğim…

Alışamadım onun yokluğuna, burda öyle hatıralarla yaşayıp giderim.

Ne mi oldu, ha o mu? Evlendi tabi beşik kertmesiyle, teyzesinden aldık haberleri. Teyzesi annemle yakın görüşürdü. Bir oğlu vardı benden birkaç yaş büyük. Mahallede top falan oynardık. Bizim buralarda meyhane çok ya pek salmazdı annem beni dışarıya. Serseri takımına bulaşmayayım diye. Ama top oynamaya çıkardım arada sırada. İşte bu Muzaffer abi de gizliden âşıkmış bizimkine. Evet! Şaşırma kuzeni tabi ne olacak ki. Aşiret diyorum sana, bizde de pek olmaz gerçi kuzenler kardeş gibi büyürler. Ama onlarda öyle değil. Neyse sözü uzatmayalım. Muzaffer abi de istemiş evlensin. Kabul etmemiş babası, neden sözlü diye beşik kertmesiyle…

Ya işte böyle… Kaç sene mi oldu? 60 sene olmuştur herhalde. Kimse kalmadı benden başka eskilerden bu mahallede. Bir sürü ıvır zıvır insan doldu. Onun için hiç çıkmıyorum artık evden dışarıya. Bakkala haber salıyorum, çırağıyla gönderiyor bana ne istersem. Hepsiyle kavgalıyım bütün konu komşuyla. Ne edep biliyorlar ne erkân. Görgü, terbiye sıfır… Hele o çocuklar, hiç sorma hiç… Kavga, gürültü bir yandan, pislik başka bir yandan… Çöpleri sokağa bırakıyorlar, belediye koymuş oraya ne güzel konteyner dimi. Yok bunlar illa sokağa bırakacaklar çöplerini. Kedi köpek eşeliyor torbaları, yazın cam açamıyorum sivrisinekten…

Hiç görmedim mi kimi, bizimkini senin aklında onda kaldı ha… Benden betersin. İyi ki hanımsın yani. Ne bileyim ben öyle. Ha sen aşk hikâyesi yazıyorsun da ondan öyle mi? Deminden beri söylesene ne konuşturuyorsun beni boş boş.

Gördüm evlendikten sonra geldi buraya. Bakırköy’de bir yerde oturuyormuş. Şu köşe başında karşılaştık. Yüzü solgundu. Anladım ki mutsuzdu. Ela gözlerini kaldırıp bir bakışı vardı bana, işte o bakış beni hem yaşattı bunca yıl, hem öldürdü o anda…

Çıkıp gelecek diye bekliyorum hala, bu pencerenin kenarında. Taşınamadım işte bu yüzden mahalleden… Bir gün gelir de beni bulamaz burada diye. Ölüm beni alıp götürmeden önce bir kerecik daha yüzünü göreyim isterim, üflesin  nefesini boynuma…

Anladın mı şimdi hikâyeyi. İyi o vakit hadi git yaz şimdi…

İlham Kaynağı : Ömer Faruk Tekbilek ve Hasret

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

Cevap bırakın