SARI ÇİZGİNİN ÖTESİ / Alıp Başını Gidemeyen

0

Acımayı unuttum
Sevinmeyi unuttum
Ben her şeyi artık unutuyorum
Ama o geçerken ne yalan söyleyeyim
Şuramda bir ağrı duydum.

EDİP CANSEVER

“Cesedimi çiğnersin, buradan çekip gidersen!” demiştin. Çocuktum. Sen, büyüktün benden. Dağlar kadar büyük, Kızılırmak kadar uzundun. Ben, sana hayran çocuksu bakışlarıma aldırmadan, öylece bekler bulurdum kendimi usanmadan… Beklerdim, sundurmanın altında. Seyrederdim, tozpembe güllü perdelerinizin dantellerini, rüzgâr savururdu fistolu eteklerini… ‘Sen git artık’ diye pencerenizden el etmeden, ayrılmazdım kapınızın önünden. İçimdeki sevinci boşluğa bırakırdım. Keder dolardı yerine, sızlayan burnumun direğine inat dönüp bir daha bakardım açık duran pencerenize. Kaybolurdu hüzünlü gözlerimin önündeki perde. Sen, görmezdin batan güneşimi, sana hoşça kal diye seslenişimi, duymazdın… Ben, peşinde gölgenle birlikte dolanır dururdum güneşin doğuşundan geceye…

Seni görmediğim günler olurdu bazen, köye tatile gittiğimizde falan. Hele bir keresinde hastaydım otuz dokuz derece ateşle yatıyordum kızamıktan, işte o zaman giriş kattaki evimizin penceresine bir saksının içinde leylak bırakıp gitmiştin. Kız kardeşimin kulağına ‘ geçmiş olsun, çabuk iyileşsin emi’ demiştin.

Yolda yürürken eğer arkandaysam hemen, kırmızı omuz çantanı düşürdün mahsusçuktan, dönüp bakardın sonra bana. Koşup ardından alırdım çantanı, uzatırdım senin hiç yüzüne bile bakmadan. Mahcup kahramanın olarak geçerdim yanından. Lavanta kokan bembeyaz duru teninle, bakışlarımız göz göze gelirdi. O güzelim ela gözlerinle bakıp gözlerimin içine, eğilip hafifçe, yanağıma küçücük bir öpücük kondururdun… Sevilmenin gücüyle sallanırdı uzun sarı saçların, ben çocuk, ben bahtiyar, gece geç saatlere kadar yalnızca hep seni düşünüp dururdum.

Muhallebiciye giderdin arkadaşlarınla bazı. Kasaba yerinde söz olmasın diye kızlı erkekli buluşmalarınızı, Laz Bahrinin babasından kalma dükkânında yapardınız. Lisenin bütün gençleri burayı mesken eylemişti. Su muhallebisi sevenlere dondurmayı bol koyardı Bahri, dondurma uğruna severdim muhallebisini. Siz otururken, camdan izlerdim sohbetinizi. Arada göz kırpardın bana, daha çok bekleyeyim diye seni. Bir keresinde içeri çağırmıştın hatta masanıza buyur etmiştin beni. Sonra sarılıp omzuma koymuştun başını, ‘benim küçük sevgilim’ demiştin benim için. Gülmüştü masadaki oğlanlar. Ama ölesiye kıskanmışlardı beni, ben ise sırılsıklam kalkmıştım masadan utancımdan.

Rüya mıydı yaşadıklarım, serap mıydın uçsuz bucaksız ıssız çöllerimde? Bilmiyordum hiç. Seni yaşamak için doğuyordum anamım rahminden her gün bir kez daha… Adım mecnuna çıksa kaç yazardı 11. yaşımın sevdasıydın. Söyle başka kim bana böyle içli, böyle sevgi dolu edayla bakardı? Bir çift ela göz uğruna bütün kasaba beni alaya alsa ne yazardı, kâğıdım kalemimden başka. Dünya bir yana senin bir öpücüğünün değeri bir yanaydı… Çocuktum daha, bütün kasaba benim sana olan aşkımla çalkalansa da, ben senin uğruna heba olmaya razıydım çoktan…

Lisenin mezuniyetinde bahçe kapsından görmüştüm seni. Uzun leylak renkli elbisenle, lavanta kokuyordu yeryüzü, sarı saçlarına beyaz papatyalardan bir taç takmıştın. Uzun boyun daha da uzamıştı. İlk kez orada dans ettin onunla. Kaymakamın oğlu, doladı kollarını ince beline, sonra elini tutup öptü gecenin içinde. Gülümsedin sen de ona, sarıldın gizlice… Renkli ampullerin ışığında mutluydun olabildiğince, eğlendin Haziranın serinliğinde…

O yaz gittiniz kasabadan. Evinizi kiraya verdiniz. İstanbul’a taşındığınız söyleniyordu. Senin akıbetini ise kimse bilmiyordu. Konuşmuyordu insanlar, sorular havada cevapsız kalıyordu.

Ben biliyordum oysa senin onunla kaçtığını. Gizli gizli buluşmalarınızı biliyordum. Tam üç kez benimle haber salmıştın ona. Sana gönderdiği mektubu okumuştum gizlice. Sen Leylak dolu sepetle dönmüştün bir keresinde evinize. Kaymakam babası razı olmadı evliliğinize. O da seni alıp başka diyarlara götürdü. Gitmeden bir gün önce, sundurmanızın altında söylediklerini hiç unutmadım ama.

“ Büyük olsaydın keşke” demiştin bana… Büyük olsaydım keşke… !

“Cesedimi çiğnersin, buradan çekip gidersen.” Demiştin. Değil senin cesedini, saçının bir tek telini bile çiğneyemediğimden, çiğniyorum yıllardır kendi esaret zincirimi. Aradan tamı tamına yirmi sene geçti. Geçtiğin bütün sokaklarda cesedimi dolaştırıyorum şimdi, gölgeni arıyorum unutulmaya yüz tutan anılarımla… Sellerin coşturduğu Kızılırmak sularına, taşlaşmış yüreğimden parçalar atıyorum. Sektiriyorum bazısını, seviniyor kırlangıçlar…

Ardına dönüp bakmadan buralardan çekip gittiğin günden beri, penceremde bıraktığın Leylaklar gibi döküldüm ömrümün hasret yollarına… Bir şarkı söylüyorum artık dilimin ucuyla, “ Mademki sen yoksun şimdi yanımda, Leylaklar dökülüp güller ağlasın.”

Leylaklar dökülüp, güller ağlasın

Leylaklar dökülüp, güller ağlasın

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat hep yaşamında var oldu. Ama müzikle uğraşmaya başladığından beridir artık müzikle edebiyat yapar, müzikle yaşar…

Cevap bırakın