Sahibine Ulaşmayacak Mektuplar/ “Unutulmuş Ne Varsa Sevgiden Geri Kalan”

0

“BENİ KÖR KUYULARDA, MERDİVENSİZ BIRAKTIN”

Akraba değildik, biliyorum. ” Çok eski ahbaplarımız” derdi, anneannem sizin için. Akrabadan da öte, içli- dışlı görüşülen insanlar vardır ya, sizin ailenizle işte öyle görüşürlermiş bizimkiler. Çocukluğumun hatırlayabildiğim en eski anılarında, hem siz hem de kızınız, hep vardınız. Sıcak yaz öğleden sonralarında, zorla uykuya yatırırlardı biz çocukları. İstemeye istemeye, uyumaya çalışırdım, aklım  yandaki oturma odasından gelen seslerde iken. Bazen de, ikinizin sesi ile uyanırdım. Gelişiniz, şen gülüşlerinizle açığa çıkardı.  Eğlenceli iki büyük. Siz ve kızınız, hep bakımlı ve olabildiğince, dönemin modasına uygun giyimli olurdunuz. Kızınız size “abla ” derdi. Öykünüzü, çok sonra öğrenecektim. İstanbul’un varlıklı ailelerinden birine mensuptunuz. Tanınmış bir marka altında, yıllarca üretilen temizlik maddesi  ile ilgili patent hakkı, o çok güvendiğiniz, düzenbez, uzak akraba enişteniz tarafından elinizden alınmış, dolayısı ile, babadan kalma fabrika ve tüm varlığınız da yok olmuş. Elinizde kala kala, babanızın sınırlı emekli maaşı kalmış. Kızınız ile birlikte, Moda civarındaki, kiralık evlerde yaşadınız yıllarca. Evinizin en geniş odası, radyo-sinema dergileri, sinema afişleri, ünlü mizah dergileri ve ünlü ses, sinema ve sahne sanatçılarının imzalı resimleri, posterleri ile doluydu. Ah, benim için ne hazineydi ama! “Eve dönüş zamanı gelmese” diye dua ederdim içimden.

O zamanın koşullarına göre, dışarıdan bakıldığında (büyüklerin gözü ile elbette), başına buyruk, kural tanımaz, bu anlamda-yine o dönemin davranış tarzı olarak fazla alafranga hanımlar için, hafif bir küçümseme ve iğneleme barındıran deyişi ile- ” çarliston’dunuz”. Kimseye ihtiyaç duymadan, istediğiniz yerde olabilmenize bayılırdım küçük aklımla. Yazlık sinemalara da yalnız giderdiniz. Bir maceranız vardı aklımda kalan: Bir akşam, yazlık sinemada filmi izlerken, sizi yalnız görüp, dizlerini, sizin iskemlenizin arkasına dayayarak, aklınca tacize kalkışan bıçkının, her iki dizine de, hep çantanızda taşıdığınız yorgan iğnesini saplamışsınız, adam, feryat figan,” ablam, ben ettim, sen etme ” yakarışları ile aman dilemek zorunda kalmış sizden.Yalnız bir hayatı yaşamak zorunda olmanın, bazen kendiliğinden gelişen korunma biçimleri…

Tasasız, kendine yetebilen yaşam görüntünüzün altında yatan, ne büyük bir dram olduğunu sonradan öğrendim,başta da belirttiğim gibi. 1930’lu yılların başında, bir avukata sevdalanmışsınız. O zamanın koşullarına göre, olmaması gereken olmuş ve kızınıza hamile kalmışsınız!… İşin acı tarafı, sevdiğiniz, ama anlaşılan sizi sevmeyen adam, sizi ortada bırakıvermiş. Aileniz, size kol-kanat germiş, bebek İstanbul dışında doğmuş, İstanbul’a, anne-babanızın küçük kızı, sizin de “kardeşiniz ” olarak dönmüş. Bundan dolayı, kızınız size hep “abla” demek zorunda kalmış. Öykünüzü öğrendiğimde, önce o adama çok kızdım, sonra da ailenizi yürekten alkışladım. Kızınız, güzel sayılabilecek, sözü sohbeti yerinde biri olmasına rağmen, tıpkı sizin gibi, hiç evlenmedi. Bunda sizin, bencilce ” o evlenirse ben yalnız kalırım ” endişeniz ve engellemelerinizin çok büyük payı olduğunu da biliyorum.

Yıllar önce, yine bir yaz öğleden sonrası, Moda’daki kiralık evlerden birindeyiz. Felçlisiniz aylardır. Yatağa bağımlısınız. Konuşma yetiniz gitmiş. Ama kızınıza, kırmızı rujunuzu ve ojelerinizi sürdürüyordunuz yine. İyice ufalmış bedeniniz. Yanı başınızdaki sehpadan aldığınız, eski günlerdeki size dair resmi bana gösterek, bir şeyler anlatma gayretindesiniz. “Bakma şu halime, bak ben ne güzeldim ” demek istediğinizi anladım ben.

Siz gittikten sonra, kızınız, sizsiz, maaşsız, evsiz, işsiz öylece kalakaldı. Dikiş-nakış işleri yapmaya çalıştı, olmadı, bir işe girip çalışmak için fazla yaşlı ve ne yazık ki gerekli hiç bir donanıma sahip değildi. Siz, anısı çok eskilerde kalmış bir sevgiye ve kızınıza sahiptiniz, onun için ise, sadece siz vardınız, siz gittiğinizde ” Onu, kör kuyularda merdivensiz bıraktınız”.

Günün birinde, eski aile dostlarınızdan birinin, varlıklı bir yakını, kızınızı, yaşlı annesine can yoldaşı olsun diye evine aldı. O evin annesi öldükten sonra da, evin torunlarına teyzelik yaptı, Hala da o evde yaşıyor. Bedeni iyice ufalmış, yine de uzun yürüyüşler yaparak, ara sıra, bizleri ziyaret eder, doğum günlerimizi hatırlar, “şekerim” der” doğum günlerine çağrılmayı beklemez insan, kalkar, gelir”.

Uzak geçmişin güzel anısısınız siz, kızınız için ise, ne güzel ki, hala şimdiki zaman kipini kullanabiliyorum.

Gittiğiniz yerde, sizi yapayalnız bırakıp gidenle karşılaştınız mı ve bağışladınız mı acaba? “Sen gittin, bir sevdaya yasladın belki de kendini, ama ben kaldım ve yalnızlıkla karşıladım her şeyi” dediniz mi? Ya o, sizden af diledi mi? daha doğmadan terk ettiği, hiç merak etmediği kızınızı size sordu mu? Bir kadını terk etmek çok kolay, ama ya küçük bir çocuğu babasız bırakmak? ne insafsızlık…

Umarım, ruhunuz huzurludur artık… Nur içinde yatın.

İMZA: Arşiv odanızdaki meraklı küçük kız.

Paylaş

Yazar Hakkında

Öznur Kanarya

İstanbul’da doğdu, fakat çocukluk ve ilk gençlik yılları Anadolu’nun güzel şehirlerinde geçti. En çok İzmit’i sevdi. Nitekim İzmit Lisesi mezunu olmakla övünür. İzmit’ten sonra sevdiği ikinci şehir Ankara’da, Mekteb-i Mülkiye’de okudu. Emekli Bankacıdır, hala benzer bir konuda çalışmaktadır. Bugüne değin okumayı, yazmayı, müziği hep çok sevdi. Gündelik yaşamın sıradan mutsuzluklarından bunaldıkça, sahibine ulaşmayacak ve ulaşabilecek mektupların yanı sıra, günü güzelleştiren büyük ve küçük şeyleri yazar amatörce. İstanbul’da yaşıyor ama bu şehre çocukluğundaki gibi aşkla bağlı değil. Bu nedenle, yakın bir gelecekte sevdiceği ile birlikte Ege’de, tercihan Datça’da yaşamayı düşlüyor.

Cevap bırakın