Sahibine Ulaşmayacak Mektuplar / “Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar”

0

“BİR DOLU ÇOCUKLARDIK, HER YERDE RASTLANABİLECEK…”

Okul öncesi yıllara ait anılarımda, o kente dair olanlar hala aynı canlılıktadır.  Yeşilırmak kıyısına, dağların arasına kurulmuş, kaya mezarları ile ünlü o taşra kentinde  her ilkbaharda bazen birkaç kez taşardı Yeşilırmak ve bu taşkınlar, çukurda yaşayan küçük kent için felakete yakın sonuçlara yol açardı. O zamanlar, “çukur doldur, çukur boşalt “ya da “ kaldırımları her yıl baştan başa yenilemeye dayalı” belediyecilik anlayışı henüz başlamadığından, eğri taşlarla dolu daracık sokaklar ve bugünkülere göre sokak genişliğinde sayılabilecek caddeler, nehrin taşması sonrasında   günlerce çamur içinde kalırdı. Biz küçüktük ama kenti dört bir taraftan kuşatan dağları aşıp bulutları görmek için başımızı hep gökyüzüne çevirmemiz gerekirdi. Sanırım, tutsak olma duygusu ile ilk kez orada tanıştım. Dağların yeşil olabileceğini de henüz öğrenmemiştim  çünkü bizim dağlarımız, kahverengi idi. Babam, dağlardaki, mitolojik çağlara ait kaya mezarların öyküsünü ve Osmanlı döneminden gelen söylenceleri anlatırdı bana…Anlatılanları hayalimde canlandırırdım, kralları, prensesleri ve şehzadeleri, gözümde ete- kemiğe büründürürdüm. İki yıla yakın sürdü o kentteki serüvenimiz. O yıllarda zavallı babam, farklı düşünmenin ödenmesi gereken bedellerini- bir çırpıda değil, memur olmanın usulüne uygun olarak- taksit  taksit ödemekte, her yıl- ya da şansı varsa – bir kaç yılda bir, yurdun birbirinden farklı köşelerine tayin edilmekteydi. O kent , emeklilik öncesi atandığı , son dört kentten biriydi. Babalarımız, aynı okulda yöneticiydi, annelerimiz ve biz de arkadaştık doğal olarak.  İlk kez nasıl tanıştık, bak bunu hiç hatırlamıyorum. Sizin ev, hep çok kalabalıktı ve bu nedenle çok şenlikliydi  bizim çekirdek ailemize göre. Bir abla ve bir ağabeye sahiptin. Biz seninle aynı yaştaydık, ablan ve ağabeyin de bizden, dört veya beş yaş büyüktü sanırım. Bir gün, amcanın oğlu Fevzi  ağabey çıkageldi evinize. Uzunca bir süre sizlerle kaldı. Hep aynı, el örgüsü, yeşil kolsuz süveterini giyen, omuzları düşük bir şekilde gezen, çabuk çabuk konuşan Fevzi  ağabeyin çekingenliği, türkü söylemeye başladığında birden kaybolurdu. En çok ta, o türküyü söylemeyi çok severdi : “Fırat kenarında yüzen kayıklar…” “Kenaaarındaa “ diye uzatırdı ve biz çocuklar değil, büyükler çok gülerdi bu söyleyişine. Gözlerini kapatır, omuzlarından biri havada, gövdesi geride, tüm nefesi ile seslendirirdi türküsünü. Ben, o türküyü öyle içten öyle yanık söylemesini, memleketini ve annesini çok özlemesine bağlardım küçük kalbimle. Hemen hemen her gün, ya siz bizim evde olurdunuz, ya da biz annemle sizin evdeydik. Size gelmişsek, dönüş zamanı geldiğinde, ablan, ağabeyin, sen ve Fevzi  ağabey, hep bir ağızdan anneme yalvarırdınız : “n’olurr, akşam yemeğe kalınnn!!” . Böyle anlarda, annem, “tek bir şartla kalırız, Fevzi, Fırat kenarında yüzen kayıkları söylerse” derdi ve o da bu isteği hemen yerine getirir, böyle zamanlarda ,türküyü her zamankinden de acıklı okurdu. Fevzi  ağabey, nerededir , ne yapmaktadır? O türküyü hala söylemekte midir? Bilmeyi çok isterdim.

Küçük kentte, farklı dinlere mensup, çok sayıda insanın varlığı ile renklenmiş bir yaşam, sakince akmaktaydı.”Alevi” dedikleri aileler vardı örneğin. “Alevi olmak ne demek?” diye sormuştum bizimkilere ve “farklı bir dini inanç şekli olduğunu, yadırgatıcı bir tarafının olmadığı” yanıtını alarak rahatlamıştım. Sizin gibi, ailece görüştüğümüz alevi aileler çoktu. Onların bazılarında, her toplantıda ustalıkla saz çalan kişiler vardı, onları saz çalarken izlemeyi çok severdim. Ender abla vardı örneğin, uzun sarı saçları iki yana örgülü, lise çağlarındaydı, annesinin her gün toplantısında, saz çalardı sessizce. Görev gibi kabul ederek çaldığı, aslında o anda çalmak istemediği duygusuna kapılırdım her seferinde. Ermeni ustalar vardı çarşıda, babamla her çarşıya gidişimizde uğradığımız. Azeri kitapçı Hazar amcayı severdim en çok. Babamla çay içip söyleşirlerken, beş yaşında roman okuma faslında olan bana, kitaplarını rahatlıkla emanet eder, raflardaki çeşitli kitapları dilediğimce karıştırmama izin verirdi. İçlerinden birini seçerdim ve eve o kitapla ve muzlu rulo pasta ile dönerdim, güzel anılarımdandır.
Senin kitaplarla henüz bağın yoktu, okumak için okula gitmeyi bekliyordun. Konuşmalarımız nelere ilişkindi, burası da net değil, hatırlayamıyorum. Bahçelerde koşardık çılgın gibi, sık sık dizlerimiz kanardı, düşerdik, bir koşu eve gidip kanayan dize tendürdiyot sürdürür, sonra koşmaya devam ederdik. Bir keresinde, bir yerlere vurduğum alnımın kocaman şiştiğini, şişkinliğe, çiğnenmiş ekmek yapıştırıldığını da hatırlıyorum. Sonuç vermiş miydi? bu da meçhul…

Siz erkeklerin bilye (o zamanlar mile de derdiniz) oynaması, biz kızların o oyuna katılamaması çok sinirlendirirdi beni. Hala, çevirdikçe ışıldayan cam bilyeleri çok severim. Çelik – çomak oynardınız ve çember çevirirdiniz, tel yuvarlaklarla, ben buna da çok özenirdim. Oynarken zaman zaman hırçınlaşır, beni tartaklardın sen. Hiç tepki vermezdim itip kakmalarına. Bir akşam, annem babama , senden dayak yediğimi ve tepki vermediğimi anlattı. Babam “ neden ?”dedi,” neden sen de ona vurmuyorsun?” “ Eee” dedim.” siz dediniz ya , kimse ile kavga etme ve kimsenin canını yakma diye. Ben ona nasıl vurayım?” Babam , o zaman iki numaralı ve ilki ile hafifçe çelişen yaşam dersini verdi : “ Dedim ama, eğer senin canını yakıyorsa, bunu sürekli ve nedensizce yapıyorsa, sen de yapıştır bir tane “. Bunu aklımda tuttum ve senin ilk beni tartaklayışında, yanağına okkalı bir şaplak indirdim, orantısız şiddet sayılabilirdi. Onca zamandır senden dayak yememe karşın, yine de içimi rahatlatmadı yanacığında şaklayan o tokat. Sen, öylece kalakaldın, canın yandığı için mi, yoksa bir kızdan ilk tokatını yediğin için mi , orasını sen bileceksin artık, ağlamaya başladın. “ Ağlamasana” dedim. “sen beni hep dövüyodun” .” ama dedin “ Öznuy (r leri söyleyemezdin sen. Hala öyle mi?) ben sana hep şaka yapıyodum” . Bir daha bana hiç vurmadın, ben de kimseye el kaldırmadım.

Kent küçüktü ama, turneye gelen tiyatrolarla ve konserlerle renklenirdi sık sık.Kenter’leri iki kez izledim örneğin: “Nalınlar ve Pembe Kadın”. Nezahat Bayram, Seha Okuş, Yıldız Tezcan, Nevzat ve Müzehher Güyer ve Muzaffer Akgün…Sahnede, üzerinde bej renkli pardesü, beliden kuşaklı, elleri cebinde, yerde mizansen gereği serpilmiş kuru yapraklar üzerinde yürüyor, sağ eli cebinden çıkıyor , elinde mikrofon var ve türkü söylüyor : “Kışlalar doldu bugün,doldu boşaldı bugün…”

Evimizin bahçesinin bitimindeki bahçe sinemasından, tahta balkonumuza ulaşan sesleri dinler ve ezberlerdim her akşam: “babamız evleniyor, babamız bu sinemada evleniyor”. Vahi Öz, pek tabii ki eşlikçisi Mualla Sürer, gencecik Ajda Pekkan , Fatma Girik ve Öztürk Serengil. Jön, Tamer Yiğit olabilir mi? . Ne yazık ki, perde bahçemize ters yönde kurulmuştu, sesleri dinlemekle yetinmek zorundaydım.

Bahçede , kömürlü semaverlerde demlenen çayın , kıtlama şekerle içilişine şahit oldum. Kelimelerin, her yerde farklı biçimlerde söylenebileceğini öğrendim. Buzdolabının, sıcak yaz günlerde nasıl önemli bir eşya olarak itibar gördüğünü fark ettim. Siz bizden buz istemeye gelirdiniz ağabeyinle, elinizde bir kap. Bazen seninle beraber komşu evlerin kapısını çalardık :” teyze, bir maniniz yoksa, annemler akşama size gelecek” “ Buyursunlar “ olurdu yanıt çoğu kez. Sorumuzun, daha sonra o yıllara dair yazılacak bir kitaba başlık olacağını ikimiz de bilmiyorduk.
Sonra, sonbahar başlangıcında, okullar açıldığında, bir yıldır okuma yazma bilmeme karşın, “daha küçüksün “ gerekçesi ile beni okula almadıklarında, okulların açıldığı gün, merdivenleri tırmandım ve küçük tabureme oturarak, yakındaki okula giden ve okuma yazma bilmeyen yaşıtlarımı izledim içim giderek. Haksızlığa uğramış olma duygusunu da o gün tatmış oldum.

İlkbahar geldiğinde, babamın taksitlerinden biri daha dayatıldı ailemize, yine tayin oldu ve annem, binbir güçlükle sandıkları, denkleri hazırladı, Yeşilırmak’ın yine taştığı bir gün, o kente de veda ettik. İlk bilinçli geride bırakma duygumdu…

Şimdi geriye baktığımda ve yazarken, o küçük kentte duyguca ne çok kazanımım olduğunu fark ediyorum. Seninle bunca yıl sonra karşılaşmayı çok isterdim. Ben kendimi ve gözlemlerimi anlattım sana. Yüz yüze gelebilseydik, senin o dönemde neler hissettiğini sormak isterdim. 1960 ‘lı yılların ilk yarısında çocuk olmak, senin açından nasıldı, sen de bana anlatırdın belki, kim bilir?

Bizim oyun arkadaşlığımız, geçen yüzyılda kaldı, 21. Yüzyıla taşan ilişkilerin izleri, “sosyal paylaşım siteleri aracılığı ile sürülüyor. İtiraf ediyorum , ben de aynı yolu izledim, hala da ara sıra deniyorum, izine rastlarım belki bir gün. O güne dek hoşça kal, sevgili çocukluk arkadaşım …

Paylaş

Yazar Hakkında

Öznur Kanarya

İstanbul’da doğdu, fakat çocukluk ve ilk gençlik yılları Anadolu’nun güzel şehirlerinde geçti. En çok İzmit’i sevdi. Nitekim İzmit Lisesi mezunu olmakla övünür. İzmit’ten sonra sevdiği ikinci şehir Ankara’da, Mekteb-i Mülkiye’de okudu. Emekli Bankacıdır, hala benzer bir konuda çalışmaktadır. Bugüne değin okumayı, yazmayı, müziği hep çok sevdi. Gündelik yaşamın sıradan mutsuzluklarından bunaldıkça, sahibine ulaşmayacak ve ulaşabilecek mektupların yanı sıra, günü güzelleştiren büyük ve küçük şeyleri yazar amatörce. İstanbul’da yaşıyor ama bu şehre çocukluğundaki gibi aşkla bağlı değil. Bu nedenle, yakın bir gelecekte sevdiceği ile birlikte Ege’de, tercihan Datça’da yaşamayı düşlüyor.

Cevap bırakın