Yataktan kalktığında henüz alarm çalmamış, ezan okunmamıştı. Vakitli vakitsiz öten bir ilçe horozunun sesine daha beş demeden uyanmıştı. Gençliğine rağmen sanki yorgundu. Her sabah böyle uyanıyordu, başında her gün bir önceki günün sarhoşluğu. Amaçsızlık mıydı? bu, kafası güzelliğin sebebi ya da küsmüşlük müydü eşyaya? bilmiyordu. Silkelendi, kendine geldi, kalktı, elini yüzünü yıkadı, aynanın karşısında yüzüne baktı; gözlerinin altı hiç uyumamış gibi şiş ve karanlıktı. Giydiği takıma münâsib bir kravat ararken o kravat şehir oluverdi boğazında; yutkundu; sıkışan nefesine yer açtı, aynada kendiyle baş başa kaldı ve ruhunu saran bu bozgunun ne zaman son bulacağını düşünürken kolundan hiç çıkarmadığı saate bakınca  ders saatinin yaklşatığını anladı.

Kunduralarının bağını bağlayıp sokağa dokunduğunda akrep yedide, yelkovan on ikideydi; okula yürüyerek giderdi, ders yedi kırk beşte başlar; yarım saate yakın yürürdü; elinde evden çıkarken ayılmak için aldığı elması, yola koyuldu. Hava; karanlık sayılırdı, yanından geçen dolmuş patlak egzosuyla kulaklarından haraç kesti,  esnaf, bağrış çağrışa başlamış, laf atmalar, söylenmeler arz-ı endâm etmişti. Caddeden okula doğru yürüyeceği yola geldiğinde esas keşmekeş başladı onun için. Korkuyordu sanki her şeyden, eli çeyrek pozisyon havada birinin elini tutmasını istiyordu hatta alışmadığı hâller kendisine yapışmasın diye bazen başı önde, koşar adım yürüyerek geçiyordu,olup biteni görmezden gelerek. Yine öyle oldu, karşılaşmak istemedi bu cadde üzerinde boş muhabbet tezgâhtarlarıyla, koşar adım yürüyerek geçti; onların kabalıkları, çirkinlikleri üstüne sıçramasın istedi.Onlar, iki üç küfürleşip birbirlerine güldüklerinde hepsinin boğazına dayanası geldi; bu ne âlem diye geçirdi içinden; yine yeniden sus, dedi, kendine, bir yabancı gibi.

Düşünceler içinde okula girdi. Birkaç selâm ardından zil çaldı ve dersliğe geçti. İlk ders felsefe; konu. varlık felsefesi; “idea nedir, gerçek nedir, yok var mıdır? Tabii talebenin böyle şeyleri merak ettiği falan yok, aslında talebe de yok” dedi  kendi kendine. Hadi talebe olamıyorsunuz, bâri öğrenci olmaya gayret gösterin diye ekledi, ama “faydasız” dedi sonra. Derse girdi çıktı, ilginin çok düşük olması değil de dadılık ettiklerinin olması canını sıktı. İkinci ders aynı, üçüncü ders aynı; dördüncü ders psikolojiydi. İnsan davranışlarını neden-sonuç ilişkisine binâen inceleyen ilim; kaçımız insan kalabildik ki diye düşündü koridorda. Akademide, arkadaşlarıyla yaptıkları şakalaşmalar geldi aklına; neymiş efendim; aslında hepimizin bildiği bir şeyi yıllarca araştırıp isim veriyorlarmış, Freud nefse id demiş, vicdana süperego; çocukça bir tebessüm belirdi, orta yolu buldu sınıfa geçti. Günaydın-iyi dersler faslı; kel âlâka, niye söylüyorum ki bunu, dedi, içinden;  öğrencinin neredeyse hiçbirinin yüzüne gün doğmamış ki hepsinin sıfatında iki kuruşluk uyku illeti, bir de esneye esneye şımarıklıkları yok mu? birader dördüncü saat oldu uyanın artık dese, kimse anlamayacak, yine Acem ellerinde Turist Ömer kalacaktı.Sustu yine; öylece anlattı derviş gibi; karşılıksız, dinleyen var yok ne fark eder; göz göze geldiği birkaç öğrenci  anlattıklarını onayladı, zil çaldı, ders bitti.

Ders biter bitmez öğretmenler odasına geçti, arkadaşları vardı ama çok değil, dibi görünsün pek istemezdi, konuşmayı sevmediğinden değil; derine kürek çekmeye herkesin cesareti olmaz diye pek açılmalarını istemezdi kendinde; olası boğulmaları daha en başından önlerdi kendince. Ee bir de konuşupta bir neticeye varamadığı sınıflar bu konuşma meselesini büyük bir dert ederdi başına, konuşsan olmuyor konuşmasan olmaz diye söylenirdi zaman zaman. Aklından geçirdi yine konuşsan olmuyor, konuşmasan olmaz; sorguladı; tüm çekingenliğimin; içime kapanıklığımın, sebebi bu galiba, dedi kendi kendine. Göklerde olmalı insanın hayâlleri öyle sınırsız öyle çocukça;  Boğaziçin’e salıncak kurardı sıkıldığında; kurdu, sallandı; bir o yana bir bu yana; Galata’yı balonlara bağladı, etrafında kocaman martılar uçurdu. Uçmalı insan da, olduğu yerde kalmamalı, dedi; öfkesi, elinin tutulmasını istemesi,  bu yüzdendi belli, uçmak istedi; nafile.  Kurduğu hayalden sonra gerçeğe dönünce, dünya daha da küçüldü gözünde, Yahya Kemal’in, Sessiz Gemi’sini fısıldadı;  köprüde sallanırken serin, tuz kokulu meltemi içine çekti. Sıkılmışlığı bir parça, geçti.

Öğleden sonra da değişen pek bir şey olmadı. Öğrenciler bu kez yorgundu. Bezgin öğrenciye  yeni şeyler söylemek “marifet iltifata tâbidir” sözü sırrınca  herhangi bir anlam ifade etmiyordu, o da marifet göstermek meselesini sorgulayıp; en azından birkaçına, belki bir şeyler… zannıyla derslere girdi. Dersler bitti.

Dersler bitti mi gün dönüyordu, hayat başlıyordu. Babasının henüz yedi yaşındayken aldığı;   yıllardır sadece kayışını değiştirerek kullandığı saati; dördü gösteriyordu.

Okuldan usulca çıktı, geldiği yolu yine koşar adım yürüdü ve kitapçıya girdi. Levha; Toprak Kitabevi, diyordu, yine baktı sanki ilk defa görür gibi. Buraya dışarıdan bakıldığında aslında kitabevinden çok kitap eve benziyordu. Etrafı sarmaşıklarla sarılmış, önünde papatyalar, sümbüller, lavantalar açmıştı, nefes alıyordu burası ve sanki o da nefes almaya, tekrar hayata kavuşmaya gelmişti buraya.  Tüm sıkılmaları boşa çıkmış, ne dünyanın hâli ne dersini dinlemeyen öğrenci ne uçmak ne şu ne bu umrunda değil, kafasındaki tüm problemleri silip atmış gibiydi  ya da çiçeklerin yapraklarında bırakmıştı içeri girerken bilinmez ama çok muyluydu burada, yüzünden belliydi.

İçerisi serindi, bir o kadar da sıcak, iyi ama  bu sıcaklıkta neyin nesi, diye geçirdi aklından,  çay suyu kaynıyor, dedi, biraz sevinçli.  Mekanın ayrıntılarını iyice kodlamaya çalıştı zihnine. Küçükce bir yerdi, raflarda alabildiğine kitap hepsi özenle yerleştirilmiş. Kitapların hiç biri satılık değil sadece okunmalık.  Arka bahçeye açılan kapının yanındaki camların önündeki lavantalardan arta kalan  görüntü üç dört masaydı, dışarıda oturacaktı, vazgeçti. Diğer salona geçtiğinde bunca zamandır gelip gitmesine rağmen hiç konuşmadığı Toprak’ın tek çalışanı sahibesini gördü.  Yine öyle oldu, hiç konuşmadı, kapının arka tarafındaki duvara bitişik masaya oturdu, iki saat geçti, ıhlamurdu çaydı derken, kalktı, rafları gezdi, karşısına daha önce hiç görmediği bir kitap çıktı. Ne kadar çok şeyin adını bilmiyorum burada, dedi. Başı önde, elinde adını bilmediği o kitap, masada oturan hanımefendiye uzattı. Masada oturan, gerçekten bir hanımefendiydi, üstünde altmışlardan kalma her renk balondan rengini almış uzunca bir elbise vardı, yüzü bembeyaz, küçükçe bir ben yanağının üstünde,  elleri öyle kibardı ki pamuk dokunmaya korkardı. Nasıl bir hikâye, dedi kitabı göstererek; biraz kısık. Onay verir şekilde başını salladı o da sessiz. Aklından neler geçti de bir soru daha sormadı. Oturacak yer baktı kendine; salonun ortasındaki siyah, kahverengi deri koltuğa oturdu. Sonra o da geldi, oturdu aynı koltuğa, ikisinin de elinde aynı kitap, birbirlerine baktılar biraz tebessüm ettiler yüzlerinde o eski âlemlerin kızarıklığı. Kitaba daldılar; derin bir yolculuktu bu, rüyada gibiydiler.

Rüyadan ziyade bir kaçış fikriydi sanki  bu onun  için. Tıpkı buraya gelişi gibi. Bir adaydı gördüğü ya da bir limandı gönlünün sığındığı. Kravatını esnettiği sırada gözünde bir şeyler canlandı; bu canlandırmayı kelimeler kurmadı, her şey gerçekti; gördüğü kendisiydi, aynada bu yüzü görmeyeli yirmi sene olmuştu. Yine bir limandaydı ayrılıklar haberleyen. Küçük elleri babasının elinde, her şey yolundaydı; vapur limana yaklaştı, iskele verildi. Ne işimiz var burada, diye, düşündü çocuk; babasının her gidişini, geri döndüğünde son zannederdi. Biz bir yere gitmiyoruz ki, kimse de gelmeyecek? dedi annesine ısrarlı.Yine babasını göndermeye niyetsizdi.  Ama nâfile, babası eğildi, sarıldılar sımsıkı ve oğlunu öptü yanaklarından avuçlarının içinden eli kayıp gitti bir an, annesine baktı ve annesinin yüzünde hüznü farketti. Bakakaldı babasının ardından. Sırtında hep aynı ceketi, atlayışını izledi dünyanın öbür ucuna gittiği koca vapura. (ideası ayrılığa)

Gözünden bir damla yaş geldi ufağın sonra dayanamadı bastı yaygarayı annesi aldı kucağına, hıçkıra hıçkıra ağladı, vapur maharetmiş gibi çaldı düdüğünü. Ayrılığın bacasından, kara  duman karıştı havaya, bir ömür dönüşü olmayacak bu gidişi mıhladı, ana oğulun dünyasına.

Babasının; para kazanma tahliyeli girdiği cezaevinde, dönüşüne yakın, fırtınadan müebbet yediği okyanusta, sandı kendini. Toparlanmak ihtiyacı hissetti. Yirmi yıl öncesinden gelen göz  yaşını sildi. Tekrar kitaba döndü ve sayfanın ıslandığını fark etti, dikkatini topladı dayanamıyor gibiydi, sabretti, kendine geldi. Kitap yeni bir huzuru müjdeliyordu posta pulu olmadan. Eli, yine çeyrek pozisyon yanda,  bu kez bir avuç pamuktan mutlulukla doluydu. Şaşırmıştı, şaşkınlığını gizledi. Yine bir limandı kıyısında olduğu. Kitaptandı bu kez vapur, hâyâlden değil ve  bembeyaz bir rıhtıma yanaşmıştı. Burada o çocuktu inen , yıllar önce binip gittiği uzaklardan kesin dönüş yapmaya niyetli, ama hâlâ buruk. İndiği yerin yollarında yürüdü biraz; yollar topraktan, insanın canını acıtmayan taşsız cinsinden. Havası bir kere nefes alsan gün boyu bir daha nefes almaya gerek kalmayacak kadar berrak. Ormanları sımsıkı ama kimse girmesin diye değil, kardeşlik gibi kenetli ve evlâdını bağrına basacak bir anne gibi şefkâtli.

Sonra, beraber yürüdüler, genişçe bir patikada, ormana girmeye karar verdiler ve usulca merhaba, dediler börtü böcek ahalisine, canlı cansız her yeşile, maviye… Yaşlı bir ağaç çıktı önlerine, tırmanmaya karar verdiler. Tırmandılar, tırmandılar; geniş, uzunca bir dal buldular ve oturdular; karşılarında tümden bir derya masmavi, alabildiğine, ufku geniş. Güneş; bulutların ardına saklanmış, hafifçe kendini gösterirken, birbirlerinin gözlerinde izlediler yanaştıkları dünyayı.

Önceki İçerikResim ve Sürrealizm
Sonraki İçerikBeyân
90'lı yılların en başında bir haziran sabahı İzmir'de yandı gözleri ilk defa. Çocukluğunda hep bisiklete binerdi; en büyük hevesi dört tekerden iki tekere geçmek idi. Yokuş aşağı az kaza yapmadı, ya bileği çıktı ya kolu sıyrıldı. Bir de yazdı hep yazdı ama yazıda; ne zaman iki tekere geçer bir türlü kestiremedi. Küçükken dört teker yazdığı şiirleri, hikâyeleri hep sakladı. Askere gideceği vakitlerde, Gazi'ye edebiyata çağrıldı. Şehirlerarası otobüslerde bıraktı kimi yazdıklarını, okuduklarını. Şimdi başı belâda kalabalıklarla. Kazağını dirseklerine kadar sıyırmış; uğraşıyor, üç teker yol almaya.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazarak Görüşlerinizi Belirtebilirsiniz.