Nörolojik Dekadan-Bireyin Sadece Sayısal Bir Birim Olması-

0

Bilinçli ve duygularla sarılı etten-kemikten-kanlı-canlı insanın binler ve milyonlar ile ifade edilen sayısal birimlerin yerini alması, küresel yoğunluğun matematiksel kavramasında karşılığı olarak değil, içinde olduğumuz çağın, varoluşumunda psikolojik felaketidir.
Buradaki felaket; tarihsel geçmişinde, otoriter gücün gözündeki değerler olarak defalarca yaşanılmış ve alınmamış ders olarak aynısının tekrar yaşanılması değil, bütün akıl ve hayal gücünde, binlerce yıllık entelektüel birikimin önünde ve sahip olduğu yüksek medeni örüntünün kisvesinde;  irade, beceri, şaşılacak yetilerine rağmen, hareketi ve enerjiyi sınırlayan iç görüsünde: kişinin de kendini bir ‘birim’ olarak duyumsamasıdır.

  • Bir ülke toplumun yargısıyla mahkum edilmekle ağır bir borç öder.
    Artık sanatsız olmak ya da eğitimsiz olmak; birer ölçü emaresi ya da sınıfsallık niteleyen yargı veya en başından beri söze gelen şikayet, itiraz, eleştiri veya mesul tutumun sebebi değil, tersine farkına varılmakta çok geç olan bir haber olarak, ‘sanatçı ve eğitimli’ olmak, sanatta ve eğitimdeki edim ve imgem,  sezgimiyle taşıdığı adlardaki istikbal, vaat, hoşnutluk, yankısını tarihten alarak uyandırdığı etkideki ilerici, aydıncı ve üstlük nitelemeleri ile sözüm ona; karanlık bir kuyu ve kirli bir bataklıktan uzanan kurtarıcı bir el durumundadır. Bu el; içlerinde, doğumundan ya da becerisinden, gelişiminden veya önü açıklığından, zeka ya da yeteneğinden en değerlileri dahi vicdani bir gerekçe, koşulsal bir zorunluluk, ithamsal ya da itibari bir neden ile veya kabul edilmesi gereken değişmezlik ya da değiştirilmesi mümkün olmayan mevcut oluşum ile sıkıca tutmakta ve tek tek bireylerden, zamanında tek tek birey olarak kendindeki niteliği övüncü ile çekip, kendi iradesi ile semerlemesiyle biriktirdiği birimler olarak toplamında toplum, daha da öte, milletin kendisi halini almaktadır. Bu karanlığın ışığında kutsal bir kurban kadar özgür dolaşırsınız.

  • Asıl mizacı başka emeller altında olan sanat, kendi görüsünde çizdiği yol, bireyin çıkar, kurumun ideoloji veya misyon safdilliğini yerine getirir.Bu çıkar çoğu zaman ekonomik bir gerekçe, kimi zaman yaşamsal bir tutku veya uğraş, bazen de doğrudan hayatın anlamı olarak kendini belli eder.
    Yaşam içindeki rastlantısal ve gerek aile gerekse çevrece ve içlerindeki  düşleme ile ileriye yönelik bir merdiven gelişimindeki sistemde vardıkları yer; mevki, konum, alan, yaşam çalışımı olarak, birimlerin kümelendiği şablonda olur. Belli bir sınır ve sorumlulukta kalan birey, aidi olduğu bütünün toplamındaki yıkım, istismar, suistimal veya yozlaşmadan hatta daha da ileri; insan hayatını ve dünyayı hiçe saymak, değerden düşürmek gibi en acımaz ve utanç duyulacak geride bırakımların farkında olmaksızın, dahası; kabulünde dahi olmadıklarının idamesinde  bir payanda görevinde bulunur. Kabulünde olmadıklarının hizmetinde olmak; bir yaşam koşulu olarak sürer durum; insan hayatının kendi mevcudiyeti ve ihtiyacı ile kendiliğinden ortaya çıkar. Eğitim ve sanat, kendi gölgesinde aslını karanlıkta bırakan zamana doğru at başı olarak gider. Bu işleyişte gölge, duyumsanamayacak bir derinlikte karanlığın gölgesinde kalır.

  • Anlatmaya çabalamaktan, göstermeye çalışmaktan yorulan diller ve eller ve beraberinde hissettirmekten ve hissetmekten artık  körelen duygularla yaşanılanın, yaşatılanın, ortada olanın nihai bir kaçınılmazlık olarak kolektiflik halinde; kendini kurtarmak, arındırma, ayırma amaçlarını kaybeder,  bu amacı yeni yeniden edinecek kadar dirençli ve talihli olsa bile, gerçekleştirmek adına gerekli enerjiyi bulamayacaktır. Çünkü aynı kolektif zemin, kişi yani bireydeki oluşumu sürece itecek  tüm soyut ve fiziksel enerji kaynaklarını tüketmiş, kirletmiş ve aynı kokuşmuş zehri yayan çıkar ve amaçların hizmetinde ve desteğinde kalmış ya da doğrudan kendisi halini almıştır.

  • Karşılaşılan ve sosyal bir canlılığından, içgüdünün yaşam ihtiyacından zorunlu olarak maruz kalınan görüntülerde; insanın tarihten ve evrensellikten adeta nasibini almamışlık ve ortak bir dünyada sanki aynı oksijenin paylaşılmadığı özerkler ile baş başa kalması , bunun yanında yüksek medeniyet seviyesinde bir canlı olarak insanın, kuşkusuz birikimli bilincinden, sahip olduğu içgüdüden ötesi; sınırsız hayal gücünden büyük bir endişe, büyük bir kayıplık içinde, tüm sinir uçlarına kadar titreten durumların yaşanılmasına karşı çaresizlik hissi ile bakması, bu yüksek canlı kültürüne sahip insan için büyük bir zeka ve anlayış trajedisinde kendi içinde çıkmazlarda, patlamalarda kalarak, derin duyular ve ilerici sezgiler ile psikolojik çatışıklıkta varoluşun büyük buhranını yaşar. Şüphesiz ki, bu varoluş; sadece psikolojik bir deformasyona değil, sürüklediği fiziksel bir yok oluşunda işaretidir.
    Bireylerin sayısal ‘birimler’ olarak görülen ve değerlendirilen  gözlerin, kontrol ve hakimiyet sahibi güç ve idamesi karşısında kendilerini de aynı toplamdaki sayısal bir birim olarak görerek, iç görüsündeki kişilik farkındalığından ve en başında toplumsal ve dünyasal bir birey olmasından muzdarip hale gelerek, otoriteler karşısında kendi yolunu kaybetmiş ve bulamaz şekilde yaşamaya başlar. Bir yol çizecek irade ve isteği kendinde bulamayacaktır, tüm dış otorite, yozlaşıklıktan da öte, kendi iç duygularında bunu karşılayacak enerji ve motivasyonu zaten olmayacak hale gelmiştir.
    Şablon içindeki bir birim olarak kalıp, tüketen ve tükenen, ezen ve ezilen, körelen ve körelten, istismar eden ve istismar edilen, ahmaklaştıran ve ahmaklaşan,  kullanan ve kullanılan, kazanan ve kazandıran, hayranı olan ve hayran olan, sağan ve sağılan  sonucunda; sistem içinde içgüdüsel olarak uygun hale gelmesiyle ölen ve öldüren taraflardan birinde olmamayı seçerek, doğrusu; hiçbir şey seçmeyerek, seçemez tutuma gelerek en fazla,  gören, gözleyen, sezen ancak müdahaleden yoksun ormandaki bir ağaç gibi olduğu yerde yükselen ve kökleriyle derinleşen, hareket edemeyen bir yapı içinde hayatı beklenti ve geçicilik içerisinde tamamlamaya eğilimlidir.. Ancak değişen mevsim ve yanan orman, tarafsızlığı bir duruş olarak kabul etmeyecektir..
  • Sanat ve eğitim ile gelecek aydınlanmanın önüne geçilmek için bir zamanlar yapıldığı gibi; yasaklar, etik kışkırtmalar, vicdan sömürüsü ile veya kitap yakma eylemleri, alay ve iftiralar ile üst değerlerin karalanarak değersizleştirilmesi böylece toplumun istenilen ‘biçeme’ düzenlenmesi yerini, çok daha psikolojik ve içgüdü temelli yönelimler ile toplum düzenlemesi değil, istenilen ‘biçemdekidüzeni oluşturacak toplumun meydana getirilmesi; pratikte; tam tersi olarak aydınlanmanın yerini alarak, eğitim ve sanat yollarını kullanarak,  yakmak yerine basılan ve okutulan kitaplar ile, yasaklamak yerine öğretilen ve geliştiren ‘eğitim’ ile, etik kışkırtma, vicdan sömürüsü yerine ‘doğal görüdeki’ kendinden yozlaşık ve rasyonellik dışına bırakması, karamalar ise göz önüne getirilen ve yer verilen, yüksek değer, uygun konum ve kişi olarak sunulan‘temsillerin’ sağ duyusunda olmayı sunarak ve bunlara arzu ve istek uyandırarak, zaten geri kalan asıl değerlerin  kendini konumlandıracak ne toplumsal eğilimde insansı güç ne de ekonomik destek bulamaması halini alır..

  • Toplum potansiyeli yer çekimi gibi ‘bilinç çekimi’ ile kişiyi sınırlar, yaratıcı bir çıkıştan alıkoyar,  kendi paralelliğinde uygun hayat şartları göremez, fenası; zaten sahip olduğunun paralelliğinde uygun bir hayata ait olmaz, sadece herkesi belirli bir sınıfa, sisteme, düzene,alana, anlama, amaca, yargıya ve kalıba koyarak anlaşılır kılmakla kalmaz, kişinin kendinden geliştirdiği ve doğası gereği uyduğu yarı kontrollünde benliğinin şeklini ve ortalama zeka karakterini de belirler. Bunun sonucu, ‘suç’ veya ‘neden’ dışarıda gördüğü kadar kendinden de görmeye mahkum olur. Sağ duyusunda izin verdiği ve ulaştığı ölçüde, sebep olarak; kendinde ve karşı tarafta yani – dışta da- eşit miktarda nedenleri bulacaktır.
  • Gören göze kavranılır ve sürekli söylenir olduğu gibi bu artık bir dekadan, sistem halini alması,bozulma, kanıksama, yıkım, siyasi,ekonomik veya coğrafi gerekçe, koşuların zorunluluğu veya şartların zorluğu, yozlaşım,körelinmiş bir toplum olmaktan fazlası ya da azı olarak bilinçli gözetim, duygusal reaksiyon ve gereksinmelerin içgüdüsel hamlelerine dönüşmesinden ötede dokunulamaz ve daha nesillerce yapısal form olarak kalacak; ‘doğal görüsünde’, ‘adaptasyona’ uyumlu canlı olarak insanın,  ‘ duyularından’ işlediği verilerin nörolojik bir ‘eğritilemeden’ geçerek, bilgi ve görü halini alması; bununla ilişkili zihin süreçlerinin aynı doğrultudaki adaptasyon ile özleşmesi,
    tarihsel gelişimindeki insanın acıklı ve bir o kadar farkındasız, kontrolü dışında ‘yeni dünya haline’ uygun  ‘insanı’ oluşturmakta. Dekadan, biyolojik yapımal olarak süreçlerin, nöroloji etkisindedir artık.
    O cahiliyet, kayıplık, bilinçsizlik ya da duyarsızlık gibi değer düşümlerinin getireceği felaket, dehşet veya uslamlamaz manzaradaki kaçınılmaz son ve dönüşecek yaşam hallerinin endişesi, kaybedilecek refah ve huzur düşüncesinin ‘gelecek bir zamanda’ değil, çoktan ‘gerçekleşmiş bir zamanda’ tesiri içerisindedir. Bu, şu demek; ‘Korkulacak bir yarın yok, zamanı bekleyen saat gibi korkunun kendisi olarak korkarım ki, sadece aynaya bakmıyoruz..
    Ya da aynaya bakınca bir şeyler görünmüyor veya bakılacak aynalar kırıldı.
    Tüm bu istismar, yozlaşım, baştan çıkarış, aldırmazlık, anlayış eksikliği, insanı ve yaşamı değerden düşürmeler, karşısında veya tarafında mücadele verilecek bir çaba, eylem olacak bir yükselme veya boyun eğecek bir çaresizlik hali değil, sonucunda; maruz ve aşinalar ile pek de azımsanmayacak ölçüde; olguların eğretik bir huzmeden geçimi ile insanın kendinden oluşunda ‘nörolojik faaliyete’ dönüşen, kendinden hazır halde doğasal bir yaklaşım ve görünen perspektifler olarak, kendinin kör noktasında kalmasını sağlamıştır.
    Beynin bu formsal, adaptasyona uygun dönüşümü altında insan, ister psikolojik eğilim ve davranış, ister felsefi olarak dünya, insan ve hayat görümü olsun, isterse de pratikte; yaşamın eylemsel varoluşlarında aynı nörolojik işleyişin paralelliğinde gelişen ve  değişen görüntüler olacaktır.

İyi görü, vicdan, rasyonellik,umut  duygusunda yaklaşımlarının ortaya çıkardığı beklenti, erteleme, müsaade etme ya da gözden kaçırmaların, her şeylerin bir güne doğru zihinde sıralanması, o gelecekte olacak zannettiren yanılsaması, değişeceği ve düzeleceği tarafın yanında endişe edilen yarının olacağı; git gide daha kötüye gidiyoruz, gelecek karanlık olacak ve insanın tüylerini diken diken eden manzaraların sezisinde, içinde olduğu ve yine yarına doğru dehşete kaptıran beklentisi tıpkı insanın düşündüğü şeyi söylememesi gibi ‘zaman ve kontrol’ bildiren duruma dönüşür; Ancak burada; o gelecekte- yarında olacak endişe ve dehşet zaten düşünülen tarafta ‘gerçekleşmiş’ , ‘yaşanmış’ olandır, bunu söylememek ya da kendinden uzakta, gelecek bir zamanda olacak bir olasılıkmış yanılsamasında görmek; ne ‘ zaman’ ne de ‘ kontrol’  bildirir. Bunun yanında bu tepki, beynin tüm uylumlamasında ve içgüdüsel korunma ihtiyacında, yaşadığı ve içinde olduğu dehşete karşı bir savunma refleksi olarak patolojik sayrılığıdır..

Paylaş

Yazar Hakkında

Sedat Hasoğlu

İ.Ü. Felsefe. Philosopher - Yazar-

Cevap bırakın