Mavi Rüya Öyküleri -5- Yaşamak Şakaya Gelmez Mi Nazım Usta?

0

Karne almaya ramak kaldığı günlerdendi, benden iki yaş küçük erkek kardeşimle okuldan eve dönerken, annemin sabahleyin bize hazırladığı kumanyayı yemek için, evimizin yolunun üstündeki çocuk parkında oturduk, beyaz peynirli, domatesli ekmeklerimizi yemeğe koyulduk. Parkın hemen yakınındaki inşaattan gelen matkap gürültülerine parkta oynayan çocukların neşesi karışıyordu. Ta ki o çığlık duyulana dek. “Düştü, adam düştü” diye bağırıyordu biri hararetle. Matkap sesi sustu ilk önce, çocuklar sustu sonra, balkonunda halı döven teyzenin sopası sustu. İşçiler koşturmaya başladılar, kardeşim endişeli baktı bana. Ben ona baktım şaşkınca, korkudan gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Yarısı yenmiş ekmeği elinde duruyordu hala…

  • Sen burada otur ben gidip bir bakayım, dedim.
  • Abla gitme ne olur, dedi.
  • Belki bir faydam olur Emre, ben hemen bakıp geleceğim, dedim.
  • Ablaaaaa! diye bağırdığını işitirken arkamdan, koşarak inşaata girmek istedim. Ustabaşı,
  • Nereye çocuk, dur bakalım! Deyip durdurdu beni, tuttu kolumdan usulca…
  • Ben ilk yardım dersi aldım amca, dedim ivecenlikle. Bir faydam olur belki diye geldim…

Şaşkın bakışlarından kaçıp, sol tarafı kanlar içinde sedyede yatan işçiye doğru koştum. Sol kolundaki yarası derindi, çok kan kaybediyordu ve hemen durdurulması gerekiyordu. Ambulans gelene kadar bir şeyler yapmalıydım. Hemen temiz bir bez istedim, yarayı sıkıca sardım ve düğüm attım. Sonra da üzerine küçük bir sopayla bastırıp yeniden sardım. Kanama durdu kısa bir süreliğine. Tıpkı öğretmenimden öğrendiğim gibi, üstüne tekrar bir bez sardım. Saati sordum ve sağ elinin avucuna bu saati kalemle yazdım. O kadar hızlı olmuştu ki her şey ben bile şaşkın bakakalmıştım kendi halime. Üstüm başım, her yerim kan içindeydi. Ustabaşı yanıma geldi, alnımdan öptü beni.

  • Hızır gibi yetiştin be çocuk, dedi.

Ambulans geldi, beyaz önlüklü hemşireler indiler. Yaralının halini gören baş hemşire,

  • Bu turnikeyi kim uyguladı? Dedi. Ustabaşı beni gösterdi.
  • Aferin sana, ne güzel yapmışsın turnikeyi, okulda mı öğrendin? Dedi. Ben de başımı sallayarak,
  • Evet. Öğretmenimiz ilk yardım dersinde öğretti, dedim.
  • Sen büyüyünce hemşire olmalısın, dedi. Bana göz kırptı, saçımı okşadı…

İşte o gün, o anda karar vermiştim, büyüyünce hemşire olacaktım. Zaten öğretmenim de elimin çok yatkın olduğunu söylemişti, ilk yardım derslerinde yaptığım uygulamaları görünce…

İnsanın hayatı bazen tek bir olayla değişiverir, kader tek bir anla seni yol ayrımına getirip bırakıverir. O gün eve döndüğümde kan içindeki mavi okul önlüğümü anneme göstermeden kendim yıkamıştım. Annem ve babam dokuma fabrikasında işçi olarak çalışıyorlardı. Tek amaçları kardeşimi ve beni okutmak, kendi mavi önlüklerinden bizleri uzak tutmaktı. Şaka yapardı bazen babam, “bak bizde okula gidiyoruz” derdi kendi işçi önlüğünü göstererek. Oysaki hiç şikâyet etmediği halde okuyamamış olmaktan gizli gizli üzüntü duyduğunu bilirdim. Hemşire olursam beyaz önlük giyerim dedim kendi kendime. Beyaz kep takarım, ben annem ve babam gibi işçi olmayacağım…

Tekstil Fabrikası İşçileri

Fabrikanın çalışma koşulları çok ağırdı. Üç vardiya çalışıyorlardı. Annem ve babam iplik bölümündeydiler. İşi öğrenip dokuma tezgâhlarına geçmek istiyorlardı. Orada çalışanlar biraz daha iyi maaş alıyorlardı. “ Dokumacılık iplikçilikten evladır “ derdi babam. Dokumacı olamadan daha fabrikada grev patlak verdi bir gün. Yaz tatili gelmişti. Evdeydik kardeşimle biz. İki ay maaş alamadan öylece bekledi babam. Annemi işten çıkarttı patron. Çünkü ne sigortası ne de sendikası vardı. Evlere temizliğe gitmeye başlamıştı. Karnımızı zor doyuruyorduk aldığı üç beş kuruşla. Fabrikada giydiği mavi önlüğünü, zengin evlerinde temizlik yaparken giyiyordu annem artık…

Annemin işde olduğu bir gün babama yemek götürmeye gittik kardeşimle. Sefer tasındaki kuru fasulyeyi dökmeden götüreyim diye, yol boyunca sağ kolumu hiç sallamamıştım. Sol elimle kardeşimi sıkı sıkıya kavramıştım. Babamın  mavi işçi gömleği yoktu nedense üzerinde. “Grev Gözcüsü” yazan bir başka mavi gömlek vardı. Bu sefer başında mavi bir kasket, “ Bu İş Yerinde Grev Vardır” yazan mavi bir pankart  ellerinde…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Bir sebze sandığının üzerinde bu şiiri okuyordu babam. Benim babam, ilkokulu zor bitirmiş gazete bile okumayan babam… Ezberinden şiir okuyordu… Beni gördü, elimdeki sefer tasını ve kardeşimin elini nasıl sıkı sıkı tuttuğumu gördü. Gözleri doldu. Sesi çatladı. İndi sandıktan. Yanıma geldi. İki koluyla sarıldı bize…

Bir alkış koptu, neye uğradığımızı bilemedik. Bütün işçiler bize gülen gözlerle bakıyorlardı. Sefer tasını aldı elimden babam. Bir kâğıt tutuşturdu elime, sonra demin indiği sandığa çıkarttı beni. “ Oku” dedi bana. İşçiler bana bakıyordu, babam bana bakıyordu.

  • Hadi oku kızım, dedi gururla… Okudum ilk defa hayatımda, Nazım Hikmet’in şiirini…

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından.

Fonda kaset çalıyordu, uzaktan geliyordu müziğin sesi…

Elim sanata düşer usta yürek acıya,

Ölüm hep bana bana mı, bana mı düşer usta,

Ölüm hep bana bana mı, bana mı düşer usta…

Otuz altı yaşındayım artık, mavi hayallerimden çok uzakta bir hastanede gece nöbetindeyim. Silah sesleri geliyor. Sınıra çok yakın bir yerdeyiz. Savaşın ortasındayız, patlayan bombalardan kopan çocuk kollarını yerlerine dikmeye çalışmaktayız. Hemşire oldum, babama söz verdiğim gibi. Oku demişti, okudum. İşçi olmadım onlar gibi…

Ama giyemedim beyaz önlüğü, beyaz kep takamadım maalesef. Kaldırmışlar ben okurken üniversitede ne yazık ki…

Mavi hemşire önlüğü giyiyorum şimdi. İki tane verdiler, biri kanlanınca yıkayıp öbürünü giyebileyim diye…

İşçi olmadım annem babam gibi… Ama şerefli bir mavi önlük giyiyorum, tıpkı alın teri ve emeğiyle çalışan milyonlarca insan gibi…

Yaşamak Şakaya Gelmez Değil Mi Nazım Usta? Sen öğrettin bunu bana, yaşamanın ne demek olduğunu bilmeden daha…

 

http://www.sanatduvari.com/yelkenli-sevgili/

http://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-1-suretteki-siret/

http://www.sanatduvari.com/maviruyaoykulerizamansizzamandanelaman/

http://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-2-mavi-yagmurdan-kalan/

http://www.sanatduvari.com/mavi-ruya-oykuleri-4-mavi-sumbul-pembe-lale/

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Betül Çetinay

İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat yaşamında hep var oldu. Müzik onun elinden tuttuğundan beri artık müzikle yazar, müzikle yaşar… Mızrabı vurup, kalemi tutar...

Cevap bırakın