Konteyner / Öykü

0

Sevgili!

Pencerenin önündeyim. Onu bekliyorum… Gelmek üzere, eli kulağında! Yoldadır şimdi; biliyorum.
Pencerenin diğer tarafında yağmur var. Hafiften ama iri taneli yağıyor. Gökyüzü, sabah olmasına rağmen olabildiğince karanlık… Yağmur taneleri cama her vurduğunda içim ürperiyor, korkuyorum. İnsanın yüzüne vurduğunda ne kadar acıtır kim bilir… Sonbaharın yerini kışa terk etmeye hazırlandığı bu günlerde havanın birden bu kadar acımasızca soğuması haksızlık ama…
Penceremin önündeki ağacın kalan son yaprakları da birer birer yere doğru süzülüyor. Yağmur da yardım ediyor sararmış yaprakların yere düşüşüne. Ama kuşlar korunmasız kaldı şimdi. Nasıl da titreyecekler yapraklar olmadan… Düşüncesi bile içimi acıtıyor.
Gelmedi henüz…
Hiç bu saate kalmamıştı şimdiye kadar. Koşarcasına gelirdi her seferinde… Başına bir şey mi geldi yoksa? Yok, yok! Kötü düşünmemeliyim. Gelecek… Bu hafta da gelecek, haftaya da gelecek, bir sonraki haftaya da…
Gelecek… Beklemeliyim. Başka çarem de yok ki zaten…
Hafiften buğulanmaya başlayan camı siliyorum sürekli; geldiğini görememekten korkuyorum. Korkudan titriyorum. Bir gözüm sürekli onu arıyor; gelse de bir rahatlasam, derin bir ‘oh!’ çeksem. Bir gözüm de çöp konteynerinde.
Çöp konteynerinin yanında duruyor emanet poşeti. Bir an önce, bir başkası fark etmeden gelmeli ve almalı onu. Yoksa tüm çabalarım boşa gidecek.
Sen henüz görmedin onu… Altmışlı yaşlarının sonlarında… Ufacık tefecik bir kadıncağız! Beli hem yaşlılıktan, hem de yaşadıklarından bükülmüş. Hafif de kamburlaşmış anlayacağın. Baston niyetine kullandığı boyu kadar bir sopa yardımıyla zorla yürüyor. Bir görsen; nasıl da küçük adımları var, acırsın…
Kolay değil tabi. Hiç böyle bir son ister mi insan? Elbette o da istememiştir ama yaşamın kime nasıl bir rol biçtiğini bilemezsin ki. O da sonuna yaklaştığı yaşamının bu şekilde olmasını elbette istememiş olmalı.
Yıllar önce kaybetmiş kocasını; çok yıllardır bir başınaymış. Rahmetle anarmış hep kocasını. Görücü usulü evlenmişler. Başlarda sevmezmiş ama zaman geçtikçe anlamış iyi adam olduğunu. Sonradan sevmiş, bağlanmış, vazgeçememiş. En çok da gülüşünü sevmiş onun; gözlerinin içine dek yansıyan gülüşünü… Şimdi o olsa böyle mi olurmuş diye söylendiğini duymuştum. O olsaymış eskisi gibi kraliçeler gibi yaşarmış şimdi…
Torunlarıyla birlikte yaşamaya çalışıyor bir bilsen. Allahtan evleri kira değilmiş. Yoksa neye yeter üç kuruşluk dul maaşı. Torunlar okula gidiyor, bir sürü de masrafları var tabi. Nihayetinde çocuk bunlar; canları çeker, arkadaşlarına öykünürler. Bilmezler ki varı, yoğu…
Babaları intihar etmiş söylediğine göre. Bir sabah herkes uyurken evde, çekmiş silahı sıkmış kafasına… Yankılanmış kurşun sesiyle sabahın kör karanlığı… Zaten son günlerinde sürekli bunalım içerisindeymiş. Boş vermiş her şeyi. Sürekli çocuklarına sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlarmış üstelik. Ama kimse tahmin etmemiş intihar edeceğini.
Nasıl bir şeydir bu intihar etmek sevgili? İnsan hiç kendi yaşamına kendi eliyle son verir mi? Oysa yaşamak bu kadar güzel ve değerliyken hem de… Elbette her istediği olmaz ki insanın. Ama hayat acısıyla tatlısıyla bir bütün değil mi? Acı çekmek bile bir neden olmalı bazen yaşamak için… Hem, hem mutluluğa giden yolda acının taşları döşeli değil mi? Neden insanlar kolaycılığı seçiyorlar, neden kendi hayatlarına son veriyorlar? Ben her şeyi anlıyorum da, sorumluluğunu üstlendiğin kişiler ne olacak peki sen ölünce? Ölünce ölmüş olmuyorsun ki… İntihar eden kendini mi cezalandırıyor yoksa arkasında kalanları mı? Yoksa ben mi yanlış biliyorum her şeyi?
Çocukları yaşlı bir kadına bırakıp gitmeyi kurtuluş sanmış kendince. Hiç bunları akıl bile edememiştir intihar ederken. Yoksa etmezdi ki. Sağlıklı düşünebilseydi zaten intihar etmezdi… Neymiş efendim; gururmuş… Gururuna yedirememiş karısının bir başkasıyla kaçmasını.
Gitsin diyemedin mi ardından, giderse gitsin be! Ben olsam, beni istemeyeni zaten ben hiç istemem. Hatta tutar kolundan kapının önüne bırakırım öylece. Yok öyle, dört sabiyi ortalarda bırakıp kaçmak.
İşte böyle sevgili! Oğlunun ölümüne kocasının ölümünden çok yıkılmış bizim teyze. Ne de olsa canından can. Hiç olmazsa dayanacak gücü varmış kocası öldüğü zamanlar. Şimdikinden on beş sene daha genç yani. Kendisine de bir güvenirmiş ki sorma gitsin. Ama şimdi öyle mi? Gözleri görmez, eli titrer, bastonsuz yürüyemez. Kolay mı üstüne üstlük bir de dört yetime bakmak. Kendisine bile bakacak hali yokken üstelik. Şimdi el üstünde olması gerekirdi; oğlunun evinde bir köşeye oturup hizmet edilmek isterdi eminim. Oğlunun ölümünden sonra hayat mücadelesi bir kez daha başlamış yaşlı kadın için. Ama şimdi şartlar o günlere göre çok çok ağır…
Bu yüzden galiba, oğlunu hiç affetmiyor. Öbür tarafta iki eli yakasında olacakmış. Bir başkasını bulur evlendirirdi belki kendi elceğiziyle… Olmamış. Kaçıp gitmiş öbür tarafa. Bu yüzden hakkını bir türlü helal etmiyor…
Sevgili!
Hâlâ gelmedi biliyor musun? Pencerenin önünden ayrılamıyorum. Poşeti başkaları alacak diye korkuyorum. Birazcık kahvaltılık, birazcık da çocukların kırtasiye ihtiyaçlarını kim ne yapar ki? Yok başkasının almasına üzülmem elbette. Ama geldiğinde poşeti her zamanki yerinde göremezse umutları yıkılır da bir kez daha gelmez diye korkarım. Asıl korkum bu benim.
O ilk karşılaştığımızda, hani anlatmıştım ya sana! O gece uyuyamamıştım hani. Çöp konteynerinin başında görmüştüm ilk. Bir şeyler arıyor gibiydi o zaman. Yanına koşup da seslendiğimde, öyle sert bakmıştı ki bana, günlerce unutamamıştım o bakışları. Sanki tüm insanlara duyduğu nefretini benden çıkartırmış gibiydi. Git işine der gibiydi. Boyu konteynerin içini görmeye yetmiyor, ayak parmakları ucunda yükselmeye çalışıyor ama titriyordu.
Artık yiyecek arıyormuş çöp konteynerleri içerisinde. Duyardım böyle insanlar olduğunu ama hiç görmemiştim. Titreyen dudaklarımdan dökülen yardım etme isteğime değil, gözümdeki bakışlara yenik düşmüş sonradan öğrendim. Çözülüvermişti o gün. Upuzun hayatını, kısacık anlatıvermişti bir solukta. Birilerine sığınma, birileriyle dertleşme ihtiyacı duyuyordu, bu belliydi. Ve beni seçmişti…
Hiçbir şey değil de; en çok çocuk bezleri ile ekmeklerin aynı poşette çöpe atılmasına içerliyordu her sözünün sonunda. Ekmeğin nimet olduğunu, daha saygılı davranılmasını ve hatta çöpe atılmamasını istiyordu. Hele de çocuk bezleriyle birlikte… Aynı poşete koymasınlar diyordu çocuk bezi ile ekmeği… Aynı poşete koymasınlar…
O an karar verdim bu kadına elimden geldiğince yardım etmeye. Zor ikna ettim. Haftada bir gün, sadece bir gün penceremden görebileceğim bir yere bir poşet kahvaltılık koymaya başladım. Her hafta erkencecikten gelir, kimse görmeden o poşeti oradan alır ve doğru evinin yolunu tutardı. Sanki alışverişten dönüyormuş gibi bir de fiyakalı yürürdü ki sorma gitsin…
Pencereden onu izlediğimi bilirdi sevgili!
Her poşeti aldığında bana bakar ve başıyla hafifçe selamlardı. Zamanla benim bu olaydan ne kadar mutlu olduğumu, huzur bulduğumu anlar olmuştu. Konuşmadan anlaşıyorduk işte. Geçen hafta emanetini almaya geldiğinde cebinden çıkardığı küçük bir kağıdı bir taş parçasının altına koydu. Gözlerimin yerinden fırlayacağını sandım. Sanki parasını ödüyor gibiydi. Başıyla da yaptığı işaretlerle kağıdı görüp görmediğimi anlamaya çalışıyordu. Hemen koştum peşinden. Yetişemedim; gitmişti… Ama kağıt yerinde duruyordu. Aceleyle yazılmış bir defter yaprağı bırakmış taşın altına. Birkaç kırtasiye malzemesi yazılmış kağıda. Bildiğin türden; sıradan kırtasiye malzemeleri… Listenin en altına kırmızı kalemle bir kelime daha yazmış. Başına da kocaman bir yıldız kondurmuş. Dikkat etmemi istiyordu anlaşılan. Sucuk yazmış kırmızı kalemle; sucuk… Çocukların canı çekmiş besbelli… Ne zor yazmıştır bunu oysa… Yutkunamamıştım. Kimileri için çok sıradan bir şeydi sucuk belki ama bizimkiler için öyle mi… Bir hafta daha bekleyecekler altı üstü ve sonrasında… Aklıma geldikçe içim acıyor. Ama bir o kadar da mutlu oldum o an! Bu küçücük not, beni artık bir dost olarak kabul ettiğinin bir işaretiydi. Onun yüreğinde benim de yerim vardı…
Bu kadın hayatıma girdiğinden beri ne çok duygu karmaşası yaşadım sevgili, bir bilsen!
Acısını acım yaptım, acısına ortak oldum, acısını mutluluğa çevirmeye çalıştım. Hem üzüldüm, hem mutlu oldum. Karmaşık duygular arasında gidip geldim sürekli. Çaresizlik içerisinde kıvranan yaşlı bir kadın ve onun yaşatmaya çalıştığı dört tane yetim… Nasıl bir yaşam mücadelesidir bu bir türlü anlayamadığım… Kadının yerine kendimi koyduğum çok oldu ama ben bu kadarını yapabilir miydim bilemiyorum. Yetmeyecek derecede bir maaş ve ihtiyaçları sürekli artan dört çocuk. Tanrım! Böyle bir hayat da oluyormuş demek ki.
Hep kendime şu soruyu sordum. Ya ben de olmasaydım? Yaşamlarını birazcık da olsa kolaylaştırabilmiş miydim acaba? Belki bir başkası fark ederdi de yardım ederdi. Sonra; benden önce de zaten yaşamıyorlar mıydı deyip kendimi avutuyorum. Geçici huzur buluyorum, yüreğim soğuyor…
Geldi sevgili!
Evet geldi! Sokağın ucunda göründü. Biraz telaşlı ama! Yetişmeye çalışır bir hali var. Gecikmiş olduğundan korkuyor. Hareketlerinden bunu anlıyorum. Hemen pencereyi açıp el sallamak istiyorum. İçim içime sığmıyor, haykırmak istiyorum. Hiç birini yapamıyorum, sadece hadi teyze diyorum içimden, hadi teyze çabuk ol!
Geldi, poşeti her zamanki asılı olduğu yerden aldı, içine dikkatle baktı. Sonra sucuğu çıkardı içinden ve bana doğru salladı.
Kurulu bir zembereğin boşaldığı gibi boşaldım birden. Soluk alışlarım sıklaştı ve ağlamaya başladım. Yıllardır bu kadar keyifli ağladığımı hatırlamıyorum be sevgili! Mutluluğu tüm zerrelerimde nasıl da hissediyorum bir bilsen…
Güle güle teyze! diyebildim içimden; güle güle git ve sağlıcakla kal! Haftaya görüşürüz…

Paylaş

Yazar Hakkında

Hayrettin Dinç

Mersin'de doğdu, büyüdü. İlk, orta ve lise eğitiminden sonra, üniversite hayatını İstanbul'da M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde sürdürdü. Mezun olduktan sonra bu koca şehirden ayrıldı. Ta ki yolu yıllar sonra tekrar düşene dek. Yazmak ve okumaktan arta kalan zamanlarında para kazanmaya çalıştı. Yazmak, olmazsa olmazı...

Cevap bırakın