Bizim milletimizin eski bir alışkanlığı vardı. Kim ani bir misafir geleceği haberini alsa, pür telaş ortalığı derleyip toplayıp, görünmemesi gereken ne kadar ıvır zıvır varsa onları arka odalara atıp ve hatta üstün körü temizlik yapıp misafire en düzgün, en temiz hali ile görünmek isterdi. Benim çocukluğumda kaynanasından korkan gelinlerin gübürü hasıraltına süpürdüğü hikâyeleri anlatılırdı. Yeniler bilmezler elbette, çöp, pislik anlamındadır gübür. Aceleden süpürülen pislikler hasır, halı, kilim artık ne varsa altına atılıp sözde ortalık temiz gözükür, fakat bir süre sonra unutulurdu orda… Hasıraltı etmek deyimi de bu minvalden hareketle çıkmıştır.

Ülkemizin hali malum, dünyanın hali de… Malumu ilana gerek bile görmüyorum. Ne kadar gübür varsa her biri hasırların altında temizlenmeyi bekliyor.

Benim derdim hep kendimle ya, sorup duruyorum kaç gündür. Bir noktadan kaç tane doğru geçer diye. Biliyorum elbette matematiksel olarak “bir noktadan geçen doğru sayısı SONSUZDUR”. Bu ifadede tanımlı ve tanımsız kavramına bakıldığında deniyor ki;

Doğru kavramı tanımlı, nokta ve sonsuz kavramları tanımsızdır”… Ben bilimin yalancısıyım!

Doğru tanımı; “Her iki yönden sonsuza kadar giden aynı doğrultudaki noktalar kümesi” olarak ifade ediliyor. Yani bir doğru milyonlarca noktadan oluşuyor.

İlkokul 4. Sınıf matematik bilgisiyle ne mi anlatmaya çalışıyorum?

Her bir insanı bir nokta olarak kabul edelim, böylece her bir insandan çıkan doğruların evrende oluşturduğu görüntüyü düşünmeye çalışalım lütfen. Hayal gücümüzü daha da genişleterek buna bu güne kadar yaşamış tüm insanları da ekleyelim… Milyarlarca insanın birer nokta olduğunu ve onlardan çıkan sonsuz sayıda doğru olduğunu gözlerimizi kapatıp düşlemeye zorlayalım beynimizi. Nasıl bir manzara ile karşı karşıya gelebileceğimizi tasavvur edebiliyor musunuz? Benim beynimin sınırlarını çok aşan bir görüntü bu…

Birbiriyle çakışmayan sonsuz sayıda nokta, sonsuz sayıda doğru… Düzensizliğin düzeni… Kâinatın altın oranı…

Bu size neyi anımsattı bilmem ama bana, binlerce kilometre yüksekten düşen ve birbirlerine değmeden yol alan ve her biri diğeriyle asla aynı olmayan kar tanelerini anımsattı…

Binlerce kilometre yüksekten düşen ve birbirlerine değmeden yol alan ve her biri diğeriyle asla aynı olmayan kar taneleri...
Binlerce kilometre yüksekten düşen ve birbirlerine değmeden yol alan ve her biri diğeriyle asla aynı olmayan kar taneleri…

Dünyanın oluşumdan bu yana yağan kar tanelerini… Hiç biri bir diğeriyle aynı değil. Tıpkı insanoğlunun parmak izleri gibi… Evrensel kodlama, ilahi adlandırma, mucize ya da ne derseniz deyin mikro ve makro kozmozdaki denge…

Yeni bir teori ortaya atmak falan gibi bir niyetim yok. Yeteri kadar var zaten. Ayrıca ne haddime… Ben yalnızca var olan sistem içinde insan denen mucizenin ne olduğunu anlama çabası içindeyim. Yüksek sesle düşünüyor ve bunu sizlerle paylaşıyorum o kadar.

Bu öyle bir mucize ki; İnsan nokta oluşuyla evrende bir hiç iken, içinden çıkan sonsuz doğrularla ( ki bunlara sinir uçları ve nöronlarda diyebiliriz) kâinata hükmedecek çekirdek güce sahip…

İnsan öyle mucizevi bir varlık ki; Yedikten sonra çöpe gönderdiğimiz bir kayısı çekirdeği gibi yaşamın ve enerjinin depolandığı asıl güç… Bir meyve çekirdeği nasıl uygun koşullar altında toprak, su ve hava ile buluşup dördüncü element güneş yani ışık ile bir araya geldiğinde yaşam döngüsü yeniden başlatıp bir ağaca dönüşüyorsa;  İnsan da çekirdeğindeki iyilik, güzellik, merhamet ve doğruluk kodlarıyla bir ağaca dönüşüp, tatlı yemişler verebiliyor… Doğumuyla getirdiği bu kodlar sayesinde, zamanla düşünce ve inanç sistemindeki sonsuz değişkenler arasında yaptığı seçimler sonucunda sayısız farklılıklara neden olabiliyor ve “tasavvuftaki ne kadar insan o kadar yol” söylemiyle ifade edilen geniş yelpazeye ulaşabiliyor.

Mikro ve makro kozmozdaki denge...
Mikro ve makro kozmozdaki denge…

İnsan tek başına bile en mucizevi sanat yapıtından başka nedir ki aslında?

İnsan ve sanat birbirinin ayrılmaz parçası değil midir? Sanat insandadır, insan da başlı başına bir sanattır… İnsan, bir kar tanesi gibi birbirine değmeden yol alması gereken özgün bir varlıktır… Siz bir kar tanesini sorgulayabilir misiniz neden şeklin böyle diye? İnsan da insanın aynasıdır, bilene… Doğumuyla getirdiği doğru kodların seçiminde bulunduğu sürece, birbirine değmeyen kar taneleri gibi yol alabilir… Yeter ki klasik tabiriyle fabrika ayarlarına geri dönebilsin…

Aksi durumlar, kanser hücrelerinin çoğalmasına ve giderek bütün bir bedeni kaplamasına neden olmaktadır ne yazık ki. Bütün sorunlar sağlam hücrelerin vücutta mevcut bulunan kanser hücreleriyle birleşmesinden kaynaklanmaktadır.

İşte her bir insan kendi içindeki temizlik hareketine (yaygın tabiriyle ruhsal arınma) bir an evvel başlayıp, gübürleri hasıraltı ettiği yerden çıkartarak doğumla gelen evrensel kodlarının peşinden gidip fabrika ayarlarına geri dönmenin yollarını aramalıdır…

Önceki İçerikBir Çocuk Demiş...
Sonraki İçerikZeus’un Günlüğü – 5
İstanbul’da yaşıyor, çocukluğunu Yedikule’de geçirdi. Yedikule Lisesi’ni bitirdikten sonra M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde Lisans ve İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ortaokul yıllarında yazmaya başladı ve yazmaktan hiç vazgeçmedi. Üniversite yıllarında başladığı tiyatro çalışmalarını uzun yıllar amatör olarak devam ettirdi. Edebiyat ve sanat hep yaşamında var oldu. Ama müzikle uğraşmaya başladığından beridir artık müzikle edebiyat yapar, müzikle yaşar…

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazarak Görüşlerinizi Belirtebilirsiniz.